Özal döneminde "dört eğilim" sloganıyla hatırladığımız fikirsizleştirme faaliyetleri şimdilerde hepten "eğilimsizliğe" dönüşmüştür. Artık kurtla kuzunun bir arada gezmesi, eski düşmanların ahbap olması, toplama zihniyetlerin tek çatı altında buluşması son derece normal karşılanır olmuştur. Beyaz ve siyahın yerini gri ve onun tonları almış, dinin dahi ılımlısı icat edilmiştir. Böylece insanların fikirsizleştirilmesi için saflar keskin ve net olmaktan çıkartılmış ve kimin hangi davaya hizmet ettiği anlaşılmaz hale gelmiştir.



Bugün Türkiyede entelektüellerden halk kesimine kadar herkes din ve toplum ile alakalı konularda farklı şeylerden bahsetmektedir. Kimin ne söylediğinin anlaşılmadığı, zihinlerin bulandığı, sapla samanın birbirine karıştığı böyle bir ortamdan memnun olmadığımızı dile getirmek zorundayız. Türkiye bu duruma sebepsiz yere birdenbire gelmemiştir. Bu sonuç programlı ve sistemli bir ifsat faaliyetinin meyvesidir.

Tüm dünyanın kurtuluşu için bir umut olan Türkiyenin dine olan yönelişinden rahatsız olan birtakım çevreler, bunu engelleyemeyeceklerini anlayınca çözümü toplumun din anlayışını ifsat etmekte buldular. Ilımlı İslam projesi olarak da adlandırabileceğimiz bu projenin pilot bölgesi olarak da ülkemizi seçtiler. Gerçek din etrafında kenetlenen bir toplum, dünyadaki silah tüccarları, banka patronları ve bir kısım çıkar çevreleri için oldukça tehlikeli görünüyordu. Bu nedenle bu çevreler toplumu gerçek dinden uzaklaştırmak için bazı zararlı felsefi nazariyeleri ve entelektüel görüşleri İslam düşüncesine yamamayı uygun gördüler. İslam düşüncesinin beynini hedef alan bu tehlikeli virüsün zararları, bugünlerde kendisini çok daha fazla hissettirmektedir.
Bazı felsefi nazariyelerin, ideolojilerin, izmlerin ve çeşitli dünya görüşlerinin zehirlerinden oluşan bu parazitlerin İslam düşünce sistemine sokulmaya çalışılmasındaki amaç ise Müslümanları eğilimsizleştirmek ve onların fikir birlikteliğini yok etmektir. Kur´an ve sünnet noktasında ortak bir fikirde buluşması ve bir davada sabitleşmesi gereken İslam toplumu, bugün kendi bünyesine yabancı olan bu parazitlerden kurtulamadığı için manevi anlamda da bir yozlaşma sürecine girmiştir. Böylece tek bir ses halinde yükselmesi gereken Müslümanların sesi, bin parçaya bölünmüş ve cılız kalmaya mahkûm edilmiştir.

Bizim üzerimizde toplumsal mühendislik deneyleri yapanlar, biz Müslümanların tek bir dava etrafında toplandığımız ve tek idealde birleştiğimiz taktirde nasıl bir güç teşkil edeceğimizi çok iyi bilmektedirler. Bu nedenle hakikatin sesi olan Müslümanların sesini bastırmak için her türlü gürültüyü çıkartmaktan imtina etmezler. Bunun bir uzantısıdır ki düşünce dünyamız birçok felsefe ve sözde entelektüel görüşün kuşatması altında allak bullak olmuştur. Bizler kendi fikir dünyamızı bu yabancı unsurlardan arındırmadıkça veya en azından bu alanda yapılması gereken topyekûn bir temizliğin gereğine inanmadıkça bu parazitlerden kurtulabilmemiz de mümkün değildir.

Maalesef hiçbirisi bize ait olmayan onlarca kavram dindar diyebileceğimiz insanlar tarafından bile kullanılmakta ve bu kavramlarla örülmüş fikirler hoyratça savunulmaktadır. Bu kavramların bizim bünyemize girmeleri ise çoğu zaman batıdan ithal edilen felsefe yoluyla olmuştur. Netice de felsefe belki bize birçok güzelliği sunmuştur fakat beraberinde birçok da necis düşünceyi getirmiştir.

İlahiyat alanında yapılan felsefi tartışmaların usulü ve mantığı bile bu ithal felsefelerin bir uzantısıdır. Bilimsellik diye yutturmaya çalıştıkları bakış açısının bilimle falan da bir alakası yoktur. Materyalizm ve sekülerizmin bilimsellik adına, felsefe adına sinsi bir şekilde pazarlanmasından ibarettir. Din savunulurken kullanılan argümanlar bile dini argümanlardan çok felsefi argümanlardır. Felsefi mantık veya ilahiyat mantığı ile dinin tartışıldığı bir ortamda ise din ancak felsefi nazariyeleri ispat etmek için kullanılan bir dolgu maddesi olarak algılanır. Din ile ilgili tartışmaların Kur´an merkezinde olması gerekirken, böyle ortamlarda din, felsefi nazariyelerin arkasına itilir. Bu durumda tartışmanın kendi çizdiğimiz raylar üzerinde değil de başkalarının bizim için çizdiği raylar üzerinde gerçekleşmesi kaçınılmaz olur.

Dine dair felsefi nazariyeleri ve düşünceleri araştıran ilmin adı ilahiyattır. Laik sistem İslami tedrisatın yerine felsefi derslerin ağırlıkta olduğu ilahiyat fakültelerinin açılmasını uygun görmüştür. Bu okullarda din bir takım felsefi (veya resmi) düşünce kalıpları içerisinde öğretilir. Bu eğitimin asıl amacı "vahyi anlamak" veya "Kuran tahsili görmek" değildir. Yer yer modern anlayışlar ve yer yer gelenek felsefi nazariyeler planında tartışılırken, dinin aslı olan "tevhidi anlamak" gibi bir kaygı ise söz konusu değildir.

Felsefi argümanlarla ve felsefi nazariyelerle dini konuların tartışılması -ki bu ilahiyatın alanına girer- bunun gerektiğini söyleyenler dinin bir felsefi savunmaya ihtiyacı olduğu tezinden yola çıkarlar. Din felsefecisi Mehmet S Aydın bu konudaki şüphesini şöyle dile getirir: "Dinin ayakta durmak veya düşmek için herhangi bir felsefeye ihtiyaç göstermediği görüşü hakkında söylenecek bazı şeyler vardır." (Aydın, Mehmet S, Alemden Allaha, İstanbul, 2001, s. 125) Bu sözden anlaşıldığına göre Mehmet S. Aydın, "Bugün sizin dininizi kemale erdirdim" (Maide 3) ayetini bizim anladığımız gibi anlamamaktadır. Kamil olan dinin nakıs bir felsefeye muhtaç olduğu düşüncesi bizim ölçülerimize göre muteber bir görüş değildir. Zira dinin kendisini ayakta tutan mekanizma dinin bizzat kendi içindedir. "Dininizi kemale erdirdim" buyurulduğuna göre kemal sahibi olan bir şeyin noksan olanla tamamlanması veya düzeltilmesi de düşünülemez.
"Din" kelimesi ile başladığı cümlesini "ilahiyat" kelimesi ile devam ettiren Profesör Aydın bu konudaki ifadelerine şöyle devam eder: "Ne var ki, rasyonel olduğu sürece ilâhiyat, eğer felsefi bir savunmadan yoksunsa, zayıf bir durumda bulunuyor demektir. Eğer o kendisini ciddi ve rasyonel bir tenkit karşısında ayakta durmayan felsefi delillerle -daha da kötüsü felsefi safsatalarla- savunacak olursa, o zaman durumu daha kötü olur." (Aydın, a.g.e. s, 125) Dinin nazariye planında tartışılmasının veya felsefi görüşlerle savunulması gerektiği ön kabulünden yola çıkılacak olursa yazarın ilahiyat alanı ile ilgili söyledikleri bir bakıma doğru sayılabilir fakat biz böyle bir ön kabulü yapmak durumunda değiliz. Bununla birlikte din ile ilahiyat her ne kadar farklı alanlar olsalar da aynı zamanda yakın bir ilgileri de söz konusudur. Dini bir nazariyeyi savunan bir filozof da "ben dini değil dini düşünceyi savunuyorum" diyemez. Şu durumda dinden bağımsız bir ilahiyattan bahsetmek de mümkün değildir.

Dinin felsefe ile savunulması gibi sevimli sözler belki "Batılı kafalara dinimizi ancak böyle anlatabiliriz" gibi kılıflara sokulduğunda kulağa hoş gelebilir. Fakat şu var ki mükemmel bir dinin kendi dışından bir savunma mekanizmasına ihtiyacı yoktur. Çünkü kendi kendisini savunacağı tüm argümanlar kemaliyle onda mevcuttur. Hz. Ademden Hz. Muhammede kadar tüm peygamberler bu savunmayı dışarıdaki herhangi bir felsefi düşünceden etkilenmek suretiyle değil bizzat vahyin kendisi ile yapmışlardır. Haşa Peygamberlerin düşünceleri ideolojinin, felsefelerin ve izmlerin kirinden münezzehtir. Onların dini duruşları ise "Size din olarak İslamı seçtim…"(Maide 3) ve "Allah katında tek din İslamdır" (Ali İmran 19) hükümleri ile kayıtlı kemal vasfını taşıyan İslamın prensipleriyle çizilmiştir. Onlar dini savunurken de vahiy merkezinden çıkmaksızın, aklı bir araç olmanın ötesine geçirmeden savunan bir anlayışı benimsemişlerdir.

Efendimizin tebliğ metotlarına baktığımızda müşriklere, ehli kitaba ve tüm muhataplarına yaklaşırken ayetleri tebliğ etme usulü ile Kur´an merkezli bir tavır sergilediğini görüyoruz. Yazık ki biz bu usulü terk ederek seküler dünyanın bizim için çizdiği raylarda gitmeyi kabul ettik ve deve kuşu gibi kafamızı birtakım felsefi nazariyelerin içine gömdük. Dinin kemal vasfını yeniden idrak ederek bu konuyu bir kez daha düşünmek yerine, "dinin güçlü felsefi argümanlarla savunulması gerekir" gibi ön kabullerle meseleye yaklaştık.

Dinin kendi kendisini savunacağı, delillerinin, kanıtlarını veya bir savunma mekanizmasının olmadığını düşünmek onun felsefeye veya ilahiyata muhtaç olduğunu söylemek anl***** gelir. Dinin felsefe düzleminde tartışıldığı bir ortamda dini kaygı veya tevhid bilinci unutulur ve vahiy ancak falanca nazariyeyi doğrulamak veya kurtarmak için kullanılan bir araç gibi algılanır. Bugün felsefi argümanlarla savunulan entelektüel makyajlı din anlayışlarının epey yaygın olması neticesinde, din ile ilgili konuşan okumuş yazmışlarımız, temel meselelerde bile uzlaşamamaktadır. Nitekim vahiy merkezinde uzlaşabilmenin önüne binlerce çeşit el yapımı entelektüel düşünce veya felsefi nazariye adeta bir put gibi dikilmiştir.

Her şeyi şirke icra etmek gibi bir anlayışı benimsemekle birlikte, dinin kemali hakkında şüphe duymanın şirk olduğunu da söylemek durumundayız. Zira bir yerde dinin eksikliği söz konusu ediliyorsa ortaya mutlaka onu tamamlama iddiasında olan birtakım ortaklar da çıkacaktır. Kemal vasfını taşıyan dinin ayakta durmak için bu vasfı taşımayan felsefi nazariyelere muhtaç olduğunu iddia ediyorsak bu durum, o nazariyelerin bir nevi putlaştırılmış olması anl***** gelir. Neticede gizli şirk sinsi ve kurnazdır. En aklı başında dediğimiz insanlar bile bazen ne konuştuğunu bilmemektedir. Müslüman entelektüeller de dinin kemal vasfını bilmek ve düşüncelerini buna göre inşa etmek zorundadırlar. Aksi takdirde dine bir noksanlık atfetmek ve o noksanlığı da bir çeşit düşünce veya nazariye ile tamamlamaya çalışmak dini açıdan son derece tehlikeli bir durumdur. Bu konuda ibret almamız gereken tarihi kişilik; -Kırk yaşında olmayan ve sakallı olmayanların alınmadığı Kureyşlilerin danışma meclisi olan "Darun Nedve"ye henüz yirmi yaşında bir delikanlıyken girmeyi başaran ve de zekâsı ve düşünme kabiliyeti ile daha genç yaşta "Ebul hikem" (hikmetlerin babası) lakabıyla anılan- Ebu Cehildir. O bir bakıma entelektüel şirkin de piri sayılır.

Bir felsefenin veya bir dünya görüşünün etkisinde kalarak dini anlamaya çalışan insanlar, "vahiy bize ne diyor" anlayışından ziyade kendi felsefi görüşleri etrafında fasit dairelere çizmeyi tercih ederler. Dini de imanı da kafalarına uydururlar. Onlara göre nazariyenin kurtarılması için ayetlerin cımbızlanarak seçilmesinde ve hariciler gibi ayetlerin kılıçlara takılarak birbirleriyle çarpıştırılmasında bir sakınca yoktur. Bu vahim durum vahiy merkezli düşünce sisteminden sapmanın bir sonucudur. Seküler dünya çeşitli dünya görüşlerinin ve felsefi nazariyelerin Yüce Allahın kelamının önüne geçirilmesi için son derece ideal bir ortamdır. Batı toplumuna göre düşündüğümüzde ise dinin bu eksende tartışılmasının herhangi bir sakıncası yoktur. Çünkü Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi nakıs dinlerin eksiklerini tamamlamak ve örtmek için felsefi nazariyelere ihtiyaç duymaları son derece normaldir. Burada din derken kemal vasfına haiz olmayan Yahudilik veya Hıristiyanlık gibi şirk karışmış batıl dinleri kastetmiyoruz. Din derken Allahın dininden yani tüm felsefe, ideoloji ve izmlerin kirine bulaşamayan insan eli değmemiş saf tevhid dininden bahsediyoruz.

Yahudiler evreni yarattıktan sonra dinlenme ihtiyacı duyan bir ilaha inanırlar. Hıristiyanlar ise Allaha oğul isnat ederek onu yarı insanî bir varlık olarak algılarlar. Her iki durumun da temelinde Allahı noksan sıfatlardan hakkıyla tenzih etmemek ve böylece onu yanlış tanımak vardır. Bu dinler "dinlenen" veya "insani olan" bir ilahın kemalini iddia ederek de ayrıca bir çelişkiye daha düşerler. İslamiyette ise Allaha ait vasıfların insana, insana ait vasıfların da Allaha atfedilmesi bir şirktir. Bu durumu ortaya koyduktan sonra batılı müşrik teologların mantığı ile dine yaklaşmanın ve onların çizdiği nazariyeler ekseninde dini algılamanın ne derece tehlikeli olduğunu da bir kez daha vurgulamalıyız.

Bütün bu anlattıklarımızın farkında olmayan veya farkında olsa bile işlerine gelmediği için kendi bildiğinden şaşmayan birçok kimse bugün birtakım felsefelerin etkisinde kalarak nereye gideceği belli olmayan çıkmaz yollara sapmaktadır. Bu durumun günlük hayattaki karşılığı ise birçok neidüğü belirsiz anlayışın ortaya çıkmasıdır.

Hangi takım şampiyon olursa o takımı tutan veya iktidarda hangi parti varsa o partiyi destekleyen, (devlet adamlarının verdiği yemek ve kokteyllere çağrılmayı hak eden) liberal entelektüellerimiz, seküler anlayışlarla İslamı anlamaya çalışan ilahiyatçılarımız, farkında olarak veya olmadan feminizmi benimsemiş olan başı örtülü kadın yazarlarımız, materyalist düşünceler ile İslami kitap neşriyatı yapan yayıncılarımız, millet-i İbrahime sırt çeviren nasyonalist faşist ırkçılarımız, Müslümanlar sürekli katledilirken hoşgörü nutukları atan ılımlı İslamcılarımız ve daha niceleri…

Vahyin çizdiği rotada istikrarlı bir şekilde ilerlemek varken bize yabancı olan bu unsurların savunuculuğunu yapmak bizim için ancak yeni bir ayrılık sebebi olabilir. Allahın kusurlardan münezzeh olan kamil dinini bir tarafa bırakarak düşünce planında vahiy merkezinden sapmaya devam ettikçe, bu tür görüşleri fikir deryasına salan kişiliksiz kimselerin oltalarına yakalanan sözde dindarlarımız da çok olacaktır.
Kafasını felsefi nazariyeler ve entelektüel görüşlerle bulandırmış yazarlarımıza gelince, ahlaksızların, hayasızların, hırsız, yolsuz ve uğursuzların serbestçe gezdiği bir ortamda Erbakan gibi gerçek dava adamlarının evde oturmaya mecbur bırakılması konusunda onların suskun kalmalarına ise şaşmamak gerekir. Zira davanın şuuruna eremeyenlerin, ılımlı İslam temsilcilerinin yıldızının parladığı bir dönemde dava adamlarının susturulmasına isyan etmeleri düşünülemez.

Sonuç itibari ile davanın unutturulmaya çalışıldığı, dindarların pasifleştirildiği ve fikir kuşatması altında fikir bulanıklığı yaşandığı bu dönem oldukça karmaşık bir dönemdir. Peki ya yaşanılan bu olumsuz atmosferden çıkmanın acaba bir yolu yok mudur? Bunun yolu yeni bir dava icat etmek değil, yeniden davaya sarılmaktır.

Çözüm şimdiye kadar kadr-i kıymetini bilmediğimiz dava adamlarının işaret ettiği davanın etrafında git gide genişleyen halkalar oluşturmak ve davayı yeniden şaha kaldırmaktır. Hala davamızı, idealimizi, hedeflerimizi ve aşkımızı kaybetmediğimizi ve hala eskisi gibi Ammarlar, Yasirler ve Sümeyyeler olduğumuzu dosta düşmana ilan etmektir. Zira eğilimsizliğin ve fikirsizliğin panzehiri ancak büyük bir davanın fikri savunucusu olmaktır. Davayı savunmak derken de gençlik heyecanları ile bir futbol takımı fanatiği kıvamında hemen parlayıp sönen istikrarsız kimselerin davayı savunduğu gibi değil, uzun soluklu bir maraton koşucusu gibi bitiş çizgisine kadar pes etmeyen yani son nefese kadar ideallerini sürdüren yolunda sabit ve kararlı bir ruhla onu savunmaktan bahsediyoruz.
Anadolu Gençlik Aydın Başar