9. Sayfa, Toplam 25 BirinciBirinci ... 789101119 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 81 ile 90 Toplam: 244
  1. #81
    Aktif Üye orkuorkun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    BULGARISTAN, ROMANYA, UKRAYNA, ISTANBUL, JAKARTA
    Yaş
    48
    Mesaj
    1.942
    Blog Mesajları
    3
    Rep Gücü
    37781
    Recmi en güzel pkk ve sevenleri yapıyor taş atıyorlar. Bazen molotof kokteyli . Yalnız hedef neresi olursa. kimi vurusa vuruyor ölen gidiyor.
    Neyse ki müslüman bir ülkedeyiz ki fazla ceza almıyorlar. Öyle salıp bırakıyoruz. Yapma oğlum bak döverim haaa diyorsun , bakıyorsun gene taş atıyor . kafanı yarıyor .Gülüyorsun ulan bu çocuklar beni öldürecek beee. Gene dayanamıyorsun bağrına basıyorsun. Alt tarafı taş atıyorlar. Çocuk bu, abisi Çocuk. Recm yapıyor aklınca. büyüyünce sana mermi atıcak. Ne sandın ya. Neyse ki Tutturamıyor. Kimi bulursa vuruyor kendi kendini bile. Herşey birine taş atmakla başlamıştı. Hala içinde çocuk var belkide.
    Biz Recmi uygulayan bir ülkeyiz hemde göstere göstere.Gazetelerde memuruna taş atılıyor. ama işi din alanına sokmadan yapıyorlar. Çaktırmadan.

  2. #82
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    6- Zinâ edilen kadının ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir. Küçük kız çocuğu ile zinâ edilmesi halinde zinâ eden erkeğe de kıza da had cezâsı gerekmez. Ergin olmayan çocukla cinsel temasta bulunan kadına da had uygulanmaz.
    Bu sapık düşünceyi Türkçeye çevireyim arkadaşlar.

    1) Eğer evli bir adam, bekar bir kadın ile, kadının kendi rızası ile cinsel ilişkiye girerse, erkeğin cezası taşlanarak öldürülme (recm) dir.
    2) Eğer evli bir adam, küçük bir kız çocuğuna tecavüz ederse, taşlanarak öldürülme cezası uygulanmasını gerektirecek bir durum yoktur. 1 numaralı madde kadar büyük bir suç değildir.


    Aşırıya gidenlerin adaleti bu kadar olur.

    Arkadaşlar bu kanunların, kız çocukların diri diri gömüldüğü islamiyet öncesi cahiliye devrinden kalma olduğunu göremiyor musunuz?

    Allah kurallarını koymuştur ama bazı insanlar Allah'tan daha İslamcı oldukları ve Allah'tan iyi bildikleri için cahiliye döneminden ve yahudilikten kuralları da katarak kuralları kafalarına göre ağırlaştırmışlardır. Vur deniyorsa öldürmüşlerdir.

    Unutmayın, Allah aşırıya gidenleri sevmez.
    Konu Apollonius tarafından (17-12-2009 Saat 11:47 AM ) değiştirilmiştir.

  3. #83
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Zinâ Haddini Uygulamanın Şartları

    O kuralları koyanlar kim acaba....? Bi araştır bakalım.....

    ZİNA zaten aşırılığın en son noktalarından bir tanesidir ki, karşılığınında, bu ahlaksızlığa yaraşır şekilde olması gerekir...

    Hatırlayınız... LUT Kavmini ALLAH C.C' un neler yaptığını, bunları bileceksiniz......
    Konu Ammar tarafından (17-12-2009 Saat 01:31 PM ) değiştirilmiştir.

  4. #84
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Mesajımı düzenledim Ammar kardeşim. Tekrar bak bakalım.

  5. #85
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Sanırım sana önce TEVRAT ve İNCİL' de ki hükümleri de anlatmak gerekecek galiba....

    Konuyu bir bütün olarak bi anlatmak lazım sana demekki, ama okumamazlık yok tamam mı uzun olacak biraz.. diğer arkadaşlarda sabır göstersinler...

    Offf, offf yedin ömrümü, yedin...:)


    Devam Edecek...

  6. #86
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Sevgili kardeşim, Tevrat hükümlerinin Museviler için olduğunu, onlara ceza olarak ağırlaştırılmış hükümler içerdiğini ve TÜMÜNÜN Kuranla birlikte kaldırıldığını veya hafifletildiğini bilmiyor musun? Kafamdan konuşmuyorum Ayetleri var.

    Ne kadar uzun yazarsan yaz okurum kardeşim. Bu konuyu özel olarak araştırıyorum. Yani kafamdan hüküm verip "yoktur yahu" diye mantık yürütmüyorum. Umarım bu konuya önceki yazdıklarımı okumuşsundur.

  7. #87
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Hz. Lût'un (a.s.) kavmi arasında yaygın olduğundan, "livâta", yani "homoseksüellik", fâhiş günâhlardan sayılmış ve bu suçu işleyenlere çok büyük cezâlar verilmiştir. Kur'an bu çirkin hayâsızlığı işleyenleri Lût'un (a.s.) dilinden şöyle kınamaktadır;

    "Lût da hani kavmine demişti ki; 'siz, açıkça gördüğünüz halde, yine de o çirkince utanmazlığı yapacak mısınız?" (27/Neml, 54)


    Cenâb-ı Allah, ister zinâ olsun ister diğer günâhlar olsun fuhşun her türlüsünü; gizlisini de açığını da yasaklamıştır:

    "Favâhişin (her türlü kötülüğün) açığına da gizli olanına da yaklaşmayın...'' (6/En'âm, 151)

    buyurmakla yalnız "fevâhiş"i işlemeyi yasaklamakla kalmıyor, ona yaklaşmayı dahi haram sayıyor. Allah korunmak isteyeni şüphesiz koruyacaktır; korunmak istemeyenin de, hâliyle Allah'a sunacağı bir mâzereti olmayacaktır.

    Yukarıdaki âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında, Abdullah İbn Abbâs'tan, Hasan-ı Basri'den ve Süddî'den bize gelen bilgilere göre, alenî zinâ çirkin görülürdü de, gizli zinâ ayıplanmazdı. Bu âyet-i kerîme, zinânın alenî olanını da gizlisini de yasakladı. Hatta iki 'fuhşun' ikisi de nehyolunduğu gibi âyet-i kerîmede; "bunlara yaklaşmayınız" buyurulduğuna göre, zinâyı çağrıştıran, zinâya götüren her türlü yollar ve vâsıtalar da haram kılınmıştır (Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercemesi, XI, 104).

    Onlar, bir kötülük işlediklerinde 'biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bunu bize emretti derler'. De ki: 'Şüphesiz Allah, kötülüğü emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?" (7/A'râf, 28);

    Halbuki "şeytan, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder." (2/Bakara, 169)

    "Allah çirkin şeyi, asla emretmez" anlamındaki bu kısa cümle, Arapların, inanç ve geleneklerine karşı güçlü bir delildir. Bu delilin gücünü takdir etmek için, şu iki ana konunun bilinmesi gerekir:

    a) Araplar, belli dînî âyinleri çıplak olarak icrâ etmelerine rağmen yine de onlar, çıplaklığın bizâtihi ayıp bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Bundan dolayıdır ki, bu geleneklerine rağmen hiçbir saygın Arap, çarşı-pazarda, herhangi bir dostunun yanında veya umumî toplantılarda çıplak olarak bulunmazdı.

    b) Hatta onlar, çıplaklığı ayıp bir durum olarak kabul eder ama bunu, Allah'ın emri olduğu için yaptıklarını söylerlerdi. Fakat Kur'an bunu çürüterek, "Çıplaklığın çirkin bir şey (fahşâ) olduğunu siz kendiniz de kabul ediyorsunuz. Bundan dolayı, çıplaklık âdetinizi, Allah'ın emridir diye öne sürmeniz tamamıyla asılsızdır. Bu sonuca göre, eğer dininiz hayâsızlığı tasvip ediyorsa, bu onun Allah'tan gelen bir din olmadığı gerçeğinin en açık delilidir" (Ebû'l-A'la el-Mevdûdî, "Tefhimu'l-Kur'ân" II/25).

    Dinimiz, yukarıda sözü edilen her türlü fiili yasakladığı gibi bu fiillere götüren bütün yolları da yasaklamış, insanlara bu yolları açanları çeşitli şekillerde cezâlandırmayı kendi görevleri arasında saymıştır. Nitekim âyette,

    "İffetsizlik ve utanmazlığın, iman edenler içinde yayılmasını arzu edenler için dünyada ve âhirette acıklı bir azab vardır" (24/Nûr, 19).

    Doğrudan ve yer aldığı metne göre âyetin tefsiri şöyledir: İftira atanlar, kötülüğü propaganda edenler ve yayanlar, İslâm mâneviyat ve ahlâkına güvensizlik getirenler cezâyı hakederler." Metinde geçen kelimeler, kötülüğün propagandası için kullanılabilecek tüm biçimleri kapsamaktadır. Bunlar, genelevleri açma olabilir; şehvet kamçılayıcı (erotik) hikâyeler, şarkılar, tablolar, film ve piyesler yazma, yayınlama, söyleme ve gösterme olabilir; halkı ahlâksızlığa iten klüp ve otellerde her türden karışık toplantılar olabilir. Kur'an bütün bu yollara başvuranların yalnızca âhirette değil, dünyada da cezâyı hakeden suçlular olduğunu ilân eder. O halde, tüm bu ahlâksızlığı yayma ve propaganda etme araçlarını ortadan kaldırmak İslâmî bir görevdir. (1)

    Fuhuş: Kelime ve terim olarak İslâm dininde ve müslümanlar arasında daha geniş bir kullanım alanı bulunmakla birlikte fuhuş genellikle, "bir kadının evlilik dışında meslek edinerek veya başta para olmak üzere herhangi bir karşılık gözeterek vücudunu bir erkeğin cinsî tatminine sunması" anl***** gelir. Bunun yanında, kadının kadınla ve erkeğin erkekle veya erkeğin anılan şartlarda başka bir kadınla olan cinsî münâsebeti de fuhşun tanımına girer. Fuhşun tanımı, Talmud'da belirtildiği gibi, hayvanlarla cinsel ilişkiye girmeye kadar genişletilebilir. Bu şekilde gayri meşrû yollara sapan kadınlara (bazı durumlarda erkeklere de) fâhişe denilir.


    Dinî literatür göz önüne alındığı takdirde iki tür fuhuştan söz edilebilir. a) Bazı çok tanrılı dinlerde ortaya çıkan kutsal fuhuş, b) Meslek olarak icrâ edilen ücretli fuhuş. Bu iki gruptan hangisine girerse girsin fuhşun tarihi oldukça eski dönemlere ve geniş bir coğrafî alana uzanır. Sık olmasa bile arkaik ve çağdaş dinî topluluklarda fuhşa rastlanmaktadır. Bununla birlikte bu tip dinî gruplarda görülen fuhuş daha ziyâde kutsal fuhuş veya "tanrısal evlilik"tir.


    Kutsal fuhuş, anaerkil dönemden kalma bir geleneğin devamı niteliğindedir. Buna göre yer ve göğün birleşimini taklit edecek şekilde özel seçilmiş kadınlar, erkeklerle cinsî münâsebete girerler; böylece göğün yeri "dölleme"sinin benzeri olarak erkekler de bir bakıma tanrıça addedilen özel kadınları döllemiş olurlardı. Çok eski dönemlerden itibaren kutsal sayılan bu evlilik kurumunun zamanla organize hale geldiği anlaşılmaktadır. Genellikle bereket tanrılarına ayrılan tapınaklarda görevli kadınlar, istekli erkeklerin dâvetlerini reddedemezlerdi.


    Kutsal fuhşa âit en eski yazılı belgeler Mezopotamya'da Ur şehrinden gelmektedir. Milattan önce 2300 yıllarına âit Sümerce bir tablet Tanrıça İnanna'nın hizmetindeki kutsal fâhişelerden bahsetmektedir. Aynı geleneğe Sâmîler arasında da rastlanmaktadır. Suriye ve Filistin'de Adonis tapınaklarında da aynı işlem yapılmaktaydı. Kutsal fâhişelik kurumuna değişik bir şekilde Anadolu'nun Frig ve Lidya devletlerinde de rastlanır. Ana Tanrıça Kibele ve Attis'e adanan tapınaklarda Galli adını alan râhipler kendilerini hadım ederler ve homoseksüel bir anlayışla fuhuş yaparlardı. Kutsal fâhişelik eski Mısır ve Suriye'de de yaygındı. Öte yandan, eski Ön Asya'da kutsal fâhişelik dışında, ücretli fâhişelik de mevcuttu. Sâmîler arasında maddî imkânsızlıklar dolayısıyla genelevlerde fâhişelik yapan çok sayıda kadının olduğu bilinmektedir.


    Eski Yunanistan'da gerek "hierodouleia" denilen kutsal fâhişelik gerekse ücretli fuhuş oldukça yaygındı. Aynı gelenek Helenistik ve Roma dünyasına da girmiştir. Atina'da Helenistik dönemin sonuna kadar her mahallede bir genelev bulunuyordu. Sıradan fâhişelerin yanında "heteira" adını alan kültürlü fâhişeler de vardı. Öte yandan gerek eski Yunanistan'da gerekse Roma'da icrâ edilen ve sonraları "lucerna extincta" (mum söndü) adıyla 18. yüzyıl Rusya'sında devam eden Dionizak kökenli toplu seks âyinlerini de zikretmek gerekir. Eski Yunan dünyasında bereket tanrısı Dionizos'a adanan bu törende kandiller söndürülüp taraflar toplu olarak bir nevi kutsal fuhuş ritüeli icrâ ederlerdi.


    Kutsal fâhişelik kurumuna Hindistan'da da rastlanmaktadır. Hindistan'ın yerli halklarından Hijralar arasında hadım edilen homoseksüel erkekler, tapınaklarda kutsal fâhişelik yapmaktaydılar. Orissa eyaletindeki Puri'de Jagannatha Tapınağı'nda "devadasi" denilen kutsal fâhişeler bu geleneğin Hindistan'da 3000 yıl önceye kadar uzandığını gösterir. Eski Ön Asya dünyasındakinin benzeri olarak bu kutsal fâhişeler genelevlerde çalışan fâhişelerden farklı mütâlaa ediliyordu.


    İlâhî dinlerin ücretli fuhuş veya kutsal fuhşun hükmü hakkında yaklaşık aynı tutumda birleştikleri görülmektedir. Yahûdilik hem erkeğe hem kadına her türlü fuhşu yasaklamıştır. İsrâiloğullarının patriarklar (atalar) çağında kutsal fuhşun olduğu bilinmektedir. I. Samuel'deki (2/12) ifâdeye bakılırsa bu eylem "çadır"da icrâ edilmekteydi. Öte yandan ücretli fâhişelik de İsrâil tarihinde oldukça yaygın olmakla birlikte (Tekvîn, 38/14; Yeşu 2/1; I. Krallar, 3/16-27), bu tür fâhişelik kutsal fâhişeliğe göre daha az görülmektedir.


    Hem On Emirde, hem de "Kızını fâhişe ederek onu murdar etme, ta zina etmesin ve diyar alçaklıkla dolmasın" (Levililer, 19/29) şeklindeki açıklamada, ayrıca kâhinlerin ve râhiplerin evlenecekleri kadınların fâhişe veya bozuk kadın olmamaları (Levililer, 21/7), bir kâhin kızının fâhişelik etmesi durumunda yakılarak cezâlandırılması (Levililer, 21/9), bir kız fâhişelik ederek lekelenmişse taşlanarak öldürülmesi gerektiği (Tesniye, 22/21), İsrâiloğulları'nda ücretli fuhuş yapanların bu ücreti mâbede adak olarak getirememeleri (Tesniye, 23/18) gibi hususlar yahûdi kutsal kitaplarında fuhşun yasaklandığını göstermektedir.


    İsrâil'de kutsal fuhuş sıradan fuhuştan daha ciddi bir tehlike olarak görülmüş, Kutsal Kitapta bu fuhuş bir putperestlik geleneği sayılmıştır. Çünkü bu işin dayandığı inanca göre âlemin düzeni tanrılar ve tanrıçaların arasındaki ilişkilerle yürümektedir. Kutsal yerlerdeki tapınak fâhişeleriyle girilecek cinsî ilişki, taklit büyüsü yoluyla onların da ilişkiye girmesine yol açacak, ancak bu sûretle sürülerdeki, tarla ve bahçe ürünlerindeki bereketle âiledeki zürriyet gerçekleşebilecektir. Yahûdi kutsal kitabında erkek ve kadın kutsal fuhşu, “İsrâil kızlarından ve İsrâil oğullarından kendilerini fuhşa vakfetmiş kimse olmayacaktır. Kadın, fuhşunun kazancını yahut erkek, fuhşunun ücretini herhangi bir adak için Allah'ın rabbin mâbedine getirmeyeceksin; çünkü bunların ikisi de Allah'ın rabbe mekruh şeylerdir” (Tesniye, 23/17-18) gibi ifâdelerle yasaklanmıştır. Yahuda devletinde zaman zaman, kadınlardan ve erkeklerden kutsal fuhuşta bulunanların ülke dışına sürülmesi kararları alınmıştır (I. Krallar, 14/24, 15/12, 22/46; II. Krallar, 23/7; Hoşea, 4/14). Peygamberlerle ilgili kutsal kitap metinlerinde putperest kökenli olduğu için kutsal fuhşa çok hücum edilmiştir (II. Krallar, 23/4-14; Yeremya, 2/20; Hezekiel, 23/37 vd.).


    Yahûdi dininde zinâ On Emir içerisinde yasaklanmıştır (Çıkış, 20/14; Levililer18/20; Tesniye, 22/22-29). Baba evinde zinâ yapan kadınla şehirde bu işi yapan erkek ve kadın taşlanarak öldürülür. Kırda zinâ yapılması durumunda ise sadece erkek öldürülür (Tesniye, 22/21-24).


    Yeni Ahid'de (İncil'de) fuhuş için kullanılan genel terim "pornee"dir. Hıristiyanlıkta "fâhişe" (Matta, 21/31), "kötü kadın" (Luka, 15/30), "zinâ" (Korintoslulara Birinci Mektup, 6/13) gibi kelimeler kullanılarak fuhuş yasaklanmakla birlikte Eski Ahid ile karşılaştırıldığında Yeni Ahid'de fâhişeleri yermekten çok onları dine çekme gâyesinin ön plana alındığı görülmektedir. "Doğrusu size derim: Vergi mültezimleri ve fâhişeler Allah'ın melekûtuna sizden önce giriyorlar. Çünkü Yahyâ size salâh yolunda geldi, siz ona inanmadınız; fakat vergi mültezimleri ve fâhişeler ona inandılar..." (Matta, 21/31-32) cümlesi bunun delilidir. Bununla beraber, fuhşu yeren ifâdeler de bulunmaktadır (Meselâ bak. Luka, 15/30-32). İsa Mesih bir mesel içinde, fuhşa düşüp kötü kadınlara kapılanların mânen öldüğünü, onların bir kayıp olduğunu anlatmaktadır. Pavlus da fuhşu yermektedir (Korintoslular'a Birinci Mektup, 6/5-17).


    Hıristiyanlıkta zinâ, İsa Mesih'in dağdaki vaazında (Matta, 5) on emrin, "zinâ etmeyeceksin" şeklindeki 7. maddesini yorumlamasıyla aydınlık kazanmıştır. Hıristiyanlar, on emrin zinâ ile ilgili yasağına uymaları yanında, "Bir kadına şehvetle bakan her adam zâten yüreğinde onunla zinâ etmiştir" (Matta, 5/28) şeklindeki İncil cümlesini göz önünde tutmak ve eğer bir göz sürçmelere sebep oluyorsa onu çıkarıp atmakla yükümlü idiler (Matta, 5/29). Bu sebeple yahûdiler kadar hıristiyanlar da eski Yunan ve Roma'da cârî olan fuhuşla mücâdele etmek zorunda kaldılar. Bazı hıristiyan azizleri, İmparator Teodosius ve Valentinius'u geneleevlerden vergi almaktan vazgeçirip bu kötülük odaklarını kapatmayı sağladılar. Buna benzer yollarla Ortaçağ başlarında Hıristiyanlığın hâkim olduğu ülkelerde fuhuş oldukça azaldı. Fakat fuhşun kesin olarak önlenmesi için başvurulan tedbirler yetersiz kalınca hıristiyanlık fuhşu "gerekli kötülük" olarak tanımaya mecbur kalmıştır. İki büyük teolog aziz Augustinus ve Aquinolu Thomas bu konu üzerinde durmuşlardır. Kilise yöneticileri, Ortaçağ Avrupa'sında fuhuştan vazgeçmiş kadınları topluma yeniden kazandırmak için onların evlenme masraflarını üstlenme gibi bazı teşebbüslerde bulundular. Ancak Avrupa'nın maddeci geleneği, sosyete hesapları, derebeylerin evlenen her kızdaki öncelik hakkına toplumların alışması gibi olumsuz şartlar fuhşun önlenmesini engelledi. (Avrupa’nın çoğu yerindeki derebeyler gibi, İngiliz lordlarının evlenen her kızla ilk olarak kendilerinin gerdeğe girmesi tavrına şâhit olup, karısının önce onlarla yatmasına tahammül edemediği için başkaldırıp en sonunda İskoçya halkının İngilizlere karşı bağımsızlık ve özgürlük savaşı vermelerini anlatan Cesur Yürek filmini, seyredenlere hatırlatalım.) Bunun sonucunda fuhşun kanunlar dâhilinde yapılması sağlanmaya çalışıldı. Ruhsata bağlandı; sonuçta eski Yunan ve Roma'da olduğu gibi vergi gelirlerinin en önemli kaynağı haline geldi. Bütün Avrupa'da büyük şehirlerde genelevler açıldı. Ayrıca Rönesans'tan itibaren önce İtalyan saraylarında, ardından Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin aristokrat çevrelerinde eski Yunan ve Mezopotamya'daki gibi kibar fâhişeler sınıfı oluştu. Böylece Avrupa'da fuhuş genelevde, sokakta ve özel yerlerde yaygınlaştı. Toulouse'da genelevlerden alınan vergi, belediye ve üniversite arasında paylaşılıyordu. İngiltere'de ise genelev ruhsatlarını başlangıçta Winchester psikoposları, daha sonra da parlamento verdi.

    Câhiliyye Döneminde Fuhuş

    Câhiliyye döneminde erkekler çoğunlukla zinâyı ayıp saymazlar, hatta bununla övünürlerdi. Nitekim bu husus İmru'ulkays'ın şiirlerinde açıkça görülmektedir. Câhiliyye devrinde fâhişelik yapan câriyeler öksürerek ilişki teklifinde bulundukları için kendilerine "kahbe" de denirdi. Aralarında sahipleri tarafından para kazanmak amacıyla zorla bu işe itilenler de vardı. Kur'an'da; "...Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın" (24/Nûr, 33) meâlindeki âyet bunlarla ilgilidir.


    Câhiliyye devrinde dost hayatı yaşayan çiftler de vardı. Erkek, kadının dostu ve arkadaşı (haden) olduğu için bu tür kadınlara "zevâtu'l-ahdân" veya "muttehızâtü ahdân" adı verilirdi. Kur'an'ın iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla câriyelerle evlenmeye izin veren (4/Nisâ, 25), açık ve gizli kötülükleri (fevâhiş) yasaklayan (6/En'âm, 151; 7/A'râf, 33) âyetlerinde dolaylı olarak bunlardan söz edilir. Bu dönemde metres hayatı yaşayan evli kadınlar da vardı. "Dımd" denilen bu kadınlar kocalarından başka bir veya birkaç erkekle beraber olurlar, özellikle kıtlık zamanlarında karınlarını doyurmak için bu tür ilişkide bulunurlardı.


    İslâm öncesinde livâta, sevicilik, hayvanlarla ilişki şeklindeki cinsî sapıklıklara da rastlanmaktadır. Kur'ân-ı Kerim bunlardan özellikle livâta üzerinde durmakta ve bu çirkin ilişkiyi ilk defa başlatan Lût kavminin (27/Neml, 54; 7/A'râf, 80-84) bu yüzden helâk olduğunu anlatarak bundan ibret alınmasını istemektedir (29/Ankebût, 28-35). Câhiliyye devrinde birçok yerleşim merkezinde ve ticaret kervanlarının uğrak yerlerinde "mâhûr" (muhtemelen Farsça "mey-hor"dan -içki içen-) denilen işret ve zinâ âlemlerinin yapıldığı evler vardı. Buralarda câriyeler içki sunar, rakseder ve gayrı meşrû ilişkide bulunurlardı. Bu tür ilişkilerde ********lik (kıyâde) yapan kimseler de vardı. Bunlara "kavvâd" (Türk argosunda "kavat") veya "kavvâde"; âilesini kıskanmayan ve fuhşa itenlere de "deyyûs" denirdi.


    Bazı fâhişeler evlerinin veya panayırlarda kurdukları çadırların kapılarına bayrak asarak ücret karşılığı ilişkide bulunmak isteyenleri dâvet ederlerdi. Hz. Âişe, Câhiliyye dönemindeki nikâh türlerinden söz ederken bunlar hakkında da bilgi vermektedir (Buhârî, Nikâh 36). Aynı rivâyette, eşlerini kıskanmayan ve asil gördüğü bir kimseden çocuk sahibi olmak için onunla ilişkiye zorlayan ve eşi o kimseden hâmile kalıncaya kadar bunu sürdüren erkeklerle (buna nikâhu'l-istibdâ' denirdi), on kadar erkekle ilişki kuran kadının doğurduğu çocuğun nesebinin nasıl tâyin edildiği hakkında da bilgi vardır. Kadın çocuğu doğurduktan sonra ilişki kurduğu erkekleri çağırır ve içlerinden birini çocuğun babası olarak belirlerdi. Doğan çocuk erkekse o kişi bunu kabullenmek zorundaydı. Kız çocuğu olması durumunda ise birtakım problemler ortaya çıkardı. Kız çocuğuna sahip olmanın utanç vesilesi sayılması ve doğan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi âdeti de toplumda fuhşun yaygın olması, kız çocuklarının ileride fuhşa sürüklenmesi ihtimalinin bulunması ile açıklanabilir.


    Müslüman Toplumlar ve Fuhuş

    İslâmiyet fuhşu en büyük günahlardan saymış ve buna karşı büyük bir mücâdele başlatmıştır. Câhiliyye döneminde evinin d***** bayrak asarak fuhuş yapan Ümmü Mehzûl adındaki kadını sahâbeden birinin nikâhlamak istemesi üzerine nâzil olduğu rivâyet edilen; "zinâ eden kadını ancak zinâ eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlar" (24/Nûr, 3) meâlindeki âyette zinânın şirke yakın görülmesi dikkat çekicidir. Kur'ân-ı Kerim, fuhuş yapan erkek ve kadınları "habîs" (murdar) olarak vasıflandırmakta ve bunların ancak kendi aralarında evlilik bağı kurabileceklerini belirtmektedir (24/Nûr, 26).


    İslâm'ın amaçlarından biri de nesillerin korunması, sağlıklı bir toplum yapısının oluşturulmasıdır. Bu bakımdan fuhuş ve fuhşa götüren bütün davranışlar zinâya yaklaştıran tutumlar olarak haram kılınmış (17/İsrâ, 32), mü'min erkek ve kadınların gözlerini haramdan sakınmaları (24/Nûr, 30-31) emredilmiş; mahrem olmayan kadın ve erkeklerin birbirlerine dokunmaktan, şehevî arzuları kabartan söz ve davranışlarda bulunmaktan sakınmaları istenmiştir. Ayrıca kadının, erkeğin cinsî duygularını uyandıracak şekilde yürümesi de hoş görülmemiştir (24/Nûr, 31). İlgili âyetlerin üslûbundan, bu kuralların hürriyetleri kısıtlama amacına değil; toplum ahlâkını koruma gâyesine yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Toplumda fuhşu önleyebilmek için fertlerin eğitimi, ahlâkî yetişkinliği, fuhşu kolaylaştıran ve özendiren yolların kapatılması kadar, bu yönde gerekli sosyal ve hukukî tedbirlerin alınması da önemlidir. İslâm'da ferdin cinsî ihtiyaçlarının tabiî bir ihtiyaç olarak görülüp evliliğin kolaylaştırılması, evlilik yoluyla cinsel tatminin temel bir hak olarak karşılanması böyle bir anlam taşır. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerim'de ve Hz. Peygamber'in uygulamalarında zinâ eden, livâta ve sevicilik gibi çirkin fiilleri işleyen kimseler hakkında öngörülen tedbirlerin ve cezâî müeyyidelerin de amacı müslüman toplumlarda fuhşu önlemek, kişilerin onur ve iffetlerini korumalarına yardımcı olacak bir toplum ve hukuk düzenini kurmaktır.


    İslâm'ın kesin tavrına rağmen Asr-ı saâdet'te, özellikle yeni müslüman olmuş kesimlerde eski alışkanlıkların bir sonucu olarak bazı zinâ olayları görülmüştür. Nitekim Tâif örneğinde olduğu gibi, İslâm'ın gücü karşısında teslim olanlar, kendilerine verilen emanda zinâ ve içkinin yasaklanmaması şartının bulunmasını istiyorlardı. Hz. Peygamber'in vefatından sonra meydana gelen dinden çıkma (irtidad) olaylarının sebeplerinden biri de coğrafî konumları sebebiyle İslâmî terbiyeyi yeterince alamamış Arapların içlerinde gizledikleri bu arzularını gerçekleştirmekti. Hatta Hadramut taraflarında bazı fâhişeler Rasûl-i Ekrem'in vefatını sevinçle karşılamışlardı.


    Hulefâ-yı Râşidîn devrinde fuhuşla mücâdele devam etmiştir. Bu dönemde zinâ suçu isnat edilen ve bu yüzden cezâlandırılanların sayısı çok azdır. Daha sonraki dönemlerde İslâm'ın çok geniş bir coğrafyaya yayılması sonucu büyük bir zenginlik elde edilmiş, özellikle saraylarda ve çevresinde görülen eğlence hayatı toplumu sarsabilecek bir nitelik kazanmıştır. Bununla birlikte yaygın ahlâkî terbiye ve hukukî önlemler yanında câriye istifrâşına izin verilmesi fuhşun toplumsal boyutta yaygınlaşmasını önlemiştir.


    Emevîler'de açık fuhuş pek görülmezse de, bazı hükümdarlar eğlenceye düşkünlükleri ve ahlâksızlıklarıyla şöhret bulmuştu. Hatta bu durum bazı halifelere karşı isyan edilmesinin ve nihâyet Emevî Devleti'nin yıkılmasının sebeplerinden biri olarak gösterilir (Hasan İbrâhim, İslâm Tarihi, I/432). Abbâsîler'in ilk dönemlerinde de açık fuhşa pek fazla rastlanmaz. Hicrî 4., Milâdî 10. yüzyılın başlarında Çin'i ziyâret eden bir İslâm seyyâhı orada fâhişelerin deftere kaydedildiğini ve bunlardan her yıl belli bir miktar vergi alındığını görünce böyle bir fitnenin İslâm ülkesinde bulunmamasından dolayı Allah'a şükreder. Fakat bundan kısa bir zaman sonra Büveyhî Hükümdarı Adudüddevle rakkâse fâhişelere vergi koydu. Daha sonra Fâtımîler de fuhuş yerlerinden (büyûtü'l-fevâhiş, dâru'l-kuhâb) vergi aldılar (Makrızî, el-Hıtat, I/89). Suriye civârında Lazkiye'de fâhişeler muhtesip kontrolünde bulunuyorlardı ve özel bir yüzük takmak zorundaydılar. Sûs'ta da bir zinâ evi olduğu söylenir. Bu dönemin Abbâsî coğrafyasında artan fuhşun müstehcen ifâdeler tarzında edebiyata da yansıdığı görülür (Mez, el-Hadâratu'l-İslâmiyye, II/141, 150).


    Osmanlı ülkesinin bilhassa müslümanların yaşadığı yörelerinde fuhuş diğer ülkelerdeki kadar ciddî boyutlara ulaşmamıştır. Ancak İstanbul'da Bizans döneminden beri fuhuş olaylarına rastlanmaktaydı. Özellikle kozmopolit bir yapıya sahip olan Galata yakası şehrin fuhşa en uygun yeriydi. Evliya Çelebi İstanbul esnafından söz ederken abartılı üslûbuyla "esnâf-ı zen-kahbegân" (muhabbet dellâlları), "esnâf-ı hizân-dilberân" (vücutlarını satan delikanlılar) gibi "nice esnâf-ı mühmelân"ın bulunduğunu, bunların sadece subaşı tarafından bilindiğini söyler. Osmanlılar'da zaman zaman fuhşu önlemek için fermanlar çıkarılmıştır. Mahallelerde gizli fuhuş yapıldığı tesbit edilen evler mahalle im***** şikâyet edilir ve onun başkanlığında buralara baskınlar düzenlenirdi.


    İstanbul'da I. Dünya Savaşı esnâsında ve daha sonra fuhuş yapılan bazı yerler açılmış, buralarda Ekim İhtilâli'nin ardından Rusya'dan gelenlerle birlikte sayıları bir hayli artan fâhişeler çalıştırılmıştır. Bu dönemde İstanbul'un yozlaşan ahlâkî durumu, Yakup Kadri'nin, adını helâk olan Lût kavminin yaşadığı şehirlerden alan "Sodom ve Gomore" romanında anlatılır. Türkiye'de zührevî hastalıklarla mücâdele ilk defa I. Dünya Savaşı yıllarında başlamış, 18 Ekim 1915'te Emrâz-ı Zühreviyye'nin Men'-i Sirâyeti Hakkında Nizamnâme ile bu hastalıkların yayılmasını önlemek için özel bir teşkilât kurulmuştur.


    Günümüzde fuhşun sebep olduğu AIDS gibi korkunç hastalıklar, İslâm'ın fuhşu önlemek için getirdiği hukukî ve ahlâkî tedbirlerin önemini ortaya koymaktadır. Fuhşun çirkinliği sadece sebep olduğu zührevî hastalıklarla sınırlı değildir. Cinsiyet ahlâkı bakımından fuhuş rûhî sapıklıklara ve kadın kişiliğinin en önemli unsuru olan iffetin kaybolmasına sebep olur. İffetin kaybolması kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu yüzden de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol açar. Vazife ahlâkı bakımından fuhuş, başka bir kişiye bir insan gibi değil; bir eşya gibi bakma anlamı taşıdığı için insanî prensiplere tamamen zıttır. Nihâyet fuhuş, sevgisiz olarak vücudunu satmaktır; kişilik şuurunu yıktığı için kişiliğe en ağır hakarettir (Hilmi Ziya Ülken, Aşk Ahlâkı, s. 243).


    Tarihin hemen her devrinde fuhuş bir yandan varlığını sürdürürken bir yandan da toplumlar din, ahlâk, hukuk gibi kurumlar vâsıtasıyla fuhşu önlemeye çalışmışlardır. Ancak dinin fert ve toplum hayatındaki etkisini büyük ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son yüzyılda fuhşun türlü şekilleri giderek meşrûlaşma zemini ve daha çok yayılma imkânı bulmuştur. Modern Batı'da harâretle savunulan bireycilik, saptırılmış özgürlük anlayışı ve bunların sonucu olarak gençlerin âile ilgisinden, terbiye ve himâyesinden yeterince faydalanamaması, aynı dünya görüşünün bir ürünü olan lüks ve pahalı yaşamanın ev ve âile kurmayı zorlaştırması, ekonomik ve siyasî başarının en yüksek ideal kabul edilmesi ve cinselliğin bu amaç için sömürülmesi gibi sebepler yüzünden modernizmin benimsendiği toplumlarda veya kesimlerde fuhşun da yaygınlaştığı, hatta bir fuhuş sektörünün ortaya çıktığı görülmektedir. Aslında bazı çevrelerde din ve ahlâk gibi kurumlara karşı çıkmanın temelinde, modern zihniyet yanında uyuşturucu pazarıyla da yakın ilgisi olan fuhuş sektörünün çıkarları bulunmaktadır. Fuhşa karşı ahlâk terbiyesi, güçlü âile yapısı, toplumsal kontrol gibi mekanizmaları canlı tutması yanında kesin hukukî ve sosyal önlemler de alan İslâmiyet fuhuş sektörünü özellikle rahatsız etmektedir.


    Fuhşu günah, ayıp ve en sonunda yasak olmaktan çıkarma eğiliminde olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına fuhuşta sadece zor kullanma ve zarar vermeyi reddetmekte, fuhşun fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu düşünce sahiplerini fazla ilgilendirmemektedir. Türkiye'de ve diğer İslâm ülkelerindeki bazı küçük çevrelerde bu anlayış bir ölçüde etkili olmakla birlikte, İslâm dininin dinamik yapısı sâyesinde İslâm toplumları ve bilhassa müslüman âileler fuhşa karşı direncini korumaktadır. Fuhşun câzip kılınarak teşvik edilmesinde son derece etkili olan yazılı ve görüntülü medya alanında da dinî ve öz kimliğini yaşatan büyük çoğunluğun kendi ahlâk değerleri ve kültürüne uygun alternatif neşriyata yönelmesi, fuhşa karşı mücâdele dönemine girildiğini göstermesi bakımından önemlidir. (2)


    Fahşâ ve Fuhuş: İslâm şerîatının yasakladığı çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranışlara fahşâ veya fuhuş denir. Fahşâ; "Dünyada had cezâsını, âhirette ise azâbı gerektiren şeydir" (Cürcânî, et-Ta'rifât). "Kötü ahlâklı; gerçekten cimri; sınırı aşan her şey; söz ve cevapta taşkınlık etme; çok çirkin olan zinâ olayı; Allah'ın yasakladığı her şey, konuşurken ve cevap verirken haddi aşan erkek ve kadın ve alışılagelen ölçüyü aşan şeydir" (Şartûnî, Akrabu'l-Mevârid). Fahşâ, genellikle 'zinâ' anl***** gelmektedir. Buna göre zinâya ve zinâ eden kadına fâhişe adı verilmektedir (İbnü'l-Esir, en-Nihâye, 111/415).


    "Hakîkate ve normal ölçülere uymayan her işe fâhişe denilir. İbnu'l Cinni'ye göre bu kelime, cehâletin bir çesidi olup, hilmin karşıtıdır" (İbn Manzur, Lisânu'l-Arab). Râgıb el-İsfahânî'ye göre, fuhş, fahşâ ve fâhişe kelimeleri son derece çirkin söz ve fiiller olarak tanımlanmıştır (el-Müfredât, Fahşâ mad.). Fâhişe kelimesi, Kur'ân-ı Kerîm'de on üç yerde geçmektedir. Ayrıca dört yerde de çoğulu olan "fevâhiş" zikredilmektedir. Âl-i İmrân suresi 135. âyette fena bir iş olarak nitelenmiştir. İbn Abbâs'tan gelen bilgiye göre, hurma satan birine güzel bir kadın geldi. Kadın, alışverişini yaptıktan sonra, adam onu kucaklayarak öptü. Ancak hemen bu davranışına pişman oldu ve Hz. Peygamber'e gelip durumu anlattı. Bu olay üzerine sözkonusu âyet indi (Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, 105).


    Fahşâ ve fâhişe kelimesi, zinâdan kinâye olarak kullanılmıştır (4/Nisâ, 19). Ayrıca buradaki fahşâ sözcüğünün ''Kadının serkeşlik etmesi, kocasına âsî olması ve geçimsizlik yapması" anlamlarına geldiği; buna göre kocanın onu isterse evinde tutacağı, isterse kendisinden boşanabileceği ve bunun helâl bir davranış olduğu; İbn Abbâs'ın rivâyetine göre de "buğz ve serkeşlik etme" anlamlarına geldiği açıklanmıştır. Diğer bir rivâyete göre de, söz dinlememek ve bununla birlikte isyân etmek anlamındadır. Bu isyânı kadın yapmış ise, Allah, kocasına ondan ayrı kalmasını ve onu hafifçe dövmesini; bundan sonra da kadın durumunu değiştirmezse, kocasının fidye isteyebileceği ifâde edilmiştir (İbn Cerir et Taberî, el-Câmiu'l-Usûl, V/310-311).


    Fahrûddin er-Râzî'nin açıklamasına göre, sözkonusu âyette geçen fâhişe kelimesi, kadının kocasına ve onun yakınlarına eziyette bulunması anlamındadır (er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, X/II). Fahşâ ve fâhişe kelimeleri, Kur'an-ı Kerîm'de birbirine yakın olmakla birlikte, değişik anlamlarda da kullanıldığı görülmektedir. Şeytanın emrettiği kötü davranış ve hayâsızlık; "Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin; ancak (câhiliye devrinde) geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayâsızlık (fâhişe)dir. O ne kötü bir sözdü ve ne kötü bir yoldu" (4/Nisâ, 22); 2/Bakara, 169 âyeti de aynı anlamdadır.


    Fahşâ, evlilikten sonra fuhuş yapma anlamında kullanılmıştır:

    "...O halde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen nâmuslu kadınlardan olmak üzere yakınlarının izniyle nikâhlayın..." (4/Nisâ, 25).

    Çıplak olarak Kâbe'yi tavâf etme ve şirk koşma anlamında: (7/A'râf, 8);

    Hz. Lût Kavmi'nin yaptığı çirkin fiil (homoseksüellik) anlamında:

    "...Sizden hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz? Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz" (7A'râf, 80-81; ayrıca bak. 29/Ankebût, 28).

    (32) Sakın zinaya yaklaşmayınız. Çünkü o iğrenç bir kötülük ve kötü sonuçlu bir yoldur. (17/İsrâ, 32).


    Fahşânın En Çirkini: Tarih boyunca bazı toplumlarda az, bazılarında ise fazla bir şekilde süregelen Türkçe’deki anlamıyla ‘fuhuş’; günümüzde -özellikle dünyanın bazı yörelerinde- oldukça yaygın hale gelmiştir. Bu gibi yerlerde İslâm’ın ‘fahşâ-fuhuş’ dediği çirkinlikler kanıksanıyor, ayıp sayılmıyor; hatta çok normal, sıradan davranışlar olarak kabul ediliyor. Fuhuş özellikle Batı toplumlarında geniş bir sektör haline gelmiştir. Bu sektörde mekânların yanında, bütün yazılı ve görsel basın ve en son teknoloji bile kullanılıyor. Bu konuda üretilen ürünler çok rahatlıkla kitlelere ulaştırılıyor. Evlilik dışı ilişkiler yaygın olduğu gibi, erkek ve kadının evlenmeksizin beraber yaşaması artık sosyal bir olgu olarak kabul görüyor. Bunun yanında aynı cinsler arasındaki ilişkiler, hatta evlilikler bile normal karşılanıyor. Bu ülkelerde fuhş’un sergilendiği mekânlar ise sayılamayacak kadar çoktur.


    Mü’minler izzet ve şereflerini, haysiyet ve insanlıklarını, aile ve nesillerini; çağımızın bu hayâsız hastalığından ancak İslâm’ın getirdiği ölçülere uyarak, onları ahlâk haline getirerek koruyabilirler. Kişiyi hemen bütün toplumlarda küçülten, değerini düşüren, yüksek makamlara çıkmasına engel olan ve kötü tanınmasına sebep olan ‘fuhuş’ olayı, aslında İblis’in bir çağrısı ve tuzağıdır. Aklı başında olan insanlar bu ezelî düşmanlarının böylesine kurnaz ve tehlikeli oyunu karşısında uyanık olmak, onun çirkin davranışları sevimli gösterme tuzağına düşmemek zorundadırlar.


    İslâm, evlilik dışı ilişkilere fuhuş dediği gibi, bütün çirkin, bayağı, âdi, iffet ve hayâ dışı çirkinliklere de ‘fahşâ’ demekte ve hepsini müslümanlara uygun görmeyerek yasaklamaktadır. Müslümanlar İslâm’ın getirdiği iffet, ahlâk, evlilik ve aile hayâtı ölçülerine uyarak bu hayâsızlıklardan korunabilirler. Bu çirkin hayâsızlıklardan korunmanın daha pratik bir yolu da namaz kılmaktır.

    Kur’an şöyle buyuruyor: “Sana Kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, (bütün çirkin işlerden, hayâsızlıktan) korur ve münker’den (sevilmeyen davranışlardan) sakındırır. Allah’ı zikretmek ise en büyük (ibadet)tür. Allah, yapmakta olduklarınızı bilmektedir.” (29/Ankebût, 45)

    Câhiliyye döneminde fuhuş bir kazanç yoluydu. Muhammed Ali Sâbûnî, bu hususta şunları zikretmektedir: "Araplardan bazıları genç kız ve câriyeleri bir eve oturtarak zinâ yaptırırlardı. O evde fuhuş yapıldığının herkes tarafından bilinmesi için, kapıların üzerine bir bayrak asarlardı. Bu evlere mevâhir adı verilirdi. Şâyet bu evlerdeki kadınlardan birisi, bu rezâleti işlemeye yanaşmazsa, efendisi onu zorlayarak yaptırırdı." (Muhammed Ali Sâbunî, Ahkâm Tefsiri, İst. 1984, Şamil Yay., c. II, s. 203). Câbir bin Abdullah (r.a.)'dan rivâyet edildiğine göre, münâfıkların reislerinden Abdullah İbn-i Selül'ün Museykete ve Umeymete isimli iki câriyesi vardı. Bunları para karşılığında fuhşa zorluyordu. Bunlar durumu gidip Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e bildirdiler ve şikâyette bulundular. Taberi, Mücahid'den şöyle rivâyet eder: Araplar câhiliyye devrinde, genç câriyelerine zorla fuhuş yaptırırlardı. Kazandıkları parayı kendileri yerlerdi. Abdullah İbn Selül'ün de fuhuş yaptırdığı câriyeleri vardı (İbn Kesir, Tefsirû'1 Kur'âni’l-Azîm, Beyrut 1969, c. III, s. 289; Ayrıca M. Ali Sâbunî, a.g.e., c. II, s. 188; Mec'muâtu't-Tefâsîr, c. IV, s. 395; Tefsir-i Mücâhid, Katar 1396, s. 442).

    İhsan ve Muhsan Terimi

    İhsan (sat ile), bir İslâm hukuku terimi olarak; bir erkek veya kadına had cezâsı uygulanabilmesi için bunlarda şer'an bulunması gereken vasıfları ifâde eder. Bu niteliklere sahip erkeğe "muhsan", kadına "muhsana" denir. Çoğulu "muhsanât"tır.


    İhsan, zinâ iftirası (kazf) ve recm ihsanı olmak üzere ikiye ayrılır. Zinâ iftirası atılan kimsenin muhsan sayılması için akıllı, ergin, hür, müslüman ve zinâdan iffetli bulunması gerekir. Bu nitelikler olunca iftiracıya âyette şu cezâ öngörülür: "Nâmuslu ve hür kadınlara zinâ iftirası atan, sonra da bunu dört şâhitle ispat edemeyen kimselere seksen değnek vurun. Onların ebedî olarak şâhitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsıkların ta kendileridir" (24/Nûr, 4).


    Ancak, kadın zinâyı ikrar eder veya iftiracı dört şâhitle bunu ispat ederse had cezâsı düşer. Recm için muhsan sayılmada ise erkek veya kadında yedi niteliğin bulunması şarttır. Bu nitelikler şunlardır: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhlı bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle meni gelmese bile guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa cezâ yüz değneğe dönüşür. Bu duruma göre, küçük çocuk, akıl hastası, köle, kâfir, fâsit nikâhla evli kimse veya cinsel temas olmayan mücerred nikâhla evli kimse için "muhsanlık" söz konusu olmaz. Diğer yandan erkek muhsanlık şartlarını taşır, fakat karısı küçük, akıl hastası veya câriye olmak gibi bir sebeple muhsan bulunmazsa, ondan bu ârızalar kalktıktan sonra kocası onunla eşit şartlarda yeniden cinsel temasta bulunmadıkça koca muhsan sayılmaz. Çünkü bu yedi şartın eşlerde birlikte bulunması gerekir.


    Ebû Yusuf'a göre, bir müslüman sahih nikâhlısı olan bir gayri müslim kadınla cinsel temasta bulunmakla muhsan olur. Şâfiîler de bu görüştedir (eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 268). Buna göre, biri küçük, diğeri ergin; biri uykuda, diğeri uyanık veya biri akıllı, diğeri akıl hastası olan karı-koca cinsel temasta bulununca, ehliyetli olan muhsan sayılır, daha sonra başkası ile zinâ ederse had cezâsı yalnız ona uygulanır.


    Muhsanlık sıfatının devamı için evliliğin devam etmekte olması şart değildir. Bu yüzden ömründe bir defa evlenen ve eşiyle cinsel temasta bulunup da, dul kalmış olan kimse de muhsan olabilir (Bilmen, a.g.e., III, 201). (6)

    Devam edecek.....

  8. #88
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    BÖLÜM 2

    Kur’ân-ı Kerim’de Fuhuş ve Zinâ Kavramı

    “Fuhuş” (F-h-ş) kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 24 yerde geçer. “Zinâ” kelimesi ve türevleri ise toplam 9 yerde zikredilir.

    Kur’an, fahşâ kelimesini birkaç formda kullanmaktadır. Öncelikle ‘fahşâ-fâhişe’ şeytanın, kendini izleyenlere emrettiği ve güzel gösterdiği ölçüsüzlük ve çirkinliktir. “O (şeytan), size yalnızca kötülüğü (seyyieyi), çirkinliği, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.” (2/Bakara, 169; ayrıca bak. 24/Nûr, 21)

    Kötülük etmek, üzecek ve acı verecek şeyleri yapmak anl***** gelen ‘sû’ (seyyie)’, bu şekilde işlenilen bütün günâhların genel adı olmuştur. Fahşâ ise bu şekildeki günâhların en kötüsü, en haddi aşmış olanıdır. 4/Nisâ Sûresi 15. ve 25. âyetlerinde geçen ‘fâhişe’ kelimesi zinâ anlamında kullanılmıştır. Aynı sûrenin 19. âyetinde geçen ‘fâhişe’ sözcüğü ise, çirkinlik ve hayâsızlık, serkeşlik, geçimsizlik yapma, âileyi bozacak denli bir edepsizlik veya zinâ etme şeklinde anlaşılmıştır.


    ‘Fâhişe’ kelimesi bir âyette ‘zinâ’ kelimesiyle birlikte zikredilip, onun çok kötü bir yol, bir fahşâ olduğu haber veriliyor (17/İsrâ, 32). Lût kavminin (Sodom’un) işlediği çirkin iş de, yani livâta (homoseksüellik) de Kur’an tarafından ‘fâhişe’; çok çirkin ve edepsiz bir fiil olarak nitelendiriliyor. İnsanlık tarihinde Lût kavmine kadar hiçbir toplum bu çirkin işi bu kadar yaygın ve normal hale getirmemişti. Allah (c.c.) onları Lût (a.s.) eliyle uyardı. Ancak onlar yine de bu hayâsızlığa devam ettiler, kadınları bırakıp erkeklere yanaştılar. Allah (c.c.) bu ölçüyü aşan (müsrif) kavmi toptan cezâlandırdı (7/A’râf, 80-84).


    Kur’an, babaların evlendiği kadınlarla evlenmeyi kesinlikle yasaklamakta, câhiliyye döneminden kalma bu âdeti yine ‘fâhişe’ kelimesiyle nitelemekte ve onun çok çirkin bir iş olduğunu vurgulamaktadır (4/Nisâ, 22). Kur’an’ın ifâdesine göre ‘fahşâ’nın görüneni de vardır, gizli olanı da vardır. Kimi ‘fahşâ’ olan fiiller açıktan işlenir, kimileri de insanların görmeyeceği şekilde işlenir. Her şeyi bilen ve gören Rabbimiz; ‘Fahşâ’nın gizlisini de açığını da yasaklamaktadır, bunlara yaklaşmayın demektedir (6/En’âm, 151; 7/A’râf, 33).


    İslâm’dan yüz çeviren şirk dini mensupları ‘fahşâ’ olan fiilleri yapmaya devam ederler. O fiillerin çirkin ve edepsizlik olduğu söylense bile aldırmazlar. Ve derler ki ‘biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah böyle emretti.’ Rabbimiz onların bu iddialarını reddederek; ‘Allah (c.c.) kesinlikle ‘fahşâ’yı, çirkin hayâsızlıkları emretmez’ buyurmaktadır (7/A’râf, 28). Buna karşılık; “Şüphe yok ki Allah (c.c.), adâleti, ihsânı, yakınlara vermeyi emreder. Fahşâdan (çirkin hayâsızlıktan), münkerden (kötülükten) ve bağy’den (zorbalık ve yoldan çıkmaktan) sakındırır. (O) size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.” (16/Nahl, 90)

    “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şâhit getirin. Eğer şâhitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa cezâ verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara cezâ verip eziyet etmekten vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve merhamet edendir.” (4/Nisâ, 15-16)

    “Sağ ellerinizin mâlik olduğu (câriyeler) dışındaki kadınlardan ‘evli ve özgür' olanlarla da (evlenmeniz haramdır.) Bunlar, Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında kalanı iffetlerini koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla (mehir vererek) evlenecek kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan hangi şeyle (veya ne kadar) yararlandıysanız, onlara ücret (mehir)lerini tesbit edildiği miktarıyla ödeyin. Miktarın tesbitinden sonra, karşılıklı hoşnut olduğunuz bir şey konusunda üstünüze bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.” (4/Nisâ, 24)

    “İçinizden özgür mü'min kadınları nikâhlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin mâlik olduğu iman etmiş câriyelerinizden (alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikâhlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) ma’rûf (güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezânın yarısı(nı uygulayın). Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, bağışlayandır, merhametlidir.” (4/Nisâ, 25)

    “Bugün size temiz olan şeyler helâl kılındı. (Kendilerine) Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Mü'minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, nâmuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helâl kılındı). Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O âhirette hüsrâna uğrayanlardandır.” (5/Mâide, 5)

    “Lût'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: ‘Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz.’ Kavminin cevabı: ‘Onları (Lût'u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış!’ demelerinden başka bir şey olmadı. Biz de onu ve karısından başka âile efrâdını kurtardık; çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu!” (7/A’râf, 80-84)

    “Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinâyı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı.” (12/Yusuf, 24)

    “Zinâya yaklaşmayın gerçekten o ‘çirkin bir hayâsızlık' ve kötü bir yoldur.” (17/İsrâ, 32)

    “Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hâriç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.” (23/Mü’minûn, 6-7)

    “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’miinlerden bir grup da onlara uygulanan cezâya şâhit olsun.” (24/Nûr, 2)

    “Zinâ eden erkek zinâ eden ya da müşrik olan bir kadından başkasını nikâhlayamaz; zinâ eden kadını da zinâ eden ya da müşrik olan bir erkekten başkası nikâhlayamaz. Bu mü'minlere haram kılınmıştır.” (24/Nûr, 3)

    “Korunan (iffetli) kadınlara (zinâ suçu) atan sonra dört şâhit getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şâhitliklerini ebedî olarak kabul etmeyin. Onlar fâsık olanlardır. Ancak bundan sonra tevbe eden ve sâlihçe davrananlar hâriç. Çünkü gerçekten Allah bağışlayandır, merhamet edendir.

    Kendi eşlerine (zinâ suçu) atan ve kendileri dışında şâhitleri bulunmayanlar ise onlardan da her birinin şâhitliği Allah adına dört (kere yemin) ile kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şâhitlik etmektir.

    Beşinci (yemini) ise, eğer yalan söyleyenlerdense Allah'ın lânetinin muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dir.

    Onun (kadının) da dört kere Allah adına (yeminle) onun (kocasının) hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şâhitlik etmesi kendisinden cezâyı uzaklaştırır.

    Beşinci (yemini) ise eğer o (kocası) doğru söylüyor ise Allah'ın gazabının muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dır.” (24/Nûr, 4-9)


    “Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şâhit getirmeleri gerekmez miydi? Mâdem ki şâhitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.” (24/Nûr, 13)


    “Nâmuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnâdında bulunanlar, dünya ve âhirette lânetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şâhitlik edecektir. O gün Allah onlara gerçek cezâlarını tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.” (24/Nûr, 23-25)


    “Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular, (iftiracıların) söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.” (24/Nûr, 26)


    “(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.” (24/Nûr, 30)


    “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (24/Nûr, 31)


    “Nikâh (imkânı) bulamayanlar, Allah onları kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar. Sağ ellerinizin mâlik olduğu (köle ve câriyelerden) mükâtebe isteyenlere -eğer onlarda bir hayır görüyorsanız- mükâtebe yapın. Ve Allah'ın size verdiği malından onlara verin. Dünya hayatının geçici metâını elde etmek için -ırzlarını korumak istiyorlarsa- câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa) zorlanmalarından sonra Allah (onları) bağışlayandır, merhamet edendir.” (24/Nûr, 33)


    “Ve onlar Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa ‘ağır bir cezâ ile' karşılaşır. Kıyâmet günü azâbı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah’ı onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (25/Furkan, 68-70)


    “Lût'u da (peygamber olarak kavmine gönderdik.) Kavmine şöyle demişti: Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız? (Bu İlâhî ikazdan sonra hâlâ) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz!” (27/Neml, 54-55)


    “Lût'u da (gönderdik). O, kavmine demişti ki: Gerçekten siz, daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz! (Bu İlâhî ikazdan sonra hâlâ) siz, ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlikler yapacak mısınız! Kavminin cevabı ise, şöyle demelerinden ibâret oldu: (Yaptıklarımızın kötülüğü ve azâba uğrayacağımız konusunda) doğru söyleyenlerden isen, Allah'ın azâbını getir bize!” (29/Ankebût, 28-29)


    “Ey peygamberin kadınları, sizden kim açık bir çirkinlikte, utanmazlıkta bulunursa onun azâbı iki kat olarak arttırılır. Bu da Allah'a göre pek kolaydır.” (33/Ahzâb, 30)


    “Ey Peygamber! Mü'min kadınlar Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp uydurmamak (gayrı meşrû olan bir çocuğu kocalarına dayandırmamak) ma'rûf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda isyan etmemek üzere sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (60/Mümtehıne, 12)


    “Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman iddetleri süresinde (temizlendiklerinde) boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah'tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar; ancak açık ‘çirkin bir hayâsızlık' göstermeleri durumu başka. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını çiğnerse gerçekte o kendi nefsine zulmetmiş olur. Sen bilmezsin; olabilir ki Allah bunun arkasından bir iş (durum) oluşturur.” (65/Talâk, 1)


    “Irzlarını koruyanlar; Ancak eşlerine ve câriyelerine karşı müstesnâ; çünkü onlar kınanmaz; Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir.” (70/Meâric, 29-31)

    DEVAM EDECEK.....

  9. #89
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Hadis-i Şeriflerde Fuhuş ve Zinâ Kavramı

    Hadislerde fuhuş kelimesi ve fâhiş, mütefahhiş, fâhişe, fevâhiş, fahhâş gibi türevleri sıkça kullanılmakta olup bunların bir kısmında "bir söz ve davranışın mâkul ve mûtat ölçülerin dışına taşıp aşırılığa kaçması" anlamı, çoğunda ise "büyük günah, edepsizlik ve iffetsizlik" anlamları kastedilmiştir. Hz. Peygamber, vaktiyle bir fâhişenin (bağî) çölde susuz kalan bir köpeğe su vermesi sâyesinde günahlarının bağışlandığını belirterek (Ahmed bin Hanbel, II/507; Müslim, Selâm 154, 155) hayvanlara merhamet etmenin sevâbı yanında, fuhşun büyük günah olduğunu da vurgulamıştır. Rasûl-i Ekrem ayrıca fâhişenin mehrini (zinâ karşılığında veya haram olan nikâh için verilen para), kazancın en kötüleri arasında sayar (Buhârî, Büyû' 113; Müslim, Müsâkât 40, 41)

    "Üç kişi vardır, kıyâmet günü Allah Teâlâ onlara konuşmaz, nazar etmez, günahlardan da arındırmaz, onlara elîm bir azab vardır: Zinâ eden yaşlı, yalan söyleyen devlet reisi, büyüklenen fakir." (Müslim, İman 172, h. no: 107; Nesâî, Zekât 77, h. no: 5, 86)

    "Üç kişi vardır, kıyâmet günü Allah onlara nazar etmez: Anne ve babasının hukukuna riâyet etmeyen kimse, erkekleşen kadın ve deyyus kimse." (Nesâî, Zekât 69, h. no: 5, 80)

    “Kim bana çeneleri ile bacakları arasındaki şeyler hususunda garanti verirse, ben de ona cennet husûsunda garanti veririm.” (Buhârî, Rikak 23, Hudûd 19; Tirmizî, Zühd 61, h. no: 2410)

    "Sizin hakkınızda en ziyâde korktuğum şey, zenginlik hırsı ile karınlarınızın ve ferçlerinizin (avret yerlerinizin) şehvetleri bir de fitnelerin şaşırtmalarıdır." (Ahmed bin Hanbel, 4/420, 423)

    "Zânî (zinâ yapan) bir kimse, zinâ yaptığı sırada mü'min olarak zinâ yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mü'min olarak hırsızlık yapmaz, içkici, içki içtiği sırada mü'min olduğu halde içki içmez; insanların, onun yüzünden gözlerini kendine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mü'min olarak yağmalamaz." (Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1, Hudûd 1, 20; Müslim, İman 100, hadis no: 57; Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4689; Tirmizî, İman 11, h. no: 2627; Nesâî, Sârık 1, 8, 64)

    "Kişi zinâ edince iman ondan çıkar ve başının üstünde bir bulut gibi muallak durur. Zinâdan çıkınca iman adama geri döner." (Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4690; Tirmizî, İman 11, h. no: 2627)

    "Şurası muhakkak ki kadın, şeytan sûretinde gelir, şeytan sûretinde gider. Biriniz bir kadında hoşuna giden bir husus görürse, hemen hanımına gelsin; zira bu, nefsinde uyananı giderir." (Müslim, Nikâh 9, hadis no: 1403; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2151; Tirmizî, Nikâh 9, h. no: 1158)

    "...Kadın, şeytanın oltasıdır..." (Kütüb-i Sitte, c. 15, s. 181-182)

    "Erkeklere kendimden sonra kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım." (Buhârî, Nikâh 17; Müslim, Zikr 97, h. no: 2740; Tirmizî, Edeb 31, h. no: 2781)

    "Çocuk büluğa erince babası onu evlendirsin; aksi halde çocuk günah işleyebilir, onun bu günahı babaya da ait olur." (İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 159)

    “...Elbise giydiği halde çıplak gibi görünen kadınlar, Cehennem ehlindendir.” (Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128).

    "Kim (başkalarının kusurlarını teşhir edip herkese) duyurursa, Allah da (onun kusurlarını) duyurur. Kim de riya yaparsa Allah da onun riyasını ortaya çıkarır." (Buhârî, Rikak 36; Müslim, Zühd 48, h. no. 2987)

    "Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık) zuhûr ederse, Allah o kavmin kalplerine korku atar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar. Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır. Bir kavim ahdinden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder." (Muvattâ, Cihâd 26, h. no: 2, 460)

    "Ey Allah'ın Rasûlü! Aramızda sâlihler mevcut iken bizler helâk mi olacağız?" Rasûlullah (s.a.s.): "Evet, buyurmuşlardır, pislik (zinâ) artarsa!" (Muvattâ, Kelâm 22, h. no: 2, 991)

    "Hanımını kocasına karşı, köleyi efendisine karşı ayartan bizden değildir!" (Ebû Dâvud, Talâk 1, h. no: 2175, Edeb 135, h. no: 5170)


    "Âdemoğluna zinâdan nasibi takdir olunmuştur. O buna mutlaka erişir. Gözlerin zinâsı bakmak, kulakların zinâsı dinlemek, dilin zinâsı konuşmak, elin zinâsı tutmak, ayakların zinâsı yürümektir. Kalbe gelince o, arzu eder, ister. Üreme organı ise, bunu ya gerçekleştirir, ya da boşa çıkarır." (Buhârî, İsti'zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21; Ebû Dâvud, Nikâh 43)

    "Yollarda oturmaktan kaçının!" Sahâbiler: 'Biz buna mecbûruz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz' dediler. Bunun üzerine Rasûlullah: "Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz o halde yolun hakkını verin!" buyurdu. 'Yolun hakkı nedir ey Allah'ın Rasûlü?' dediler. Şöyle cevapladı: "Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehy etmektir." (Buhârî, Mezâlim 22, İsti'zân 2; Müslim, Libâs 114; Ebû Dâvud, Edeb 12; Tirmizî, İsti'zân 30)

    İbn Abbas (r.a.) şöyle dedi: "Rasûlullah (s.a.s.), kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etti. Buhârî'nin bir başka rivâyetinde de (Libâs, 61) "Rasûlullah (s.a.s.), kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti." denilmektedir. (Buhârî, Libâs 62; Ebû Dâvud, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbn Mâce, Nikâh 22)

    Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti." (Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325)

    "Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen kokusunu bile alamazlar." (Müslim, Cennet 52)

    Abdullah bin Ömer (r.a.)'den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.), saçlarına saç ekleten ve ekleyen, dövme yapan ve yaptıran kadınlara lânet etmiştir. (Buhârî, Tefsîru Sûre (59) 4, Libâs 83, 85, 87; Müslim, Libâs 115, 117, 119; Ebû Dâvud, Teraccül 5; Tirmizî, Libâs 25, Edeb 33; Nesâî, Ziynet 22-24; İbn Mâce, Nikâh 52)

    "Mü'min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir." (Tirmizî, Birr 48; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416)

    "Bir erkek hanımını yatağına çağırır, o da gelmez ve kocası kendisine kızgın vaziyette gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lânet eder." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 7, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 122; Ebû Dâvud, Nikâh 40)

    “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.” (Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20)

    Büreyde (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Ali’ye (r.a.) buyurdular ki: "Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir." (Tirmizî, Edeb 28, h. no: 2778; Müslim, Edeb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2149)

    Cerîr (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a âni bakıştan sordum. Bana: "Nazarını/gözünü hemen çevir!" buyurdu." (Müslim, Âdâb 45, h. no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2159; Tirmizî, Edeb 29, h. no: 2777; İbn Mâce, Tahâret 137)

    Rasûlullah der ki: "Kıyâmet günü bütün gözler ağlayacaktır, ancak şunlar müstesna: Allah'ın haramlarına bakmayan gözler, Allah yolunda seher vakti uyanık olan gözler, Allah korkusuyla sinek başı (gibi yaşlar) döken gözler."

    “Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Bir erkek başka bir erkekle; bir kadın da başka bir kadınla bir örtü altında yatamaz.” (Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137)


    “Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın.” (Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hac 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7)


    “(Yanında mahremi bulunmayan) Kadınların yanına girmekten sakının!” Bunun üzerine ensârdan birisi: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Kocanın erkek akrabası hakkında ne dersiniz?’ diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Onlarla halvet, ölüm demektir.” (Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20; Tirmizî, Radâ’ 16)


    “Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, nâmusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsı, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48)


    “Her müslümanın öteki müslümana kanı, ırzı (nâmusu) ve malı haramdır.” (Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18)


    "İlk peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: 'Utanmadıktan sonra dilediğini yap!" (Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6; İbn Mâce, Zühd 17)


    Ümmü Seleme (r. anhâ) anlatıyor: "Ben Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında idim. Yanında Meymûne Bintu'l-Hâris (radıyallâhu anhâ) da vardı. (Bu esnada) İbnu Ümmi Mektum bize doğru geliyordu. -Bu vak'a, tesettürle emredilmemizden sonra idi- ve yanımıza girdi. Rasûlullah (s.a.s.) bize: "Ona karşı örtünün!" emretti. Biz: "Ey Allah'ın Rasûlü! O, âmâ ve bizi görmeyen (ve varlığımızı tanımayan) bir kimse değil mi?" dedik. Bunun üzerine: "Siz de mi körsünüz, siz onu görmüyor musunuz?" buyurdu." (Ebû Dâvud, Libas 37, h. no: 4112)


    Ebû Üseyd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), mescidden çıkıyordu. Yolda kadınlarla erkeklerin karışmış vaziyette olduklarını görünce, kadınlara: "Sizler geride kalın. Yolun ortasından gitmeyin, kenarlarından gidin!" diye ferman buyurdu. Bundan sonra, kadınlar nerdeyse duvara değecek şekilde kenardan yürürdü. Bazan bu değmeler sebebiyle, elbisenin duvara takıldığı olurdu." (Ebû Dâvud, Edeb: 180, h. no: 5272)


    “Yedi helâk ediciden kaçının!” Sahâbîler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?’ diye sordular. Hz. Peygamber: “Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, nâmuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zinâ isnad etmektir.” (Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10; Nesâî, Vesâyâ 12)


    "Mü'min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir." (Tirmizî, Birr 48; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416)


    "Bir erkek hanımını yatağına çağırır, o da gelmez ve kocası kendisine kızgın vaziyette gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lânet eder." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 7, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 122; Ebû Dâvud Nikâh 40)


    "Allah bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar." (Ebû Dâvud, Büyû' 38, 63, 64)


    “Kim (din) kardeşinin ırz ve nâmusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyâmet günü o kimseyi cehennemden korur.” (Tirmizî, Birr 20)


    İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Hilâl İbn Ümeyye (r.a.) Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında, hanımının Şerik İbnu Sahmâ ile zinâ yaptığını söyledi. Rasûlullah (s.a.s.): "Ya delil getirirsin veya sırtına hadd tatbik edilir" dedi. Hilâl: "Ey Allah'ın Rasûlü! Birimiz, hanımı üzerinde bir adam görse, koşup delil mi arayacak?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) önceki sözünü tekrar ediyordu: "Ya delil getirirsin ya da sırtına had uygulanır." Bunun üzerine Hilâl: "Seni hak üzerine gönderen Zât'a kasem olsun doğruyu söylüyorum. Mutlaka Allah sırtımı hadden kurtaracak bir vahiy gönderecektir" dedi. Cibrîl (a.s.) indi ve şu vahyi indirdi: "Karılarına zinâ isnad edip de kendilerinden başka şâhitleri olmayanların şâhitliği, kendisinin doğru sözlülerden olduğuna Allah'ı dört defa şâhit tutmasıyla olur. Beşincisinde eğer yalancılardan ise Allah'ın lânetinin kendisine olmasını diler" (24/Nûr, 6-7). Rasûlullah (s.a.s.) oradan ayrıldı. Onlara adam gönderdi. Hilâl geldi (lânet okuyarak) şehâdette bulundu. Rasûlullah: "Allah biliyor ki, ikinizden biriniz yalancısınız, tevbekâr olanınız var mı?" dedi. Sonra kadın kalktı, o da şehâdetde bulundu. Kadın beşinci şehâdette iken kadını durdurdular ve: "Beşinci şehâdet, (yalancı olduğun takdirde) şiddetli azab gerektirir" dediler. İbn Abbâs der ki: Bunun üzerine kadın durakladı ve sükût etti. Öyle ki, yeminden rücû edeceğini sandık. Sonra: "Hayır, vallahi kavmimi bundan böyle mahçup hâle düşürmeyeceğim" dedi ve yeminini tamamladı. Rasûlullah (s.a.s.): "İyi bakın, eğer bu kadın gözleri sürmeli, kabaları iri, bacakları kalın bir çocuk doğurursa bilin ki bu çocuk Şerik İbn Sahmâ'dandır" buyurdu. Gerçekten de bu evsafta bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle söylediler: "Eğer, Allah'ın Kitabı'nda kadının yemini ile haddin düşeceği husûsunda hüküm gelmemiş olsaydı, (çocuktaki bu benzerlikten hareketle kadının zânîliğine hükmederdim ve) onun benden göreceği vardı." (Buhârî, Tefsir, Nur 3, Şehâdât 21, Talâk 28; Ebû Dâvud, Talâk 27, h. no: 2254; Tirmizî, Tefsir, Nur, h. no: 3178)



    İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: "Hz. Ömer (r.a.)'i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti: "Allah Teâla hazretleri Muhammed (s.a.s.)'i hak (din ile) gönderdi ve O'na Kitab'ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Rasûlullah (s.a.s.) zinâ yapana recm cezâsını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: ‘Biz Kitabullah'da recm cezâsını görmüyoruz’ (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah'ın kitabında indirdiği bir farzı terkederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hâmilelik ya da itiraf yoluyla- sübût bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah'da mevcut bir haktır. Allah'a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: ‘Ömer Allah Teâlâ' nın kitabına ilâvede bulundu’ demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah'a) yazardım." (Buhârî, Hudûd 30, 31, Mezâlim 19, Menâkibu'l-Ensâr 46, Meğâzî 21, İ'tisâm 16; Müslim, Hudûd 15, h. no: 1691; Muvattâ, Hudûd 8, 10, h. no: 823, 824; Tirmizî, Hudûd 7, h. no: 1431; Ebû Dâvud, Hudûd 23, h. no: 4418; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/211)


    İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'inde: "Kadınlarınızdan fuhşu irtikâb edenlere karşı içinizden dört şâhit getirin. Eğer şehâdet ederlerse -onları ölüm alıp götürünceye, yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar- kendilerini evlerde alıkoyun (insanlarla ihtilâttan menedin)" buyurdu (4/Nisâ, 15). Cenâb-ı Hak, bu âyette (zinâ meselesinde) önce kadını zikrettikten sonra, erkeği kadınla birlikte ele alarak şöyle demiştir: "Sizlerden fuhşu irtikâp edenlerin her ikisini de (kınayarak) eziyete koşun. Eğer tevbe edip (nefislerini) ıslah ederlerse artık onlara (eziyetten) vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden, en çok merhamet edendir" (4/Nisâ, 16). Cenâb-ı Hak bu âyeti, celde âyetiyle neshederek şöyle buyurdu: "Zinâ eden kadınla zinâ eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız bunlara, Allah'ın dinini tatbik husûsunda acıyacağınız tutmasın. Mü'minlerden bir zümre de bunların azâbına (bu cezâlarına) şâhit olsun" (24/Nûr, 2). Sonra Nur sûresinde recm âyeti nâzil oldu. Önceki (celdeyi emreden) vahiy bekâr (zâni) içindi. Sonra recm âyeti tilâvetten kaldırıldı, ancak hükmü bâki kaldı." (Ebû Dâvud, Hudûd 23, h. no: 4413). Bu rivâyetin "...yüzer deynek vurun" ibâresine kadar olan kısım Ebû Dâvud'a aittir, mütebakisini Rezîn ilâve etmiştir.


    Ebû Hüreyre ve Zeyd İbnu Hâlid (r.a.) şunu anlattılar: "Rasûlullah (s.a.s.)'a muhsan olmayan câriye zinâ yaparsa ne gerekir? diye sorulmuştu, şöyle cevap verdi: "Câriye zinâ yaparsa ona celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın ve sonra onu (kıldan mamul âdi) bir ipe mukabil de olsa satın gitsin." (Buhârî, Büyû’ 66, 110; Müslim, Hudûd 30, h. no: 1703; Muvattâ, Hudûd 14, h. no: 826; Tirmizî, Hudûd 13, h. no: 1440; Ebû Dâvud, Hudûd 33, h. no: 4469, 4470, 4471). Bir rivâyette: "(Efendisi) ona celde tatbik etsin, bir de ayıplamasın" denmiştir.


    Ebû Abdirrahmân es-Sülemî (r.a.) anlatıyor: "Hz. Ali (r.a.) hutbede şöyle buyurdu: "Ey insanlar, kölelerinize -ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar- haddleri tatbik edin. Zîra, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir câriyesi zinâ yapmıştı, ona celde tatbik etmemi emretti. (Dövmek üzere) yanına geldim. Yeni nifas olmuştu. Döversem öldürürüm diye korktum. Durumu Rasûlullah'a arzettim. Bana: "İyi yapmışsın, iyileşinceye kadar ona dokunma" dedi." (Müslim, Hudûd 34, h. no: 1075; Tirmizî, Hudûd 13, h. no: 1441; Ebû Dâvud, Hudûd 34, h. no: 4473)


    Vâil İbn Hucr İbni Rebîa (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın sağlığında, namaz kılmak maksadıyla bir kadın evinden çıkmıştı. Yolda ona bir erkek rastladı. Kadına çullanıp ihtiyacını giderdi. Kadın bağırdı, adam ise sıvıştı gitti. (Çığlığı üzerine) kadına bir erkek uğramıştı. Ona başından geçeni anlatıp, bir adam bana böyle böyle yaptı dedi. Sonra, bir grup muhâcire rastladı, başından geçeni onlara da anlatıp: "Bir adam bana böyle yaptı!" dedi. Hep beraber yürüyüp, kadının kendisine tevcâvüz ettiği kimseyi yakalayıp kadına getirdiler. Kadın: "Evet bu odur?" dedi. Sonra adamı (zânî o zannedip) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanına götürdüler. Rasûlullah adamın recmedilmesini emrettiği sırada, kadına (esas) tevcâvüz etmiş olan kimse kalkıp: "Ey Allah'ın Rasûlü, suçlu benim!" diye itirafta bulundu. Rasûlullah (s.a.s.) kadına: "Git. Allah günahlarını affetti" dedi. Zan altında kalmış olan kimseye de güzel sözler söyleyip (gönlünü aldı). Mütecâavizin recmedilmesini emretti ve recmedildi. Sonra Rasûlullah şunu söyledi: "Bu adam öyle bir tevbe ile tevbe etti ki, böyle bir tevbeyi Medine ahalisi yapsaydı kabul edilirdi." Tirmizî, şu ziyâdede bulunmuştur: "Vâil (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kadına mehir takdir edip etmediğini zikretmedi." (Tirmizî, Hudûd 22, h. no: 1452; Ebû Dâvud, Hudûd 7, h. no: 4379)


    İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: "Hz. Ömer'e, zinâ yapmış olan deli bir kadın getirildi. (Recm edilip edilemeyeceği hususunda) halkla istişâre ederek recmedilmesine hükmetti. Kadına Hz. Ali (r.a.) uğradı. (Hazırlığı görünce): ‘Bunun hâli nedir?’ diye sordu. Kendisine: ‘Falanca kabileden deli bir kadındır, zinâ yapmıştır. Hz. Ömer (r.a.), recmedilmesine hükmetmiştir’ dediler. Hz. Ali (r.a.): ‘Kadını geri götürün!’ dedi, sonra Hz. Ömer'e uğrayıp: ‘Ey mü'minlerin emîri! Bilirsin ki, Rasûlullah (s.a.s.): "Kalem üç kişiden kaldırılmıştır (artık onlar yaptıklarından sorumlu değildirler): Bülûğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, şifa buluncaya kadar bunamıştan." Bu bîçâre kadın falanca kabilenin bunağıdır. Ona tevcâvüz eden, muhakkak ki aklî noksanlığı sırasında tecâvüz etmiştir’ dedi." (Ebû Dâvud, Hudûd 16, h. no: 4399, 4400, 4401, 4402)


    Habib İbn Sâlim anlatıyor: "Abdurrahman İbn Huneyn denen bir adam karısının câriyesine temasta bulundu. Hâdise, Kûfe emîri Nu'man İbn Beşir (r.a.)'e götürüldü. "Ben, dedi, hakkınızda, Rasûlullah (s.a.s.)'ın hükmüyle hükmedeceğim: Eğer zevcen, câriyeyi sana helâl ederse, yüz deynek yiyeceksin, helâl etmezse recmedileceksin..." Sonra (tahkik etti) karısının câriyeyi adama helâl ettiğini görünce, emîr yüz deynek vurdu." (Tirmizî, Hudûd 21, h. no: 1451; Ebû Dâvud, Hudûd 28, h. no: 4458, 4459; Nesâî, Nikâh 70, h. no: 6, 124; İbn Mâce, Hudûd 8, h. no: 2551)


    Seleme İbn Muhabbak (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), hanımının câriyesine temas eden bir adam hakkında şöyle hükmetti: "Eğer, adam câriyeyi zorladı ise, câriye hürdür, adam, câriyenin efendisine (yani karısına) mislini borçlanmıştır, câriye rıza göstermişse, câriye adamın olur, câriyenin efendisine, onun bir mislini borçlanır." (Ebû Dâvud, Hudûd 28, h. no: 4460, 4461; Nesâî, Nikâh 70, h. no: 7, 124; İbn Mâce, Hudûd 8, h. no: 2553)


    Berâ İbnu'l-Âzib (r.a.) anlatıyor: "Dayım Ebû Bürde İbn Niyâr -beraberinde bir bayrak olduğu halde- bana uğradı. Kendisine nereye gideceğini sordum. ‘Rasûlullah (s.a.s.), bana babasının hanımıyla evlenen bir adamın kellesini getirmemi (ve malına da el koymamı) emretti, ona gidiyorum’ diye cevap verdi." (Tirmizî, Ahkâm 25, h. no: 1362; Ebû Dâvud, Hudûd 27, h. no: 4456, 4457; Nesâî, Nikâh 58, h. no: 6, 109-110; İbn Mâce, Hudûd 35, h. no: 2607)


    İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) şöyle emretti: "Kim, nikâhı haram olan bir akrabasına cinsî temasta bulunursa -veya şöyle demişti; kim haram yakını ile evlenirse- onu öldürün."


    Enes (r.a.) anlatıyor: Bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)'ın ümmü veledine temas etmekle itham edilmişti. Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali (r.a.)'ye: "Git boynunu vur!" diye emretti. Hz. Ali, adama geldiği vakit, onu bir kuyunun içinde (yıkanıp) serinliyor buldu. "Çık dışarı!" diyerek elinden tutup kuyunun dışına çıkardı. Hz. Ali, adamın mecbub (burulmuş) ve tenâsül organından mahrum olduğunu gördü. Artık ona dokunmayıp, durumu Hz. Peygamber (s.a.s.)'e haber verdi. Rasûlullah, onu, davranışı sebebiyle takdir etti." Bir rivâyette şu ziyade gelmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.): "Şâhit, gâibin görmediğini görür" buyurdu." (Müslim, Tevbe 59, h. no: 2771)


    Sehl İbnu Sa'd (r.a.) anlatıyor: "Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek ismini de verdiği bir kadınla zinâ yaptığını itiraf etti. Rasûlullah (s.a.s.) kadına adam göndererek meseleyi sordurdu. Kadın, zinâ ettiğini inkâr etti. Bunun üzerine, adama hadd celdesi tatbik etti, kadına dokunmadı." (Ebû Dâvud, Hudûd 31, h. no: 4466)


    İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: "Bekr İbnu Leys kabilesinden bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek, bir kadınla (itiraf ederek) dört kere zinâ yaptığını söyledi. Rasûlullah (s.a.s.) ona yüz sopa vurulmasına hükmetti. Zîra adam bekârdı. Sonra, kadın aleyhine beyyine sordu. Kadın: "Ey Allah'ın Rasûlü! Vallahi yalan söylüyor" dedi. bunun üzerine, Rasûlullah , adamı iftira (kazf) haddine, yani seksen sopaya mahkûm etti." (Ebû Dâvud, Hudûd 31, h. no: 4467)


    Büreyde (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a, Mâiz İbn Mâlik el-Eslemî (r.a.) gelerek: ‘Ey Allah'ın Rasûlü, ben nefsime zulmettim, zinâ fazîhasını işledim, beni temizlemeni istiyorum’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) onu reddetti (geri çevirip meselenin üzerine gitmedi). Ancak Mâiz ertesi gün tekrar geldi. Yine: ‘Ey Allah'ın Rasûlü, ben zinâ fazîhasını irtikâp ettim!’ diye ikinci sefer itirafta bulundu. Adamı ikinci sefer geri çeviren Rasûlullah (s.a.s.) adamın kavmine birisini yollayarak: "Onun aklında bir noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına rastladınız mı?" diye tahkik ettirdi. Ancak hep beraber: ‘Biz onu gördüğümüz kadarıyla, aramızdaki sâlih kişilere denk akıl (ve ferâset) sahibi biliyoruz’ dediler. Mâiz üçüncü sefer mürâcaatta bulundu. Hz. Peygamber (s.a.s.) onlara yine birini göndererek adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur olmadığını söylediler. Adam dördüncü sefer mürâcaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve taşlandı. Râvi der ki: Gâmidiye adında bir kadın da gelerek: ‘Ey Allah'ın Rasûlü, ben zinâ fazîhasını işledim. Beni temizle!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.), onu da geri çevirdi. Ertesi gün gelen kadın: ‘Ey Allah'ın Rasûlü, beni niye reddediyorsun. Görüyorum ki, beni de Mâiz gibi geri çevirmek istiyorsun. Allah'a kasem olsun ben hâmileyim de!’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Öyle ise hayır. Sen git ve çocuğu doğurunca gel" dedi. Kadın gitti, çocuğu doğurunca, bir beze sarılmış olarak çocukla geldi. ‘İşte çocuk, doğurdum!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "Git, sütten kesinceye kadar emdir, sonra gel!" buyurdu. Kadın gitti, o çocuğu sütten kesince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek parçası vardı. ‘Ey Allah'ın Rasûlü, işte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) çocuğu alıp müslümanlardan birine teslim etti. Sonra bir çukur kazılmasını emir buyurdu. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı. Bundan sonra halka taşlamalarını emretti. Herkes taşladı. Hâlid İbnu Velid (r.a.) elinde bir taş ilerledi, başına attı. Kan yüzüne fışkırmıştı, kadına küfretti. Rasûlullah (s.a.s.) Hâlid'in kadına küfrettiğini işitince: "Ey Hâlid ağır ol!" dedi ve ilâve etti: "Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun, bu kadın öyle bir tevbe yaptı ki, şâyet alışverişte sahtekârlık yapanlar aynı tevbe ile tevbe yapsalardı, onların bile mağfiretine yeterdi!" Sonra Rasûlullah (tekfin) emretti. Kadının üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi." (Müslim, Hudûd 22, h. no: 1695; Ebû Dâvud, Hudûd 24, 25, h. no: 4434, 4441)


    Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) zinâ yapmış olan bir kimse için celde ile had tatbik edilmesini emretti. Sonra, onun muhsan olduğu bildirildi. Bu sefer recmedilmesini emretti ve recmedildi." (Ebû Dâvud, Hudûd 24, h. no: 4438, 4439)


    İmrân İbnu'l-Husayn (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a Cüheyneli, zinâdan hâmile kalmış bir kadın geldi ve: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben bir hadd cürmü işledim, cezâsını bana tatbik et" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) da kadının velisini çağırıp: "Buna iyi muâmelede bulunun. Çocuğu doğurunca kadını bana getirin!" buyurdu. Velisi öyle yaptı. (Doğumdan sonra gelince) Rasûlullah kadının elbisesini üzerine bağlamalarını emretti. Sonra taşlamalarını söyledi ve taşlandı. Üzerine cenâze namazı kıldırdı. (Bunu gören) Hz. Ömer: "Bu zâniye kadına namaz mı kıldırıyorsun?" dedi. Aleyhissalatu vesselam Efendimiz: "Bu öyle bir tevbe yaptı ki, onun tevbesi Medine ahalisinden yetmiş kişiye taksim edilseydi onların hepsini rahmete bandırırdı. Sen Allah için canını vermekten daha efdâl bir amel biliyor musun?" diye cevap verdi." (Müslim, Hudûd 24, h. no: 1696; Tirmizî, Hudûd 9, h. no: 1435; Ebû Dâvud, Hudûd 25, h. no: 4440, 4441; Nesâî, Cenâiz 64, h. no: 4, 63)


    Ebû Hüreyre ve Zeyd İbn Hâlid el-Cühenî (r. anhumâ) anlatıyor: "Bir bedevî, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e gelerek: ‘Ey Allah'ın Rasûlü, Allah aşkına, hakkımda Allah'ın kitabıyla hükmet!’ diye yemin verdi. Bundan daha fakih olan bir diğeri de: ‘Evet aramızda Kitabullah'la hükmet, bana da izin ver!’ talebinde bulundu. Rasûlullah (s.a.s.): "Merâmını söyle! (seni dinliyorum)" dedi. Adam: ‘Oğlum bunun yanında işçi idi. Karısıyla zinâ yaptı. Bana, ‘Oğlun için recm gerekir’ dediler. Ben de hemen oğlum nâmına yüz koyunla bir câriyeyi fidye verdim. Sonra bir de ilim adamlarına sordum. Bana: ‘Oğluna yüz değnek ve bir yıl sürgün cezâsı gerekir; bu adamın karısına da recm cezâsı icap eder’ dediler’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a yemin olsun, ikinizin arasını Kitabullah'a uygun şekilde hükme bağlayacağım: Câriye ve koyunlar sana geri verilecek. Oğluna yüz sopa ve bir yıl sürgün tatbik edilecek" buyurdu. Sonra, Eslemli bir adama seslendi: "Ey Üneys! bu zâtın hanımına git, eğer zinâyı itiraf ederse onu recmet gel!" Üneys, kadına vardı. O suçunu itiraf etti. Rasûlulluh (s.a.s.) emretti, kadın recmedildi." (Buhârî, Muhâribîn 30, 32, 34, 38, 46, Vekâlet 13, Şehâdât 8, Sulh 5, Şurût 9, Eymân 3, Ahkâm 39, Haberu'l-Vâhid 1, İ'tisâm 2; Müslim, Hudûd, 25, h. no: 1697, 1698; Muvattâ, Hudûd 6, h. no: 2, 822; Tirmizî, Hudûd 8, h. no: 1433; Ebû Dâvud, Hudûd 25, h. no: 445; Nesâî, Kudât 21, h. no: 8, 240, 241; İbn Mâce, Hudûd 7, h. no: 2549)


    İmam Mâlik diyor ki: "Bana ulaştığına göre, Hz. Osman (r.a.)'a evliliğinin altıncı ayında doğum yapan bir kadın getirildi. Derhal recmedilmesini emretti. Ancak Hz. Ali (r.a.): "Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de "(İnsanın anne karnında) taşınma ve sütten kesilmesi (müddeti) otuz aydır..." (Ahkâf 15) buyuruyor. Yine, bir başka âyette de: "Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. (Bu hüküm) emmeyi tamam yaptırmak isteyenler içindir..." (2/Bakara, 233) buyurmaktadır. Bu durumda hâmilelik müddeti altı aydır." Bu açıklama üzerine Hz.Osman (r.a.) kadının geri gönderilmesini emretmişti, ancak kadın recmedilmiş bulundu." (Muvattâ, Hudûd 11, h. no: 2, 825)


    Ebû İshâk eş-Şeybânî (rahimehullah) anlatıyor: "İbn Ebî Evfâ (r.a.)'ya: "Rasûlullah (s.a.s.) hiç recm tatbik etti mi?" diye sordum. Bana: "Evet!" cevabını verdi. Ben tekrar: "Nûr sûresinin nüzûlünden önce mi, sonra mı?" diye sordum. "Bilmiyorum!" dedi." (Buhârî, Hudûd, 21, 37; Müslim, Hudûd 29, h. no: 1702)


    Şa'bî anlatıyor: "Hz. Ali (r.a.), kadını remettiği zaman onu perşembe günü dövdü, cuma günü de recmetti. Ve şunu söyledi: "Ona Kitabullah(ın hükmü) ile celde, Rasûlullah (s.a.s.)'ın sünneti ile de recm tatbik ettim." (Buhârî, Hudûd 21)


    Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Yahûdilerden bir kadınla bir erkek zinâ yaptılar. Birbirlerine: ‘Bizi şu peygambere götürün. Çünkü bir kısım hafifletmeler getiren bir peygamberdir. Bize recm dışında fetvâlar verirse kabul eder, Allah indinde O'nun hükmünü kendimize delil kılarız ve: ‘Peygamberlerinden bir peygamberin bize verdiği fetvâlar(la amel ettik, hevâmıza uymadık) deriz’ dediler. Mescidde ashâbıyla birlikte oturmakta olan Hz. Peygamber (s.a.s.)'e gelerek: ‘Ey Ebû'l-Kasım, zinâ yapan kadın ve erkek hakkında kanaatin nedir?’ dediler. O, onlara tek kelime söylemeden Beyt-i Midrâslarına geldi. Kapıda durarak: "Hz. Mûsâ (a.s.)'ya Kitabı indiren Allah aşkına söyleyin, muhsan olan birisi zinâ yapacak olursa bunun Tevrat'taki hükmü nedir?" diye sordu. "Yüzü siyaha boyanır, eşek üzerine ters bindirilir ve dayak atılır." -Hadiste geçen tecbiye: Zânileri, enseleri birbirine bakacak şekilde bir eşeğe bindirilip, bu halde sokaklarda dolaştırılmasıdır- Râvi devamla der ki: "Yahudilerden bir genç (bu cevaba katılmayap) susmuştu. Rasûlullah (s.a.s.) onun suskunluğunu görünce sualinde ısrar etti. Bunun üzerine genç: "Madem ki sen bize Allah'ın adına yemin veriyorsun (gerçeği söyleyeceğim): "Biz Tevrat'ta recm emrini görüyoruz" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "Allah'ın emrini hafifletmenizin başlangıcı nasıl oldu?" diye sordu. (Genç) şu cevabı verdi: ‘Krallarımızdan birinin bir yakın akrabası zinâ yaptı. Kralımız, recmi ona tatbik etmedi. Sonra halka mensup bir aileden bir erkek zinâ yaptı. Bunu recmetmek istedi. Ancak adamın kavmi buna mâni olup: ‘Sen yakınını getirip recmetmedikçe biz de adamımızın recmedilmesine müsâade etmeyeceğiz!’ dediler. Bunun üzerine, aralarında şimdiki cezâyı vermek üzere anlaşıp sulh yaptılar.’ (Bu açıklama üzerine) Rasûlullah (s.a.s.): "Ben Tevrat'taki âyetle hükmediyorum!" dedi ve onların recmedilmelerini emretti ve recmedildiler. Zührî (rahimehullah) der ki: "Bana ulaştığına göre şu âyet bunlar hakkında nâzil olmuştur: “Şüphesiz ki Tevrat'ı Biz indirdik. Ki onda bir hidâyet, bir nur vardır. Kendisini (Allah'a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri, Yahudilere ait (dâvâlarda) onunla hükmederlerdi...” (5/Mâide, 44). Rasûlullah (s.a.s.) onlardan biri idi." (Ebû Dâvud, Hudûd 26, h. no: 4450, 4451)


    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Yahûdiler, Rasûlullah (s.a.s.)'a gelip, kendilerinden bir erkekle kadının zinâ yaptığını söylediler. Rasûlullah (s.a.s.) onlara: "Recm hakkında Tevrat'ta ne buluyorsunuz?" diye sordu. Onlar: ‘Teşhir edip rezil ederiz ve dayak atarız’ dediler. Abdullah İbn Selâm (r.a.): ‘Yalan söylüyorsunuz. Zinânın Tevrat'taki cezâsı recmdir’ dedi. Hemen Tevrat'ı getirip açtılar. İçlerinden (Abdullah İbnu Surya adında) biri elini recm âyetinin üzerine koydu. Sonra, âyetten önceki kısımlardan okumaya başlayıp (kapadığı kısmı atlayarak arka kısmını okumaya devam etti. Abdullah İbn Selâm (r.a.) müdâhale edip: ‘Kaldır elini!’ dedi. Adam elini çekti, tam orada recm âyeti mevcut idi. Bunun üzerine: ‘Ey Muhammed, Abdullah doğru söyledi. Tevrat'ta recm âyeti mevcuttur!’ dediler. Rasûlullah (s.a.s.) derhal o iki zâninin recmedilmesini emretti ve recmedildiler." İbn Ömer (r.a.) der ki: "Erkeğin, atılan taşlara karşı korumak için, kadının üzerine eğildiğini gördüm." (Buhârî, Hudûd 37, 24, Cenâiz 61, Menâkıb 26, Tefsir, Âl-i İmran 6, İ'tisâm 16, Tevhid 51; Müslim, Hudûd 26, h. no: 1699; Muvattâ, Hudûd 1, h. no: 2, 819; Tirmizî, Hudûd 10; Ebû Dâvud, Hudûd 26, h. no: 4446, 4449)

    İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: "Kimin Lût kavminin sapık işini yaptığını görürseniz, fâili de mef'ûlü de öldürün." (Tirmizî, Hudûd 24, h. no: 1456; Ebû Dâvud, Hudûd 29, h. no: 4462, 4463). Tirmizî, Ebû Hüreyre'nin de böyle bir rivâyette bulunduğunu belirtir. Ebû Dâvud'da İbn Abbâs (r.a.)'tan yapılan bir rivâyette: "Livâta yaparken yakalanan bekâr (yani muhsan olmayan kişi) de recmedilir" denmiştir.


    Livâta, Lût kavminin içine düştüğü cinsî sapıklıktır; homoseksualite de denir. Bu, erkeğin erkekle, kadının kadınla cinsî temasta bulunmasıdır. Dinimizin bu işi zinâdan da çirkin bir ahlaksızlık kabul etmiş, şiddetle yasaklamıştır. Hadis, sadece faili, yani, erkeğe temas eden erkeği değil, mef'ûlü de yani kendisine cinsî temas yaptırtan erkeği de mahkûmetmekte, ikisinin de öldürülmesini emretmektedir.


    Kur'ân-ı Kerim Lût kavminin helâk oluşunun sebebini bu ahlâksızlığa bağlar. Şu halde, bu küçümsenecek bir içtimâî bozukluk değil, insanlığın ciddi bir meselesidir. Kur'ân her asra hitab ettiğine göre, onda yer eden meseleler asıl itibarıyla geçmişi anlatsa bile, hal ve istikbâle de parmak basmaktan uzak değildir. Öyle ise livata her zaman için insanlığın karşılaşabileceği bir ahlakî çöküş, içtimâî bir musibet kaynağıdır. Günümüzde ortaya çıkan ve tıbbî yollarla tedavisi ve önlenmesi henüz imkân dahiline girmemiş bulunan AİDS afetinin de livatanın yaygın olduğu çevrelerde çıkmış olması ve yayılma sebebinin de esas itibariyle livata ve zinâ olması , üzerinde durulması gereken bir husustur. Dinimizin cinsî hayâtın disipline edilmesi hususunda gösterdiği hassasiyetin hikmeti şimdi daha iyi anlaşılmış olmalıdır. Haram yollardan cinsî tatmin arayanlara karşı İslâm'ın koyduğu müeyyideleri fazla sert ve hatta gayr-i medenî bulanlar, AİDS vak'asının, cinsî sapıklar yüzünden bütün insanlığı ve medeniyeti tehdit eder bir hal alışı karşısında insafa gelmeli, hakkı teslim etmeli değil midir!

    Livata yapanlara tatbik edilecek hadd hususunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüştür:

    Şâfiî'nin iki görüşünden daha zâhir olanına göre -ki Ebû Yusuf ve İmam Muhammed de bu görüştedir- failin haddi, zinâ haddidir. Yani muhsan ise recmedilir, muhsan değilse yüz sopa vurulur. Mef'ûle ise Şâfiî'ye göre, muhsan da olsa gayr-ı muhsan da olsa, kadın da olsa, erkek de olsa yüz sopa ve bir yıl sürgün cezâsı verilir. İmam Mâlik ve Ahmed İbnu Hanbel başta, diğer bir kısım âlimlere göre, livata yapanın cezâsı recmedilmektir, muhsan da olsa gayr-ı muhsan da olsa farketmez.

    İmam Şâfiî'nin ikinci bir görüşü, sadedinde olduğumuz hadisin zâhirine uygun olarak fâilin de mef'ûlün de öldürülmesidir. Öldürülüş tarzı hususunda: "O pis işi yaptıkları ev tepelerine yıkılır" diyenler olmuştur. "Uçurumdan atılarak öldürülür" diyenler de olmuştur. bû Hanife: "Bunlar azarlanır, levmedilir fakat hadd uygulanmaz" demiştir. Münzirî'nin et-Tergib ve't-Terhib'de yazdığına göre, halifelerden dört tanesi livata yapanı yakmıştır: Hz. Ebû Bekir, Hz.Ali, Abdullah İbnu'z-Zübeyr ve Hişâm İbnu Abdilmelik.

    İbn Ebî'd-Dünya ve Beyhakî'nin rivâyetlerine göre, Hâlid İbnu'l-Velîd, Hz. Ebû Bekir'e yazar ki, bir Arap karyesinde kadın gibi nikâhlanan bir erkeğe rastlamıştır. Hz. Ebû Bekir, bu haber üzerine Rasûlullah (s.a.s.)'ın ashâbını toplayıp ne yapmak gerektiği hususunda fikirlerini alır. Hz. Ali (r.a.): "Bu günahı tarihte tek bir ümmet işlemiştir. Bildiğiniz gibi Allah da o kavmi helâk etmiştir, ben bu adamın yakılmasını uygun görüyorum" der. Bunun üzerine bütün ashâbın re'yi onun yakılması hususunda icmâ etti. Hz. Ebû Bekir de (Halid İbnu Velid'e yazarak) adamın yakılmasını emretti." Yine, İbn Abbâs (r.a.)'ın rivâyetine göre, Hz. Ali, livâta yapan çifti yaktırmıştır. Hz. Ebû Bekir (r.a.), üzerlerine bir duvarı yıktırmıştır." (Rezîn ilâvesidir.)

    Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Lût kavminin iğrenç fiilini işleyen kimse mel'ûndur." (Rezin ilâvesidir -Münzir'de kaydedilen uzunca bir hadisin parçasıdır-).

    Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.): "Ümmetim için en ziyâde korktuğum şey Lût kavminin amelidir" buyurdular." (Tirmizî, Hudûd 24, h. no: 1457; İbn Mâce, Hudûd 12, h. no: 2563)

    "Kadına dübüründen temas eden mel'undur" buyurdular." (Ebû Dâvud, Nikâh 46, h. no: 2162)

    Bu hadis, kadınlara arka uzvundan temas etmenin haram olduğuna delâlet eder. Esâsen Kur'ân-ı Kerim, "Kadınlarınız tarlalarınızdır, tarlalarınıza (ön tarafa) nasıl isterseniz öyle varın!" (2/Bakara, 223) meâlindeki âyeti ile ekine elverişli cinsî uzva teması irşad etmiştir. Birçok hadiste Rasûlullah sarih bir ifâde ile arka uzuvdan teması şiddetle yasaklamıştır. Tirmizî hadisi de şöyledir: "Hayızlı kadına arka uzvundan temas eden, kahine giden, Muhammed'e ineni inkâr etmiştir."

    "Allah Teâlâ, erkeğe temas eden veya kadınlara arka uzvundan temas eden erkeğe (kıyâmet günü rahmet nazarıyla) bakmaz." (Tirmizî, Radâ 12, h. no: 1165)

    İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.): "Kim bir hayvana temas ederse onu öldürün, hayvanı da beraber öldürün" buyurdu." İbn Abbâs'a: "Hayvanın günahı ne (o niçin öldürülsün?)" diye soruldu. Şu cevabı verdi: "(Bu hususta Rasûlullah'tan bir şey işitmedim). Tahminimce eti yenmesin veya ondan istifâde edilmesin diyedir. Zîra ona, bu muamele yapılmıştır." (Ebû Dâvud, Hudûd 30, h. no: 4464; Tirmizî, Hudûd 23, h. no: 1454). Ebû Dâvud ve Tirmizî'de şu rivâyet de gelmiştir: "Hayvana temas edene bir hadd takdir edilmemiştir."

    Şârihler, dört mezhep imamlarının, hayvana temas eden kimsenin öldürülmeyip ta'zir cezâsına maruz bırakılacağında müttefik olduklarını belirtirler. Hadis bu büyük amelden zecre (yasaklamaya) hamledilmiştir. Ulemâ, bu mevzuda İbnu Abbâs (r.a.)'ın şu sözünü esas almıştır: "Hayvana temas edene hadd yoktur." Atâ da bir soru üzerine, hayvana temas mevzuunda hadd olmadığını söyledikten sonra, "Bu kabih bir ameldir, kabihi takbih edin" diye cevap vermiştir.

    Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Mâruz kaldığım iftirâdan beni temize çıkaran vahiy indiği zaman, Rasûlullah (s.a.s.) minbere çıkıp, durumu hatırlattı ve ilgili âyeti (Nur 11-23) tilâvet buyurdu. Minberden inince iki erkek ve bir kadına kazf haddi vurulmasını emretti. Ve derhal icrâ edildi. Burada hadd icrâ edilen şahıslar Hassân İbn Sâbit, Mistah İbnu Üsâse ve Hamnâ Bintu Cahş idi." (Ebû Dâvud, Hudûd 35, h. no: 4474, 4475)

    Ebû'z-Zinâd (r.a.) anlatıyor: "Ömer İbn Abdilaziz (r.a.) iftira sebebiyle bir köleye seksen sopa vurdu. Ebû'z-Zinâd der ki: "Bu hüküm hakkında, Abdullah İbn Âmir İbni Rebîa'ya sordum. Bana şu cevabı verdi: "Ben, Osman İbn Affân ve arkadan gelen diğer halifelerin zamanlarına yetiştim, hiç birisinin iftira sebebiyle köleye kırktan fazla vurduğunu görmedim!" (Muvattâ, Hudûd 17, h. no: 2, 828)

    "Bir insan diğer bir insana: ‘Ey Yahudi!’ diye hitab edecek olursa ona yirmi sopa vurun. ‘Ey muhannes (kadınlaşmış)!’ diyecek olursa yine o kadar cezâ verin. Nikâhı haram olan birine, bunu bilerek muvakaa (aşk-ı memnû) yaparsa öldürün." (Tirmizî, Hudûd 28, h. no: 1462)

    Hz. Berâ (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanına yüzü kömürle karartılmış ve dayak atılmış bir Yahudi getirdiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) Yahûdileri çağırarak: "Kitabınızda zinâ haddini (cezâsını) böyle mi buluyorsunuz? diye sordu. "Evet" dediler. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) onların âlimlerinden birini çağırdı ve "Mûsâ'ya, Tevrat'ı indiren Allah aşkına soruyorum, zinâ edenin haddini kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?" dedi. Âlim: "Hayır! Eğer bana böyle yemin vererek sormasa idin sana haber vermezdim. Kitapta recm buluyoruz. Fakat, zinâ vak'aları eşrafımız arasında çoğaldı. Artık şerefli birini bu suçla yakalarsak onu bırakır olduk. Ancak bîçare birisini yakalarsak ona haddi tatbik ediyoruz. Kendi aramızda şöyle dedik: 'Gelin aramızda öyle bir cezâ şeklinde anlaşalım ki o, eşraftan olsun, halktan olsun herkese tatbik edilsin.' Sonunda recm yerine suratın kömürle boyanıp dayak atılmasında ittifak ettik." Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Allahım, onların öldürdüğü emr-i şerifini ilk ihya edip dirilten ben olayım" dedi ve had cezâsının tatbikini emretti, zâni hemen recmedildi. Bunun üzerine şu âyet indi: "Ey Peygamber! Kalbleri inanmışken ağızlarıyla "inandık" diyenler, Yahudilerden yalana kulak verenler ve başka bir topluluk hesabına casusluk edenlerden inkara koşanlar seni üzmesin. Sözleri asıl yerlerinden değiştirirler de "Böyle bir (fetva) size verilirse alın, verilmezse kaçının" derler..." (Maide: 5/41). Az sonra Allah Teâla şu âyeti indirdi: "Allah'ın idirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir..." "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler işte onlar zâlimlerdir..." "...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fâsıklardır!" (Maide: 5/44, 45, 47).

    Bu âyetlerin hepsi kâfirler hakkında nâzil olmuştur." (Müslim, Hudûd: 28, h. no: 1700; Ebû Dâvud, Hudûd: 26, h. no: 4448; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/444-445)

    Ebû Dâvud'un İbnu Abbas (r.a.)'dan kaydettiği bir başka rivâyette şöyle demiştir: "Bu üç âyet hassaten Kureyza ve en-Nâdir Yahûdileri hakkında nâzil oldu." (Ebû Dâvud, Diyât 2, h. no: 356)

    "Allah kıskançtır, mü'min de kıskançtır. Allah'ın kıskanması, mü'minin Allah'ın haram ettiği şeyi yapmasıdır." (Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36, h. no: 2761; Tirmizî, Radâ 14, h. no: 1168)

    Kıskançlık diye tercüme edilen kelime gayret'tir. dilimizde gayret kelimesi kıskançlık mânâsına kullanılmaz. Çaba veya cehd manasındadır. Kadı İyaz, kıskançlık manasına olan gayret'in, kelime olarak teğayyürü'lkalb'ten inşikak ettiğini söyler. Şöyle der: "Bu kendine mahsus olan şeyde müşâreke (ortaklık) sebebiyle öfkenin kabarması, kalbin teğayyürüdür." Bu hal, en ziyade karıkoca arasında olur. Söylediğimiz bu husus insanlar hakkındaki kıskançlığı açıklar.

    Allah'a nisbet edilen kıskançlığa gelince: Bu hususta Hattâbî derki: "Allah hakkında kıskançlığın ne olduğunu en iyi açıklayan şey Ebû Hureyre hadisidir." Hattabî burada, sadedinde olduğumuz hadisi kasteder. Çünkü orada; "Allah'ın kıskanması, mü'minin Allah'ın haram ettiği şeyi yapmasıdır"denir. İyaz der ki: "Allah hakkında gayret'in, onu yapanın hâlini değiştirdiğine işaret olması da muhtemeldir. Dendi ki, asıl itibariyle gayret, hamiyet ve izzeti nefisdir. Bu tarif, "gayret"i tegayyürün gerektirdiği şeyle tefsir etmektir, böylece gadaba râci olur. Cenâb-ı Hak, Kitabında gadab ve rıza'yı kendi nefsine nisbet etmiştir." İbnu Arabî der ki: "Tegayyürün Allah hakkında muhal olduğu kat'î delille sâbittir. Öyleyse lâzımı ile tevili gerekir. Onun lâzıımı ise vâid'dir ve faile cezâ verilmesidir." Aynî, "Allah'ın gayretini (kıskanmasını), fevâhişten (çirkin fiillerden) yasaklaması ve onları haram kılması ve onlardan menetmesi" diye tarif eder ve şöyle açıklar: "Çünkü gayyur (kıskanç), kıskandığı şeyden başkasını zecr eden (yasaklayan kimsedir). Bu hususu, Rasûlulah (s.a.s.)'ın Allah kıskanç olduğu için fevâhişi haram etti "hadisi açıklamıştır. Yani haram etti demek, işlenmesini yasak etti demektir. Yine Aleyhissalâtu vesselâm buyurmuştur ki: "Allah'ın kıskanması, mü'minin Allah'ın haram kıldığı şeyi yapmamasıdır."

    İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ı işittim, şöyle diyordu: "Allah'tan daha kıskanç kimse yoktur. Bu sebeptendir ki fevâhişin açığını da kapalısını da haram kıldı. Medihten Allah kadar hoşlanan bir kimse de yoktur. Bu sebeptendir ki nefsini medhetmiştir." (Buhârî, Nikâh 107, Tefsir, En'âm 7, Tefsir A'râf 1, Tevhid 15; Müslim, Tevbe 33, h. no: 2760; Tirmizî, Deavât 97, h. no: 3520)

    Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Sa'd İbnu Ubâde (r.a.) dedi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben zevcemle birlikte bir adam yakalasam, dört şâhit getirinceye kadar ona mühlet mi tanıyacağım?" Peygamberimiz "Evet!" buyurdu. Sa'd: "Asla dedi, seni hakla gönderen Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, şâhit aramazdan önce kılıcımı indiririm." Rasûlullah (s.a.s.): "Şu efendinizin söylediğine bakın! Evet (biliyoruz ki) o kıskanç bir adamdır. Ama ben ondan da kıskancım, Allah da benden kıskanç." (Müslim, Li'an 16, h. no: 1498; Muvattâ, Akdiye 17, h. no: 2, 737, Hudûd 7, h. no: 2, 823; Ebû Dâvud, Diyât 12, h. no: 4532)

    Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. (Benim nöbetimde) hanımlarından birinin yanına gitmiş olabilir diye içime kıskançlık düştü. Geri gelince halimi anladı ve: "Kıskandın mı yoksa?" dedi. Ben de: "Evet! Benim gibi biri Senin gibi birini kıskanmaz da ne yapar?" dedim. Aleyhissalâtu vesselâm: "Sana yine şeytanın gelmiş olmalı" dedi. Ben: "Benimle şeytan mı var?" dedim. "Şeytanı olmayan kimse yoktur" dedi. "Seninle de var mı?" dedim. "Evet, ancak ona karşı Allah bana yardımcı oldu da (o bana) teslim oldu!" buyurdu." (Müslim, Münafikun 70, h. no: 2815; Nesâî, İşretü'n-Nisâ 4, (7, 72)

    Ümmü Seleme (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) yanımda idi. Evde bir muhannes vardı. Bu muhannes, Ümmü Seleme'nin kardeşi Abdullah İbnu Ebî Ümeyye'ye: "Ey Abdullah, şâyet yarın Allah Tâif'in fethini müyesser kılarsa, ben sana Gaylân'ın kızını göstereceğim. Çünkü o, gelirken dört, giderken sekizdir" der. Bu söz üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Böyleleri bir daha yanınıza girmesin" buyurdu. Bu sözüyle muhannesleri kasdetmişti. Bundan sonra onu, (evlerine girmekten) men ettiler." (Buhârî, Meğâzî 56, Nikâh 113, Libâs 62; Müslim, Selâm 32, h. no: 2180; Muvattâ, Vasiyyet 5, h. no: 2, 767; Ebû Dâvud, Edeb 61, h. no: 4929)

    Açıklama: Muhannes kadınlaşmış erkek demektir. Ahlâkında, davranışlarında, konuşma tarzında ve bütün davranışlarında kadına benzeyen kimsedir. Bu hal, bazan yaratılıştandır. Böyleleri levmdilmezler; ancak kendilerini buna zorlayan ferdlere de rastlanır. İşte bu mezmumdur ve müdâhale edilmesi gerekir. Sesi ve bazı halleriyle yaratılıştan kadına benzeyenlere hünsâ denir. Zikri geçen zâtı Rasûlullah'ın hünsâ bilmesi, ilk gördüğünde yasaklamayışının sebebini izah eder. Bâzı rivâyetler, herkesçe onun cimaya ihtiyaç duymayan biri olduğunun bilindiğini belirtir.

    Peygamberimiz Medine'den bazı muhannesleri sürmüştür. Ebû Dâvud'da, ellerini ve ayaklarını kınalayan bir muhannesin Medine'den iki gece uzaklıktaki Nakî tam mevkiye sürüldüğü belirtilir. Öldürülmesini teklif edenlere Rasûlullah, "Ben musallî olanları öldürmekten nehyolundum" cevabını verir. Bu sürülen kimsenin Hit adını taşıdığı belirtilir. Hind diyen de olmuştur başka isimler de var. Sürüldüğü yerin adı da farklıdır. Bundan, birden fazla kimsenin sürüldüğü hükmüne varılabilir. Nitekim Âmirî, bunların dört aded olduğunu kaydeder.

    Rasûlullah bir çok hadislerinde erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemesini yasaklamıştır. Bir hadisleri şöyle: "Allah'ın yaratışından nefret ederek kadınlara benzeyenlere Allah'ın öfkesi şiddetlidir." Bir başka hadis de şöyledir: "Kadınlardan kendisini erkeklere benzetenlerle, erkeklerden kendilerini kadınları benzetenlere Allah lânet etsin."

    Rasûlullah'ın Hît'i sürgün edişinde başlıca üç sebep gösterilmiştir. Kadınlara ihtiyaç duyan biri olduğu halde bunu gizleyerek, kendinin herkesçe kadınlara ihtiyacı olmayan biri bilinmesine sebep olması. Kadınların güzelliklerini ve avret yerlerini erkeklere alenî şekilde anlatmasıdır. Bu, dinimizin yasakladığı bir edebsizliktir. Kadının erkeğini, erkeğin hanımını tasvir etmesi memnudur. Bir rivâyette Hît, vasfettiği kız hakkında daha müstehcen tabirler kullanmıştır: "Ağzı papatya çiçeği gibi, oturduğu zaman iki olur, konuşursa renk saçar gibi..." Kadınların en mahrem yerlerine muttalî olmuştur, bunları başka kadınlar bile kolay kolay öğrenmez. İşte bu sebeplerle Rasûlullah (s.a.s.) bunu sürmüştür.

    İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) erkeklerden kadınlaşanlara, kadınlardan da erkekleşenlere lânet etti ve: "Onları evlerinizden çıkarın!" şeklinde ferman buyurdu." (Buhârî, Libas 62, Hudûd 33; Ebû Dâvud, Edeb 61, h. no: 4930; Tirmizî, Edeb 34, h. no: 2785, 2786)

    Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) kadınlarından biriyle beraber idi. Yanından bir adam geçti. Rasûlullah adamı çağırarak: "Bu benim zevcemdir!" dedi. Adam: "Ey Alah'ın Rasûlü! Ben herkesten şüphe etsem de sizden şüphe etmem!" deyince, Allah’ın Elçisi: "Şeytan insana kanın nüfuz ettiği gibi nüfuz eder!" buyurdular." (Müslim, Selâm: 23, h. no: 2174)

    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Hz. Ömer (r.a.), el-Câbiye'de bize hitaben: "Ey insanlar, dedi. Ben, (şu hutbeyi okumak üzere) aranızda kalkıyorum, tıpkı, Rasûlullah (s.a.s.)'ın da bizim aramızda kalktığı gibi. (O kalkıp) şöyle demişti: "Size Ashâbımı, sonra da onların peşinden gelecekleri (sonra da bunların peşinden gelecekleri) tavsiye ediyorum. Daha sonra (gelenler arasında) yalan, öylesine yayılacak ki, kişi, kendisinden yemin talep edilmediği halde yemin edecek, şâhitliği istenmediği halde şehâdette bulunacak. Haberiniz olsun, bir erkek bir kadınla baş başa kaldı mı onların üçüncüsü mutlaka şeytandır. Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur. İki kişiden uzak durur. Kim cennetin ortasını dilerse, cemaatten ayrılmasın. Kimi yaptığı hayır sevindirir ve kötülüğü de üzerse, işte o, mü'mindir." (İbn Mâce, Ahkâm 27, h. no: 2363; Tirmizî, Fiten 7, h. no: 2166)

    Ebû Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) köpeğin semenini, fâhişenin mehrini (zinâ karşılığında alınan ücreti) ve kâhinin ücretini yasakladı." (Buharî, Büyû' 113, İcâre 20, Talâk 51, Tıb 46; Müslim, Müsâkât 39, h. no: 1567; Muvattâ, Büyû' 68, h. no: 2, 656; Tirmizî, Büyû' 46, h. no: 1276; Nesâî, Büyû 91, h. no: 7, 309; Ebû Dâvud, Büyû' 68, h. no: 4381)

    Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) kan mukabilinde alınan semenden, köpek semeninden, fuhuş kazancından men etti. Dövme yapanı, dövme yaptıranı, fâiz yiyeni, fâiz yedireni ve musavvirleri lânetledi." (Buhârî, Büyû' 113, 25, Talâk, Libas 86, 96; Ebû Dâvud, Büyû' 65, h. no: 3483)

    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Allah'ın had cezâlarından birinin yerine getirilmesi Allah'ın beldelerinde kırk gece yağan yağmurdan daha hayırlıdır."

    İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kur'an'dan tek bir âyeti inkâr edenin boynunu vurmak helâl olur. Kim lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh ve enne Muhammeden abduhu ve Rasûluhu (Allah birdir, ortağı yoktur, Muhammed onun kulu ve elçisidir)" derse hiç kimsenin ona dokunma yetkisi yoktur. Ancak, bir hadd suçu işlerse, ona cezâsı verilir."

    Ubâde İbnu's-Sâmit (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Siz Allah'ın had cezâlarını (akrabalık ve diğer hususlarda size) yakın olan hakkında da uzak olan hakkında da tatbik edin. Allah'ın hükmünü uygulamaktan sizi hiçbir ayıplayıcının ayıplaması alıkoymasın."

    Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Hadd cezâsını defedebildiğiniz müddetçe defedin (suçun sübutunu zedeleyen delilleri esas alarak uygulamaktan kaçının)."

    İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kim müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Kıyâmet günü Allah da onun ayıbını örter. Kim de müslüman kardeşinin ayıbını açarsa Allah da onun ayıbını açıp evinin içinde bile rezil eder."

    Mes'ud İbnu'l-Esved (r.a.) anlatıyor: "(Fâtıma isimli) kadın, Rasûlullah (s.a.s.)'ın evinden kadifeyi çalınca biz bunu büyük bir hâdise olarak değerlendirdik. Kadın Kureyş'ten (tanınmış) birisiydi. Lehinde konuşmak üzere Rasûlullah'a geldik: "Biz onun cezâsına mukabil kırk okiyyelik fidye verelim" dedik. Aleyhissalâtu vesselâm: "Cezâsını çekerek temizlenmesi onun için daha hayırlıdır" buyurdular. Biz Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın sözündeki yumuşaklığı görünce, Üsâme'ye geldik ve: "Git, kadın lehine Rasûlullah'a konuş (da eli kesilmesin)" dedik. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm bu hali görünce (sertleşti ve) hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı, şöyle söyledi: "Aziz ve celil olan Allah'ın cariyelerinden bir cariyeye terettüp eden Allah'ın haddlerinden birini (tatbik etmemem için) üzerimde niye bu kadar ısrar ediyorsunuz? Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! Eğer o kadının tenezzül ettiği şeye (hırsızlığa) Muhammed'in kızı Fâtıma tenezzül etseydi Muhammed (hiç çekinmeden) onun elini mutlaka keserdi."

    İbn Abbâs (r.a.): "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "(Zinâ suçu sebebiyle) herhangi birini şâhitsiz olarak recmetseydim, falan kadını recmederdim. Çünkü onun konuşmasından, vaziyetinden ve yanına girip çıkanlardan dolayı ciddi bir şüphe hâsıl olmuştur."

    Said İbnu Sa'd İbnu Ubâde (r.a.) anlatıyor: "Evlerimiz arasında vücut yapısı noksan ve zayıf bir adam vardı. (Bir gün) mahallenin cariyelerinden biriyle kötü vaziyette aniden yakalandı. Bunun üzerine (babam) Sa'd İbnu Ubâde durumunu Rasûlullah’a duyurdu. "Yüz sopa vurun!" diye emrettiler. Halk: ‘Ey Allah'ın Rasûlü! O buna zayıftır, buna dayanamaz, yüz sopa vurursak ölür!’ dediler. Efendimiz: "Öyleyse, onun için yüz saçaklı bir hurma dalı alın ve ona o dal ile bir kere vurun!" buyurdular."

    "Kim, kendisini babasından başkasına nisbet ederse (yani onun oğlu olduğunu söylerse) veya Mevlasından başka birini Mevlâ (efendi) edinirse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerine olsun."

    "Kim (kendisine) babasından başkasını (baba diye) iddia ederse cennetin kokusunu hiç duymayacaktır. Halbuki onun kokusu beşyüz yıl uzaklıkta bulunup (hissedilir).

    Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Celde ile cezâlandırılmış zânî kimse ancak kendisi gibi biriyle evlenebilir." (Ebû Dâvud, Nikâh 5, h. no: 2052)

    "Çocuk yatağa aittir. Zânî’ye de mahrûmiyet vardır." (Buhârî, Hudûd 23, Ferâiz 18; Müslim, Radâ' 37, h. no: 1458; Tirmizî, Radâ' 8, h. no: 1157; Nesâî, Talâk 48, h. no: 6, 180)

    Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Utbe İbnu Ebi Vakkas, kardeşi Sa'd'a: "Zem'a'nın câriyesinden doğan oğlan bendendir, onu sahiplen" diye vasiyet etmişti. Fetih yılında onu Sa'd yakalayıp: "Bu kardeşimin oğludur, kardeşim onu bana vasiyet etmişti!" dedi. Abd İbn Zem'a da: "O, benim kardeşimdir ve babamın cariyesinin oğludur, onun yatağında doğmuştur!" dedi. Problemin halli için Rasûlullah (s.a.s.)'a koştular. Sa'd (r.a.): "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu kardeşimin oğludur. Kardeşim onun hakkında bana vasiyette bulundu. Hele onun benzerliğine de bakın!" dedi. Abd: "O benim kardeşimdir ve babamın cariyesinin oğludur. Babamın yatağında doğdu!" dedi. Rasûlullah (s.a.s.), ondaki benzerliğe baktı Utbe'ye açık bir benzerlik gördü. Sonra: "Bu sana aitir ey Abd İbnu Zem'a. Çocuk yatağa aittir, zânî için de mahrûmiyet vardır" buyurdu. Sonra da Sevde Bintu Zem'a'ya: "Bun(u kardeşin bilme, ihtiyat et, ona karşı) tesettür et!" emretti. Bu emri, onun Utbe'ye olan benzerliği sebebiyle vermişti. O, kadını Allah'a kavuşuncaya kadar göremedi. Sevde, Rasûlullah (s.a.s.)'ın zevcesi idi." (Buhârî, Vesâyâ 4, Büyû' 3, 100, Husumât 6, Itk 8, Ferâiz 18, 28, Hudûd 23, Ahkâm 29; Müslim, Radâ' 36, h. no: 1457; Muvattâ, Akdiye 20, h. no: 2, 739; Ebû Dâvud, Talâk 34, h. no: 2273; Nesâî, Talâk 48, 49, h. no. 6, 180, 181)



    DEVAM EDECEK.....

  10. #90
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Hz. Peygamber'in recm cezâsına uygulama örnekleri:


    1. İşvereninin eşiyle zinâ eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezâsı, kadına ise recm uygulanmıştır. Ebû Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)'dan nakledildiğine göre, zinâ eden kadının kocası ile, zinâ eden işçinin babası Rasûlullah (s.a.s.)'e başvurarak bu konuda "Allah'ın kitabı" ile hüküm vermesini istemişlerdir. İşçinin babası şöyle dedi:


    "Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zinâ etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezâsı, bunun karısına ise recm cezâsı gerektiğini haber verdiler". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Câriye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinâsını itiraf ederse, onu recmet." Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber'in emri üzerine de recmedilmiştir (Müslim, Hudûd 25; Buhârî, Hudûd 3, 38, 46, Vekâlet 13). Ebû Hanife'ye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün, âyete ilâve niteliğinde olup, âyet inince bu ilâve kısım neshedilmiştir. Ancak İslâm devlet başkanı böyle bir cezâyı ta'zir cezâsı olarak verebilir.


    2. Zinâsını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)'in recmedilmesi. Mâiz b. Mâlik, Hz. Peygamber'e gelerek "Beni temizle" dedi. Hz. peygamber "Yazık sana, çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Mâiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve "Ey Allah'ın Rasûlü! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında "Seni hangi konuda temizleyeyim?" diye sordu. Mâiz; "Zinâdan" dedi. Hz. Peygamber "Bunda akıl hastalığı var mıdır?" diye sordu. Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. "Şarap içmiş olabilir mi?" diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şarap kokusu tesbit edemedi. Hz. Peygamber tekrar "sen zinâ ettin mi?" diye sordu. Mâiz "Evet" cevabını verdi. Artık emir buyurdular ve Mâiz recmedildi. Recimden sonra onun hakkında sahâbîler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz'in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tevbeyi yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına gelen Rasûlullah (s.a.s.) "Mâiz b. Mâlik için duâ edin" buyurdu. "Allah Mâiz'e mağfiret eylesin" dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi" (Müslim, Hudûd 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 314 vd.).


    3. Gâmidiyeli evli kadının zinâdan dolayı recmedilmesi. Mâiz'in recmedilmesinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah'ın elçisi! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Kadın: "Beni, Mâiz'i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun" dedi. Hz. Peygamber, "Sana ne oldu?" diye sordu. Kadın kendisinin zinâdan gebe olduğunu söyledi. Bunun üzerine "Sen mi?" buyurdu. Kadın "Evet" dedi. Hz. Peygamber "Doğuruncaya kadar git" buyurdu. Kadının bu arada geçimini Ensar'dan bir adam üstlendi. Daha sonra Hz. Peygamber'e gelerek; "Gâmidli kadın doğurdu" dedi. Çocuğun bakımını da Ensar'dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedildi" (Müslim, Hudûd 22, 23, 24; İbn Mâc'e, Diyât 36; Mâlik, Muvattâ', Hudûd 2). Başka bir rivâyette, çocuk sütten kesilinceye kadar emzirmesine izin verildiği, recm sırasında Hâlid b. Velîd (r.a)'ın üzerine kan sıçraması üzerine kadın hakkında kötü sözler söylediğini işiten Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilir: "Ey Halid! yavaş ol. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim. Bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu." Sonra kadının hazırlanmasını emrederek cenâzesini kılmış ve kadın defnedilmiştir (Müslim, Hudûd 23).


    4. Evli bulunan yahûdi erkeği ile yahûdi kadınının zinâ sebebiyle recmedilmesi. Abdullah b. Ömer (r.a)'den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber'e, zinâ etmiş bir yahudi erkeği ile bir yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi, yahudilere, Tevrat’taki zinâ hükmünü sormuştur. Yahudiler; "yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırılır" demişler. Tevrat getirilmiş, ancak okuyan yahudi genci recm âyetine gelince cezâ kısmını parmağı ile kapatıp atlayınca durumu farkeden ve yahudi iken İslâm'a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber'e yahudinin Tevrat'ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm âyeti görülmüş ve her iki yahudi hakkında da evli olarak zinâ ettikleri için recm uygulanmıştır (Müslim, Hudûd 26).


    Berâ b. Âzib (r.a)'den nakledilen, iki yahudinin recmedilmesi olayı ise şöyledir: Hz. Peygamber'e, yüzü kömürle karartılmış ve dayak vurulmuş bir yahudi getirildi. Allah elçisi yahudilere evlilerin zinâsının Tevrat'taki hükmünü sordu. Onlar, bu şekilde olduğunu söyleyince, bir yahudi bilginine "Sana, Tevrat'ı Mûsâ’ya indiren Allah aşkına soruyorum. Zinâ edenin Tevrat'taki hükmü nedir?" diye sordu. Yahûdi bilgini; Tevrat'ta recim var. Fakat zinâ eşraf arasında artınca, şerefli birini getirirlerse serbest bırakır, yoksul biri yakalanırsa onu recmeder olduk. Bu iki sınıfa eşit cezâ için recmi terkettik, kömürle boyayıp, dayak vurmayı recmin yerine koyduk". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allahım! Senin emrini onlar değiştirdikten sonra ilk uygulayan benim.” Bunun üzerine emir verdi ve yahudi recmedildi. (Müslim, Hudûd 28).


    Bazı İslâm müctehidlerine göre ehl-i küfür, müslüman mahkemesine başvurursa, hâkimin mutlaka Allah'ın hükmü ile amel etmesi gerekir. Onlar bu konudaki muhayyerliğin neshedildiğini söylerler, Hanefiler ve İmam Şâfiî'den bir görüşe göre bu esas geçerlidir. Ancak Ebû Hanife şöyle demiştir: "İslâm mahkemesine inkârcı karı-koca birlikte gelirlerse aralarında adâletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası râzı olmazsa hâkim hüküm veremez". Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise hüküm verebilir (Ahmed Dâvudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, İstanbul 1978, VIII, 376).


    Recm cezâsı uygulanması için Gerekli Şartlar:

    Zinâ eden kadın veya erkeğin ergin olması.

    Akıllı olması. Akıl hastasına had uygulanmaz. Akıllı ve ergin bir kimse akıl hastası ile zinâ etse, yalnız kendisine had uygulanır.

    Evli olan gayri müslime recm yerine değnek cezâsı uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre pasaportla İslâm devletine gelen gayrî müslim yabancılara zinâ da içki içme cezâsı da uygulanmaz.

    Zinânın zor kullanarak olmaması gerekir.

    Zinânın diri bir insanla olması gerekir.

    Zinâ edilen kadının da ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir.

    Zinânın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Fasit nikâhtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği konusunda görüş birliği vardır. Velisiz veya şâhitsiz evlenme gibi.


    Zinânın bir para karşılığında olması halinde Ebû Hanife'ye göre her ikisine de had cezâsı uygulanmaz. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikâh akdine benzemektedir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu için ta'zir uygulanır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre bu durumda da had cezâsı verilir (Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1968, III,197 vd.).


    Cinsel temasın önden olması. Arkadan ilişki yani livata için Ebû Hanîfe'ye göre yalnız ta'zir cezâsı uygulanır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre ise livata haddi gerektirir. Yabancı bir kadına ön veya arka dışında karın, uyluk gibi başka bir yere temas ise yalnız ta'zîri gerektirir. Çünkü bu, şer'an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.


    Had cezâlarının uygulanabilmesi için İslâm devletinin varlığı şarttır. Çünkü dârul-harp veya dârul-bağy (âsiler ülkesi) de had cezâlarını uygulamaya İslâm devletinin velâyet yetkisi olmaz ve bu hükümleri uygulamaya gücü yetmez.


    Zinâ eden erkek veya kadının halen veya daha önce sahih nikâhla evlenmiş olması ve bu nikâh devam ederken eşiyle bir defa da olsa cinsel temasta bulunması şarttır. Böyle bir erkeğe "muhsan", kadına ise "muhsane" denir. Recm cezâsı için bu son niteliğin bulunması da gerekir.


    Recm için muhsan sayılmada erkek veya kadında şu yedi niteliğin bulunması gerekir: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhla evlenmiş bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa cezâ yüz değneğe dönüşür. Zinâ edenlerden birisi muhsan olur, diğeri bekâr bulunursa; bekâra yüz değnek, muhsan olana ise recm cezâsı uygulanır.


    Ebû Hanife ve Mâlik'e göre, bir erkek veya kadının muhsan sayılması için müslüman olması şarttır. Bu yüzden evli olan gayri müslimlerin zinâsına recm cezâsı uygulanmaz, çünkü recm, günahtan temizlenme yoludur. Zimmî ise günahtan temizlenmeye ehil değildir. Onun temizlenmesi ancak âhirette azapla gerçekleşir. Hz. Peygamber; “Allah'a şirk koşan kimse muhsan değildir” (Zeylaî, Nasbü'r-Râye, III, 327) buyurmuştur. Bu görüşte olanlar için iki yahudinin Hz. Peygamber tarafından recmedilmesi olayı, Tevrat hükmüne göre olmuştur. Daha sonra bu neshedilmiştir (Zeylaî, a.g.e, III, 326; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 92).


    Şâfiî, İbn Hanbel ve Ebû Yusuf'a göre, recmin uygulanması için zinâ edenin müslüman olması şart değildir. Bir zimmî zinâ suçuyla İslâm mahkemesine gelse had uygulanır. Müslüman bir erkek zimmî bir kadınla evlenip cinsel temasta bulunsa, her ikisi de "muhsan" olur. Delil, Hz. Peygamber'in iki yahudiye recmi uygulamasıdır. "Dulun dul ile zinâsında recm/taşlama vardır" (Müslim, Hudûd 12-14; Ebû Dâvud, Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd 8) hadisinin genel anlamı da başka bir delildir. Diğer yandan zinâ bütün semavi dinlerde haram kılınmıştır (bk. eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 267; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VIII, 163; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 43).

9. Sayfa, Toplam 25 BirinciBirinci ... 789101119 ... SonSon

Benzer Konular

  1. Recm Cezası ve Kur'an ın Emri.
    halukgta Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 22-02-2013, 01:15 AM
  2. bir recm görüntüsü daha
    atom Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 75
    Son mesaj: 02-10-2010, 01:38 AM
  3. Osmanlıda RECM..
    Guney Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 17-11-2009, 06:53 PM
  4. İran'da Recm Uygulaması
    SOSYALİST Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 26
    Son mesaj: 05-03-2009, 11:39 PM
  5. Atatürk ve İslamiyet
    Nil@y Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 30-09-2006, 08:33 AM

Anahtar kelimeler

Yukarı Çık