Aydın Başar





Türkiye nasıl oldu da dinde yeniliğin, reformun veya biçim değiştirmenin utanıp sıkılmadan sürekli tartışıldığı bir ülke oldu? Bu ülkeyi ılımlı İslam projesinin deney düzeneği haline getirenlere bir çift lafımız olmayacak mı? Yoksa meydan bu projenin bir ayağını temsil eden şirin ilahiyatçılara mı kaldı?

Nerede “Tükürün Ehl-i Salib’in o hayasız yüzüne/ Tükürün onların asla güvenilmez sözüne! / Medeniyet denilen maskara mahlûku görün: / Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!” diyen Mehmet Akif’in davasına sadık olanlar? Nerede Frenk Mukallitliği adındaki risaleyi yazarak hakkı söylemenin bedelini idam sehpasında başı ile ödeyen İskilipli Atıf Hoca’yı anlayanlar? Nerede sarığını çıkartmasını emreden dönemin Ankara valisine “Bu sarık ancak bu başla beraber çıkar. Ben sizin bin senelik ecdadınızı temsil ediyorum” diyerek karşı koyan Said-i Nursi’nin has takipçileri?

Dinde değişim ve reform düşüncelerinin Siyonizm ile olan bağlantısını daha ne zamana kadar görmezden gelerek güle oynaya sözde entelektüel nutuklar atmaya devam edeceğiz? Emperyalizm ve Siyonizm tehlikesini gözler önüne seren ve İslâmî uyanışın sembolü olan binlerce Erbakan daha gelse; acaba bu sağır kulaklar duyacaklar mı? “Biz ne idik, neye alet olduk” diyerek kafalarını duvardan duvara vuracaklar mı?

Fikir sahibi olmanın, onu savunmanın ve söz söylemenin bir bedeli vardır. Bu bedeli ödeyemeyecek olanların ve söylediklerinin çilesini çekmeyenlerin söz söylemeye de hakkı yoktur. Kafa karışıklığının çok olduğu yerlerde sözü açık ve net olarak söylemenin gereğine inanarak şunu söylemeliyiz ki; Bugün Kur’an’ın hükümlerini yerlere fırlatan dünya görüşünü, Kur’an mushafının yerlere fırlatılması kadar eleştiremeyen sindirilmiş ürkek beyinler ile bir yerlere varmamız mümkün değildir.

Adı Müslüman entelektüel dahi olsa İslâm’ın izzetinin gösterilmesi gereken yerlerde bunu gösteremeyip sevimli bir şekilde gülümseniyorsa, ortada çok büyük bir problem vardır. Bu kişiler mi İslâm’ı temsil edecek ve din adına konuşacaktır? Bir münker ile karşılaşan müminin elle, dille ve kalple o kötülüğe karşı koyması gerekmez mi? Bugün kalbî buğuz seviyesinden bir adım öteye geçilememişse peki ya buna ne ad koymalıdır?

Müslümanların izzeti ayaklar altına alınırken ve inançları alçak bir projeye kurban ettirilirken biz böyle eli bağlı, dili bağlı, kalbi mühürlü mü kalmalıydık? Yüzde doksan dokuzu “Elhamdülillah Müslüman’ım” diyen bir ülkede Müslüman münevverlerin “ürkek misafir” psikolojisinden kurtularak, bu ülkenin gerçek “ev sahibi” olduklarının bilinciyle konuşmalarının hâlâ zamanı gelmedi mi? Yarım ağızla karnından konuşan heyecanlarını yitirmiş fikir adamları mı gençliği mukaddes davanın etrafında toplayacaktır? Yüce davayı şaha kaldıracak olanlar kimlerdir?

Bize Müslüman entelektüel diye yutturulanlar; isminin başında “çağdaş kadınlar” gibi ifadeler bulunan bir takım derneklerde korkusuzca İslâm’a hakaret eden, İslami değerlerle savaşan ve dinin başörtüsü gibi sembolleri hakkında “baş ambalajı” gibi tabirler kullanmaktan çekinmeyen yaşı epey geçmiş ar damarı çatlak kadınlar kadar bile cesur olamıyorlarsa, ortada bir haysiyet zaafı söz konusudur. Haysiyet zaafı taşıyanlar bırakın İslâm’ı entelektüel düzeyde temsil etmeyi, ciddiye alınmayı bile hak etmezler.

Hakkı söyleme cesaretini gösteremeyen din adamlarının, ilahiyatçıların, yazarların dinde değişim, reform ve yenilik konuları hakkında dertlenmeleri de zaten düşünülemez. Böyle sinsi bir tehlike varken köşelerinde din ve diyanet adına sevimli sözlerle sütun dolduran yazarların bilinçlendirmeden önce bilinçlenmeye ihtiyacı vardır.

Şimdi dilerseniz, son dönemin entelektüel isimlerinden Alev Alatlı’nın dinin biçim değiştirmesi gerektiği ile ilgili sözlerine kulak verelim ve bu düşünceleri bilerek veya bilmeyerek yayanları da böylece uyarmış olalım. Alatlı bir yazısında şöyle der:

“Dine geri dönüş değil, dine doğru yükseliş. Din dinamik olduğu için “geri dönüş” yanlış bir tanım olur. Dinlerin birkaç yüz yıl öncesine geri dönüşü kesinlikle imkânsızdır. Tersine modern maddeci tutumlarla, bencillikle, nihilizmle mücadele edebilmek için ki, dinler bu mücadeleyi vermek zorundadırlar, kendilerinin de tekâmül etmeleri, esnek olmaları, dönemin kültürel biçimlerinden uzak düşmemeleri gerekir.” (Alatlı, Alev, “İkinci Bir Hükümet Gibi” Zaman, 1.10. 2004, s.16)

Dine dönüşün değil yükselişin olabileceği gibi güzel bir tespitle başladığı cümlesini dinin esnek olması ve tekâmül etmesi gerektiğini söyleyerek bitiren yazar, ya dinin kemal vasfını bilmiyor, ya o vasfı inkâr ediyor, ya da “din” ile “din” anlayışını karıştırıyor olsa gerektir. Kendi kafamıza göre dini tanımlıyor ve bu tanımımızda dinin kemal vasfı es geçiliyorsa ortada büyük bir yanlış var demektir. Dinin “tekâmül etmesi” ve “esnek olması”ndan bahseden yazar dinlerin nasıl olmak zorunda olduğunu söyledikten sonra nihayet ağzındaki baklayı şöyle çıkartır: “Ancak değişime izin verilmediği takdirde dünyayı dine döndürmenin imkânsız olacağı şeklinde bir korkum da var çünkü dünya, dinin kadim taleplerine kendi başına yükselecekmiş gibi durmuyor.” Tabi ona göre esnek olması ve tekâmül etmesi gereken din aynı zaman da “değişim”e de izin vermelidir. Hatta yazara göre din değişime izin vermezse zavallı dünya dine dönemeyeceğinden bu durumda bizim de -şayet dünyanın dine dönmesi gibi masum da bir düşüncemiz varsa- dini başka bir şekle sokarak değiştirmemizde bir sakınca yoktur. Bu durumda Nasrettin Hoca’ya atfedilen leylek hikâyesinde olduğu gibi leyleğin gagasını ve bacaklarını kırarak ona “şimdi kuşa benzedin” dediğimizde yerden göğe kadar haklıyızdır. (Bu arada yazar “dine dönüş”ün olmayacağını söylediği paragrafını “dünyayı dine döndürme” ifadesini kullanarak iki cümle önceki söylediği ile çelişmiştir.)

Aynı yazısında yazar dinin biçim değiştirmesi gerektiğini de yine iyi niyetlerle ifade edecek ve şu cümleleri ile nice sözde Müslüman entelektüelden alkış koparmayı başaracaktır. Diyor ki: “Dine yükselişi insanlar için kolaylaştırmak için dinin modern insanın bilinciyle bağlantı kurabilecek şekilde biçim değiştirebiliyor olması gerekir.” (Zaman Gazetesi a.g.m.) Dikkatinizi çekerim burada yazar modern insana ulaşabilmemiz ve onunla bağlantı kurabilmemiz için bir üslup değişimi yapmaktan veya bazı anlayışlarımızı yeniden gözden geçirmekten bahsetmiyor, bizzat dinin biçim değiştirmesinden bahsediyor. Bu ünlü yazarının bu düşüncelerini burada zikretmekteki amacımız dinde değişim, yenilik, esneklik, biçim değiştirme ve reform gibi söylemlerin ne kadar da masumane savunulduğunu ortaya koymak ve bu yanlışa kimlerin alet olduğunu gözler önüne sermektir.

Burada şunu söylemek zorundayız ki, İslâm’ı azıcık olsun bilenler, İslâm’ın esnekliği, değişimi, biçim değiştirmesi ve dinde reform gibi safsatalardan bahsetmezler ve bu konuyu tartışmaya bile değer bulmazlar. Çünkü bu konuda apaçık bir ayet kapı gibi karşımızda durmaktadır. İslâm ahkâmından –ilmî ilahiyat bilgisi olarak demiyorum- güncel bir tarzda bahsetmekten çekinen ve Kur’an hükümlerini bir takım korkularla görmezden gelenlerin bu ayeti de görmezden gelmeleri son derece normaldir. Şayet sadece bu ayet anlaşılmış olsaydı bizim entelektüel zevat dinde yenilik, reform, esneklik ve değişim gibi konuları -en azından din ekseninde- asla tartışmazlardı. Kamil olan bir dinin değişmesi, tamamlanması, düzeltilmesi veya cilalanıp yenilenmesi söz konusu olabilir mi? Din tastamam ve mükemmel ise kirli ellerin onun üzerinde değişiklik yapmaya veya onu yenilemeye çalışmaya ne hadleri vardır? Kur’an “El yevme ekmeltü leküm dînüküm” yani “Bugün dininizi kemale erdirdim..” (Maide, 3) buyurmuyor mu? Buna göre İslamiyet denildiğinde, kimsenin artık tamamlayamayacağı, eksikliği olmayan, dört dörtlük bir din akla gelir. Kişisel veya toplumsal din anlayışlarının tekâmülünden bahsedebilsek bile dinin bizzat kendisinin tekâmülünden bahsedilemez. Bu bakımdan din kendi kendine yeterli olan ve ayakta durmak için dışarıdan herhangi bir felsefî nazariyeye muhtaç olan bir konumda değildir.

“Kemal vasfı” gibi İslâm’ın en temel vasıflarının bile tartışmaya açıldığı nerede görülmüştür? Akılcılık adına, entelektüellik adına, vahyin kesin olarak konuştuğu alana girmeye çalışmak bir manada Allah ile boy ölçüşmeyi denemek değil midir? Kayıtsız akılcılığın bayraktarı olan Batı bu durumun sonucunda Allah’a küserek sekülerizm dinini benimsememiş midir? Bugün dine dair nazariyelerin havalarda uçuştuğu Batı, benimsediği bu yapay dinin gereğiyle amel ederken ya biz hangi akla hizmet ediyoruz?

Unutmayalım ki, İslamiyet dininde Yüce Allah’ın kemaline yani mükemmelliğine inanmak olduğu gibi, onun dininin de kâmil olduğuna inanmak vardır. Allah-u Teala’nın dininde bir noksanlık görmek, haşa Allah’ta noksanlık görmek demektir. Bu durumda Müslüman, Allah’ın kemaline inanmak zorunda olduğu gibi onun dininin kemaline de inanmak zorundadır. Eğer bu kemalin farkında değilse ortada apaçık bir şirk vardır. Çünkü bir yerde bir eksiklikten söz ediliyorsa onu tamamlama iddiasında bulunan ortaklar da mutlaka çıkacaktır. Yani ortaya bir takım nazariyeler atılacak ve bunlar birer dinmiş gibi sunularak “işte bu da dinin bu çağa en uygun yorumudur” etiketiyle piyasaya sürülecektir. Neticede nazariye adı altındaki bir sürü yeni anlayış ve bir sürü safsatanın içerisinde “gerçek vahiy” samanlıktaki topluiğne gibi gözden kaybolacaktır.


Aydın Başar

ÇİLEWEB