Türkiye’de bitmek-tükenmek bilmeyen “başörtüsü savaşları”nın bir cephesi de “ilahiyat” sosuna batırılmış durumda. Başörtüsüne “laiklik” adına karşı çıkanların bazıları, enteresan ve çelişkili bir biçimde, “dini argüman” kullanıyor. Muhafazakar hanımlara, “Kuran’da başörtüsü açıkça yazmıyor, onun için bunu takmayın” diyorlar. Deniz Baykal’dan Özdemir İnce’ye kadar bir dizi renkli şahsiyet, bu “laik fetvacılık” işine soyunmuş vaziyette.

Mesele bu kadar “avam”a indiğinden olacak, bazen bana da soranlar oluyor; “Sence Kuran’da başörtüsü var mı” diye. Benim naçizane cevabım şu: “Olduğuna kanaat getiren için vardır, getirmeyen için yoktur.”

Demek istediğim şu: Kur’an-ı Kerim’in ilgili surelerinde kadınların “tesettürü”ne dair ayetlerin olduğu kuşkusuz. Buradaki “örtünme”nin sınırları ise belli ölçüde yoruma açık. Sünni İslam’da yaygın kabul gören geleneksel yorum, kadının “el, yüz ve ayak” dışındaki uzuvlarını örtmesinin farz olduğudur. Bu yorum, Kur’an’daki ayetlerin lafzı kadar, “sünnet”teki uygulamaya ve “içtihat”lara da dayanır. Bin küsur yıldır böyledir. Diyanet İşleri Başkanlığı da bunu teyid ediyor.

“Sadece Kur’an’a bakalım ve oradaki kelimelerin manasını yeniden anlayalım” diyenler ise, aslında bir tür “Protestan okuma” yapıyorlar. Dahası, belki “modern kıyafet”ten yana oldukları için, ayetlerde onunla çelişmeyen bir anlam görmeye çalışıyorlar.

Peki hangi yorum doğru? Cevap: Her ikisi de! Çünkü iki farklı yorumun ardında, ilahi metne bakıştaki “yöntem” ve “amaç” farkları var. Hangisi aklınıza ve kalbinize daha çok hitap ediyorsa, sizin için doğru olan odur.

Biz, “tek doğru”ya inanmaya alıştırılmış bir toplum olduğumuz için, bu gibi müphem cevaplardan pek hoşlanmayız. “Doğrusu neyse birisi söylesin, ona göre hareket edelim” diye düşünenimiz çoktur. Oysa İslam’da en baştan beri “çoğulculuk” ve farklı yorumlara hoşgörü vardır. Modern çağda ise bu daha da gerekli hale gelmiştir; çünkü toplum çeşitlenmekte, yaşam ve düşünce biçimleri farklılaşmaktadır.

Benzer bir süreçten 19. yüzyılda Yahudilik de geçmişti. O dönemde bazı Yahudiler, kendi dinlerindeki şekli unsurların “tarihsel” olduğunu ileri sürerek “Reforme Edilmiş Yahudilik”i kurdular. Geleneği aynen korumakta ısrar edenler, “Ortodoks Yahudi” diye adlandırıldı. İkisinin ara versiyonu olarak da “Muhafazakar Yahudilik” çıktı. Bugün Yahudilik dairesinde bu üç farklı yorumun da yeri vardır. Ortodoksların sinagoğunda kadın-erkek ayrı oturur, Tevrat’ın sadece İbranicesi okunur. Daha çok Amerika’da yayılmış olan “Reforme Edilmiş Yahudilik” ise Protestan kiliseleri gibidir; ulusal dil kullanılır, modern müzik çalınır. Eğer tek alternatif Ortodoksluk olsa tümüyle sekülerleşecek olan bir çok Yahudi, bu şekilde “din dairesi”nde kalmıştır.

Türkiye’de rahatsız edici olan nokta, “reformist” görüşlerle ortaya çıkan bazı ilahiyatçıların, ikide bir geleneksel dindarları suçlaması, dahası onlar üzerindeki “laikçi” baskıları kutsaması. Oysa “başörtüsü özgürlüğü”nü savunmak için, onun farziyetine inanmaya, hatta Müslüman olmaya bile gerek yok ki... Bu bir hak ve özgürlük sorunu. Siz onun farz olduğuna inanmasanız bile, milyonlarca insan öyle inanıyor. Ayetleri sizin gibi tefsir etmek zorunda da değiller.

Söz konusu reformistlerin İslam’ın en önemli değerlerinden olan “niyet” meselesi üzerinde biraz düşünmesi lazım: Amaçları gerçekten dini “asrın idrakine söyletmek” mi, yoksa dine baskı yapan Jakobenlere çanak tutmak mı?

alıntı: