1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 12
  1. #1
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Sep 2007
    Nerden
    Maraş / İstanbul...
    Yaş
    44
    Mesaj
    13
    Rep Gücü
    11

    Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    Kimden : Mehdi*nin zuhuru yakındır... (Bay, 34)
    Kime : Grup: Alevi Uyan...Mehdî Geldi...
    Tarih : 1.11.2007 12:11 (GMT +2:00)


    Konu : Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:


    Mehdi şöyle dedi:


    Bildiğim ve bilmediğim bütün günahlarım için estagfirullah,estagfirullah,estagfirullah...
    Bildiğim ve bilmediğim bütün hatalarım için estagfirullah,estagfirullah,estagfirullah...
    Bildiğim ve bilmediğim bütün kusurlarım için estagfirullah,estagfirullah,estagfirullah...
    Tevbelerimin tevbesi ve tevbelerimin kabulü için estagfirullah,estagfirullah,estagfirullah...

    Bendeniz her gece yatmadan önce bu dua'yı mutlaka okurum...Bir sakıncası yoksa sizede tavsiye ederim...Saygılar...


    __________________________________________________ ______________


    Mehdi diyor ki:


    Said Nursi'nin sözleri zengin,manası fakir olan *SÖZLER* kitabını okudum...Ve daha yüzyirmi sayfaya varmadan notunu verdim...Bu adam insanın beynini işlevsiz hale getiriyor...Yani tabiri caizse bir tarla faresi gibi sanırım...Hani bilirsiniz tarla faresi tarlada en taze tohumlara ulaşır ve afiyetle yer ya? sanki bu adamda beyin tarlasına ekilen taze bilgileri yiyiyor ve geriye pisliklerini bırakıp orayı bereketsiz hale getiriyor...Yine anladığım odur ki; nefis ve şeytan ilişkisi ve sebep sonuç ilkeleri takip edilmemiştir...Neredeyse nefis kavramı ile şeytan kavramı birlikte zikredilmemiştir...Oysa ki; bu tasavvufun en belirgin şifresidir ki; ikisi bir araya gelmemişse orda eksik ilim vardır...Bu akıl ile iman'ın birlikte zikredilmesi içinde geçerlidir...Zaten tasavvufun en belirgin özelliği akıl ile imanın birlikte zikredilmesi ve kemale erdirilmesidir...Resul-ü Rahman 'Akıl ve Din birdir...Aklın olmadığı yerde din yoktur...' buyurmuştur...Hz.Ali'de bu konuda 'Eğer akıl dediğiniz şey din eksenine girmiyorsa,o akıl akıl değildir...Eğer din dediğiniz şeyde akıl eksenine girmiyor ise,oda din değildir...' yani anladığımız o ki; akıl ve iman kardeş gibidir...Akıl bu dünyanın imanı ise; iman'da ahiretin aklıdır...Akıl beden ise; iman ruhtur...Akıl insanın varlığı ise; iman onun gölgesi gibidir...Her ikisi reddedilemez haktır...İşte burda Said Nursi zannedersem bu nefis ve şeytan ilşkisinde zaafa düştüğü gibi akıl ve iman konusundada zaafiyetler göstermektedir...Bakın bizim bu tespitlerimizi bir profesörümüz nasıl doğrulamıştır...


    Prof.Dr.Alpaslan IŞIKLI diyor ki:


    Said Nursi'nin yazdıkları:


    Said Nursi'nin yapıtlarının Türkçe harflerle yazılmış olanlarını,doğrusunu isterseniz,öğrencilik yıllarımdan itibaren okuyup anlamaya çalışmışımdır...Fakat,son derece ağdalı,anlaşılmaz,kendine özgü bir üslubu olduğu için zaman zaman acaba bendeki bir eksiklikten mi? kaynaklanıyor diye düşündüğüm olmuştur...O zamanlar,belki daha kolay anlaşılır umuduyla *SÖZLER* isimli risalesini,Fransızca çevirisinden anlamaya da çalıştım...

    Tüm bu çabalardan sonra anlaşılmamasının asıl nedeninin,yazdıklarının hacmine oranla anlaşılacak çok az şey yazmış olmasından kaynaklandığı sonucuna vardığımı belirtmeliyim...

    Esasen,Said Nursi'ye karşı takdir ve hayranlık duygularıyla dolu olanların da genellikle,bu duyguların nedenlerini açıklamak bakımından,onun ne anlattığı,düşünsel plandaki katkılarının ne olduğu konusunda ikna edici bir gerekçe bulmakta güçlük çektikleri; onun yerine anlaşılmayacak kadar derin görüşler ortaya koyduğu yolundaki bahanelerin arkasına sığındıkları görülür...

    Esasen,Nurculukta anlamanın önemi yoktur? ..Zira,inanılmaktadır ki Nurculukta anlamadan da alim olmak mümkündür...


    ('Said Nursi ve Fethullah Gülen'in *LAİK* sempatizanları' adlı kitabından alınmıştır...)

    __________________________________________________ ______________


    Fethullah GÜLEN'in sadık öğrencilerinden biriyle Mehdi hasbihali yaptık? ..Bu arkadaşım sohbetin son kısımlarına geldiğimizde ben kendisine sordum acaba Mehdi kim dir? diye ve kendini tutamayıp içindekini döküverdi:'Ben Mehdi'nin Hocaefendi olduğunu zannediyorum...' Hoca efendi kim dedim? cevap olarak; tabi ki; FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ DEDİ...Ve bende kendimi tutamayıp şöyle dedim...Sana kim olduğunu söyleyim mi? Oda buyur dedi: Bende vakur bir şekilde cevap verdim ve dedim ki; 'Karşında duruyor...' ve eli ayağına karıştı ne yapacağını bilemez bir şekilde bana kimlerin kitaplarını okumamı tavsiye edersiniz dedi: bende 'İMAM-I RABBANİ'NİN KİTAPLARINI OKU' dedim...Çünki o benim 'YARI YANIMDIR...' Vesselam...

    __________________________________________________ ______________


    ATATÜRK'TE SAİD NURSİ'DE BU MİLLETİN ÜZERİNDE ALLAH'IN İKİ BÜYÜK İMTİHANIYDI.ATATÜRK AKL-I KEMALET BOYUTUNDA ''FURKAN'' OLARAK İMTİHANIMIZDI.SAİD NURSİ'DE İMAN-I KEMALET BOYUTUNDA ''FURKAN'' OLARAK İMTİHANIMIZDI.NE ACIDIR Kİ,HEM ATATÜRK BU GERÇEKTEN HABERSİZ HAREKET EDİYORDU.HEMDE SAİD NURSİ BU GERÇEKTEN HABERSİZ HAREKET EDİYORDU.VE HER İKİSİDE BU YÜZDEN BÜYÜK KAYIPLAR VERDİLER.SANKİ ARALARINDA BİLEMEDİĞİMİZ VE SIRRI HAKİKATİNE VAKIF OLAMADIĞIMIZ BİR BERZAH VARDI.İŞTE BİZLER TAMDA BU HAKİKATLERDEN YOLA ÇIKARAK MEHDİ'NİN SIRRI HAKİKATİNE VAKIF OLMUŞ OLUYORUZ.ÖYLE Kİ,BU DURUMDA MEHDİ'NİN ÖZELLİĞİ BU İKİ KEMALETİN BİRLEŞİMİYLE KARŞIMIZA ÇIKMAKTADIR.YANİ ATATÜRK'TE OLAN AKL-I KEMALET ''FURKAN''I İLE SAİD NURSİ'DE BULUNAN İMAN-I KEMALET ''FURKAN''I MEHDİ'DE BİRLEŞEREK GELİYOR KARŞIMIZA.YANİ BUNU HERKESİN ANLAYACAĞI DİLDE YORUMLARSAK,MEHDİ HEM ATATÜRK HEMDE SAİD NURSİ OLMUŞ OLUYOR.SANKİ BİRBİRLERİNE ZITMIŞ GİBİ GÖRÜNEN AKL-I KEMALET VE İMAN-I KEMALET SIRRI HAKİKAT'TE BİR VE BİR'E HİZMET EDER.ASLINDA BU HADİSEYİ KUR'AN'I KERİM BOYUTUNDA İNCELEDİĞİMİZDE AKLIN VE İMAN'IN YOLUNUN BİR OLDUĞUNU ÇOK RAHATLIKLA GÖRECEĞİZ ZATEN.VE NE YAZIK Kİ,ZAHİR'DE AYRILMAKTADIRLAR.HER İKİSİNİN HİZMET ALANLARI AYRI AYRIDIR.ÖRNEĞİN BU İKİ ÖZELLİĞİ HACI BEKTAŞ-I VELİ'DE GÖRMEK MÜMKÜNDÜR.O PİR'DE HEM AKL-I KEMALET VARDI,HEMDE İMAN-I KEMALET! ZATEN ULU PİR OLMASI BU YÜZDENDİR.YANİ BU PİR AKL-I KEMALETİYLE ''İLİMDEN GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR''DER.İMAN-I KEMALETİYLEDE ''ELİNE DİLİNE BELİNE SAHİP OL'' DER.YANİ ELİNE SAHİP OL HARAM'A EL UZATMA,DİLİNE SAHİP OL,BOŞ SÖZ,YALAN,GIYBET VE İFTİRA ETME DER.BELİNE SAHİP OL DER KENDİNE,ÇOCUĞUNA,AVRADINA SAHİP OL DER.VE ŞAYET ZAMAN TÜNELİNİ KULLANARAK HACI BEKTAŞ-I VELİ'Yİ O ÇAĞDAN ALIP ŞU AHİR ZAMAN'IN SONLARINA GETİREBİLECEK OLSAK,ŞÜPHESİZ O MEHDİ OLURDU.ZATEN GELECEK OLANINDA ONDAN FARKI HİÇ OLMAYACAK.ÖZETLE ŞUNU SÖYLÜYORUZ Kİ,MEHDİ HEM ATATÜRK'ÜN AKLI KEMALETİNE,HEMDE SAİD NURSİ'NİN İMAN'I KEMALETİNE SAHİP KİŞİ OLARAK KARŞIMIZA ÇIKACAKTIR! BİR HACI BEKTAŞ GİBİ,BİR HZ.ÖMER GİBİ,BİR HZ.ALİ GİBİ! ! ! OLACAKTIR.VE ZATEN ONLAR GİBİ OLAMADAN HALİFELİK YAPILAMAZ BU CİHAN'DA.SİZ ŞAYET MEHDİ'Yİ GÖRMEK VE TASAVVUR ETMEK İSTİYORSANIZ,KENDİ ÖZ ALEMİNİZDE ŞÖYLE BİR HAYAL KURGU YAPINIZ.HZ.ÖMER'LE HZ.ALİ'Yİ iMAM-I RABBANİ İLE PİR SULTAN'I VE SON OLARAK SAİD NURSİ İLE ATATÜRK'ÜN KARAKTERİSTİK OLARAK ÖNCE AKL-I KEMALETLERİNİ VE İMAN-I KEMALETLERİNİ,SONRA'DA SİMALARINI BİRLEŞTİRİP BİR RESİM KOYMAYA ÇALIŞIN ORTAYA VE ŞAYET BUNU BAŞARIRSANIZ,HİÇ ŞÜPHENİZ OLMASIN Kİ,MEHDİ KARŞINIZDA DURUYOR OLACAKTIR. GERÇEĞE HÛ...


    __________________________________________________ ______________


    Mehdi şöyle dedi:


    Ne zaman Bediüzzaman Said Nursi'den ve onun sözde Kur'an tefsiri kabul edilen Risale-i Nurlardan bahsedilse benim hemen aklıma Bakara suresi:79.ayet-i kerimesi gelir...Ve hiç kimse bu adamın İmam-ı Gazali'nin,Muhyiddin İbnu'l Arabi'nin,Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin,ve son olarakta yüksek marifet sahibi İmam-ı Rabbani'nin kötü birer taklitçisi olduğunu anlıyamaz...Doğrusu ben bu yüksek marifetle bunları çok rahatlıkla anlamaktayım...'

    Ve Hazret-i Mehdi'nin bahsettiği malum ayet-i kerimeyi sizlerle paylaşıyoruz...Allah hepimize hidayet nasip etsin...

    Bakara suresi:

    Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

    79. Yazıklar olsun o kişilere ki, Kitap'ı kendi elleriyle yazarlar da sonra onunla basit bir karşılık satın alsınlar diye, 'İşte bu, Allah katındandır! ' derler. Vay haline onların, ellerinin yazdıkları yüzünden! Vay haline onların, kazanıp durdukları yüzünden! ..(Sadakallahül Azim...)


    MEHDİ DEVAM ETTİ VE ŞÖYLE SÖYLEDİ:


    \'SÖZDE BEDİÜZZAMAN OLDUĞU SÖYLENEN SAİD NURSİ (KÜRDİ) VE SÖZDE HATEMÜ\'L EVLİYA OLDUĞU SÖYLENEN ÖMER ÖNGÜT OLMAK ÜZERE HER İKİSİ ASLINDA HAZRET-İ AHMED FARUKİ SERHENDİ İMAM-I RABBANİ MÜCEDDİD-İ ELF-İ SANİ KUDDİSE SİRREHÜL AZİZ\'İN BASİT ASALAKLARIDIR...VE SÖZDE ZAMANIN MÜCDEHİDİ OLDUĞU SÖYLENEN FETHULLAH GÜLEN VE HARUN YAHYA MÜSTEAR İSMİYLE ZİKREDİLEN ADNAN OKTAR OLMAK ÜZERE HER İKİSİDE ASLINDA SAİD NURSİNİN PİS PARAZİTLERİDİRLER... MÜJDELİ HABERLE BİLDİRİLDİ Kİ; MEHDİ FARUKA MERHAMET EDER...BU FARUĞUN KİM OLDUĞU KONUSUNDA MEHDİ DÜŞÜNMÜŞ ÖNCE BU KİMSENİN PROF.DR.FARUK BEŞER OLDUĞU SANILMIŞ FAKAT İLİMDE DERİNLEŞİP MESELE DAHA DERİNLERE İNİNCE BU KİMSENİN ASLINSA (SILA) İSMİ İLE HADİSLE MÜJDELENMİŞ OLAN HAZRET-İ AHMED FARUKİ OLDUĞU MEHDİ TARAFINDAN KESİN OLARAK SAPTANMIŞTIR...


    asii_melek (rumuz)

    ya sen kendini mehdimi sanıyosun? saçmalamayı bırak artık lütfen.mehdi; kelime olarak arapça he-de-ye kökünden ismi mef'ul olup hidayete ermiş; hidayet bulmuş kişi anlamını taşır.ama sen gördüğüm kadarıyla hidayete ermek yerine dalalete düşmüşsün.said nursi çok büyük bir zattır.Kendini Kuran hizmetine adamıştır.we zaten divan-ı salihinde ona kitap yazmak görewi werilmiştir.Mehdinin ismi faruk olması konusunda bişe diyemem çünkü; künyesi Ebü'l Faruktur..Mehdi konusunda sana daha çok şey söylemek isterdim; düştüğün bu durumdan kurtul diye.ne yazıkki şimdilik sadece bunları söyleyebilirim.ama sen mehdi deilsin..RABBİM tezzamanda sana hidayet kapılarını açsın..we töwbe kapıları kapanmadan töwbe etmeyi nasip etsin inşallah..yoksa ALLAH korusun bu sapık fikrinle kaybedenlerden olacaksın..Bende bir İmamı Rabbani ewladı olarak hidayete kawuşmanı tüm kalbimle diliyorum..


    **ENE*L-MEHDİ** (rumuz)

    Mehdi merak etti...! ! ! ...Diyor ki; bu kızı sevdim...Benim hakkımda daha başka neler söyleyebilirmiş acaba...Ama ben ona nasıl hidayete erdiğimi 'kendini tanıtmak için yazdığı not' bölümünde yazdıklarımı okusun ve bana bühtan etmesin diyorum...Ve bu vesileyle birde bize biat ederse hiçde fena olmaz...En azından ilk biat edenler sırasında yer alır, buda kendisine bir iffet ve haysiyet kazandırır...Allah iyiliğini ve güzelliğini artırsın...İffetini ve haysiyetini ona bağışlasın...Amin Sadakallahül Azim...


    asii_melek (rumuz)

    okudum yazılarını.ya her insanda manewi yönden bazı olaylar olabilir.bende kalkıp burda yaşadıklarımı anlatsam; nefsimi yükseltip derecemi alçaltmış olurum.seninki hidayet değil; emin ol ki; dalalet.sen mehdiliği bırak onun yardımcıları bi newi ewladları olacak derecede dahi deilsin.bi insan hakkında kesin hüküm wermem; çünkü kimin ne derece imana sahip oldunu bilemem.ama senin hakkında weriyorum.neden mi? çünkü sen said-nursi efendi hakkında yanlış yorum yapıosun we onun hizmetine laf atıosun.diosunya sözde KURAN TEFSİRİ RİSALEİ NUR die.o risaleler sayedinde kaç kişi imana hidayete erdiğini biliomusun sen? gerçekten yüreğin imanla aşkla dolsaydı KURAN HİZMETKARLARINA böle yaklaşmasdın.bu arada ben nurcu deilim; sadece böle büyük üstazlara laf atıldında sessiz kalmaktan utandım için konuşuorum.ya düşüncelerini okudukça içim parçalanıo inanki; lütfen abicim yanlış yoldasın.sana samimi bi kalple söylüyorum; töwbe et.çok geç olmadan töwbe et lütfen.ben kendi yolum dawam sayesinde iffet haysiyet we daha nice güzellik kazandım.ben doru yoldayım.RABBİM sıratı müstekımdan ayırmasın inşallah.we sanada sıratı müstakımda olmayı nasip etsin..amin..


    **ENE*L-MEHDİ** (rumuz)

    Asi meleğim! .. yazılanları okudum...İnan ki seni yine sevdim...Ama aramızda ki,bir farkı ortaya koyalım...Birincisi bendeniz alevi ve bektaşi kökten gelen melami burcuna mensup tasavvufçuyum...Bizde sırrı hakikat zuhur etmiştir...Dört kapı kırk makam esasına göre Yunusumuz der ki; 'Dördüncüsü hakikattir,eren herşeyi bula,bayram ola gündüzü kadir ola gecesi...' bu gerçek erenliğin son aşamada ki; ilm-i halidir...Said Nursi bu dereceye varamamış ve zındanlarda hz.Yusufçuluğu oynamıştır...Oysa ki hz.Yusufun akibeti ortadadır...En nihayetinde annesi babası ve kardeşleri kendisinin mak***** secde etmiştir...Yunusumuzun bahseddiği sonuçdur bu...Bu benim Rabbiciğimin hikmet ve hakikatlerinden bir demettir...Said Nursi zamanının en önde gelen okumuşlarındandır...Ama herşey okumakla bitmiyor...Furkan ehli olmak gerek! ! yani inançta ve yaşamda,akılda ve imanda hakla batılı bir güzel paylamak gerek...Sen benden korkmuşsun...Sözlerimden etkilenmişsin...Ve abiciğim diyorsun...Beni öcü gibi şeytan gibi görüyorsun...Hayır ben tam tersine Rabbiciğimin bir tanesiyim...O beni şeytanın sonunu getirmek için gönderdi...O melunun zamanı doluyor...Onun iktidarı dünyada ehil olmayan adamları başa getirmiş...Resul-u Rahman (savs) diyor ki:'Ne zaman ki ehil olmayanlar başa gelir,o zaman kıyameti bekle...' Resulün burda ki kıyametten bahsettiği uzun vadede büyük kıyamet ve kısa vadede Mehdi'nin zuhurudur...Zira Resul-ü Rahmana sormuşlar; 'Mehdi ne zaman zuhur eder...' Resulullah (savs) 'Onun zuhuru kıyamet gibi olacaktır...Nasıl ki; kıyametin saati Rabbimizin katında gizlidir...Mehdi'nin zuhur vaktide onda gizlidir...' buyurmuştur...Ve ek olarak şunu söylemiştir; 'O hiçkimsenin bilmediği bir duruma kılavuzlandığı için ona Mehdi denmiştir...' Yani hepsini toplarsak Mehdi Allah'ın Meleklerinden bile gizlediği bir zattır...Onlara şöyle söyledi; 'Sizin bilmediğiniz şeyler var...' Benim şimdilik yazacaklarım bu kadar kendini üzme...Benim kalbimide burkuyorsun...Ben sizi saptırmaya değil şeytanın kullarını saptırmaya geldim...Son olarak seni teskin etmek için söylüyorum...Benim Said Nursi için son sözüm Allah hayırlı hizmetlerini kabul etsin olacaktır...Yalnız şuda varki; Bizim anladığımıza göre Said Nursi ve talebeleri yüzünden bu Cumhuriyyet gerek dini gerek siyasi açıdan ne yazık ki geri kalmıştır...Ama şu var ki; Said Nursi'nin yerinde İmam-ı Rabbani olsaydı...Hiç şüphen olmasın ki; Mustafa Kemalle anlaşır ve birlikte çok işlere imza atarlardı ve belki bugün ki rejim laik değilde demokratik islam devleti olabilirdi...Bizler tasavvufçu olarak en uygun bunu görürüz...Ama ne yazık ki,Said Nursi ve talebeleri bu ülke için islamın inkişafı için ve en önemlisi tasavvufun yeni nesile intikal etmesi için büyük bir engel olmuştur...Vesselam...Mehdi bunları söyledi...


    __________________________________________________ ______________


    Sen Said-i Kürdi'nin bahsettiği Mehdi misin yoksa?


    [quote name='maraba' date='Oct 17 2007, 10:10 PM' post='615091']
    Sayın mehdi,

    Sen Said-i Kürdi'nin bahsettiği mehdimisin yoksa?
    [/quote]


    Yahudi bir mütedeyyin diyor ki; 'Mesih'in geleceği güne,sonuna kadar inanıyorum...' dikkat ederseniz Mesih deniyor? ..İsa Mesih değil...Çünkü onlara göre hala Mesih gelmedi ve onun için gelişi bekleniyor...Şimdi bizim ehl-i sünnet alimlerine gelincede bir Mehdi gelecek deniyor? ..ama hangisi...Ve dikkat buyurun bunlarında beklediği Mehdi ilk kez gelecek...Ve onlara göre Onikinci İmam Muhammed el Mehdi değil başka birisi gelecek...Bakın bilenler bilir biz bu ümmetin üçe bölündüğünü bir kısmının Yahudileştiğini bunların biz ehl-i sünnetiz diyen şeriatçı sünniler...Bir kısmının Hıristiyanlaştığını bunlarında kendilerine İmamiyye veya Caferiyye dediğini...Ve bir kısmınında kendilerine biz naci güruh-u naciyiz diyip yetmişüç milleti hoş gören Aleviler olduğunu ve bunların en doğru olanlarının Aleviler olduğunu zikretmiştik...Şimdi bu bizim Yahudileşmiş sünnilerimizde tıpkı yahudilerin bir Mesih beklemesi gibi bir Mehdi bekliyorlar ama onlar gibi yanılıyorlar...Nasıl ki; Deccal sahte Mesih olarak Yahudilerin karşısına dikilecekse bunların karşısınada Ömer Öngüt'ler,Fethullah Gülen'ler ve Harun Yahya'lar dikilmiş...Bizler bunların ayrıca Süfyaniler olduğunu sanıyoruz...Belkide diğer adıyla sahte Mehdi'ler olabilir...En doğrusunu Allah bilir...Said Nursi'de ne yazık ki; işte bu kategoriye giriyor...Ehl-i sünnet'ten benim bildiğim kadarıyla bir kişi Mehdi'nin Onikinci İmam Muhammed el Mehdi olduğunu en zirve iman-ı kemaletle bilmiştir; oda Ferüdüddin-i Attar'dır...Ve ona yakın olanda İmam-ı Rabbani'dir...Ferüdüddin-i Attar Mehdi'yi şöyle tarif eder; 'Yeryüzünde yüzbin evliya; isterler Allah'tan Mehdi'yi; ya İlahi Mehdi'yi gaybetten çıkar; ta ki ola cihanda adalet aşikar...' İmam-ı Rabbani'de şöyle yaklaşmıştır; 'Ben baktım ki; İsa aleyhisselam'ın bir ayağı Ali'nin başınd; bir ayağı Mehdi'nin başındadır...' Şimdi Ferüdüddin-i Attar burda gaybetten bahsettiği için Mehdi'nin gaybette olduğunu biliyor ve bu gaybetin tıpkı İsa MESİH'İN göğe çekilmesine inanış gibi olduğundan gerçeği anlamış olduğunu kabul ediyoruz...İmam-ı Rabbani'ye gelince oda en azından Oniki İmam'ların başını ve sonunu görebildiği için hoş görüyoruz...Biraz daha nasibi olsaydı arada kalan on imamıda görecekti? ..Çünkü Oniki İmam bizim anladığımız hakikate göre İsa Mesih tıpkı bir ekmek misali oniki dilim olması gibi nuru Oniki imamda dağıl mıştır...İmamiyye'ye gelince onlarda tıpkı hıristiyanların beklediği bir Mesih'i bekler gibi bekliyorlar...Ve nasıl ki; hıristiyanlar gerçek Mesih'in müslüman olarak gelişine şaşacak ise; bu bizim imamiyye'de Mehdi'nin alevilerin içerisinden çıkmasına öyle şaşıracaktır...En doğrusunu Allah bilir...Şimdi bu arkadaşımızın ciddi sorusuna gelince hayır ben Said Kürdi'nin müjdelediği değil? ..Pir Sultan'ın ve diğer ulu ozanların müjdelediği Mehdi Sahib-i zaman'ım...Umarım cevabımız sizi tatmin etmiştir...Mehdi böyle söyledi...


    Kur'an oldu delilimiz
    Sırrı hakikattir yolumuz
    İmam-ı Cafer'dir Ulumuz
    Mürüvvet kerem erenler...

    Kabe'nin yapısı bina yapısı
    İman etse asilerin hepisi
    Beş vakit okunur Ayet-el Kürsi
    Ya Muhammed sana imdada geldim...

    Muhammed dinidir bizim dinimiz
    Cibril-i Emindir hem rehberimiz
    Tarikat altından geçer yolumuz
    Biz müminiz mürşidimiz Ali’dir

    Yolundan azmışlar imana gelin
    Gelin bu mekandan bir haber alın
    Mehdi alçaktadır birlikte kalın
    Zakir oldum zikrederim Ali'yi...

    Yeryüzünü kızıl taçlar bürüye
    Münafık olanın bağrı eriye
    Sahib-i zaman'ın emri yürüye
    Mehdi kim? olduğu bilinmelidir...

    Hasan-ül Askeri Mehdi çıkınca
    İsa Peygamberi vezir tutunca
    Doksanbin er Horasandan kopunca
    Oniki İmam'a yardım okurum...

    Pir sultanım ey dur Dede Dehman
    Kendine cevretme andan gel heman
    İstanbul şehrinde ol Sahib-i zaman
    Tac-ı devlet ile sallanmalıdır.


    Zikr-i Hakikatimizdir...
    ______________________
    Baki Gerçekler Demine Hu Dost Allah Eyvallah...
    Gerçeğe Hu Mü'mine Ya Ali Ya Mehdi Sahib-i zaman...

  2. #2
    yeni üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    istanbul
    Mesaj
    54
    Rep Gücü
    19

    rose Cevap: Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    -BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'NİN MEHDİYET VE AHİR ZAMAN HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ-

    "Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah'a şükrederiz." (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138- Kastamonu Lahikası, 72)
    Üstad, Mehdi'nin kendisi olmadığını, kendisinden sonra geleceğini, "Bizler de kabrimizde seyredip Allah'a şükrederiz." şeklinde belirterek açıklamıştır.
    ........................

    "Merkez-i Hilafet eski zamanda Irak'da, Şam'da ve Medine'de bulunduğundan raviler kendi içtihatlarıyla daimi öyle kalacak gibi mana verip, "Merkez-i Hilafet-i İslamiye" yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini kendi içtihatlarıyla tavsil etmişler." (Şualar, 492)
    Mehdiyet olayının gerçekleşeceği yer olarak, her alim kendi zamanının Hilafet Merkezi olan Irak, Şam, Kufe, Medine gibi şehirleri belirtmiştir. Ravilerin bu içtihatları da zamanla rivayetlere katılarak günümüze ulaşmıştır.
    Ancak, ahir zaman olaylarının vuku bulduğu yerle ilgili rivayetlerin ortak noktası, bu olayların Hilafet Merkezi'nde gerçekleştiğidir.
    Bediüzzaman da bu sonuca varmıştır. Bilindiği gibi, son hilafet merkezi "İstanbul"dur. Halifelik bu yüzyılın başlarında resmi olarak kaldırılmıştır ve o günden bu yana dünya üzerinde başka hiçbir yere de taşınmamıştır. Peygamberimizin iki sancağı, kılıcı ve gömleği ile diğer mukaddes emanetler İstanbul'dadır. Sonuç olarak, halen bu manevi ünvanı koruyan tek şehir İstanbul'dur.
    .....................

    "Hilafet-i Muhammediye ünvanı ile" Mehdi'yi tarif eden Bediüzzaman, Mehdi'nin İslam Dünyası'nın Halifesi olacağını söylemektedir. Ayrıca bu makamı da "ünvan" olarak tarif ederek, tüm Müslümanların Mehdi'yi o makama layık kişi olarak tanıyacağına da işaret etmiştir.

    "O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum." (Barla Lahikası, 162)

    Üstad burada, kendisinin büyük kumandan olarak tarif ettiği, beklenen Mehdi olmadığını ancak onun yardımcısı olduğunu, onun faaliyetlerine zemin hazırladığını hatırlatmıştır.
    Mehdi'nin çok açıkça görülen ve tüm insanlar tarafından bilinen işaretleri vardır: Halife olması ve İslam'ı dünyaya hakim din kılması.
    ..........................

    Her yüzyıl başında bir müceddid (dini canlandıran, yenileyen) gönderileceğini Resulullah (SAV) Efendimiz hadisleriyle müjdelemektedir. Hicri 1400 senesinde (1979-1980) yani 14. asrın başında da hadisin haber verdiği gibi bir müceddidin gönderilmesi gerekmektedir. Bu da hadislerin ve alimlerin izahlarına göre, İslam aleminin 1400 senedir beklediği Mehdi'dir.

    -Mevlana Halid 12. Yüzyılın Müceddididir.
    -Risale-i Nurlar'ın Müellifi 13. Yüzyılın Müceddididir.
    -Hz. Mehdi de Müceddiddir.

    Ayrıca, Üstad Mehdi'nin en büyük müceddid olduğunu söyleyerek onun tüm mezheplerin üstünde olacağını ifade etmiştir. Bediüzzaman ise bilindiği gibi Şafi mezhebindendi.

    İmam Hanefi, İmam Şafi, İmam Hanbeli, İmam Maliki bu önderlerden olup 4 mezhebin kurucularıdır. Bütün ehli sünnet onların verdiği hükümlerle amel eder. Bediüzzaman.bu "müçtehid ve müceddit"lerin en büyüklerinin ise Hz.Mehdi olacağını ifade etmiştir. Bu da Mehdinin içtihat etme ve hüküm vermeye en selahiyetli kişi olarak, kendisinin de bir "mezhep sahibi" olacağını göstermektedir.
    ...........................

    "Şahs-ı İsa Aleyhisselam'ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal'ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi'nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile meczederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, "Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi olur." diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye'nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder." (Şualar, 493)
    Buradanda Hz. İsa'nın Hz. Mehdi'ye Tabi olacağı görülmektedir.
    ...........................

    Mehdi olduğunu iddia eden kardeşim RABBİM senide bizleride doğru yola ulaştırsın,kendi yolundan saptırmasın..yukarıda Mehdi'nin alametleri yazılı..bi kıyas et bakalım..seni nedir böyle düşündüren?Mehdi'nin İmam Hanefi, İmam Şafi, İmam Hanbeli, İmam Maliki gibi bütün ehli sünnetin,onların verdiği hükümlerle amel ettiği zatlardan bile üstün olduğunu söylüyor..H.Z mevlana'dan,gelmiş geçmiş tüm müceddidlerden üstün olduğunu söylüyor..
    yazında belirttiğin gibi said nursi ben mehdiyimde demiyor.O şahsın sadece bir hizmetkarı olabileceğini söylüyor..senin yaptığın gibi kötülemiyor..HATTA H.Z isa'nın kendisine tabi olacağını,birbirlerini bileceklerini,tanıyacaklarını söylüyor..HAŞA HAŞA HAŞA..
    BUNLARI İNSANLARI BİLGİLENDİRMEK İÇİN PAYLAŞIYORUM..YANLIŞ FİKİRLERDEN,İNANÇLARDAN ALLAH BİZİ KORUSUN..
    SENİ DE,HEPİMİZİ DE DOĞRU YOLA İLETSİN...

  3. #3
    Aktif Üye Karakarizma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Mesaj
    1.415
    Rep Gücü
    296

    Cevap: Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    Ben okudum da anlayamadım. Cümleler sanki biraz devrik. Daha Türkçesi olan hali var mı bu yazınızın?

  4. #4
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    May 2008
    Mesaj
    1
    Rep Gücü
    0

    Cevap: Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    bu hadisin tefsiri m.kemal piyasada yokken yapılmış ve sonra mahkemelerden beraat etmiştir
    Beşinci Şuâ şualar 5. şua




    [Otuz sene evvel yazılan matbu' "Muhakemat-ı Bediiye"de bahsedilen "Sedd-i Zülkarneyn" ve "Ye'cüc Me'cüc" ve sair eşrat-ı kıyametten yirmi mes'ele, o Muhakemat'a bir tetimme olarak onüç sene (Haşiye) evvel bir kısım müsveddesi yazılmış idi. Aziz bir dostumun hatırı için tebyiz edildi, Beşinci Şua oldu.]

    (Haşiye): Şimdi kırk seneden geçmiş.

    (Otuzbirinci Mektub'dan Otuzbirinci Lem'anın Beşinci Şua'ıdır.)

    İhtar: Evvelce mukaddimeden sonra gelen mes'eleler okunsun, tâ mukaddimedeki maksad anlaşılsın.

    بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    فَقَدْجَاءَاَشْرَاطُهَا âyetinin bir nüktesi, bu zamanda akide-i avam-ı mü'minîni vikaye ve şübehattan muhafaza için yazılmış. Âhirzamanda vukua gelecek hâdisata dair hadîslerin bir kısmı müteşabihat-ı Kur'aniye gibi derin manaları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir yerinde te'vil ederler. وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ اِلاَّ اللّهُ وَ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ sırrıyla, vukuundan sonra te'villeri anlaşılır ve murad ne olduğu bilinir ki, ilimde râsih olan

    (Orjinal Sayfa:455)

    lar آمَنّا بِهِ كُلّ ٌ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا deyip o gizli hakikatları izhar ederler.

    Bu Beşinci Şua'ın bir mukaddimesi ve yirmiüç mes'elesi vardır. Mukaddime beş noktadır.

    Birinci Nokta: İman ve teklif ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes'eleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki Ebu Bekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehiller esfel-i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrat-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur'aniye gibi kapalı ve te'villi oluyor. Yalnız, Güneş'in mağribden çıkması bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır; daha tevbe ve îman makbul olmaz. Çünki Ebu Bekirler, Ebu Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nüzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u îmanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eşhas-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.

    İkinci Nokta: Peygambere bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur'anın ve hadîs-i kudsînin muhkematı gibi. Ve diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilât ve tasviratı onun içtihadına havale edilir. İmana girmeyen hâdisat-ı kevniyeye ve vukuat-ı istikbaliyeye dair hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (A.S.M.) belâgatıyla -temsiller suretinde- sırr-ı teklif hikmetine muvafık tafsil ve tasvir eder. Meselâ: Bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennem'in dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür." Bu garib haberden beş-altı dakika sonra birisi geldi dedi: "Ya Resûlallah! Yetmiş yaşında bulunan filan münafık vefat etti, Cehennem'e gitti." Peygamber'in yüksek belîgane kelâmının te'vilini gösterdi.

    İhtar: Hakaik-i îmaniyeye girmeyen cüz'î hâdisat-ı istikbaliye, nazar-ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.

    Üçüncü Nokta: İki Nükte'dir.

    Birincisi: Teşbihler ve temsiller suretinde rivayet edilen bir kısım hadîsler, mürur-u zamanla avamın nazarında hakikat telakki

    (Orjinal Sayfa:456)

    edildiğinden vakıa mutabık çıkmıyor. Ayn-ı hakikat olduğu halde vakıa mutabakatı görünmüyor. Meselâ: Hamele-i Arş gibi arzın hamelesinden olan Sevr ve Hut namında ve misalinde iki melaike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.

    İkincisi: Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet-i İslâmiyenin veya merkez-i hilafetin nokta-i nazarında vürûd ettiği halde, umum ehl-i dünyaya şamil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm telakki edilmiş. Meselâ, rivayette vardır ki: "Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak." Yani, zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kamet okunacak demektir.

    Dördüncü Nokta: Ecel ve mevt gibi umûr-u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misillü, dünyanın sekeratı ve mevti ve nev'-i beşerin ve cins-i hayvanın eceli ve vefatı olan kıyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı, -yarı ömür gaflet-i mutlaka içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet-i mutlaka içinde- havf ve recanın müvazene-i maslahatkârane ve hakîmanesi bozulduğu gibi, aynen öyle de: Dünyanın eceli ve sekeratı olan kıyamet vakti muayyen olsaydı, kurûn-u ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Ve kurûn-u uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunup ne hayat-ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf ve reca içinde ihtiyar ile itaatkârane olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen olsa, bir kısım hakaik-i îmaniye bedahet derecesine girer, herkes ister istemez tasdik eder. İhtiyar ve irade ile bağlı olan sırr-ı teklif ve hikmet-i îman bozulur. İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldığından herkes her dakikada hem ecelini, hem bekasını düşündüğü için hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyamet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için; hem dünyanın fâniliğinde hayat-ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalışabilir.

    Hem de musibetlerin vakti muayyen olsaydı, musibet başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade manevî bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlahiye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisat-ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsiz

    (Orjinal Sayfa:457)

    lik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i îmaniyeden başka olan umûr-u gaybiyeden izn-i Rabbanî ile haber verenler dahi, yalnız işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebur'da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki; o kitabların bir kısım tâbileri te'vil edip îman etmediler. Fakat itikadat-ı îmaniyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercüman-ı Zîşan'ı (A.S.M.) umûr-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisat-ı istikbaliye-i dünyeviyeden icmalen haber vermişler.

    Beşinci Nokta: Hem her iki Deccal'ın asırlarına ait olan hârikaları, onların bahsiyle ve münasebetiyle rivayet edildiğinden onların şahıslarından sudûr edeceği telakki ve tevehhüm edilmesinden, o rivayet müteşabih olmuş, manası gizlenmiş. Meselâ, tayyare ve şimendiferle gezmesi...

    Hem meselâ, meşhur olmuş ki; İslâm Deccalı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, İstanbul'da Dikili Taş'ta bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek ki: "O öldü." Yani pek acib ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyo ile bağırılacak, haber verilecek.

    Hem Deccal'ın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garib halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebetdar rivayet edilmesi cihetiyle manası gizlenmiş. Meselâ: "O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (A.S.) onu öldürebilir, başka çare olamaz." rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semavî ve ulvî, hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur'aniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nüzulü ile o dinsiz meslek mahvolur ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.

    Hem bir kısım râvîlerin kabil-i hata içtihadlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir, mana gizlenir. Vakıa mutabakatı görünmez, müteşabih hükmüne geçer.

    Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cem'iyetin şahs-ı manevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr-i infiradî galib olduğundan, cemaatin sıfat-ı azîmesi ve büyük harekâtı o cemaatın başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle; o şahıslar, hârika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvafık olmak için yüz derece cisminden ve kuvvetinden büyük bir acûbe cisim ve müdhiş bir heykel ve çok hâ

    (Orjinal Sayfa:458)

    rika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edilmiş. Vakıa mutabakatı görünmüyor ve o rivayet müteşabih olur.

    Hem iki Deccal'ın sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor, biri öteki zannedilir. Hem "Büyük Mehdi"nin halleri sâbık Mehdilere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadîs-i müteşabih hükmüne geçer. İmam-ı Ali (R.A.) yalnız İslâm Deccalından bahseder.

    Mukaddime bitti, mes'elelere başlıyoruz.

    * * *

    [Şimdilik o hâdisat-ı gaybiyenin yüzer misallerinden -mülhidler tarafından avamın akidelerini bozmak fikriyle işaa edilen- yirmiüç mes'eleleri, tevfik-i Rabbanî ile gayet muhtasar bir surette beyan edilecek. Ve o mes'eleler mülhidlerin tahmini gibi zarar vermemekle beraber, her biri bir lem'a-i i'caz-ı Nebevî olduğu görünmekle ve hakikî tevilleri isbat ve izhar edilmekle akide-i avamı kuvvetlendirmeğe mühim bir sebeb olmasını rahmet-i Rabbanîden rica edip hatiatımı ve galatatımı afv u mağfiret altına almasını Rabb-ı Rahîmimden niyaz ederim.]

    (Orjinal Sayfa:459)


    BEŞİNCİ ŞUA'IN

    İkinci Makamı ve Mes'eleleri

    بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    BİRİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyan'ın eli delinecek."

    Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki, "Filân adamın eli deliktir." Yani çok müsriftir.

    İşte, Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tama'ı uyandırarak insanların o zaîf damarlarını tutup kendine musahhar eder diye bu hadîs ihtar ediyor. İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer diye haber verir.

    İKİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar; alnında "Hâzâ kâfir" yazılmış bulunur."

    Allahu a'lem bissavab.. bunun tevili şudur ki: O Süfyan, kendi başına firenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile tamim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için inşâallah ihtida eder, daha herkes -yalnız istemeyerek- onu giymekle kâfir olmaz.

    ÜÇÜNCÜ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan Deccal'ın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur." َالْعِلْمُعِنْدَاللّهِ bunun bir tevili şudur ki: Hükûmet dairesinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane ile lise mektebi, biri huri ve gılmanın çirkin bir taklidi, diğeri azab ve zindan sûretine girecek diye bir işarettir.

    DÖRDÜNCÜ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanda, Allah Allah diyecek kalmaz."

    (Orjinal Sayfa:460)

    لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: "Allah!. Allah!. Allah!. deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeairde ismullah yerine başka isim konulacak" demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünki Allah'ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukuunu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar.

    Diğer bir tevili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir; kıyamet, kâfirlerin başlarında patlar.

    BEŞİNCİ MES'ELE: Rivayette vardır ki: "Âhirzamanda Deccal gibi bir kısım şahıslar, uluhiyet dava edecekler ve kendilerine secde ettirecekler."

    Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Nasılki padişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük padişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de: Tabiiyyun ve maddiyyun mezhebinin başına geçen o eşhas, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nevi rububiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubudiyetkârane serfüru ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.

    ALTINCI MES'ELE: Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azab-ı kabirden sonra مِنْفِتْنَةِالدَّجَالِوَمِنْفِتْنَةِآخِرِالزَّمَان ِ vird-i ümmet olmuş.

    Allahu a'lem bissavab, bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ; Rusya'da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlub olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları birer cazibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, ser


    (Orjinal Sayfa:461)

    sem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.

    YEDİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Süfyan büyük bir âlim olacak, ilim ile dalalete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi' olacaklar."

    Vel'ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdar eder ve din derslerinden tecerrüd eden maarifi rehber edip tamimine şiddetle çalışır, demektir.

    SEKİZİNCİ MES'ELE: Rivayetler, Deccal'ın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiaze etmiş.

    لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun bir te'vili şudur ki: İslâmların Deccal'ı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccal'ı Süfyan'dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccal'ı ayrıdır. Yoksa Büyük Deccal'ın cebr ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.

    DOKUZUNCU MES'ELE: Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da tasvir edilmiş. Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Merkez-i hilafet eski zamanda Irak'ta ve Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, râviler kendi içtihadlarıyla -daimî öyle kalacak gibi- mana verip "merkez-i hükûmet-i İslâmiye" yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler.

    ONUNCU MES'ELE: Rivayetlerde, eşhas-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.

    Vel'ilmü indallah, bunun tevili şudur ki: O şahısların temsil ettikleri manevî şahsiyetin azametinden kinayedir. Bir vakit Rusya'yı mağlub eden Japon Başkumandanının sureti; bir ayağı Bahr-i Muhit'te, diğer ayağı Port Artür Kal'asında olarak gösterildiği gibi, şahs-ı manevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem



    (Orjinal Sayfa:462)

    o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Amma fevkalâde ve hârika iktidarları ise, ekser icraatları tahribat ve müştehiyat olduğundan fevkalâde bir iktidar görünür, çünki tahrib kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyat ise, nefisler tarafdar olduğundan çabuk sirayet eder.

    ONBİRİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezaret eder."

    Allahu a'lem bissavab, bunun iki tevili var:

    Birisi: O zamanda meşru nikâh azalır veya Rusya'daki gibi kalkar. Birtek kadına bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara çoban olur.

    İkinci tevili: O fitne zamanında, harblerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binaen ekser tevellüdat kızlar bulunmasından kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder; veledi kendi suretine çekmeğe sebebiyet verdiğinden, emr-i İlahiyle kızlar pekçok olur.

    ONİKİNCİ MES'ELE: Rivayetlerde var ki: "Deccal'ın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür." لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun iki tevili vardır:

    Birisi: Büyük Deccal'ın kutb-u şimalî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine kinaye ve işarettir. Çünki kutb-u şimalînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendifer ile bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür. Ben Rusya'daki esaretimde bu mevkiye yakın bulunuyordum. Demek büyük Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mu'cizane bir ihbardır.

    İkinci tevili ise: Hem büyük Deccal'ın, hem İslâm Deccalı'nın üç devre-i istibdadları manasında üç eyyam var. "Bir günü; bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır." diye, gayet yüksek bir belâgatla ümmetine haber vermiş.


    (Orjinal Sayfa:463)

    ONÜÇÜNCÜ MES'ELE: Kat'î ve sahih rivayette var ki: "İsa Aleyhisselâm büyük Deccal'ı öldürür."

    Vel'ilmü indallah, bunun da iki vechi var:

    Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal'ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu'cizatlı ve umumun makbulü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dır.

    İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm'ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal'ın teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı uluhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî'nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi' olur." diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.

    ONDÖRDÜNCÜ MES'ELE: Rivayette var ki: "Deccal'ın mühim kuvveti yahudidir. Yahudiler severek tâbi' olurlar."

    Allahu a'lem, diyebiliriz ki, bu rivayetin bir parça tevili Rusya'da çıkmış. Çünki her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, Komünist Komitesi'nin tesisinde mühim bir rol ile yahudi milletinden olan "Troçki" namında dehşetli bir adamı, Rusya'nın başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri olan meşhur Lenin'den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek Rusya'nın başını patlatıp bin senelik mahsulatını yaktırdılar. Büyük Deccal'ın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve sair hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar.

    ONBEŞİNCİ MES'ELE: Ye'cüc ve Me'cüc hâdisatının icmali Kur'anda olduğu gibi, rivayette bir kısım tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'anın muhkematından olan icmali gibi muhkem değil, belki bir derece müteşabih sayılır. Onlar tevil isterler. Belki râvilerin içtihadları karışmasıyla tabir isterler. Evet لاَيَعْلَمُالْغَيْبَاِلاَّاللّهُ Bunun bir tevili şudur ki: Kur'anın lisan-ı semavîsinde Ye'cüc ve Me'cüc namı verilen Mançur ve Mo-

    (Orjinal Sayfa:464)


    ğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin'den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr ü zeber edeceklerine işaret ve kinayedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efradı onlardandır. Evet, ihtilâl-i Fransavîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesatı tahrib ettiğinden, aşıladığı fikir bilâhare bolşevikliğe inkılab etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan, elbette ektikleri tohumlar hiç bir kayıd ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünki kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o şeraite muvafık insanlar ise, Çin-i Maçin'de kırk günlük bir mesafede yapılan ve acaib-i seb'a-i âlemden birisi bulunan Sedd-i Çinî'nin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabileleridir ki, Kur'an'ın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) mu'cizane ve muhakkikane haber vermiş.

    ONALTINCI MES'ELE: Rivayette var ki: -İsa Aleyhisselâm Deccal'ı öldürdüğü münasebetiyle- "Deccal'ın fevkalâde büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu" gösterir.

    لاَيَعْلَمُالْغَيْبَاِلاَّاللّهُ Bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselâm'ı nur-u îman ile tanıyan ve tâbi' olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin kemmiyeti, Deccal'ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.

    ONYEDİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Deccal çıktığı gün bütün dünya işitir ve kırk günde dünyayı gezer ve hârikulâde bir eşeği vardır."

    Allahu a'lem, bu rivayetler tamamen sahih olmak şartıyla tevilleri şudur: Bu rivayetler mu'cizane haber verir ki, "Deccal zamanında vasıta-i muhabere ve seyahat o derece terakki edecek ki, bir hâdise bir günde umum dünyada işitilecek. Radyo ile bağırır, şark garb işitir ve umum ceridelerinde okunacak. Ve bir adam kırk günde dünyayı devredecek ve yedi kıt'asını ve yetmiş hükû-

    (Orjinal Sayfa:465)

    metini görecek ve gezecek." diye zuhurundan on asır evvel telgraf, telefon, radyo, şimendifer, tayyareden mu'cizane haber verir. Hem Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, belki gayet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Ve gezmesi de her yeri istilâ etmek için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Ve bindiği merkebi ve himarı ise; ya şimendiferdir ki bir kulağı ve bir başı cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı cennet gibi güzelce tezyin ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyafetli başına gönderir. Veyahut onun eşeği, merkebi; dehşetli bir otomobildir veya tayyaredir veyahut...... (sükût lâzım!)

    ONSEKİZİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var." Yani فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ اَلْفَ سَنَةٍ âyetinin sırrıyla bin sene hâkîmane ve mükemmel yaşayacak. Eğer istikamette gitmezse, ona yarım gün var. Yani ancak beşyüz sene kadar hâkimiyeti ve galibiyeti muhafaza eder.

    Allahu a'lem, bu rivayet kıyametten haber vermek değil; belki İslâmiyetin galibane hâkimiyetinden ve hilafetin saltanatından bahseder ki, ayn-ı hakikat ve bir mu'cize-i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış. Çünki Hilafet-i Abbasiye'nin âhirinde, onun ehl-i siyaseti istikameti kaybettiği için, beşyüz sene kadar yaşamış. Fakat ümmetin heyet-i mecmuası ise istikameti kaybetmediğinden Hilafet-i Osmaniye imdada gelip binüçyüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiş. Sonra Osmanlı siyasiyyunları dahi istikameti muhafaza edemediğinden, o da ancak (hilafetle) beşyüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mu'cizane ihbarını, Hilafet-i Osmaniye kendi vefatıyla tasdik etmiş. Bu hadîsi başka risalelerde dahi bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.

    ONDOKUZUNCU MES'ELE: Rivayetlerde, âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl-i Beyt-i Nebevî'den Hazret-i Meh

    (Orjinal Sayfa:466)

    di'nin (Radıyallahü Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. Hattâ bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.

    Allahu a'lem bissavab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir tevili şudur ki: Büyük Mehdi'nin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi.. herbir asır me'yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini teyid edecek bir nevi Mehdi'ye veyahut Mehdi'nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi, Âl-i Beyt'ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Meselâ: Siyaset âleminde Mehdi-i Abbasî ve diyanet âleminde Gavs-ı Azam ve Şah-ı Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve oniki imam gibi Büyük Mehdi'nin bir kısım vazifelerini icra eden zâtlar dahi, -Mehdi hakkında gelen rivayetlerde- medar-ı nazar-ı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: "Eskide çıkmış." Her ne ise... Bu mes'ele Risâle-i Nur'da beyan edildiğinden, onu ona havale ile burada bu kadar deriz ki:

    Dünyada mütesanid hiçbir hanedan ve mütevafık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cem'iyet ve cemaat yoktur ki, Âl-i Beyt'in hanedanına ve kabilesine ve cem'iyetine ve cemaatine yetişebilsin.

    Evet yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler manevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-ı Kur'aniyenin mayası ile ve îmanın nuruyla ve İslâmiyet'in şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt, elbette âhirzamanda şeriat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-ı Furkaniyeyi ve Sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan Büyük Mehdi'nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarurî ve hayat-ı içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır.

    YİRMİNCİ MES'ELE: Güneş'in mağribden çıkması ve zeminden dâbbet-ül arzın zuhurudur.

    Amma Güneş'in mağribden tulûu ise, bedahet derecesinde bir alâmet-i kıyamettir. Ve bedaheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise-i semaviye olduğundan tefsiri ve manası zâhirdir, tevile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki: Allahu a'lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i Arz kafasının aklı hükmünde olan Kur'an onun başından çıkmasıyla zemin divane olup, izn-i İlahî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp, garbdan şarka olan seyahatını, irade-i Rabbanî ile şarktan garba tebdil etmekle Güneş garbdan tulûa başlar. Evet arzı şems ile, ferşi arş ile kuvvetli bağlayan hablullah-il metin olan Kur'anın kuvve-i cazibesi kopsa; küre-i arzın ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden Güneş garbdan çıkar. Hem müsademe neticesinde emr-i İlahî ile kıyamet kopar diye bir te'vili vardır.

    Amma "Dabbet-ül Arz":

    (Orjinal Sayfa:467)

    Kur'anda gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'î bir kanaatla bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim:

    لاَيَعْلَمُالْغَيْبَاِلاَّاللّهُ Nasılki kavm-i Firavun'a "çekirge âfâtı ve bit belası" ve Kâ'be tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebabil Kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve Deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfr ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle, arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dabbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki اِلاَّدَابَّةُاْلاَرْضِتَأْكُلُمِنْسَأَتَهُ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dabbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler îman bereketiyle ve sefahet ve su-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, îman hususunda o hayvanı konuşturmuş.

    رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا

    سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    * * *

    Sâbık yirmi aded mes'elelere bir tetimme olarak üç küçük mes'eledir.

    BİRİNCİ MES'ELE: Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselâm'a "Mesih" namı verildiği gibi her iki Deccal'a dahi "Mesih" namı verilmiş ve bütün rivayetlerde

    مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَالِ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَالِ denilmiş. Bunun hikmeti ve tevili nedir?


    (Orjinal Sayfa:468)

    Elcevap: Allahu a'lem bunun hikmeti şudur ki: Nasılki emr-i İlahî ile İsâ Aleyhisselâm, şeriat-ı Museviyede bir kısım ağır tekalifi kaldırıp şarab gibi bazı müştehiyatı helâl etmiş. Aynen öyle de; Büyük Deccal, şeytanın iğvası ve hükmü ile şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc'e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan Süfyan dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine bataklığında, birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdad bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan başka zabt altına alınamaz.

    İKİNCİ MES'ELE: Rivayetlerde her iki Deccal'ın hârikulâde icraatlarından ve pek fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht bir kısım insanlar, onlara bir nevi uluhiyet isnad eder diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir?

    Elcevap: وَالْعِلْمُعِنْدَاللّهِ icraatları büyük ve hârikulâde olması ise: Ekser tahribat ve hevesata sevkiyat olduğundan, kolayca hârikulâde öyle işler yaparlar ki; bir rivayette "Bir günleri bir senedir" yani, bir senede yaptıkları işleri, üçyüz senede yapılmaz, denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görünmesi ise, dört cihet ve sebebi var:

    Birincisi: İstidrac eseri olarak, müstebidane olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeğe sebeb olur. Halbuki hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda gelen müsbet mehasin ve şeref ve ganîmet o cemaate taksim edilir ve efradına verilir. Ve seyyiat ve tahribat ve zayiat ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ: Bir tabur bir kal'ayı fethetse, ganîmet ve şeref süngülerine aittir. Ve menfî tedbirler ile zayiatlar olsa, kumandanlarına aittir.

    İşte hak ve hakikatın bu düstur-u esasiyesine bütün bütün muhalif olarak müsbet terakkiyat ve hasenat o müdhiş başlara ve menfî icraat ve seyyiat bîçare milletlerine verilmesiyle; nefret-i âmme-


    (Orjinal Sayfa:469)

    ye lâyık olan o şahıslar, -istidrac cihetiyle- ehl-i gaflet tarafından bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.

    İkinci cihet ve sebeb: Her iki Deccal, azamî bir istibdad ve azamî bir zulüm ve azamî bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, azamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acib bir istibdad ki; -kanunlar perdesinde- herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ elbisesine müdahale ederler. Zannederim, asr-ı âhirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kablelvuku ile bu dehşetli istibdadı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hata bir cebhede hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harab ve yüzer masumları tecziye ve tehcir ile perişan eder.

    Üçüncü cihet ve sebeb: Her iki Deccal, Yahudinin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccalı masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini kazandıklarından dehşetli bir iktidar zannedilir. Hem bazı ehl-i velayetin istihracatıyla anlaşılıyor ki, İslâm Devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal ise; gayet muktedir ve dâhî ve faal ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şan ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrazam ve gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshir eder. Onların fevkalâde ve dâhiyane icraatlarını, riyasızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnad ve o vasıta ile koca ordunun ve hükûmetin teceddüd ve inkılab ve harb-i umumî inkılabından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyatı şahsına isnad ettirerek şahsında pek acib ve hârika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından işaa ettirir.

    Dördüncü cihet ve sebeb: Büyük Deccal'ın ispirtizma nevinden teshir edici hassaları bulunur. İslâm Deccalı'nın dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ rivayetlerde "Deccal'ın bir gözü kördür" diye nazar-ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccal'ın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadîste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan yalnız münhasıran bu dünyayı görecek birtek gözü var ve âkibeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder.

    Ben bir manevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir

    (Orjinal Sayfa:470)

    cür'et ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avam-ı nâs hakikat-ı hali bilmediklerinden, hârikulâde iktidar ve cesaret zannederler.

    Hem şanlı ve kahraman bir millet, mağlubiyeti hengâmında, böyle istidraclı ve şanlı ve tali'li ve muvaffakıyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan gizli ve dehşetli olan mahiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister. Fakat kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-u îman ve Kur'an ışığıyla hakikat-ı hali göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır.

    ÜÇÜNCÜ KÜÇÜK MES'ELE: Medar-ı ibret üç hâdisedir.

    Birinci Hâdise: Bir zaman Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh'a yahudi çocukları içinde birisini gösterdi, "İşte sureti" dedi. Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh, "Öyle ise ben bunu öldüreceğim" dedi. Ferman etti: "Eğer bu Süfyan ve İslâm Deccalı olsa, sen öldüremezsin; eğer o olmazsa, onun suretiyle öldürülmez."

    Bu rivayet işaret eder ki; onun sureti, hâkimiyeti zamanında çok şeylerde görüneceği gibi, kendisi yahudiler içinde tevellüd edecek. Garibdir ki, onun suretindeki bir çocuğu katledecek derecede ona hiddet ve adavet eden Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh, o Süfyan'ın en çok beğendiği ve takdir ettiği ve çok defa ondan senakârane bahsedeceği bir memduhu -Hazret-i Ömer'le- çıkmış.

    İkinci Hâdise: O İslâm Deccalı, "Sûre-i وَالتِّينِوَالزَّيْتُونِ manasını merak edip soruyor" diye çoklar nakletmişler. Garibdir ki, bu surenin akibinde olan اِقْرَاْبِاسْمِرَبِّكَ sûresinde اِنَّاْلاِنْسَانَلَيَطْغَى cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına -cifir ile ve manasıyla- işaret ettiği gibi, ehl-i salâte ve câmilere tâgiyane tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidraclı adam, küçük bir sureyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.


    (Orjinal Sayfa:471)

    Üçüncü Hâdise: Bir rivayette "İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş. لاَيَعْلَمُالْغَيْبَاِلاَّاللّهُ Bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyet'in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

    Garibdir hem çok garibdir. Yediyüz sene müddetinde İslâmiyet'in ve Kur'an'ın elinde şeref-şiar, bârika-asa bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyet'in bir kısım şeairine karşı istimal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor" diye rivayetlerden anlaşılıyor.

    وَاللّهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ{ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ


    156 Okuma



    BÖLÜMLER Bize yazın | Risale-i Nur | Sorularla Risale-i Nur | Kur'an-ı Kerim | Kütüb-ü Sitte | Ana Sayfa

  5. #5
    Süper Aktif Üye RABİA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Mesaj
    4.585
    Blog Mesajları
    4
    Rep Gücü
    52573

    Cevap: Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    Hey Allah'ım ya!
    Ne garib insanlarla dolu bu dünya...anlayamadığını söylediği risalelere nasıl da kafa tutuyor? Be hey zavalı, asıl sensin parazit,Bediüzzamandan nemalanmaya çalışıyorsun...
    Tırtılın Dünya'nın sonu dediğine;
    Usta, kelebek der.

  6. #6
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Mesaj
    844
    Rep Gücü
    2992

    Cevap: Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    Hararet nardadır sacda değildir
    Marifet baştadır Taçda değildir
    Her ne arar isen kendinde ara
    Kudüste Mekkede Hacda değildir
    Selamlar.

  7. #7
    Üyecik kahve bahane - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Mesaj
    43
    Rep Gücü
    2682

    Cevap: Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    Alıntı muhammedYUSUF´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    bu hadisin tefsiri m.kemal piyasada yokken yapılmış ve sonra mahkemelerden beraat etmiştir
    Beşinci Şuâ şualar 5. şua




    [Otuz sene evvel yazılan matbu' "Muhakemat-ı Bediiye"de bahsedilen "Sedd-i Zülkarneyn" ve "Ye'cüc Me'cüc" ve sair eşrat-ı kıyametten yirmi mes'ele, o Muhakemat'a bir tetimme olarak onüç sene (Haşiye) evvel bir kısım müsveddesi yazılmış idi. Aziz bir dostumun hatırı için tebyiz edildi, Beşinci Şua oldu.]

    (Haşiye): Şimdi kırk seneden geçmiş.

    (Otuzbirinci Mektub'dan Otuzbirinci Lem'anın Beşinci Şua'ıdır.)

    İhtar: Evvelce mukaddimeden sonra gelen mes'eleler okunsun, tâ mukaddimedeki maksad anlaşılsın.

    بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    فَقَدْجَاءَاَشْرَاطُهَا âyetinin bir nüktesi, bu zamanda akide-i avam-ı mü'minîni vikaye ve şübehattan muhafaza için yazılmış. Âhirzamanda vukua gelecek hâdisata dair hadîslerin bir kısmı müteşabihat-ı Kur'aniye gibi derin manaları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir yerinde te'vil ederler. وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ اِلاَّ اللّهُ وَ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ sırrıyla, vukuundan sonra te'villeri anlaşılır ve murad ne olduğu bilinir ki, ilimde râsih olan

    (Orjinal Sayfa:455)

    lar آمَنّا بِهِ كُلّ ٌ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا deyip o gizli hakikatları izhar ederler.

    Bu Beşinci Şua'ın bir mukaddimesi ve yirmiüç mes'elesi vardır. Mukaddime beş noktadır.

    Birinci Nokta: İman ve teklif ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes'eleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki Ebu Bekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehiller esfel-i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrat-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur'aniye gibi kapalı ve te'villi oluyor. Yalnız, Güneş'in mağribden çıkması bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır; daha tevbe ve îman makbul olmaz. Çünki Ebu Bekirler, Ebu Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nüzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u îmanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eşhas-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.

    İkinci Nokta: Peygambere bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur'anın ve hadîs-i kudsînin muhkematı gibi. Ve diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilât ve tasviratı onun içtihadına havale edilir. İmana girmeyen hâdisat-ı kevniyeye ve vukuat-ı istikbaliyeye dair hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (A.S.M.) belâgatıyla -temsiller suretinde- sırr-ı teklif hikmetine muvafık tafsil ve tasvir eder. Meselâ: Bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennem'in dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür." Bu garib haberden beş-altı dakika sonra birisi geldi dedi: "Ya Resûlallah! Yetmiş yaşında bulunan filan münafık vefat etti, Cehennem'e gitti." Peygamber'in yüksek belîgane kelâmının te'vilini gösterdi.

    İhtar: Hakaik-i îmaniyeye girmeyen cüz'î hâdisat-ı istikbaliye, nazar-ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.

    Üçüncü Nokta: İki Nükte'dir.

    Birincisi: Teşbihler ve temsiller suretinde rivayet edilen bir kısım hadîsler, mürur-u zamanla avamın nazarında hakikat telakki

    (Orjinal Sayfa:456)

    edildiğinden vakıa mutabık çıkmıyor. Ayn-ı hakikat olduğu halde vakıa mutabakatı görünmüyor. Meselâ: Hamele-i Arş gibi arzın hamelesinden olan Sevr ve Hut namında ve misalinde iki melaike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.

    İkincisi: Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet-i İslâmiyenin veya merkez-i hilafetin nokta-i nazarında vürûd ettiği halde, umum ehl-i dünyaya şamil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm telakki edilmiş. Meselâ, rivayette vardır ki: "Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak." Yani, zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kamet okunacak demektir.

    Dördüncü Nokta: Ecel ve mevt gibi umûr-u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misillü, dünyanın sekeratı ve mevti ve nev'-i beşerin ve cins-i hayvanın eceli ve vefatı olan kıyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı, -yarı ömür gaflet-i mutlaka içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet-i mutlaka içinde- havf ve recanın müvazene-i maslahatkârane ve hakîmanesi bozulduğu gibi, aynen öyle de: Dünyanın eceli ve sekeratı olan kıyamet vakti muayyen olsaydı, kurûn-u ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Ve kurûn-u uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunup ne hayat-ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf ve reca içinde ihtiyar ile itaatkârane olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen olsa, bir kısım hakaik-i îmaniye bedahet derecesine girer, herkes ister istemez tasdik eder. İhtiyar ve irade ile bağlı olan sırr-ı teklif ve hikmet-i îman bozulur. İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldığından herkes her dakikada hem ecelini, hem bekasını düşündüğü için hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyamet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için; hem dünyanın fâniliğinde hayat-ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalışabilir.

    Hem de musibetlerin vakti muayyen olsaydı, musibet başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade manevî bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlahiye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisat-ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsiz

    (Orjinal Sayfa:457)

    lik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i îmaniyeden başka olan umûr-u gaybiyeden izn-i Rabbanî ile haber verenler dahi, yalnız işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebur'da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki; o kitabların bir kısım tâbileri te'vil edip îman etmediler. Fakat itikadat-ı îmaniyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercüman-ı Zîşan'ı (A.S.M.) umûr-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisat-ı istikbaliye-i dünyeviyeden icmalen haber vermişler.

    Beşinci Nokta: Hem her iki Deccal'ın asırlarına ait olan hârikaları, onların bahsiyle ve münasebetiyle rivayet edildiğinden onların şahıslarından sudûr edeceği telakki ve tevehhüm edilmesinden, o rivayet müteşabih olmuş, manası gizlenmiş. Meselâ, tayyare ve şimendiferle gezmesi...

    Hem meselâ, meşhur olmuş ki; İslâm Deccalı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, İstanbul'da Dikili Taş'ta bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek ki: "O öldü." Yani pek acib ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyo ile bağırılacak, haber verilecek.

    Hem Deccal'ın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garib halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebetdar rivayet edilmesi cihetiyle manası gizlenmiş. Meselâ: "O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (A.S.) onu öldürebilir, başka çare olamaz." rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semavî ve ulvî, hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur'aniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nüzulü ile o dinsiz meslek mahvolur ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.

    Hem bir kısım râvîlerin kabil-i hata içtihadlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir, mana gizlenir. Vakıa mutabakatı görünmez, müteşabih hükmüne geçer.

    Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cem'iyetin şahs-ı manevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr-i infiradî galib olduğundan, cemaatin sıfat-ı azîmesi ve büyük harekâtı o cemaatın başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle; o şahıslar, hârika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvafık olmak için yüz derece cisminden ve kuvvetinden büyük bir acûbe cisim ve müdhiş bir heykel ve çok hâ

    (Orjinal Sayfa:458)

    rika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edilmiş. Vakıa mutabakatı görünmüyor ve o rivayet müteşabih olur.

    Hem iki Deccal'ın sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor, biri öteki zannedilir. Hem "Büyük Mehdi"nin halleri sâbık Mehdilere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadîs-i müteşabih hükmüne geçer. İmam-ı Ali (R.A.) yalnız İslâm Deccalından bahseder.

    Mukaddime bitti, mes'elelere başlıyoruz.

    * * *

    [Şimdilik o hâdisat-ı gaybiyenin yüzer misallerinden -mülhidler tarafından avamın akidelerini bozmak fikriyle işaa edilen- yirmiüç mes'eleleri, tevfik-i Rabbanî ile gayet muhtasar bir surette beyan edilecek. Ve o mes'eleler mülhidlerin tahmini gibi zarar vermemekle beraber, her biri bir lem'a-i i'caz-ı Nebevî olduğu görünmekle ve hakikî tevilleri isbat ve izhar edilmekle akide-i avamı kuvvetlendirmeğe mühim bir sebeb olmasını rahmet-i Rabbanîden rica edip hatiatımı ve galatatımı afv u mağfiret altına almasını Rabb-ı Rahîmimden niyaz ederim.]

    (Orjinal Sayfa:459)


    BEŞİNCİ ŞUA'IN

    İkinci Makamı ve Mes'eleleri

    بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    BİRİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyan'ın eli delinecek."

    Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki, "Filân adamın eli deliktir." Yani çok müsriftir.

    İşte, Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tama'ı uyandırarak insanların o zaîf damarlarını tutup kendine musahhar eder diye bu hadîs ihtar ediyor. İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer diye haber verir.

    İKİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar; alnında "Hâzâ kâfir" yazılmış bulunur."

    Allahu a'lem bissavab.. bunun tevili şudur ki: O Süfyan, kendi başına firenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile tamim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için inşâallah ihtida eder, daha herkes -yalnız istemeyerek- onu giymekle kâfir olmaz.

    ÜÇÜNCÜ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan Deccal'ın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur." َالْعِلْمُعِنْدَاللّهِ bunun bir tevili şudur ki: Hükûmet dairesinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane ile lise mektebi, biri huri ve gılmanın çirkin bir taklidi, diğeri azab ve zindan sûretine girecek diye bir işarettir.

    DÖRDÜNCÜ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanda, Allah Allah diyecek kalmaz."

    (Orjinal Sayfa:460)

    لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: "Allah!. Allah!. Allah!. deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeairde ismullah yerine başka isim konulacak" demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünki Allah'ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukuunu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar.

    Diğer bir tevili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir; kıyamet, kâfirlerin başlarında patlar.

    BEŞİNCİ MES'ELE: Rivayette vardır ki: "Âhirzamanda Deccal gibi bir kısım şahıslar, uluhiyet dava edecekler ve kendilerine secde ettirecekler."

    Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Nasılki padişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük padişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de: Tabiiyyun ve maddiyyun mezhebinin başına geçen o eşhas, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nevi rububiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubudiyetkârane serfüru ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.

    ALTINCI MES'ELE: Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azab-ı kabirden sonra مِنْفِتْنَةِالدَّجَالِوَمِنْفِتْنَةِآخِرِالزَّمَان ِ vird-i ümmet olmuş.

    Allahu a'lem bissavab, bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ; Rusya'da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlub olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları birer cazibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, ser


    (Orjinal Sayfa:461)

    sem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.

    YEDİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Süfyan büyük bir âlim olacak, ilim ile dalalete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi' olacaklar."

    Vel'ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdar eder ve din derslerinden tecerrüd eden maarifi rehber edip tamimine şiddetle çalışır, demektir.

    SEKİZİNCİ MES'ELE: Rivayetler, Deccal'ın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiaze etmiş.

    لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun bir te'vili şudur ki: İslâmların Deccal'ı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccal'ı Süfyan'dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccal'ı ayrıdır. Yoksa Büyük Deccal'ın cebr ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.

    DOKUZUNCU MES'ELE: Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da tasvir edilmiş. Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Merkez-i hilafet eski zamanda Irak'ta ve Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, râviler kendi içtihadlarıyla -daimî öyle kalacak gibi- mana verip "merkez-i hükûmet-i İslâmiye" yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler.

    ONUNCU MES'ELE: Rivayetlerde, eşhas-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.

    Vel'ilmü indallah, bunun tevili şudur ki: O şahısların temsil ettikleri manevî şahsiyetin azametinden kinayedir. Bir vakit Rusya'yı mağlub eden Japon Başkumandanının sureti; bir ayağı Bahr-i Muhit'te, diğer ayağı Port Artür Kal'asında olarak gösterildiği gibi, şahs-ı manevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem



    (Orjinal Sayfa:462)

    o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Amma fevkalâde ve hârika iktidarları ise, ekser icraatları tahribat ve müştehiyat olduğundan fevkalâde bir iktidar görünür, çünki tahrib kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyat ise, nefisler tarafdar olduğundan çabuk sirayet eder.

    ONBİRİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezaret eder."

    Allahu a'lem bissavab, bunun iki tevili var:

    Birisi: O zamanda meşru nikâh azalır veya Rusya'daki gibi kalkar. Birtek kadına bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara çoban olur.

    İkinci tevili: O fitne zamanında, harblerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binaen ekser tevellüdat kızlar bulunmasından kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder; veledi kendi suretine çekmeğe sebebiyet verdiğinden, emr-i İlahiyle kızlar pekçok olur.

    ONİKİNCİ MES'ELE: Rivayetlerde var ki: "Deccal'ın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür." لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Bunun iki tevili vardır:

    Birisi: Büyük Deccal'ın kutb-u şimalî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine kinaye ve işarettir. Çünki kutb-u şimalînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendifer ile bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür. Ben Rusya'daki esaretimde bu mevkiye yakın bulunuyordum. Demek büyük Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mu'cizane bir ihbardır.

    İkinci tevili ise: Hem büyük Deccal'ın, hem İslâm Deccalı'nın üç devre-i istibdadları manasında üç eyyam var. "Bir günü; bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır." diye, gayet yüksek bir belâgatla ümmetine haber vermiş.


    (Orjinal Sayfa:463)

    ONÜÇÜNCÜ MES'ELE: Kat'î ve sahih rivayette var ki: "İsa Aleyhisselâm büyük Deccal'ı öldürür."

    Vel'ilmü indallah, bunun da iki vechi var:

    Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal'ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu'cizatlı ve umumun makbulü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dır.

    İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm'ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal'ın teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı uluhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî'nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi' olur." diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.

    ONDÖRDÜNCÜ MES'ELE: Rivayette var ki: "Deccal'ın mühim kuvveti yahudidir. Yahudiler severek tâbi' olurlar."

    Allahu a'lem, diyebiliriz ki, bu rivayetin bir parça tevili Rusya'da çıkmış. Çünki her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, Komünist Komitesi'nin tesisinde mühim bir rol ile yahudi milletinden olan "Troçki" namında dehşetli bir adamı, Rusya'nın başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri olan meşhur Lenin'den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek Rusya'nın başını patlatıp bin senelik mahsulatını yaktırdılar. Büyük Deccal'ın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve sair hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar.

    ONBEŞİNCİ MES'ELE: Ye'cüc ve Me'cüc hâdisatının icmali Kur'anda olduğu gibi, rivayette bir kısım tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'anın muhkematından olan icmali gibi muhkem değil, belki bir derece müteşabih sayılır. Onlar tevil isterler. Belki râvilerin içtihadları karışmasıyla tabir isterler. Evet لاَيَعْلَمُالْغَيْبَاِلاَّاللّهُ Bunun bir tevili şudur ki: Kur'anın lisan-ı semavîsinde Ye'cüc ve Me'cüc namı verilen Mançur ve Mo-

    (Orjinal Sayfa:464)


    ğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin'den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr ü zeber edeceklerine işaret ve kinayedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efradı onlardandır. Evet, ihtilâl-i Fransavîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesatı tahrib ettiğinden, aşıladığı fikir bilâhare bolşevikliğe inkılab etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan, elbette ektikleri tohumlar hiç bir kayıd ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünki kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o şeraite muvafık insanlar ise, Çin-i Maçin'de kırk günlük bir mesafede yapılan ve acaib-i seb'a-i âlemden birisi bulunan Sedd-i Çinî'nin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabileleridir ki, Kur'an'ın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) mu'cizane ve muhakkikane haber vermiş.

    ONALTINCI MES'ELE: Rivayette var ki: -İsa Aleyhisselâm Deccal'ı öldürdüğü münasebetiyle- "Deccal'ın fevkalâde büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu" gösterir.

    لاَيَعْلَمُالْغَيْبَاِلاَّاللّهُ Bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselâm'ı nur-u îman ile tanıyan ve tâbi' olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin kemmiyeti, Deccal'ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.

    ONYEDİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Deccal çıktığı gün bütün dünya işitir ve kırk günde dünyayı gezer ve hârikulâde bir eşeği vardır."

    Allahu a'lem, bu rivayetler tamamen sahih olmak şartıyla tevilleri şudur: Bu rivayetler mu'cizane haber verir ki, "Deccal zamanında vasıta-i muhabere ve seyahat o derece terakki edecek ki, bir hâdise bir günde umum dünyada işitilecek. Radyo ile bağırır, şark garb işitir ve umum ceridelerinde okunacak. Ve bir adam kırk günde dünyayı devredecek ve yedi kıt'asını ve yetmiş hükû-

    (Orjinal Sayfa:465)

    metini görecek ve gezecek." diye zuhurundan on asır evvel telgraf, telefon, radyo, şimendifer, tayyareden mu'cizane haber verir. Hem Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, belki gayet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Ve gezmesi de her yeri istilâ etmek için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Ve bindiği merkebi ve himarı ise; ya şimendiferdir ki bir kulağı ve bir başı cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı cennet gibi güzelce tezyin ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyafetli başına gönderir. Veyahut onun eşeği, merkebi; dehşetli bir otomobildir veya tayyaredir veyahut...... (sükût lâzım!)

    ONSEKİZİNCİ MES'ELE: Rivayette var ki: "Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var." Yani فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ اَلْفَ سَنَةٍ âyetinin sırrıyla bin sene hâkîmane ve mükemmel yaşayacak. Eğer istikamette gitmezse, ona yarım gün var. Yani ancak beşyüz sene kadar hâkimiyeti ve galibiyeti muhafaza eder.

    Allahu a'lem, bu rivayet kıyametten haber vermek değil; belki İslâmiyetin galibane hâkimiyetinden ve hilafetin saltanatından bahseder ki, ayn-ı hakikat ve bir mu'cize-i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış. Çünki Hilafet-i Abbasiye'nin âhirinde, onun ehl-i siyaseti istikameti kaybettiği için, beşyüz sene kadar yaşamış. Fakat ümmetin heyet-i mecmuası ise istikameti kaybetmediğinden Hilafet-i Osmaniye imdada gelip binüçyüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiş. Sonra Osmanlı siyasiyyunları dahi istikameti muhafaza edemediğinden, o da ancak (hilafetle) beşyüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mu'cizane ihbarını, Hilafet-i Osmaniye kendi vefatıyla tasdik etmiş. Bu hadîsi başka risalelerde dahi bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.

    ONDOKUZUNCU MES'ELE: Rivayetlerde, âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl-i Beyt-i Nebevî'den Hazret-i Meh

    (Orjinal Sayfa:466)

    di'nin (Radıyallahü Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. Hattâ bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.

    Allahu a'lem bissavab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir tevili şudur ki: Büyük Mehdi'nin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi.. herbir asır me'yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini teyid edecek bir nevi Mehdi'ye veyahut Mehdi'nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi, Âl-i Beyt'ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Meselâ: Siyaset âleminde Mehdi-i Abbasî ve diyanet âleminde Gavs-ı Azam ve Şah-ı Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve oniki imam gibi Büyük Mehdi'nin bir kısım vazifelerini icra eden zâtlar dahi, -Mehdi hakkında gelen rivayetlerde- medar-ı nazar-ı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: "Eskide çıkmış." Her ne ise... Bu mes'ele Risâle-i Nur'da beyan edildiğinden, onu ona havale ile burada bu kadar deriz ki:

    Dünyada mütesanid hiçbir hanedan ve mütevafık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cem'iyet ve cemaat yoktur ki, Âl-i Beyt'in hanedanına ve kabilesine ve cem'iyetine ve cemaatine yetişebilsin.

    Evet yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler manevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-ı Kur'aniyenin mayası ile ve îmanın nuruyla ve İslâmiyet'in şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt, elbette âhirzamanda şeriat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-ı Furkaniyeyi ve Sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan Büyük Mehdi'nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarurî ve hayat-ı içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır.

    YİRMİNCİ MES'ELE: Güneş'in mağribden çıkması ve zeminden dâbbet-ül arzın zuhurudur.

    Amma Güneş'in mağribden tulûu ise, bedahet derecesinde bir alâmet-i kıyamettir. Ve bedaheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise-i semaviye olduğundan tefsiri ve manası zâhirdir, tevile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki: Allahu a'lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i Arz kafasının aklı hükmünde olan Kur'an onun başından çıkmasıyla zemin divane olup, izn-i İlahî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp, garbdan şarka olan seyahatını, irade-i Rabbanî ile şarktan garba tebdil etmekle Güneş garbdan tulûa başlar. Evet arzı şems ile, ferşi arş ile kuvvetli bağlayan hablullah-il metin olan Kur'anın kuvve-i cazibesi kopsa; küre-i arzın ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden Güneş garbdan çıkar. Hem müsademe neticesinde emr-i İlahî ile kıyamet kopar diye bir te'vili vardır.

    Amma "Dabbet-ül Arz":

    (Orjinal Sayfa:467)

    Kur'anda gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'î bir kanaatla bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim:

    لاَيَعْلَمُالْغَيْبَاِلاَّاللّهُ Nasılki kavm-i Firavun'a "çekirge âfâtı ve bit belası" ve Kâ'be tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebabil Kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve Deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfr ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle, arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dabbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki اِلاَّدَابَّةُاْلاَرْضِتَأْكُلُمِنْسَأَتَهُ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dabbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler îman bereketiyle ve sefahet ve su-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, îman hususunda o hayvanı konuşturmuş.

    رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا

    سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    * * *

    Sâbık yirmi aded mes'elelere bir tetimme olarak üç küçük mes'eledir.

    BİRİNCİ MES'ELE: Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselâm'a "Mesih" namı verildiği gibi her iki Deccal'a dahi "Mesih" namı verilmiş ve bütün rivayetlerde

    مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَالِ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَالِ denilmiş. Bunun hikmeti ve tevili nedir?


    (Orjinal Sayfa:468)

    Elcevap: Allahu a'lem bunun hikmeti şudur ki: Nasılki emr-i İlahî ile İsâ Aleyhisselâm, şeriat-ı Museviyede bir kısım ağır tekalifi kaldırıp şarab gibi bazı müştehiyatı helâl etmiş. Aynen öyle de; Büyük Deccal, şeytanın iğvası ve hükmü ile şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc'e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan Süfyan dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine bataklığında, birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdad bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan başka zabt altına alınamaz.

    İKİNCİ MES'ELE: Rivayetlerde her iki Deccal'ın hârikulâde icraatlarından ve pek fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht bir kısım insanlar, onlara bir nevi uluhiyet isnad eder diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir?

    Elcevap: وَالْعِلْمُعِنْدَاللّهِ icraatları büyük ve hârikulâde olması ise: Ekser tahribat ve hevesata sevkiyat olduğundan, kolayca hârikulâde öyle işler yaparlar ki; bir rivayette "Bir günleri bir senedir" yani, bir senede yaptıkları işleri, üçyüz senede yapılmaz, denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görünmesi ise, dört cihet ve sebebi var:

    Birincisi: İstidrac eseri olarak, müstebidane olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeğe sebeb olur. Halbuki hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda gelen müsbet mehasin ve şeref ve ganîmet o cemaate taksim edilir ve efradına verilir. Ve seyyiat ve tahribat ve zayiat ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ: Bir tabur bir kal'ayı fethetse, ganîmet ve şeref süngülerine aittir. Ve menfî tedbirler ile zayiatlar olsa, kumandanlarına aittir.

    İşte hak ve hakikatın bu düstur-u esasiyesine bütün bütün muhalif olarak müsbet terakkiyat ve hasenat o müdhiş başlara ve menfî icraat ve seyyiat bîçare milletlerine verilmesiyle; nefret-i âmme-


    (Orjinal Sayfa:469)

    ye lâyık olan o şahıslar, -istidrac cihetiyle- ehl-i gaflet tarafından bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.

    İkinci cihet ve sebeb: Her iki Deccal, azamî bir istibdad ve azamî bir zulüm ve azamî bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, azamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acib bir istibdad ki; -kanunlar perdesinde- herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ elbisesine müdahale ederler. Zannederim, asr-ı âhirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kablelvuku ile bu dehşetli istibdadı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hata bir cebhede hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harab ve yüzer masumları tecziye ve tehcir ile perişan eder.

    Üçüncü cihet ve sebeb: Her iki Deccal, Yahudinin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccalı masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini kazandıklarından dehşetli bir iktidar zannedilir. Hem bazı ehl-i velayetin istihracatıyla anlaşılıyor ki, İslâm Devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal ise; gayet muktedir ve dâhî ve faal ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şan ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrazam ve gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshir eder. Onların fevkalâde ve dâhiyane icraatlarını, riyasızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnad ve o vasıta ile koca ordunun ve hükûmetin teceddüd ve inkılab ve harb-i umumî inkılabından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyatı şahsına isnad ettirerek şahsında pek acib ve hârika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından işaa ettirir.

    Dördüncü cihet ve sebeb: Büyük Deccal'ın ispirtizma nevinden teshir edici hassaları bulunur. İslâm Deccalı'nın dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ rivayetlerde "Deccal'ın bir gözü kördür" diye nazar-ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccal'ın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadîste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan yalnız münhasıran bu dünyayı görecek birtek gözü var ve âkibeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder.

    Ben bir manevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir

    (Orjinal Sayfa:470)

    cür'et ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avam-ı nâs hakikat-ı hali bilmediklerinden, hârikulâde iktidar ve cesaret zannederler.

    Hem şanlı ve kahraman bir millet, mağlubiyeti hengâmında, böyle istidraclı ve şanlı ve tali'li ve muvaffakıyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan gizli ve dehşetli olan mahiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister. Fakat kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-u îman ve Kur'an ışığıyla hakikat-ı hali göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır.

    ÜÇÜNCÜ KÜÇÜK MES'ELE: Medar-ı ibret üç hâdisedir.

    Birinci Hâdise: Bir zaman Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh'a yahudi çocukları içinde birisini gösterdi, "İşte sureti" dedi. Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh, "Öyle ise ben bunu öldüreceğim" dedi. Ferman etti: "Eğer bu Süfyan ve İslâm Deccalı olsa, sen öldüremezsin; eğer o olmazsa, onun suretiyle öldürülmez."

    Bu rivayet işaret eder ki; onun sureti, hâkimiyeti zamanında çok şeylerde görüneceği gibi, kendisi yahudiler içinde tevellüd edecek. Garibdir ki, onun suretindeki bir çocuğu katledecek derecede ona hiddet ve adavet eden Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh, o Süfyan'ın en çok beğendiği ve takdir ettiği ve çok defa ondan senakârane bahsedeceği bir memduhu -Hazret-i Ömer'le- çıkmış.

    İkinci Hâdise: O İslâm Deccalı, "Sûre-i وَالتِّينِوَالزَّيْتُونِ manasını merak edip soruyor" diye çoklar nakletmişler. Garibdir ki, bu surenin akibinde olan اِقْرَاْبِاسْمِرَبِّكَ sûresinde اِنَّاْلاِنْسَانَلَيَطْغَى cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına -cifir ile ve manasıyla- işaret ettiği gibi, ehl-i salâte ve câmilere tâgiyane tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidraclı adam, küçük bir sureyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.


    (Orjinal Sayfa:471)

    Üçüncü Hâdise: Bir rivayette "İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş. لاَيَعْلَمُالْغَيْبَاِلاَّاللّهُ Bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyet'in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

    Garibdir hem çok garibdir. Yediyüz sene müddetinde İslâmiyet'in ve Kur'an'ın elinde şeref-şiar, bârika-asa bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyet'in bir kısım şeairine karşı istimal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor" diye rivayetlerden anlaşılıyor.

    وَاللّهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ{ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ


    156 Okuma



    BÖLÜMLER Bize yazın | Risale-i Nur | Sorularla Risale-i Nur | Kur'an-ı Kerim | Kütüb-ü Sitte | Ana Sayfa


    ATATÜRK VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ düşmanlarının mantar türevi bir tane daha ....

    be hey densiz sen önce aklını teslim ettiğin cemaatten bir kurtar da İnsan olmayı öğren,
    sonrasında anlayabilrsen eğer oku da anlamaya çalış gerçekleri...

    senin aklını anlama yetini alan cemaatler yazdıklarıyla sizleri böyle uçurmuş....

    allah'ın cezalandırdığı kesimi temsilen mi geldin...

  8. #8
    Süper Aktif Üye M ü e l l i f... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2008
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    2.690
    Blog Mesajları
    11
    Rep Gücü
    7721

    Cevap: Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    Alıntı kahve bahane´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    ATATÜRK VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ düşmanlarının mantar türevi bir tane daha ....

    be hey densiz sen önce aklını teslim ettiğin cemaatten bir kurtar da İnsan olmayı öğren,
    sonrasında anlayabilrsen eğer oku da anlamaya çalış gerçekleri...

    senin aklını anlama yetini alan cemaatler yazdıklarıyla sizleri böyle uçurmuş....

    allah'ın cezalandırdığı kesimi temsilen mi geldin...
    Senin aklın mantar kadar uzun vadeli bir bitkinin ömrüne benzetmek mümkün...türev dende çaktığın ( sınıfta kalıdığın ) muhakkak. bu kadar mantar ve türev laflarını ettiğine göre sende kalıcı birer iz bırakmış olmalılar o iki kelime.

    Fikir beyanını böyle beyan etmekle de fikirsizliğini görmek mümkün... kahveci kardeşim.

    Sen büyle yazıları anlamadığın ve anlıyamayacağın.... " az içki neden zararlı olsun canım " manasındaki yüksek beyanından belli.
    Hak ile iştigal etmezsen,
    Batıl seni istila eder.... İmam-i Şafi-i

  9. #9
    Üyecik kahve bahane - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Mesaj
    43
    Rep Gücü
    2682

    Cevap: Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    Alıntı M ü e l l i f...´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Senin aklın mantar kadar uzun vadeli bir bitkinin ömrüne benzetmek mümkün...türev dende çaktığın ( sınıfta kalıdığın ) muhakkak. bu kadar mantar ve türev laflarını ettiğine göre sende kalıcı birer iz bırakmış olmalılar o iki kelime.

    Fikir beyanını böyle beyan etmekle de fikirsizliğini görmek mümkün... kahveci kardeşim.

    Sen büyle yazıları anlamadığın ve anlıyamayacağın.... " az içki neden zararlı olsun canım " manasındaki yüksek beyanından belli.

    demek mantar ve türev kelimelerini anlayabiliyorsunuz, canınızı yaktığına göre...

    biraz daha gayretle güzel TÜRKÇE'mizi daha iyi öğreneceksiniz,

    TÜRKİYE CUMHURİYET'nin resmi dili TÜRKÇE'dir...

    benim mesajlarımda yazdıklarım sizi neden bu kadar rahatsız ediyor, gerçekler acıdır da sizde hiç gerçek olmadığından sanırım feci yanmışsınız...

    sizdeki fikirsizliği çok net gördük... ilgili konuda alıntıladığım yazılardaki bir tek kelimeyi dahi çürütemediniz suçluluk duygusunun kaçış sendromuna sığındınız ve her zamanki gibi saldırıya geçtiniz... burada da aynı tavır,

    şunu çok iyi biliyorum ki; yüzyıllar öncesinden sahtekarlar tarikatlara sığınıp 3-5 cümle ezberleyip okuma rollerine bürünmüş ve cahil halkımız da kuranı ezbere okuyor diyerek hürmet etmiş, ne olduğu belirsiz bir dilde yazılar yazarak forumda saygınlık kazandığınızı mı sanıyorsunuz, önce İnsanlığınız ile saygınlık kazanmalısınız, sizin yazılarınıza bakarak her seferinde tarikat gerçeğini hatırlıyorum.... şimdi de değişen hiç bir şey yok, eskiden gelenekselleşmiş inancınız ile sizi ve türevlerinizi başbaşa bırakıyorum...

    cehaletin eserleri, yüzyıllardır değişmeyen çıkar doğrultusunda kurulan inanç tezgahları....

    Ulu Önderimiz bu tehlikeleri görüp bildiğinden yasaklamış tekke ve zaviyeleri... büyü ATA'mız...

    bir kaç sözü ile yad edelim ATAmızı... ruhu şad olsun;

    Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

    "Bizi yanlış yola sevk eden habisler biliniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir."(17)

    M.KEMAL ATATÜRK

    Yüce Türk Büyüğümüz
    Fikrimizin Rehberi

  10. #10
    Süper Aktif Üye M ü e l l i f... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2008
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    2.690
    Blog Mesajları
    11
    Rep Gücü
    7721

    Cevap: Mehdi'nin *SAİD NURSİ* Makalesi:

    Alıntı kahve bahane´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    ATATÜRK VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ düşmanlarının mantar türevi bir tane daha ....

    be hey densiz sen önce aklını teslim ettiğin cemaatten bir kurtar da İnsan olmayı öğren,
    sonrasında anlayabilrsen eğer oku da anlamaya çalış gerçekleri...

    senin aklını anlama yetini alan cemaatler yazdıklarıyla sizleri böyle uçurmuş....

    allah'ın cezalandırdığı kesimi temsilen mi geldin...
    Alıntı kahve bahane´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    demek mantar ve türev kelimelerini anlayabiliyorsunuz, canınızı yaktığına göre...

    biraz daha gayretle güzel TÜRKÇE'mizi daha iyi öğreneceksiniz,

    TÜRKİYE CUMHURİYET'nin resmi dili TÜRKÇE'dir...

    benim mesajlarımda yazdıklarım sizi neden bu kadar rahatsız ediyor, gerçekler acıdır da sizde hiç gerçek olmadığından sanırım feci yanmışsınız...

    sizdeki fikirsizliği çok net gördük... ilgili konuda alıntıladığım yazılardaki bir tek kelimeyi dahi çürütemediniz suçluluk duygusunun kaçış sendromuna sığındınız ve her zamanki gibi saldırıya geçtiniz... burada da aynı tavır,

    şunu çok iyi biliyorum ki; yüzyıllar öncesinden sahtekarlar tarikatlara sığınıp 3-5 cümle ezberleyip okuma rollerine bürünmüş ve cahil halkımız da kuranı ezbere okuyor diyerek hürmet etmiş, ne olduğu belirsiz bir dilde yazılar yazarak forumda saygınlık kazandığınızı mı sanıyorsunuz, önce İnsanlığınız ile saygınlık kazanmalısınız, sizin yazılarınıza bakarak her seferinde tarikat gerçeğini hatırlıyorum.... şimdi de değişen hiç bir şey yok, eskiden gelenekselleşmiş inancınız ile sizi ve türevlerinizi başbaşa bırakıyorum...

    cehaletin eserleri, yüzyıllardır değişmeyen çıkar doğrultusunda kurulan inanç tezgahları....

    Ulu Önderimiz bu tehlikeleri görüp bildiğinden yasaklamış tekke ve zaviyeleri... büyü ATA'mız...

    bir kaç sözü ile yad edelim ATAmızı... ruhu şad olsun;
    Yine tas aynı ve de hamam aynı....
    Sen atanın arkasına sığınacağına kahveden haber ber :) piştini... dikkat et taşmasın.
    Hak ile iştigal etmezsen,
    Batıl seni istila eder.... İmam-i Şafi-i

1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon

Benzer Konular

  1. Mehdi
    mopsy Tarafından Süper Sözlük Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 13-08-2011, 05:53 PM
  2. Mehdi
    onairci Tarafından Süper Sözlük Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 11-10-2009, 04:55 PM
  3. Mehdi benim? Mehdi tekdir...
    PİR GERÇEK VELİ Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 16-11-2007, 02:52 PM
  4. Mehdi'nin *NAMAZ* Makalesi:
    PİR GERÇEK VELİ Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 15-09-2007, 12:14 PM
  5. Mehdi'nin *ALEVİLİK * Makalesi...
    PİR GERÇEK VELİ Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 15-09-2007, 11:51 AM
Yukarı Çık