Dünkü ve bugünkü dinci çevreler, halifeliğin kaldırılmasına şiddetle karşı çıkıyorlar. Dinci çevrelere göre halifelik, İslam birliğini sağlamaktaydı ve Müslüman devletlerin de din mües-sesesiydi. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte halifelik makamı kaldırıldı. Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa, bu dinci-softa takımının hedefi haline getirildi. Atatürk için “deccal” iftirası atıldı. Halifelik kurumunu tarihi seyri içinde incelediğimizde, halifeliğin hangi maksatlarla kurulduğunu ve aslında neye hizmet ettiğini çok çarpıcı bir şekilde görmüş olacağız. “Laiklik geldi, din elden gitti.” Diyenler, acaba bu tarihi hakikatler karşısında ne ileri sürecekler?

Halifeliğin tarihi seyri:

Bilindiği üzere halifelik makamı Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefatından sonra ortaya çıkmıştır. ilk halife olarak bildiğimiz Hz. Ebu Bekir, cennetle müjdelenen on sahabenin onayı ile halife seçilmiştir. Ebu Bekir, sağlığında kendisinden sonraki halifenin Hz. Ömer olmasını istemiştir. Bu isteğini de rüyasına dayandırmıştır. Rüyada Peygamberimiz, Ebu Bekir’e demiştir ki; “senden sonraki yönetici Ömer olsun” Hz. Ebu Bekir vefat edince bu rüya gereğince seçim yapılmaksızın Ömer halife ilan edilmiştir. Hz. Ömer, on yıllık halifeliği döneminde halkı adaletle yönetmiş, Ebu Bekir gibi fetih hareketlerine devam ederek devlet sınırlarını genişletmiş ve Kudüs’ü de İslam topraklarına katmıştır. Adaletiyle dünyada ün yapan Hz. Ömer, kendisinden sonraki halifenin kim olacağını söylemeyerek halifelik seçimini şuraya bırakmıştır. Hz. Ömer şehit edilince yerine Emevi hanenadından olan Hz. Osman şuranın aldığı karar ile halife ilan edilmiştir. Hz. Osman fetihlere devam etmiştir. Ancak Hz. Ömer kadar disiplinli ve başarılı olamamıştır. Pekçok defa Hz. Ali tarafından uyarılmıştır. Ebu Bekir ve Ömer dönemlerinde yer yer baş gösteren iç karışıklıklar Hz. Osman döneminde de devam etmiş; bu isyanlar neticesinde Hz. Osman şehit edilmiştir. Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra (656) Müslümanların büyük çoğunluğu Hz. Ali’yi halife seçmiştir. Hz. Osman’ın akrabası olan Muaviye, Hz. Osman’ın ölümünden Hz. Ali’yi sorumlu tutarak Hz. Ali’nin halifeliğini tanımadığını bildirmiştir. Bunun üzerine Hz. Muham-med’in (s.a.v.) eşi Aişe, bir devenin sırtına binerek Muaviye’nin ordusunda yer almıştır. Hz. Ali, bu başkaldırışı önlemek için 658 yılında Şam üzerine yürümüştür. Savaş tüm şiddetiyle devam ederken, Muaviye, Ali karşısında hezimete uğrayacağını anlayıp, mızrakların ucuna Kur’an yaprakları takarak barış isteğinde bulunmuştur. Hz. Ali, Muaviye’nin bir hile peşinde olduğunu hemen anlamış, bu durumu etrafındakilere anlatmış ancak hiç kimseyi ikna edememiştir. İki hakemin devreye girmesiyle savaş durdurulmuştur. Muaviye’nin düzenbaz hakemi Amr İbn’ül As, yeni bir hile ile Ali’yi halifelikten uzaklaştırmıştır. Böylece Muaviye 661 yılında kendisini halife ilan etmiştir. Bu dönemde Muaviye ve Ali taraftarı olmayan (Hariciler) kişiler tarafından Hz. Ali, mescitte namaz kılarken saldırıya uğramış, yaralı olarak evine getirilmiştir. Hz. Ali de kendisinden sonraki halifenin kim olacağını belirtmeyerek; “Yüce Allah sizi birleştirir.” Diyerek halife seçimini şuraya bırakmıştır.

Hz. Ali’nin oğlu Hasan, babasının vefatından sonra Kûfe halkının genel isteği üzerine halife seçilmiştir. Ne var ki Muaviye, Hz. Hasan’ın halifeliğini de tanımamıştır. Halifelik çekişmesinin kanlı sonuçlar doğurduğunu gören Hz. Hasan, Müslüman kanı döküleceği endişesiyle halifeliği Muaviye’ye devretmek zorunda kalmıştır. Hz. Hasan, kendi eşi tarafından zehirlenerek şehit edilmiştir. İslam kaynakları bu konuda Muaviye’nin parmağı olduğu konusunda hem fikirdirler.

Hz. Hüseyin ise, abisi Hasan gibi halifeliği Muaviye’ye bırakmak istemiyordu. Yine Kûfe halkının isteği üzerine Kûfe’ye gidip, halifeliğini ilan edecekti. Ancak Muaviye’nin oğlu Yezit, Hüseyin’in Kûfe’ye doğru yol aldığını öğrenince kalabalık bir ordu ile Kerbela denilen yerde Hz. Hüseyin’i çembere almıştır. Burada yapılan savaşta Hüseyin ve yetmiş arkadaşı şehit edilmiştir. Bu savaştan sonra halifelik saltanatı 750 yılına kadar Emevi hanenadında kalmıştır. Emevi zulmü devam ederken, Haşimioğullarından Ebu Müslim Horasani, Emevi hanedanlığına karşı büyük bir isyan başlatmıştır. Bu isyandan bir müddet sonra Emevi zulmü sona ermiş, halifelik Abbasilere geçmiştir. Abbasi halifeliği devam ederken, 910 yılında Şiiler Fatimi İslam devletini kurmuştur. Hem Abbasi hem Fatimi devleti varken, 3. Abdurrahman, İspanya’da Endülüs Emevi devletini kurmuştur.
Endülüs Emevi devleti 1013, Fatimi devletide 1071’de yıkılmıştır. Abbasi hanedanlığı, halifeliği üstlenmek istememiş; 1255 yılına kadar tek başına kalmıştır. 1255 yılında Moğol orduları saldırıya geçip, Bağdat’ı işgal edince, Abbasi hilafeti de sona ermiştir. Bağdat’tan kaçan Abbasi halifesi El Muntasır, Memluk sultanı Baybars’ın çağrısı üzerine Mısır’a gelmiş ve halife ilan edilmiştir. Bu tarihi gelişmeler, halifeliğin İslam dünyasına tekrar dönmesine yol açmıştır. Memluk Sultanı Baybars, ilginç bir şey yapmıştır: Baybars, halifeye sadece dini görevleri tevdi etmiş, kendisine de dünya işlerini yüklemiştir. Böylece o tarihte bir çeşit ‘Laiklik’ uygulaması ilk kez uygulanmıştır.

İslam dünyasını yönetme arzusu anlamına gelen halifelik, İslam birliğini sağlamaktan çok, pek çok savaşlara neden olmuştur. Ali-Muaviye çekişmesi ve Osmanlı-Memluk savaşları en somut örneklerdir. Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim, 1517 yılında Memluk devletini yıkarak halifeliği Osmanoğullarına taşımıştır. Tarihçilere göre Osmanlılar, dünya Müslümanlarının hali-fesi olmamış, sadece kendi ülkesindeki Müslümanların halifesi olmuştur.

Öteden beri İngilizler, Türk ve İslam ülkelerine sürekli fitne tohumları ekmiştir. Bu fitnelerden biri de hilafet makamını Türklerin Araplardan gasp ettiği iftirasıdır. İngilizler, halifeliğin peygamber torunlarının hakkı olduğunu ileri sürerek Türklerle Arapların arasını açmıştır. Bu fitne tohumları yeşerince, İngilizler, Mısır’daki egemenliğini pekiştirmek için Mısır Hidivi Tefik Paşa’yı öne çıkarmış, sonra da Abbas Paşa’yı Tefik Paşa’ya karşı kışkırtmıştır. İngiliz fitnesi bununla da sınırlı kalmamış, Mekke Emiri Şerif Hüseyin’i Osmanlı’ya karşı kışkırtmıştır. Dönemin Osmanlı Sultanı Abdülhamit Han, bu gelişmelerde bir İngiliz parmağı olduğunu farkederek ülke genelinde faaliyetlerini sürdüren tüm tarikatları harekete geçirerek İngiliz fitnesini büyük ölçüde engellemiştir. O dönemde Abdülhamit yönetimine baş kaldıran Jön Türkler de, bozulan Türk-Arap kardeşliğini nispeten yeniden sağlamıştır.

Son Osmanlı Halifesi Vahdettin, Sevr anlaşmasına engel olamayınca, 1920 yılında, Kurtuluş savaşı sonrasında bir İngiliz gemisiyle kaçmıştır. Bu vahim kaçıştan sonra TBMM’nin onayı ile Abdülmecit halife seçilmiştir. Abdülmecit, hem Vahdettin’in ve hem de Damat Ferit Paşa’nın anlaşılmaz politikalarını şiddetle ve nefretle eleştirmiştir. Eleştiri oklarını o kadar yüksekten fırlatmıştır ki; Vahdettin için “Vatan Haini” benzetmesini yapmıştır. O tarihe kadar hiçbir Osmanoğlu, bir başka Osmanoğlu için “Hain” kelimesini kullanmamıştır!

Milli Mücadele Yıllarında Halifelik:

Kemal Atatürk, 1918 yılında yapılan Mondros Ateşkes anlaşmasına dayanarak işgal edilmiş olan İstanbul’u ve Anadolu’yu kurtarmak için İstanbul’dan Anadolu’ya gelmiştir. Amacı örgütlü bir millet ile bu işgalleri ortadan kaldırmaktı. İstanbul Hükümeti ise işgalcilerin her dediğini yaparak Osmanlı devletinin varlığını ve bütünlüğünü koruyabileceğini düşünüyordu. Sultan Vahdettin o kadar ileri gitmişti ki, İngiliz yönetimine bir mektup yollayarak 15 yıl boyunca Osmanlı’yı İngilizlerin yönetmesini talep etmişti! Kemal Atatürk, İstanbul’u ve Anadolu’yu işgalci sürülerden kurtarabilmek için milli kuvvetlerle ve İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşerek mücadelesini başlatmıştır. Vahdettin ise kendisine bağlı olan Kuvay-ı İnzibatiye kuvvetlerini Kuvay-ı Milli birliklerinin üzerine saldırtarak Atatürk’ün özgürlük mücadelesini sekteye uğratmaya çalışmış, diğer yandan da Atatürk ve diğer vatanseverler hakkında idam fermanları çıkarmıştır.

Kemal Atatürk’ün akıl dolu siyaseti:

Kemal Atatürk, Milli Mücadele yıllarında hilafet makamını kaldıracağını söylememişti. Çünkü hem İslam dünyasının ve hem de Anadolu’daki Müslümanların tepkisiyle karşılaşmak istemiyordu. Bu tepkiler, Milli Kurtuluş Hareketi’ni engelleyebilirdi. Kemal Atatürk, mücadelesinin amacının halifeliği korumaya ve egemenliği millete devretmek olduğunu sürekli olarak dile getirmiştir.

1. Dünya savaşında, İngilizlerin işgaline uğrayan Hindistan, “Hindistan Hilafet Hareketi”ni başlatmıştır. Amacı; Türkiye’deki Müslümanlarla dayanışmayı sağlamak ve hilafeti korumaktı. Hindistan Lideri Mahatma Gandi, Hindistan’daki barışın ancak Atatürk’e destek vermekle mümkün olacağını savunmuştur. Gandi, Sevr anlaşmasının, İstanbul boğazlarının, Antalya’nın ve Adana’nın işgalcilerin eline geçmesinden ciddi rahatsızlık duymuştur. Bu sebeple; tüm İslam dünyasını Atatürk’e destek vermeye çağırmıştır. Bu çağrı tüm İslam dünyasında büyük yankı bulmuş; Mısır’dan, Suriye’den, Cezayir’den, Tunus ve Endonezya’dan Kemal Atatürk’e büyük destekler gelmiş ve bu mücadelenin tüm İslam ülkelerinin ortak mücadelesi olduğu savunulmuştur.

Sonuç olarak:

Tarihi hakikatler ışığında görüldüğü üzere, İslam birliğini sağlamakla vazifeli Halife Sultan Vahdettin, İslam dünyasıın geleceğini emperyalist devletlere emanet etmiştir. Oysa Mustafa Kemal Paşa, Halife Vahdettin’in yapması gerekenleri yaparak emperyalizme karşı tüm İslam ülkelerini emperyalizme karşı birleştirmiştir. Tarihi hakikatlerden de anlaşılıyor ki, halifelik, Ali ile Muaviye’yi, Hasan ile Muaviye’yi, Hüseyin ile Yezid’i karşı karşıya getirmiş ve kardeş kanının dökülmesine neden olmuştur. Şayet halifelik İslam birliğini sağlayıcı bir kurum veya makam olsaydı, aynı dönemde üç halife devletin kurulmasına müsaade etmezdi. Buna bağlı olarak Yavuz Selim, Memluk devletini yıkmazdı. Hilafet makamı birleştirici bir kurum olsaydı, Afganistan ve İran haricindeki İslam ülkeleri emperyalistlerin pençesinden kurtarılırdı. Kurtaramadı; çünkü İslam ülkelerini kurtarmaya teşebbüs etmek emperyalist devletlerin içişlerine müdahale etmeyi gerektirecekti. Bu durumda, emperyalist devletler de İslam ülkelerinin içişlerine müdahale etme hakkını elde edeceklerdi. Bir diplomasi ve strateji uzmanı olan Kemal Atatürk, halifelik fikri yerine “Tüm Müslümanlar kardeştir” ayetini bütün Müslüman alimlere bildirmiştir. Kemal Atatürk’e göre her İslam ülkesi kendi bağımsızlığını kazanmalı ve kendi yasalarına göre ülke-lerini yönetmelidir.

Kaynak: Cüneyt Akalın “Halifelik Neden Kaldırıldı?”

25.12.2015