FİDAN’A BÖYLE, BAŞBUĞ’A ÖYLE!
Mehmet Necati GÜNGÖR

Başbakan Erdoğan’ın “Fidan’ı yedirmem” söylemi, ilk bakışta özgün bir karakteri yansıtan, saygı duyulabilecek bir söylemdir.

“Ne yaptıysa benim talimatımla yaptı.”

Başbakanın şu sözlerini hemen kayda alalım:
“Her zaman, göreve getirdiğimiz bu arkadaşlarımıza sonuna kadar sahip çıkarız. Her zaman yanlarında, arkalarında oluruz. Çünkü bunlar bizim yol arkadaşlarımızdır ve bu yol arkadaşlarımıza vefasızlık bizim kitabımızda, bizim değerlerimizde yoktur. 11 yıllık mücadelemizi biz bu arkadaşlarımızla, değişik alanlarda da görev yaptıkları halde beraber verdik. Bunun içinde TSK’daki arkadaşlarımız da var, bunun içinde MİT’teki arkadaşlarımız da var.”

Zaten, çıkardığı özel kanunla Fidan’ı koruma kalkanı içine almış, O’na yönelebilecek zararlı tasarrufların önüne geçmişti.
Bir Başbakanın kendi atadığı bir bürokratın sorumluluğunu üstlenmesi, hukukun sınırları içerisinde kalarak sahip çıkması yerilecek değil, övülecek bir davranıştır.

MİT Müsteşarı için okyanus ötesinden ve Ortadoğu’daki uzantısından estirilen rüzgârlar, Başbakanı açıktan böyle bir tutum almaya zorlamıştır.

Esasen, hedefteki makamın müsteşardan ziyade Başbakan olduğunu anlatmaya gerek bile yoktur.
Son zamanlarda ABD ile Erdoğan arasında soğuk rüzgârların estiği, hemen hemen bütün analizcilerin üzerinde birleştiği bir konudur.

Hükümetin başarısız Suriye politikası, Suriye’deki bazı radikal örgütlere Türkiye’nin destek verdiği iddiaları, son olarak da Çin’e füze siparişi, iplerin yeterince gerilmesine sebep olan amillerdir.

Hemen belirtelim ki, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Amerika’ya rağmen Çin’e füze sipariş etmesi, alkışlanacak bir cesaret göstergesidir. Umarız, baskılardan dolayı bu yaklaşımından vazgeçmez.

Yalnız, burada toplumun anlayamadığı bir ikilemden söz etmeden geçemeyeceğiz.
Hatırlayalım; bundan bir-iki yıl önce başka bir Fidan rüzgârı daha estirilmişti.
O günkü MİT krizinin temelinde de Oslo görüşmeleri ve Uludere faciası yatmaktaydı. Son tahlilde yürütmenin sorumluluğunda olan bu olay, belli çevrelerce doğrudan Başbakan’ı hedef alan bir operasyona dönüştürülmek istenmişti ki, Başbakan elini çabuk tutup “Fidan’ı Kurtarma Yasası”nı çıkararak, MİT üzerinden kendisine kurulan bu tezgâhı bertaraf etmeyi başardı.

Bu yasayla MİT’e, dolayısıyla Fidan’a bir nevi dokunulmazlık sağlandı.
Başbakanın, sözleriyle sahip çıktığı bir başka bürokrat da Türkiye’nin 26. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’dur. Ergenekon davasında “terörist” damgası vurularak ömür boyu hapse mahkûm edilen Başbuğ için bakın, neler söylemişti:

“Tarih, Genelkurmay başkanına terör örgütü lideri diyeni affetmez. Ben o zaman kanaatimi çok açık, net ifade ettim ve bu kanaatimde herhangi bir sapma söz konusu değildir.”

Biz, o zaman bu sözleri de takdirle karşılamış, bunun Başbuğ için hayırlı bir gelişmeye vesile olacağını zannetmiştik.
Madem Başbakanımız, atadığı bürokratlarına güzel bir yürekle sahip çıkıyor, Başbuğ için de bir yol bulabilir umuduna kapılmıştık.

Üstelik Fidan’ı bir defada atayan Başbakan, Başbuğ’u bulunduğu görevlere dört defa atamıştı.


  • 2002-2003 yıllarında Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı,
  • 2003-2005 yılları arasında Genelkurmay İkinci Başkanlığı,
  • 2005-2006 yıllarında Birinci Ordu Komutanlığı.
  • 2006 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı,
  • 2008 yılı Yüksek Askerî Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı görevine getirmişti.


Bu atamaların tümünün altında Başbakanın ıslak imzası vardı.
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir Hükümet, dört defa atama kararnamesi çıkardığı, yarı ömrü terörle mücadele ile geçmiş askeri bürokratının “terörist” olduğunu nasıl kabul ederdi?
Nitekim; Başbakan bunu kabul etmediğini yukarıdaki sözleriyle açıklamıştı.
Ne var ki; Fidan’a uzatılan el, Başbuğ’dan esirgenmişti.

Soru şudur:
Fidan’a böyle, Başbuğ’a neden öyle?