TÜRKİYE BU YENİ DENGEYİ İYİ DEĞERLENDİRMELİ!
Mehmet Necati GÜNGÖR

Görülen lüzum üzerine tekraren ifade ederiz ki; 5-6 Eylül tarihlerinde St. Petesburg’da toplanan G-20 zirvesinde Suriye konusu görüşülürken Rusya-Çin ittifakının inisiyatifi ele alması, Dünyanın tek kutupluluktan çıkışının miladıdır. Türkiye, önüne beklenmedik bir şekilde çıkan bu altın değerindeki fırsatı iyi kullanmalıdır.

Yani, dengenin tam ortasında durmalı, ABD’ye ve Rusya-Çin ittifakına eşit uzaklıkta kalarak ve elbette kendi çıkarlarını öne alarak, hem kendi coğrafyasında, hem petrol pınarlarının aktığı Ortadoğu’da yeniden ağırlıklı bir unsur olarak yerini almalıdır.

Sovyetler Birliği’nin, yanı başımızda bir tehdit unsuru olarak durduğu dönemlerde bile Türkiye Cumhuriyeti dengeli bir duruşla ciddi ve vakur devlet olmanın gereklerini yerine getirmiş, gerektiğinde dostunu da düşmanını da sigaya çekebilen ataklıklar sergilemiştir.

Bunun, çok yakın tarihimizden örnekleri vardır.

İlk örnek, 3. Cumhurbaşkanımız merhum Celal Bayar’ın, Seyhan Barajının yapımına kredi sağlamak için, yanına DSİ’nin 30’lu yaşlardaki genç genel müdürü Süleyman Demirel’i de alarak gittiği ABD’de, Dünya Bankası ile yapılan görüşmelerde yaşanmıştır. Yanlış hatırlamıyorsak, Dünya Bankası’nın o tarihteki direktörü Mc. Namara, 50 milyonluk kredi talebimizi “bu para size çoktur, 25 milyon verelim yeter” deme nezaketsizliğini gösterince, Bayar, “ülkemin itibarını sizinle tartışmam” diyerek masayı terk etmiş, sonraki gün bin bir özürle peşinden koşularak bu hata telafi edilmiştir.

Sonraki Kriz, daha doğrusu ABD’ye karşı bir başka diklenişimiz, Başbakan İsmet İnönü’ye ABD Başkanı Johnson tarafından yazılan bir mektup üzerine olmuştur. Türkiye başbakanı İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderilen, Türkiye'nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla ve kaba bir üslupla yazılmış olan bu mektup, İsmet Paşa tarafından “Dünya yeniden kurulur, Türkiye de o yeni dünyada yerini alır!” tokadıyla cevap bulmuştur.

O dönemde Türkiye, bu mektup sayesinde kendi ulusal çıkarlarının, içinde yer aldığı Batı blokunun, özellikle de blok lideri ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği noktada bağımsız politikalar geliştirme konusunda sıkıntılar yaşanabileceğini görmüş, ABD'nin kimi zaman kendisini yalnız bırakabileceğini anlamıştır. Nitekim, bu tarihten sonra Türkiye çok yönlü politikalar izlemeye başlamış, Dış politikada ABD'ye olan bağımlılık en düşük seviyeye inmiş, Sovyetler Birliği ile yakınlaşma süreci başlamıştır.

Bu gelişme üzerine ABD, Kıbrıs sorununda Türkiye’ye karşı daha yumuşak bir tavır tercih etmek zorunda kalmıştır.

Üçüncü olay, haşhaş meselesidir. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında, ABD'nin baskısıyla, Türkiye haşhaş ekimini yasaklamışsa da, 1973'te iktidara gelen Ecevit, haşhaşın yeniden ekilmesine karar vermiştir. Merhum Ecevit, ABD’nin bu yöndeki baskılarına yiğitçe direnmiştir.

Ardından Kıbrıs'ta Sampson Darbesi olmuş, 1974 yılında yine ABD’nin muhalefetine rağmen Kıbrıs Harekatı, CHP-DSP Hükümetinin kararlı duruşuyla yapılmış, Adada Türklere karşı yapılan zulümler sona erdirilmiş, sonraki yıllarda adı KKTC olacak yeni bir Türk Devleti’nin kurulmasının zemini oluşturulmuştur. (Birileri vermek için çok çaba harcamış olsa da, KKTC hala Türk Devleti olarak varlığını sürdürmektedir. Bu vesileyle rahmetli Denktaş’ın aziz ruhunu saygı ile anıyoruz.)

Haşhaş konusundaki direnişi bütün baskılara rağmen Demirel de sürdürmüş, bunun da ötesinde bazı alanlarda Sovyetler Birliği ile müşterek işlere girişerek önemli yatırımlar gerçekleştirmiştir. Seydişehir Alüminyum Tesisleri ve Rafinerilerimiz, o dönemde Ruslardan alınan kredilerle yapılıp devreye sokulmuştur.

Her şeyden önce emperyalizme karşı savaş vermiş büyük bir milletin mensuplarıyız. Atatürk gibi eşsiz bir liderin açtığı bağımsızlık yolunda dimdik yürümek varken, utanç verici teslimiyetlere imza atmak bize yakışmaz!

Türkiye verdiği sözlere ve altına imza koyduğu anlaşmalara her daim sadık kalmış, verdiği sözlerin gereğini en zor şartlar altında bile yerine getirmekten yüksünmemiştir.

Ne yazık ki, bu ahlâklı duruş, zaman zaman muhataplarından gerekli karşılığı bulamamıştır.

Saygı ve çıkarlar karşılıklılık ister. Terör örgütüne karşı yaptığımız mücadelede falsolu duruşlarını yakaladığımız müttefikimiz, bizi Suriye konusunda da yalnız bırakmıştır. Artık, ona hak ettiği üslupla cevap verme zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu yeni durumda dengenin tam ortasında durarak, strateji ortağına “İlişkilerimizde iyi gitmeyen yönler var. Gel şu ilişkilerimizi karşılıklı olarak gözden geçirelim. Türkiye için tek alternatif siz değilsiniz” deme cesaretini gösterebilmelidir!

İşte o zaman hem şahsiyetimizi, hem de çıkarlarımızı korumuş oluruz.

Böyle bir çıkışı ancak basiretli devlet adamları yapabilir!