Birkaç günden beri İstanbul trafiğindeyim. Bu yüzden sıklıkla yazamıyorum.

İstanbul trafiği derken; Taksim trafiği öğlesine karışık ki, aracımdaki navigasyon cihazını bile şaşırttı. Hem cihaz şaşırdı, hem beni şaşırttı. Sabah Büyük Çekmece’den kalktım, Harbiye’ye gideceğim. Cihaza adresi yazdım. Taksim’e geldiğimde sadece cihazın belleği değil, benim belleğim de alt-üst oldu. Şimdiye kadar görmediğim daracık yollardan geçirdi cihaz bizi. Bir ara yanlışlıkla Gezi Parkı’na bile girmişim. Bir baktım, arkamdan genç bir polis koşuyor. Nazik bir polisti. “Herhalde yanlışlıkla girdiniz. Burası Gezi Parkı, girilmez” dedi. Ben de manevra yaparak oradan çıktım.

Çıkışta polis ekibi. İçlerinden kaba saba olanı (herhalde ekibin başı) “arkandan ıslık çalıyoruz, bağırıyoruz, çağırıyoruz, bodoslama girdin!” Tam bir külhanbeyi ağzı. Dedim ki “buralar çok karışmış. Navigasyon cihazı burayı gösterdi, ben de yol sanıp girdim.” Adam, laf anlamıyor. Yine, neden girdiğimi kaba bir lisanla sorguluyor. Polis değil, semt kabadayısı sanki. İnip haddini bildirmek istedim, yanımdaki ergenden korktum. Bizim dört numara, babasıyla böyle terbiyesizce tartışan birisine tahammül edemez. Yanlış bir şey yapmasından korktuğum için alttan aldım. Harbiye Orduevine nasıl gidebileceğimi sordum. Asıl yanlışı burada yapmışım, adam beni asker sanıp iyice terbiyesizleşti. Bazılarının askerlere alerjisi var, bu da onlardan biri diye geçirdim aklımdan. Bana “navigasyon cihazın götürsün!” diye absürt bir cevap verdi. Yanımdaki ergenden korkup, içimden “la havle” çekerek yoluma devam ettim.

Şimdi İstanbul valisi ile Emniyet müdürü Çapkın’a soruyorum: Bu tür polisleri vatandaşla karşı karşıya bırakmak doğru mu? 4 Temmuz Perşembe günü öğle saatlerinde Gezi Parkı’nın AKM tarafında nöbet tutan ekipteki, uzun boylu o kaba saba polisi şikâyet ediyorum. İsmini ve yaka numarasını almadım. Sorsam, benim de, yanımdaki ergenin de başı belâya girerdi diye düşündüm. Gezi Parkı’ndaki bütün polisler böyle ise vay geldi benim vatandaşımın başına! Bunları bu güzide teşkilâtımızın içine mülakatla mı almışlar? Almışlarsa bu mülakatı semt kabadayılarına mı yaptırmışlar?

Neyse, dönelim Gezi Parkı’na. Türk gençliğinin gezi parkında yaktığı ateşe, ev hanımları ellerindeki tencerelerle geldiler ya; meğer o tencerelerin içinde bolca mısır varmış. Mısırlar bir patladı ki, sınırlarımızı da aşıp tahrir meydanına serpildi. “Sirayet Kanunu” böyledir işte. Çağımız medya çağı! Dünyanın neresinde bir olay olsa, ekranlarda ve ceplerimizdeki telefonlarda. Anında haberdar oluyoruz. Mısır halkı da Gezi Parkı’ndan ilham almış olacak ki, Tahrir meydanını milyonlar doldurdu, “Mursi İstifa” sesleri arasında, Tayyip beyin İhvan’cı Mursi’si bir anda kendini demir parmaklıklar ardında buldu.

Mısır’da bundan sonra neler olacağını izleyerek göreceğiz. Burada bir parantez de ABD için açmak lâzım. ABD, iktidara getirdiği Mursi’yi bir anda gözden çıkarıp askerin inisiyatifine terk etti. Bizimkiler “bu bir darbedir!” çığlıkları atsa da, ABD bunu henüz “darbe” diye de tanımlamadı. Yani, bu dünyada her şey ABD’nin eylemine ve tarifine göre şekilleniyor. Kabul etseniz de, etmeseniz de.

ABD’nın dünya siyaseti açısından, hele ki sırtını oraya dayadıkları bazı liderler için pek de güvenilmez bir müttefik olduğu bir kere daha test edilmiş oldu. Kullandığı adamları limon gibi sıkıp bir kenara atıyor! Mursi’yi nasıl attılarsa, Mursi benzerlerini uğratacakları akıbet de böyle olur! Birileri “yatan kardeş”lerden ibret alsa bari…

Toplumsal olaylar böyledir işte. Önce, yüreklerdeki ateş yanmaya başlar. Köz halindeki öfke birikimine üfleyen kalabalıklar onu büyük bir ateş haline getirirler. Artık, orası bir yangın yeridir. Churchill’in, “ateş ile itfaiye arasında tarafsız kalınamaz” sözü, burada geçerliliğini yitirmiştir. Kalabalıklar ateşten yana olunca, o ateşin yanına itfaiyeyi sokmazlar. Bunu hiçbir iktidar başaramamıştır! Böyle büyük bir ateşi, ancak bu ateşin yakılmasına eylem ve davranışlarıyla neden olanların sakin ve yapıcı tavırları söndürebilir. Bu da “özür dilerim, yanlış yaptım” gibi dört kelimelik bir söylemle mümkündür.

Mursi o sözü söyleyemediği için şu an demir parmaklıklar arkasında.

Evet, Başbakanın da dediği gibi “sandık demokrasinin namusudur.” Elbette öyledir. Ancak, sandık “sanal demokrasi”lerin değil, gerçek demokrasilerin namusudur. Önemli olan, “biz bu sandığı bişey sandık” dedirtmemektir. Parti organlarını sen tayin edeceksin, Milletvekili adaylarını, Belediye başkanlarını sen belirleyeceksin, sandığı senin belirlediğin bir sisteme göre sayacaksın, iktidar olduğunda bakanları sen atayacaksın, Meclis başkanını da, divan kâtiplerini de. Meclisten, senin istediğin kanunlar çıkacak. Kendi hayat tarzını, inançlarını başkalarına da dayatmaya kalkışacaksın, sonra bunun adına demokrasi diyeceksin!

“Milli irade” dediğin şey, sadece çoğunluğun iradesi değildir ki. Adı üstünde bütün bir milletin iradesidir. İktidarıyla, muhalefetiyle, bütün toplum kesimleriyle. Sen, muhalefeti ve toplum katmanlarının uyarılarını, tepkilerini görmezden gelip “dediğim dedik” tavrını sürdürürsen, seni en sağlam sandığın müttefiklerin bile bir kenara koyar.

Sandığın namusunu önce sen kurtaracaksın arkadaş!

Ku, bu namus seni de kurtarsın!

Mehmet Necati GÜNGÖR