Bu günlerde herkes “süreç”le ilgileniyor ya,
Ekonomi neredeyse unutuldu. İşin bu tarafıyla kimse ilgilenmiyor ama, esnaf, işçi, çiftçi, memur ve emekli kesimlerinden gelen çığlıklar iktidarın ve yandaşlarının seslerini bastıracak cinsten.
Esnafın işleri giderek kötüleşiyor.
İşçi, memur ve emekliler Diyanet’in ölçülerine göre sadaka sınırında.
Çiftçi mazot parası bulamıyor, tarlasını ekip biçemez halde.
Hayvancılık çöktü, etin kilosu marketlerde 30 liralar seviyesinde.
Tedavi ücretlerindeki ölçüsüz artışlar hastaların belini büküyor. Bu iktidarın en çok övünüp oy topladığı sağlık sistemi çöküşe doğru gidiyor.

Dönüp, yandaş televizyonlara, gazetelere bakıyoruz; her şey güllük gülistanlık.
Türkiye, dünyanın sayılı ekonomilerinden!
Milli gelirimiz fert başına 10 bin dolarları da aştı deniliyor ama, on bin doları bir arada gören yok.
Kanser hastaları ilaç bulamıyor, bakanlar hasta çığlıklarını sadaka ile bastırmaya çalışıyorlar.
Kabak, bizim Karadenizli bakanın başına patladı.

Bakan olduğunu unutup, hayırseverliğe soyununca olanlar oldu. Memleketin başında bunca dert varken sus-pus olan medyamız, neyse ki bu haberi manşetlerden verdiler. Televizyonlar da ha keza…
Saydığımız kesimler ise şaşkın. Bir hallerine, bir ceplerine bakıyorlar; bir de medyanın allayıp pulladığı tabloya.
“IMF’ye olan 23 milyar dolarlık borcu biz ödedik” diye övünen iktidara kimse soramıyor: “Peki ama, dış borç iktidarı devraldığınızda 257 milyar dolardı, 542 milyar da siz eklediniz. Hangisi büyük? 23’mü, 600 mü?”
Bu durum bana bir halk inanışını çağrıştırdı.

İnanışın adı: “Sapıtma taşı.”
ANAP Grubunun 1998’deki bir kapalı toplantısında Bursa Milletvekili İlhan Kesici tarafından dillendirilmişti. Kesici, DTP müsteşarlığından geldiği için ekonomiyi iyi biliyor. O gün çizdiği tablo, günümüz için de alarm zili niteliğinde.

Kesici’yi şöyle demişti:
“Folk İslamı” diye tabir edilen bir söz vardır; bununla ‘halk İslamı’,’ halk anlayışı’ demek istenir.
Bizim Orta Anadolu’da Ankara’ya kadar uzanan bir spektrumda söylendiğini biliyoruz. Diğer bölgelerimizde de bilindiğini, konuşulduğunu tahmin ettiğimiz bir deyimle anlatılır: ‘Sapıtma taşı.’
İnanışa göre, ölü defnedildikten sonra , yukarıdaki cenaze merasimini hissedermiş.
‘Yukarıda ağlaşmalar var, sızlaşmalar var, imamlar dua okuyorlar; herhalde birisi öldü’ diye merak edermiş.
Sonra, tören tamamlandıktan sonra, cemaat yavaş yavaş ayrılır, ağlaşma sızlaşma azalır, imam talkın verir, herkes dağılırken ölü de aşağıda dermiş ki ‘Tamam, cenaze bitti herhalde, ben de artık kalkıp gideyim.’
Kalkmaya yeltendiğinde; (orijinal tabiriyle söyleyelim: kalkmak için yelkindiğinde) kafayı taşa vurur. Bu, cenazenin üstüne konulan tahtadır veya taştır, adı ise ‘sapıtma taşı’dır.

Ölü, kafayı taşa vurduğunda, ölenin kendisi olduğunu anlar ve şöyle dermiş:
‘Eyvah, demek ki ölen benmişim!’
Kesici, bu hikâyeyi anlattıktan sonra sözü ekonomiye getirip şöyle demişti:
‘Türkiye’nin durumunu aşağı-yukarı böyle bir anlayışla ele almak mümkündür.’
Sene 1853-1856 Kırım Harbi. Harbin yükünü Osmanlı İmparatorluğu taşıyamamış, 1854 yılında ilk borçlanmayı yapmış. 1854-1874 arasında 15 büyük borçlanma yapılmış. Gelmiş 1875 yılına. Bakmışlar ki devletin faiz borcu, toplam varidatın yüzde 25’ini aşmış. Arkasından Ramazan Kararnameleri gelmiş. Faizler ödenemiyor, 5 yıl için yarıya indiriliyor. Borçların yarısının nakden, yarısının tahvilat ile ödeneceği söyleniyor. Neredeyse yüzde 300’lük bir devalüasyon oluyor. Bütün bunlar kesmiyor. 1879’a geliniyor. O zaman ‘Rüsum-u Sitte İdaresi’ (Altı Vergi İdaresi) diye bir idare kuruluyor. Bu idare ne yapıyor? Türkiye’nin 6 tane vergisinin 10 yıllığına tahsilini Galata Bankerlerine veriyor. Bu da yetmedi, 1881 yılında Düyun-u Umumiye-i Muhasebe İdaresi.”
İlhan Kesici’nin bu uyarısından sonra gerekli tedbirler alınmadığı için Türkiye ekonomik bakımdan zora girdi, devamında krizler oldu.
Peki, bu günkü durum, dünkünden farklı mı?
Onu da başımız, sapıtma taşına değdiğinde anlayacağız.

Mehmet Necati GÜNGÖR