Mehmet Bican, gazeteci kökenli bir bürokrat.
Başbakanlık Basın Müşaviri olarak Tansu Çiller ve Yıldırım Akbulut’un yakınında bulundu. Mesut Yılmaz tarafından görevden alındı, DYP-CHP koalisyonunda Devlet Bakanı Erman Şahin’in basın müşavirliğini yaptı.
2005 yılında Başbakanlık Halkla İlişkiler Dairesi Başkanlığı görevinden emekli oldu.
Her iki başbakanın çalkantılı dönemleriyle ilgili anılarını yazdı. Çiller’le ilgili anılarını "28 Şubat'ta Devrilmek" Akbulut’la ilgili anılarını da "Terörle Sınanmak" adlı kitabında yayınladı.
Mehmet Bican, bu kitaplarıyla yakın tarihimize ait olayların kamuoyunca bu güne kadar pek bilinmemiş yönlerine ışık tutuyor. Bir bakıma aydın sorumluluğu ile tarihe not düşüyor.
Kendisinden bir mail aldım.
Bizim, Akbulut’a yaptığımız ziyaret sonrasında kaleme aldığımız yazıyı okuyunca ikinci kitabında yayınlanan bir bölümü paylaşmak istemiş.
Özellikle Körfez Savaşı ve sonrasıyla ilgili ilginç olayları ve duruşları ele alıyor.
O’nun kaleminden Akbulut’un bilinmeyen yönlerini ve bu günkü iktidarın teslimiyet içinde olduğu emperyal güce karşı destansı direnişini öğreniyoruz.
Sözü burada değerli gazeteci Bican’ın kalemine bırakıyor, kendisine de bu güzel çalışması için teşekkürlerimizi ifade ediyoruz.
“Her fırsatta Kürt kökenli olduğunu ifade etmekten gurur duyan Cumhurbaşkanı Turgut Özal, hayata geçireceği Kürt politikasıyla uğraşacak vakti, Birinci Körfez Savaşı sırasında bulamıyor.
Başka projeleri var. “Bir koyup üç almak” bu projelerden biri…
Türkiye’yi savaşa sokarsa, Kerkük ve Musul’u Türkiye’ye katmayı planlıyor!
Bir diğeri; Körfez Savaşı’nda başarılı bir devlet adamı olduğunu Dünya’ya ispatlaması halinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği görevini garantileyeceğini düşünüyor.
Türkiye’nin savaşa fiilen katılması görüşünde Özal…
Onun bu görüşünü “tehlikeli” bulan Başbakan Yıldırım Akbulut da, kabine arkadaşları da, Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay başta olmak üzere komutanlar da çok rahatsızlar.
Kamuoyuna, “Bir koyup üç alma” gibi bir hesapla aktarılan Özal’ın Türkiye’yi savaşa sokacak bu tehlikeli görüşleri o günlerde kulaktan kulağa yayılırken, Başbakan Akbulut hep kesin bir dille şunu söylüyor:
“Bir tek vatandaşımın burnunun kanamasına razı olamam, Türkiye savaşa katılmayacak!”
….
Başbakan Yıldırım Akbulut’un konuğu, ABD Kongresi Uluslararası İlişkiler Komitesi Üyesi Stephan Solarz. Heyette, ABD’nin Ankara’daki Büyükelçisi de bulunuyor.
Akbulut, Başbakanlık Konutu’ndaki şömineli salonda kabul ediyor konuklarını. Sağına ABD heyetini, soluna da Dışişleri Bakanı Ahmet Kurtcebe Alptemoçin’in başında bulunduğu Dışişleri mensuplarını alıyor.
Görüşme başlıyor.
Solarz, önce, özel temsilci olarak Bush’tan getirdiği selâmlarını iletiyor Akbulut’a. Sonra da, Körfez’de kara savaşlarının henüz başlamadığını hatırlatarak, ABD önderliğindeki çokuluslu gücün güneyden Kuveyt ve Irak’a girmek üzere hazırlık yaptığını anlatıyor.
ABD’nin saygın Kongre üyeleri arasında Türk dostu olarak bilinen Solarz, bu sırada bacak bacak üstüne atarak, Başbakan Yıldırım Akbulut’un karşısında Amerikanvari rahat birtavır sergiliyor.
Ancak Akbulut, bu rahat tavırdan rahatsız oluyor!
1.85’lik adamın 48 numara ayakları neredeyse Yıldırım Bey’in oturduğu koltuğa değecek. Akbulut ve Türk tarafındaki herkes, Solarz’ın ayakkabısının tabanını seyrediyor.
Solarz, “Sayın Bush, güneyde açılacak kara cephesinin yanı sıra Türkiye’den de kuzey Irak içlerine bir kapı açılması konusunu Türkiye’nin dikkatlerine sunmakta ve bu konuda bir karar oluşturulmasını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak sizden beklemektedir” diyerek, bu önemli konuşmasını tamamlayınca, gözler Akbulut’a dönüyor.
Karşısındaki adamın bacak bacak üstüne atmasından fevkalâde rahatsız olduğu gözlenen ve Solarz’a arkasını dönerek gözlerini Ahmet Kurtcebe Alptemoçin’e çeviren Yıldırım Akbulut’un söyledikleri İngilizce’ye tercüme ediliyor:
“Körfez Savaşı başladığı gün televizyonlara çıkarak vatandaşlarıma seslenmiş, ‘Size söz veriyorum; Türkiye bu savaşa katılmayacak, bir tek kişinin bu savaş yüzünden burnu kanamayacak’ demiştim. Şu anda da aynı görüşü taşıyorum. Çokuluslu güce verdiğimiz belli desteklerin dışında savaşa katılmamaya kararlıyız. Dolayısıyla, Türkiye’nin Kuzey Irak’a bir cephe açması söz konusu olamaz!”
Solarz’ın da, ABD’nin Ankara Büyükelçisi’nin de bu kısa ve net cevap karşısında mosmor olduklarını görüyorum.
Solarz, “Ama Sayın Başbakan” diyor, “Biraz önce Sayın Özal’ın yanındaydık. Cumhurbaşkanı sizin gibi düşünmüyor. O, Türkiye’den Kuzey Cephesi’nin açılacağı konusunda bizimle aynı görüşte…”
Yıldırım Akbulut, hâlâ bacak bacak üstündeki Solarz’a dönüyor ve şunları söylüyor:
“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, icra makamı Cumhurbaşkanlığı değil, Başbakanlık’tır. Bakanlar Kurulumuz, Körfez Savaşı’nda uygulayacağı tavrı ve destekleri belirlemiş, bunların uygulanması için TBMM’den yetki almıştır. TBMM’nin bize verdiği yetki çok açıktır. Biz ancak bize herhangi bir saldırı vukuunda savaşa katılabiliriz. Ne bizim istediğimiz yetkide, ne de TBMM kararında Türkiye’nin Kuzey Irak’a bir cephe açacağı, Türk Silahlı Kuvvetleri veya çok uluslu güce ait askerlerin bu cepheden Irak’a girebilecekleri yolunda bir husus bulunmaktadır.”
….
Türkiye sınırına dayanan sığınmacıların sayısı bu kez 100 binin çok üzerinde… Neredeyse 600 bine ulaşıyor.
İran’a kaçanların sayısı ise 1 milyon 300 bin olarak açıklanıyor.
Güvenlik gerekçesiyle sınırı açmayan Türkiye, tampon bölgede sığınmacılar için yerleşim bölgeleri kuruyor. Seyyar mutfaklar, sağlıksız bir yaşam sürdüren insanlara sıcak yemek ulaştırmaya çalışıyor. Tankerler, çadırlara içme ve kullanma suyu dağıtıyor. Seyyar hastanelerde her gün binlerce kişinin muayene ve tedavisi yapılıyor.
Bu konuda Türkiye’nin politikası çok açık:
Kürt sığınmacıların, Birleşmiş Milletler yardımıyla kendi ülkelerine güven içinde dönmelerinin sağlanmasını bekliyor Türkiye…
Uluslararası medya, Iraklı sığınmacıların sınır bölgesinde son derece güç koşullar altında verdikleri yaşam mücadelelerini, Türkiye’yi insafsızca eleştirerek dünya kamuoyuna yansıtıyor.
Neredeyse her gün bir yabancı ülkeden Ankara’ya gelen başbakan, meclis başkanı, parlamenter ya da sivil toplum örgütü temsilcisi gibi insanlar Türkiye üzerinde bu yolda baskı kurmaya çalışıyorlar.
Başbakan Yıldırım Akbulut, bu durumdan o kadar rahatsız ki, günün birinde kafası bozuluyor, İsviçre Dışişleri Bakanı Rene Felbert’e, “Kardeşim!” diye dikleniyor, “Beğenmiyorsanız, gelin alın bu insanları, götürün kendi memleketinize!”
Akbulut’un fırçası sadece bu kadar değil, devamı şöyle:
“İngiltere’de mi, Almanya’da mı, Avusturya’da mı yoksa Amerika’da mı yaşatacaksınız bu adamları; alın, siz bakın, yedirin, doyurun, ev verin, iş sağlayın! Kusura bakmayın, Dünya bizi bu sorunla baş başa bırakamaz! Yarım milyon aç, hasta ve işsiz insanı kabul edemeyiz, bu kadar kişiyle başa çıkamayız!
Yıldırım Akbulut, sınırların sığınmacılara açılması halinde Iraklı Kürtlerin, Türkiye’de terör olaylarına bulaşmalarından çekiniyor. Ayrıca, harekâtın Irak’ta yarattığı otorite boşluğundan yararlanan PKK’nın, kamplarını Kuzey Irak’a taşımasının Güneydoğu Anadolu’da terörü artıracağından korkuyor.
Başbakan Akbulut’un bu korkuları gerçek olacak, Türkiye’deki terörün savaşın bitiminden sonra azdığı gözlenecektir.”
Mehmet Bican’ın anlatımını özetleyerek aktardım.
Bu gün “one munit”e alkış tutup birilerini “ebedi şef” ilan edecek kadar cezbeye kapılanlar, Akbulut’un bu dik duruşları karşısında nasıl bir vicdan muhasebesi ve karşılaştırma yapacaklarını doğrusu merak ediyorum.
Tarih, bu mukayeseyi bu gün olmasa bile, yarın mutlaka yapacaktır.

Mehmet Necati GÜNGÖR