“Doğanın hoş çeşitliliğini, bitmek bilmez zenginliklerini kabul edersiniz. Gülün menekşe gibi kokmasını beklemezsiniz. Peki bunların en zengini olan insan ruhunun tek çeşitli olması niye gereksin? Şakacı biriyim, ancak yasa beni ciddi şeyler yazmaya mecbur ediyor. Cüretliyim, ancak yasa üslubumun ılımlı olmasını emrediyor. Gri, hep gri, özgürlüğün yegane doğru rengi gri. Üzerine güneş vuran her çiy damlası sonsuz renk oyunlarıyla parıldıyor; ancak içinde pek çok kişinin ve her türlü nesnenin kırıldığı ruhsal güneşin sadece resmi rengi göstermesi gerekiyor.”[1] Yeşil griye dönüyor. Resmi rengi göstermeyene artık Ergenekoncu deniyor.

Ergenekon ve Sıfır Yılı

Toprak altından çıkan cephaneler, darbe ve suikast planları, hedefler ve tetikçiler, dehşet senaryoları, telefon dinlemeleri, kelepçeler, yargılamalar, ölümler, istihbarat, espiyonaj, kontrespiyonaj, haykıran manşetler, gündeme ayarlı Ergenekon dalgaları, artçı şoklar, yargı krizleri, algı ve gündem mühendisliği, Şok! Şok’ Şoklar, Flaş!, Flaş! Flaşlar,... Medya gerçeklik yaratıp gerçeklik öldürüyor. Yanıbaşımızdakinin ne kadar korkunç olduğunu görüyoruz, çünkü korkunçluğu herkesçe bilinenlerin yanına konuyor. İtibar ettiklerimiz kara manşetlerin altında ezilmeye çalışılıyor, itibarsızlara itibar pompalanıyor. Gerçek belki korkunç bulunuyor ama imajlar gerçekliğin yerini almalı, daha korkunç ve şok edici olmalı. Öyle şok edici olmalı ki “Sıfır Yılı” yaratılmalı.

Ergenekon, 1923 yılı ile tarihlenebilirdi. Sorgucunun, etrafında dönerek sorular sorduğu, sorgulananın gözlerine dikilmiş spot yani Taraf Gazetesi, 16.07.2008 tarihinde şöyle manşet atıyordu: “1923’te kuruldu 2008’de arınıyor”. Mavi gözlü, göçmen tipli, sarışın olarak tarif ediliyordu Ergenekon’un bir numarası. Akıllara Mustafa Kemal getiriliyordu. Bulunduğumuz dünyayı anlama yetimize saldırılıyordu. İmaj gerçekliğin yerini aldığında cumhuriyetin tüm birikimi halka unutturulabilir, mukavemeti kırılıp telkine açık hale getirilebilirdi. Türedi entelektüeller boş levhanın başına divit kalemle geçebilirdi. Yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, yürütmenin denetlenmesi, hukuk devleti, demokratlık, çoğulculuk vb. kısıtlı da varolan olsa anayasal ve siyasal birikimimizde yoktu artık. Birikim onların yazdığı yerden başlayacaktı. Faşizm belleğimizden silinmeliydi ki onlara faşist diyemeyelim. Bilginin, ahlakın standartları da yeniden yaratılıyordu. Kafası gövdesini gezdirmeye yetmeyenler medyanın vazgeçemediği entelektüeller katına yükseliyordu. Her düzenin düşman olduğu tipi yaratması gibi kendi meşru tipi de yaratılıyordu: Taşlar bağlı. Köpekler serbest.

Postmodern Soruşturma

Burada akla ve hakikate değil retorik ve hayal gücüne yer var. Yargılama mahkeme salonlarında değil ekranlarda yapılır. Gerçeklik maddi duruma değil, kişisel yorumlara dayalıdır, özellikle yorum yapanın yallozluğuna. Hukuk, anlamını cemaatin kolektif eylemiyle kazanır. Evrensel değer taşıyan hiçbir norm bulunmaz. Gücü elinde bulunduranın yorumudur hukuk. Yalloz ekranda argüman uydurur. Özgürlük ve güvenlik yapı bozumuna uğratılır, liberal liberalizmi unutur faşist bir dil tutturur. Gerçekliğin yerini imajlar alır. Kameralarla, iliştirilmiş gazetecilerle, televizyon stüdyolarında çakma aydınlarla yürütülür soruşturma. Kerhen hukukçu olunur, sehven dosya doldurulur.

Süleymaniye’de askerin, Meclis’te emekçinin kafasına torba geçirenlere karşı çıktıkları için... Soner, Ayhan, yurtta Barış dünyada Barış...

İlker Kılıç

Odatv.com

[1] Karl Marx, MECW, 1, s. 112’den aktaran G. G. Brenkert, Marx’ın Özgürlük Etiği, İstanbul 1998, s. 156.