PKK'nın siyasi kanadı kısa bir dönem önce, "yeter artık" anl*****
gelen "Edi Bese" kampanyası başlatmıştı. Bu kampanya bir anlamda
başkaldırıydı ve hak olarak görülen bazı isteklerin ısrarla
dillendirilerek dayatılmasıydı.
Neydi bu istekler? Anadilde eğitim, Apo'ya özgürlük...
Şimdi bu isteklere bir süre önce "Demokratik Özerklik" talebi eklendi.
Demokratik özerklik demek aslen "kendi kendini yönetmek" demek, bunun
başına konulan "demokratik" kelimesi ise tamamen bir süslemeden
ibaret, hoş göstererek asıl amacı gizlemekten başka bir şey asla
değil.
Şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum. Bu "Demokratik Özerklik"
talebi, sadece Doğu ve Güneydoğu için değil, Türkiye'nin Akdeniz,
Karadeniz gibi diğer bölgeleri için de geçerliymiş ve bu Türkiye'nin
menfaatineymiş! Bir nevi, zaman zaman birilerince dillendirilen
"Başkanlık Sistemi"nin aynısı, hatta tıpkısı, hatta ta kendisi yani...
Bu nedenle "Demokratik Özerklik" projesi aslında kendileri tarafından
Türkiye'ye sunulan bir hediyeymiş!
Ne günlere geldik YARABBİ...
Apo yakalanmadan önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne "T.C.", askerine
"Düşman" diyen, parmağı tetikten düşmeyen, asker öldürdükçe
kahkahalara boğulan bir zihniyet, meğer bu günlerde Türkiye'ye hediye
verme aşamasına gelmiş!
Ortada fol yok yumurta yokken birdenbire "Açılım" deniverdi. Bu
amaçla, üstüne vazife de değilken Kürtçe Roj TV kuruldu. Kürtçe
tabelalar takıldı. Meşhur Habur töreni düzenlendi. Güvenlik güçlerine,
kamu binalarına taş atan, Molotof atan, havai fişek atan, araç yakan,
yüzlerce polisi saatlerce oyalayarak sokakları savaş alanına çeviren
yüzleri örtülü PKK sempatizanları "Taş atan çocuk" yasasından
faydalandırıldı.
Gazeteleri belli Altan Tan gibi, Muhsin Kızılkaya gibi malum PKK
kalemşorları, bilirkişi edasıyla hemen her gün TV kanallarında adeta
kadrolu konuşmacı pozisyonunda boy gösterdi, gösteriyor.
Leyla Zana gibi şahsiyetlerin biyografileri, yaşamları yazı dizisi
halinde gazetelere taşındı, neredeyse kahraman ilan edildi.
Sanki hiç bilinmiyor gibi birçok gazeteci, özellikle başı çeken
Hassslanım Cemal tarafından Kandil'e gidilerek, PKK liderlerinden
Karayılan ile röportajlar yapıldı, boy boy resimleri yayınlandı.
Siyasi söylemcilerinin neredeyse tümü her gün basına yansıtılarak
meşhur edildi.
Kısaca "Biz neymişiz be abi", hatta "Demek ki davamızda haklıymışız be
heval" oluverdiler.
Ekmeğinin peşinde olan, "İşimizi geri istiyoruz" diyen ellerinde Türk
bayraklı işçiler coplanır, biber gazına boğulur, kış mevsiminde
üstlerine soğuk su sıkılırken, Apo resimleri ve PKK bayrakları ile
eylem yapan "Yaşasın Apo, Yaşasın Kürdistan" sloganları atanlara
parmak ucuyla dahi dokunulmadı.
Yurt dışına kaçtılar, milletvekili maaşı almaya devam ettiler. TBMM
araçlarıyla ölen PKK'lıların cenazelerine katıldılar.
Üstüne üstlük cezaevinden çıkarıldılar, milletvekili yapıldılar,
darısı Apo'nun başına misali. Ama Apo'yu milletvekili olmak kesmez
zannımca. Çünkü tümünü aşağılıyor, bu nedenle onlarla aynı seviyede
olmak asla istemez. O ancak olsa olsa "Kürdistan Cumhurbaşkanı" olur,
"Fahri"sini dahi kabul etmez kanımca.
Bakın şimdilerde ne diyor BDP genel başkanı; "Bundan böyle bu
coğrafyada ve her alanda, lokantadaki menüde dahi Kürtçe kullanılacak.
Artık Hükümet'in, Devlet'in adım atmasını beklemeyeceğiz, ne yapmamız
gerekiyorsa, herhangi bir izin almaksızın, mevcut kanunları hiçe
sayarak kendimiz yapacağız".
Daha önce de "Bizi dikkate almayanları, taleplerimizi yerine
getirmeyenleri, yok sayanları biz de dikkate almıyoruz, mahkemelerini
de, kanunlarını da tanımıyoruz" demişlerdi.
Yani "Edi Bese" dediler, diyorlar, demeye de artarak devam edecek gibi
görünüyorlar.
Eee daha durun bakalım, her şey sindire sindire. Değişiyoruz ya,
gelişiyoruz ya, statükodan arınıyoruz ya!
Kim ne derse desin, ama dua edin sabır küpü bu millet bir gün "YETTİ
BESE", "YETTİ GARİ" demesin...
Sabahattin Talu
sabahattintalu@gmail.com