Tevellüt oldukça eski…
Yani, 1942 yılında doğmuşum.

Bu ülkenin parasız okullarında okumuş, Devlet katkısı ile yürüyen çarkının içinde yoğrulmuşum.

Üniversiteler o zamanlar birer ticarethane değildi…

Hastaneleri holdingler yönetmiyordu.

Basın, kamu hizmeti için vardı…

Yerli Malı haftaları oluşturdu bilincimizdeki yurtsever çizgiyi…

Derken, 27 Mayıs’ın getirdiği “gerçek” ikinci Cumhuriyeti yaşadık bizler…

1961 Anayasası daha yeni kabul edilmişti, hukuk fakültesinde Anayasa hukuku eğitimi alırken…

Dostumuzu düşmanımızı, kapitalizmi ve onun “son aşaması olan” emperyalizmi yeni yeni öğreniyorduk…

Öğrendikçe daha hızlı atıyordu damarlarımızdaki kan… Daha bir içtenlik kaplıyordu yüreğimizi…

Önümüzde tek seçenek vardı, tek ideal vardı, tek ülkü vardı:

- Vatan sevgisi…

Hemen yanında;

- Halk sevgisi…

Hemen önünde;

- Aydınlanma düşüncesi!..

Bu bir ateşti!..

Dolup taşan ve kabına sığamayan bir heyecandı…

Bu ateşin ve bu heyecanın bilince dönüştürülmesi için harcanan yoğun bir emekti…

Ve en yüce değer emekti!...

Önemli olan kamusal çıkardı.

Bireyin mutluluğu, halka rağmen geliştirilen servetlerle değil… “Yarin yanağından başka her yerde…” ve herşeyde müştereken oluşturulacak toplumsal gelişmedeydi…

Sağlıklı bireylerin yetişebilmesi için gerekli olan temel öğe, paylaşmacı, katılımcı ve kamusal çıkarı öne alan, bencillikten uzak bir dünya görüşüydü… Bu dünya görüşünün meyveleriydi beslendiğimiz kültür.

İşte, bu niteliklerle bezenmiş bir dünya görüşünden bugünkü “köşe dönücü” Yeni Dünya Düzeni’ne baktığınızda kimliğinizin üzerine vurulacak damga, dinozorluktur!..

İşte bu yüzden, bugünün “yükselen değerleri” ile yetişmiş kuşaklar, sizin yaşadığınız topluma kendinizi borçlu hissetmenizi anlayamazlar…

Çünkü, okullarınızda yanan soba kömür bedelinin, sizin için, halka ödenmesi gereken sürekli bir borç olduğunu hissetmenizi… kavrayamazlar!..

Çünkü o kuşaklar, Cumhuriyet devrimci kültürü ile değil; emperyalizmin kültürel saldırısı altında yetişmişlerdir…

Çünkü bu kuşaklardan oluşan toplum, Atatürk’ü resmi nutuk edebiyatıyla tanıdı… Amerikan 6. Filosu’na karşı göğsünü siper etmedi…

Ve de en önemlisi… Yerli Malı Haftaları içinden geçmedi; o kültürü tatmadı; bir ülke, bir millet olmanın değerini anlamadı…

Ve vatan denen şeyin, varlığımızın temelinde yer alan en temel öğe olduğunu hiçbir zaman düşünemedi…

Anlayamadı…

Kavrayamadı!

Cengiz Özden
soruyusormak.com