Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 Toplam: 3

liberalizmin kusurları

GÜNCEL GÜNDEM Kategorisi Özgün Makaleler Forumunda liberalizmin kusurları Konusununun içerigi kısaca ->> Sunuş: X Hanım “Fahişelik, şehitlik ve özgürlük ” isimli yazımı okumuş. Bu yazıya cevaben uzun ve çok önemli bir mektup ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye aslnyrkli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Mesaj
    267
    Rep Gücü
    14124

    liberalizmin kusurları

    Sunuş: X Hanım “Fahişelik, şehitlik ve özgürlük ” isimli yazımı okumuş. Bu yazıya cevaben uzun ve çok önemli bir mektup yazmış. Liberallerin feci şekilde yanıldıklarını, İnsan’ın birey olmadığını savunmuştum bu makalede. Maddî çıkarlarımızla İnsanî çıkarlarımız arasında bir çatışma olabilir ve bu çatışma bizi yok edici bir yırtılmaya sürükleyebilir demiştim. Çünkü liberallerin “Birey” dedikleri şey bir yanılgı, bir illüzyon, bir vehimdir. İnsan bölünmez bir bütün değildir.

    Bugün İnsan’ın çoklu yapısı sadece Tasavvuf’un veya Heidegger, Kirkegaard gibi filozofların meselesi gibi görünüyorsa bu bizim pozitivist şaşılığımızdan kaynaklanıyor. Liberal olsun ya da olmasın siyasete ilgi duyan her insanın idrak etmesi gereken birinci hakikat İnsan’dır ve İnsan’ın çoklu yapısıdır. Bu çoklu yapıyı siyasî fikirlerinin kalbine koymayan zulme ortak olur.

    « …sen düşünürsün benı diye aglıyordu sevıncındendı ama abı sence kabul olurmuydu duaları kızı etını satarak almıştı onu şimdi kahırmı edeyım anamamı sevıneyım hepten aklım karışmıştı düşünemıyordum tabı para tatlı şey ama her perşembe banyo yapardım kuran bılırım ben çokta güzel okurum işten gelırdım banyodan sonra abdest alıp namazlar kılardım sabah 4 lere kadar allahım kurtar allahım affet dıye okurdum … müşterıye çıkarken ınsan hıç faişelik için giderken dua okurmu işte sen okuyorsun ama çünkü sende bır cansın bır ınsansın… »

    X Hanım’ı yaklaşık bir yıldır tanıyorum. Sadece kimliğini gizli tutmak için bazı detayları değiştirdim. Okuyacağınız onun mektubudur.(MY)

    selamünaleykum siz bana ne zaman mail atsanız altında derin düşünce diye bır site çıkıyor bend emerak ettım o sıteye gırdım ve bır yazar var orda faişelik dıye yazısı var merak ettım işte oldugum için derın ce okuyamadım ama o kişiyi yazarı bulmak ısterdım ona benımde yazmak istedıgım bir kaç sözüm var eger sızın orayla bır alakanız varsa lutfen söleyın çünkü söleme ıstedıklerımı sıze de yazabılırım ben ilkokul mezunuyum çok ta bılmış degılım fazla güzel kelımelerle anlatamayabılrım ama sız benı anlıyorsunuz sıze anlatayımda sız o kışıye yazın lütfen cvp beklıyorum eger alakanız varsa lütfen yazın çünkü faişelik öle degıl o anlatılan gıbı degıl.acımayın onlara allahım acısın acısın kı rabbım faişe denılen ınsan lara yuva versın

    faişelerde ınsan onlarında hayellerı var o kadar zordur kı dayanmak yanı faişeliye tekrar düşmemek için caba göstermek o kadarkı zordur ailen para ister nerden geldıgını bıle sormazlar nasıl kazandın demezler allaha yalvarırsın aglarsın gece yorganı kafanı çeker için için aglarsın erkekler bır muddet sonra sana baktıklarında bakışlarıyla vucudunda fantazı yaptıgı nı sanırsın utanırsın başını yere egersın oysakı sende ıstersın kı kadın olayım hanımefendı olayım namusunda o evde oturan hanı faişe dıye konuşan kadınlar varya bılmezlerkı onlar faişe dedıklerının de duyguları var ama erkeklerının yaptıklarını sölemezler asla neymış orospu faişe o kocamı yoldan çıkardı diye bıde yüzüne tükürürler pekı bunu bılıyorlarmı onların erkeklerı para verıp elbıseler alıpta bır kere yalvarırım dedıklerını bılıyorlarmı bılmezler abı bılmezler daha neler neler ailen bıde ailen bındı işin içine dahada yıkılırsın artık bır zaman sonra alışırsın ama erkeklerın altından kalktıgında eve gitmek banyoya gırıp aglayıp yalvarmak ıstersın allaha ne olur dıye benı kurtar dıye sıcak suyu sonuna kadar acarsın vucundun yanar kıpkırmızı olursun ama olmaz olmadı temızlenmedım dıye keseyı sürer durursun taaakii vucudundan kan çıkana kadar kan çıkınca bıraz rahatlarsın sankı temızlendım dersın ama yok temızlenmezsın sonra utanarak kuran alırsın elıne başlarsın okumaya aglayarak yalvarmaya sonra bun yaptıgını sezen akrabaların bıle kızı varsa senınle hıç yere göndermezler kızının namusuda gıdıcek dıye işte o zaman yıkılırsın dunyan bır kez daha kararır ama sonra bakarsınkı kızını yanıuna vermeyen o arabana bır alışverış yaprsın senden ıyısı yok ama kızını gene göndermez ama faişlenın kazandıgı ona aldıgı herşeyı yer o yerken senn neden faişe oldugundan mı yoksa sana namus anlatan ınsandan mı ıgrendıgı nı çözemezsın içine bır buruk daha düşer.daha neler nelernler özür dilerım abcıım balını agrıttım ve hakkını helal et yalvarırım vaktınıde aldım belkı hayat zor abı çok zor allaha menaet olun ve bır kez daha sölüyorum allahım sıze sonsuza dek sızı kımsleere muhtac etmesın

    1X yaşındaydım abim askere gıtmişti askelrığı bıtmıştı dönmek için evı aradı yol aprası ıstedı paramız yoktu annem XX yaşındaydı yanlış hatırlamıyorsam diyer abılerıme para istemeye gitdi kımse para vermedı annem aglayarak eve döndü sonra dayımın kızı ev temızlığıne gidiyordu ve onu aradı iş bul bana dedı ev işi anneme bulundu iş annem ilk işe gitdiğinde taksimdeydi iş ama okuma yazması yoktu evı bulamamış trenle gıtmıştı babam gamsız bırıydı rahmetlı omursamazdı ana işte dayanamadı para bulmalıydı evı bulamadı annem oturmuş aglamış bır kadın görmüş neden aglıyorsun demış anam anlatmış derdını sona kadın acımıs elınde numara varmı demış annemde var demış ve aramış kadın temızlığe gıtdıgı kadında gelmış ordan onu almış ölelıkle anam temızlığe başladı abım askerden geldı bır şekilde artık sonra babam isci idi emeklı olmaya çalışıyordu abımlerde vurdum duymaz gamsızlardı anam azık para yetsın dıye alıştı temızlıge gıtmeye davem ettı takı bacakları bıtene kadar sonra bıraktı ama para yetmıyordu bana iş bulundu sislide yatılıydı ev işi yaşım daha 1X ben koca kökşkün tüm işlerını yapıyordum ama gecelerı anam dıye ailem evımde hergece aglardım zoruma gıderdı ayrı olmak X sene çalıştım genc kız oldum evın kadını damadında benı kıskanmaya başladı ve benı işten attılar kıbarca sen yetmıyorsun dedıler felçlı bır adam vardı evın beyfendısı altını felan temızlerdım oda aglamıştı tek bana sahip çıkan oydu ama karısı çok fenaydı ne yapabılırdıkı adam çıktım 1X yaşına geldım sonra bırıyle tanıştım adı gereksız bırı benımle evlencektı benı ev aldım bak eşyalar aldım diye bır evıne davet ettı sende evını gör eşyalarını gör dedı sonra tecavuze ugradım ama korkumdan kımselere dıyemedım cahılldım ailem çok kötü benı öldürürdü sustum sakladım herkesden 2 sene evde oturdum

    sustum mecburdum kımseye dıyemedım sonra mecidiyekoyde iş buldum XX senesıydı başladım işe oranın dasekreterdım bır yerlerden ögrenmeye başlamalıydım ve başladım sonra temızlık yapılcak pazar gunu gelmelısın denıldı adam orda sarkıntılık yaptı işten atarım dedı benle olmazsan dedı ve o gun başladı herşey işte sonra 8 yıl orda görev yaptım tam çıkcam diyordum işten

    işten çıkcaktım pazar gunu sız ne yapıyorsunuz dıye bagırdım ve kaçarak aglayarak XXX köprüye geldım ama hıçkıra hıçkıra aglıyordum korkuyordum çaresızdım eve gıtdım hemen banyoya gırdım hem agladım hem yıkanmaya calıştım babam çok huysuz adamdı eve çok bakmazdı akşam oldu ve benım annem hasta cok eski çamaşır makınemız vardı annem çamaşır yıkıyordu sonra bır baktım kı ama gune kadar hiç görmemiştim annem ayakta duramiyordu kadın allaha yalvara yalvara çamaşır yıkıyordu aglayarak sonra bıtdı bende yardım ettım bıtırdık anacım benı üzülür diye hemen gözyaşlarını saklamıştı sabah oldu tabı gece hıç uyuyamadım benı kandıran o adamı kızlığı mı bozanı hatırladıkça benı bırakıp gıtdıgı aklıma geldıkçe ben nasıl kandım dıye aglayarak sabah oldu bır yol bulmalıydım evın ihtiyaçları vardı anama makıne lazımdı daha XX senesındeydık ama hala elbıselerımız kutularda katlı duruyordu sabah elbıse baktım kırışıktı XXXX çalışıyordum mıllet benı küçümsüyordu dolap lazımdı eve ama nasıl hangı parayla işe gıtdım sabah aglayarak ah abıcım sen benım döktüğüm gözyaşlarını bır bılseydın helekı oyüregın varya yerınden çıkacak derecede kahrolurdun bır ınsandan böle gözyaşı dökülebılırmı derdın gıttım o iş yerıne gıtdım patrona hiç bakmadan işime oturdum ogun bişey olmadı bır kaç gun sonra makınemız bozuldu çalışmaz oldu eve makıne alıcaktım kafama koymuştum sisliye gıttım baktım makıneye aylığım XXX tl dı bır makıne buldum sıfır begendım daha dogrusu aynı zengınlerin kullandıgı gıbı otomatıktı XXX kıra peşınat istendı ve ertesı gun iş yerınden patrondan istedım verdı ama sen anla nasıl verdı akşam fazla mesaı oldu anla işte sen sonra sabah işe geç gıtdım makıneyı aldım eve gönderdım annem hemen benı aradı komşudan ama nasıl aglıyordu nasıl dua edıyordu yavrum dıye sesı hala kulaklarımda yavrum sen düşünürsün benı diye aglıyordu sevıncındendı ama abı sence kabul olurmuydu duaları kızı etını satarak almıştı onu şimdi kahırmı edeyım anamamı sevıneyım hepten aklım karışmıştı düşünemıyordum tabı para tatlı şey ama her perşembe banyo yapardım kuran bılırım ben çokta güzel okurum işten gelırdım banyodan sonra abdest alıp namazlar kılardım sabah 4 lere kadar allahım kurtar allahım affet dıye okurdum XXX babam agr hasta oldu ve XX ay yattı hastanelerde ihtiyaç daha çok çogaldı flımdı test dı sogorda vardı ama yetmıyordu yuruyemıyordu araba tutuyorduk adi abılerım paranın suyu nerden gelıyor demeden hebere para istiyorlardı vucudumu ıyıce pislik sarmıştı yıkanırken dedım ya yüzümü öpüyorlar vucuduma deyıyorlar dıye keselerı daha sıkı sürmeye başladım heryerım kanıyordu sarıyordum hep çıkınca banyodan tabı dualar yalavarmalar X yıl sürdü babamda öldü.

    ah abı her yattıgın adamın altından kalktıgında banyoya gırdıgınde evde ailenın yüzüne bakmaya yüz bulamıyordun kımselere acamazdın her gelın arabası geçtıgınde evın önünden anan yanında dua edıyor kızımında görmek nasip et dıye ama anan bılmıyordu kızı faişeydı kızlık dıye bişey kalmamıştı ama ana işte duasız bırakırmıydı hemen kulaklarımı tıkardım hıç bır mahallemdekı düğünlere gıtmezdım utanırdım kımse bılmezdı ama ben bılıyordum kırlıydım ben pistim igrençtım tertemız gelınlıkler bıle görmeye hakıım yoktu ya pislik buılaşırsa diye düşünürdüm yada benım hıç yuvam olmuycagı aklıma gelır aglar dururdum mahallemde ço severler benı komşularım allah razı olsun ıyı ınsanlardı hep benı çagırırlardı ama kımse bılmezdı ben kızdegıldım herkes dua ederdı bana sende gelın ol dıye bılmezlerdıkı ben gelınlık magazlarının önünden bile geçmıyordum kı hala geçmem hayatta dönüpte bakmam onlara korkarım bır kez daha yıkılmaktan korkardım acır canım çok yanar dı canım ama yanmakla kalırdım işte bişey yapamazdım babam öldükten sonra 1 ay sonraydı galıba anamın maaşı daha baglanmamıştı ramazan ayı geldı ramazan da kesınlıkle kımseyle olmuycaktım hamama gıtdım 40 lan derler aynısı yaptım ramazan dan 1 gun öncesı yıkandım paklandım kesecı kadın anladı yüzüme baktı yanıma geldı gözlerınden yaş dökülmeye başladı ah be yavrum çokta güzelsın dedı allahım senı kurtarsın dedı ama hemen kadına kızdım sanamı kalmış dedım dua etmek ama o degıldı konu anlaması çok canımı sıkmıştı sınırlerımı bozmuştu kadına bagırdım ve hemen yıkandım çıktım o ramzan tek benım maaşımla geçiniyorduk ama yetmedı ama anam kesınlıkle bır şey ıstemedı sahurda hep kesme makarna olur bızım köyün hep onu yedık ama yemınle abı hiç pis para sokmadım evıme anamın bogazına kesınlıkle hemde orucumu tutdum namazımı kıldım rabbım inşallah kabul eder dualar ettım kurtar dıye sonra bıtdı ramazan gene başladık işe gidiyordum evıme anneme maaşımdan gıda alırdım o pis paraylada erkelerın yanına giderken gıyıncek kıyafet alırdım eve eşya felan almaya başladım sonra buyuk abıme bırı demış kardeşin faişe dıye evde işten gıuttım hepsı benı beklıyordu benı dövmeye başladılar ama hiç sormadan hiç ne oldugunu bıle bılemeden vurmaya başladılar 2 saat boyunca dövdüler evden dışarı çıkarmadılar her yerım morarmıştı zaten agzım yuzum bırbırıne gırmıştı sabah oldu ama anam aglar başımda bense katılaşmıştım böle bır kaç gun surdu evde kaldım benımle kımse konuşmuyordu ………….. benı yataktan kaldırdı yürü gidiyoruz dedı ve anlamıştım ölüm zamanım gelmişti anam uyandı bana baktı bende gelcem nereye bu saatte dıye kalktı ayaga kadıncaz bır araba tutmuştu sesımı hi çıkarmadım zaten ölmük için dua edıyordum sevınçlıydım bıle kurtulcaktım bana kızım kızım deyıpde yatagına atanlardan bacım deyıpte al sana yardım edelım deyıpte yataktaga atanlardan kurtulcaktım çok mutluydum hemde sadece abdest almak istiyordum son kezde yasın okumak belkı kabul olrdu töbe etmek istiyordum bekledıgım gun gelmıştı kurtuluyordum ınan işte ogun mutlu olmuştum devamını sonra anlatayıöm bu kadar aglamak yeter bana başımın agrı gırdı abıcım hakkını helal et ilerkı zamanlarda ayzarım oldumu ve abı eger evladın varsa kız olsun erkek olsun sakın ama sakın onu canım yavrum demekten vazgeçme ve az yedır ama kımseye muhtac etme hayırlı cumamız olsun ınşallah rabbım senıde ailenıde muhannete muhtaç etmesın amın ve yenı bır hayata başlamaya çalışıyorum ınşallah da olur amın

    selamunlaeykum aslında rahatlatmaktan çok abıcım belkıde ogunlerı unutmak ıstemedım hep korktum gerı başlarım dıye ama çok şükür şimdi XX senedır namzımı kılıyorum ve asla o gıbı işlerde bır daha olmak ıstemıyorum şimdi maaşım XXX tl evde şimdilik annem yaşıdıgı muddetce benı evden atmazlar abımler ama anam ölürse işte o zaman atarlar sıgortam dolması için caba gösteriyorum gerçi bu iş yerındede pek huzurum yok ama namazıma karışmıyor tesetturlude çalışabılıyorum ışte rabbımden daha ne isteyım en azından muhtaç olmuyorum kımseye şu an tabı bıde allahım affederse benı işte o zaman en mutlu ınsan ben olcam abıcım ……… idare edıyorum abı çok şükür sokaklarda degılım ve o pisliktende kurtuldum allahım kımseyı düşürmesın çok zor abı çok zor ınnaçok zor hala daha abdest alırken acaba vucudumda ellerın ızlerı varmıdır dıye korkuyorum ruyalarıma gırıyor korkuyorum gene düşmekten çok korkuyorum bor yerlere geldım abı bır daha olmasın ne olur artık hayat banada gülsün ……… asla abı işsiz kalsamda asla artık öle para kazanmak ıstemıyorum çok utanıyorum kendımden belkı artık yuam olmuycak ama kızlıgımı herşeyı kaybettım ama namusum kalsın artık bende abı ya namazlarımda kuranımda hep dua edıyorum ınşallah kabul olur ama rabbım bılıyor ne şartlarda o işi yaptıum bılıyor en azından bazen bunu hatırladıkça allahımın benı affetcegını umuyorum …….. ama razıyım abı başımı açmayım yeterkı öle para kazanmayım razıyım her gun göz yaşı döküyorum ama olsun allah buyuktur demı abı senden bır kez daha hakkını helal etmenı dılerım ve şunu bıl evımın kapısı hep sıze açık fakırhaneme gelırsen mutlu olurum saol abı allaha emanet olun bende sıze dua edıyorum bunu bılın .sızı sevıyorum kı bu kelımeyı uzun zaman oldu kımseye kullanmadım veyaradanım benı sevıyor buna bugun daha çok ınandım çünkü sizler gıbı ınsanlar çıkmaya başladı karşıma sevmese sızı çıkarmazdı karışıma demı abı saol ya sana hakkını nasıl öderım abı ya .ellerınden öperim

    senı sevıyorum abı allaha emanet olun ailenızde sızde bır kez daha allah razı olsun sızlerden amın.

    selam ilkögretımı bıtmıştı ve okulumun bırıncısıydım ortaokul zamanım gelmıştı herkes yazılıyordu bende annemle yazılmaya gıtdım önlük ücretlerı çok pahalıydı alamadık ve ben okula gıdemedım işte o zaman dunyam yıkılmış babam o kadar sorumsuzdukı hiç üzlmemişti yada üzüldü ben anlayamamıştım yıkılmıştım okumayı çok istiyordum helekıde avukat olmayı istemıştım en cok ama olmadı neyse abımle çıktık oyla bilecık cıvarıydı abım arabayı durdurdu anamda yanımdaydı bana tuvalete gitceksen ın dedı anam yazık bende ıncem dedı benı yanlız bırkamak ıstemıyordu korkuyordu sonuçta faişede olsam evladıydım şimdi anneme ben bakıyorum başka hiç evladı yuzunu bıle gözstermıyor hatta bır keresınde anam komalık olmuştu ………… taksı çagırdım ve annemı attım taksıye o un sabaha kadar hastanede kaldım yanımda abım yoktu abım ı aradım bır ara evde yatıyormuş yemek çok gelmışde mıdesıne soda içmiş yatıyor muş sonra param kısıtlıdı kımı arıyım diye düşünürken ne düşünüyorsun kızım çık yola aç kendını bak herkes gelir dedım işte bu sefaletten gelen bır düşüncemıydı yoksa kımsesızlıkmıydı yoksa alışmaktamıydım bu kadar kolaymı tenını satmak hiç yola çıkıpta müşteri edınmemiştim yapamazdım korkuyordum ya bana daha kötü şeyler yaparlarsa diyordum he bu arada faişenın en ıyı dostu altın incir veya cuzdanda saklanmış çeyrek altındır çünkü bellımı olur gecenın bır vaktı müşterın sana sapık muamelke yapar kaçarım dıye bır kenara muhakkak bır para saklardık arkadaşımızla yolda ormanda bır yerlerde kalmayalım dıye o kadar savunmasızsınızkı müşterıye çıkarken ınsan hıç faişelik için giderken dua okurmu işte sen okuyorsun ama çünkü sende bır cansın bır ınsansın herne kadar sana mauhluk gıbı bakılsada sende aglasın bızım de yaşlarım akar bızımkı kalbımız var ama.

    abım tam lavoboda benı vurmak üzereydı bır telefon geldı acıl para alzımmış karısına sonra durakladı ve bana baktı bende var ben sana verırım dedım ve bırıktırdıgım tum paramı ona verdım ve bişey olmadı ee abı işte hayat bumuydu sence bak bıraz önce faişesın diye sana sılah dogrultan bırı var ama para lazım olunca canın bır anda bagışlandı ve hemen eve geldık sevınmelımıydım yoksa üzülmelımı kurttulcaktım o hayattan ama genede o hayatdan kazandıgım para benı kurtarmış gece evde olduk sabaha karşı ve hemen iş yerıne gıtdım ayrılcagımı söledım ve ayrıldım bır dunyada borcum vardı o gece herşey degışmıştı hayatımda şükürler edıyordum peşpeşe ve hemen kapanmaya karar verdım ve hamama gıtdım temızlendım paklandım ve kapandım sene XXXX tu galıba yanlış hatırlamıyorsam sonra evıme geldım ve hemen tesetturlu çalışabılecegım iş aradım bulamadım XX ay öle gectı sonra temizlik işlerı buldum onlara gıtdım ve tek teke borçlarımı ödedım bişey dıyımmı helal para kazanın az gelsın korkmayın elbet o para o akadr çok şeye yetıyorkı şaşıyorsunuz sonra namaz her derdın devası kılmaya başladım XX sene öle geçtı tabı bu kısa degıl hayat ta görduklerım ama yeterlı şimdilik ve şimdi baya zamandır gecınıyorum evet az alıyorum o kara pis para daha çoktu ama ınanın çok mutluyum şimdi evlenırmıyım bılmıyorum ama ilk fırsatta anacım la ümreye gitcem bıraz para bırıktırmeye çalışıyorum işte daha şu anda bişey yok ordada ama olucak bu kadar şeyler olduysa oda olucak oraya gıdp töbe etmek yerınde töbe etmek ıstıyorum ınşallah o muardımda olucak hacca belkı para bırıktıremem ama umreye yapcam ınşallah amın sızde dua edınde gıdeyım çok ıstıyorum şimdi her namazımı kılarım çokta dıkkat ederım aman derım aman sakın kızım o hayat gıtme dıye ve gıtmıycem zaten yemın ettım egerkı o hayata dönmek zorunda kalırsam canıma kıyıcam ne olurasa olsun bır daha asla o gunlerı yaşamamalıyım şimdi her sabah ıster faişe ol ister orospu fark etmez ben ınanıyorum her sabah namazından sonra muhakkak dua ederdım o zamanlar ayetel kursıyı çok okurdum onu her sabah kıbleye dönüp 100 defa okursan muradın kabul olurmuş ve oldu ben sekız sene dua ettım hıç bır sabah bırakmadım ve bakın şimdi çok mutluyum allahım bozmasın amın

    mehmet yılmaz

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye aslnyrkli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Mesaj
    267
    Rep Gücü
    14124
    Sunuş: Parayı ve parayla satın alınabilir şeyleri Homo-Economicus’un artı hanesine yazıyor modernist ideolojiler. İstenmeyen(?) ve eziyet veren(?) çalışmayı ise eksi hanesine… Borsa, şirket bilançoları, kâr zarar hesapları çalışmayı değil hep çalışmanın sonuçlarını, MALLARI, PARAYI, KÂRI ölçüyor.

    Bu DEVASA YANILGI artık liberal ideolojinin bir parçası oldu ve her ezber gibi kendi felâketlerini üretiyor. Fransa’da bilgisayarcılar, Avustralya’da ve Hindistan’da çiftçiler intihar ediyor. Koruduğunu, yücelttiğini iddia ettiği Birey’in felâketi oluyor Liberalizm. Anlatacağımız bu felâketin hikâyesidir.

    Ben denizi çalışıyorum, deniz de beni…

    İlk defa çalışıp para kazandığımda Marmara Denizi kıyısında bir köyde idim. Yaz tatilinde kullanmak üzere 4 metre uzunluğunda ufak bir kayık almıştı babam. Dediğim gibi tatildeydik aslında. Yani öyle ekmek parasını çıkarmak meselesi değildi. Kışın yeterince çalışılmış, para biriktirilmiş, yaz tatili “hak edilmişti”. Buna rağmen bir eğlence olarak başlayan balıkçılığımız kısa sürede “profesyonel” bir hale geldi. Balık çok boldu o zamanlar, 12 eylül 1980 darbesini izleyen yıllardı. Babam da ağ ve olta tekniklerini çok iyi biliyordu zira gençliğinde yıllarca profesyonel balıkçılık yapmıştı İstanbul Boğazı’nda.

    Sabah güneş doğmadan uyanıyor, akşamdan attığımız ağları topluyorduk. Kilolarca tekir, barbunya, mezgit, dil, pisi, izmarit çıkıyordu ağdan. Gündüz ise balıkların geçiş yerlerine ve saatlerine göre yemli, parakete, çapari yapıyor, iri kırlangıçlar, karagözler, mırmırlar yakalıyorduk. Balıkların az olduğu saatlerde kıyıdaki lokantaların ve yazlıkçıların evleri arasında elimde tepsiyle geziyordum, “Balıkçı geldi balıkçıııı!” diye bağırarak. En ufak bir gürültü yapsak “sus çocuğum!” diye azar işitirdik ama profesyonel(!) balıkçı olunca başkaydı! Avazım çıktığı kadar bağırıyordum: “Balıkçı geldi balıkçıııı!”. Bu ses iyi bir haberdi çünkü “bu akşam ne pişirsem?” diye kara kara düşünen kadınların kurtarıcısı küçük MY geliyordu, Heeyyt! Bilmeyenlere ayıklamayı öğretiyor, yemek tarifi bile veriyordum annem sağ olsun!

    Hemen satıp denize geri dönebilmek için fiatları düşük tutuyorduk ama yine de hayatımda hiç o kadar çok parayı bir arada görmemiştim. İşin garibi çalışma gibi gelmiyordu bana bu. Deniz çok güzel kokuyordu. Balık tutmak çok zevkliydi. Üstelik normalde sessiz bir insan olan babam denize açıldı mı gençlik hatıraları canlanıyordu. Birbirinden güzel hikâyeler anlatırdı kayıkta. Hiç sıkılmazdık.

    Ağustos sonu, eylül başı lüfer başlıyordu. Akşam üzeri kurşun zokalarımızı cıva ile parlatıyor, yem ayarlıyorduk komşulardan. Lüfer çok zeki bir balıktı. Saygı uyandıran bir “rakipti”. Balıkçı ile lüfer arasında garip bir düello idi bu sanki. Sandala çekilen her lüfer bir zaferdi zira en ufak bir dikkatsizlik, dalgınlık lüferin oltadan kendini kurtarmasına fırsat veriyordu ve Sayın Lüfer hiç bir fırsatı kaçırmıyordu. Bir gecede 30-40, bazen 60 lüfer yakalıyorduk ve sabaha karşı saat 3 veya 4′te bitkin halde eve dönüyorduk. Parmaklarım misinalarla kesilmiş, avuçlarım lüferlerin dişleriyle parçalanmış, kan içindeydi. Ama mutluyduk çünkü muzafferdik!

    İşim beni “Ben” yapıyor…

    Rüyamda bile denizi görüyordum. Gündüz kaçırdığım balıkları gece rüyamda yakalıyordum. Gündüz fırtınada dengemi kaybedip düştüysem gece dimdik ayaktaydım. Gündüz satamadığım balıkları rüyamda satıyordum. Ben denizi ve balıkları “çalıştığım” gibi onlar da beni “çalışıyor” şekillendiriyordu. Babasından harçlık isteyen küçük MY gitmiş, yerine çalışıp para kazanan bir “yetişkin” MY gelmişti. İnsanın kendi kazandığı parayı harcaması ne kadar önemliydi!

    İlk yıllar motorumuz yoktu. Her yere kürek çekerek gidiyorduk. Ellerimiz nasır tutmuştu. Bel ve sırt kaslarımız güçlenmişti. Uzaktaki dalgaların arasında atlayan küçücük balıkları bile görebiliyordum. Gözlerim keskinleşiyordu sanki. Dalgalı havalarda ağ atıp çekmek baştan çok zordu çünkü oturmadan, ayakta yapılan bir işti bu. Ama zaman içinde ayak bileklerim ve dizlerim “akıllandı”. En sert havada bile dikkatimi yaptığım işe verebiliyordum zira vücudum “otomatik viteste” idi rüzgâra ve dalgalara uyum sağlarken. Düşmemek için benim bilinçli biçimde kaslarıma emir göndermeme gerek yoktu artık.

    Balıkçı MY doğmuştu… Balıkçılık bedenimi, zekâmı ve hissiyatımı şekillendirmişti. Herkesin “masmavi” gördüğü denize bakınca ben ne zaman fırtına çıkabileceğini, yağmur yağabileceğini kestiriyordum. Kurşunî griden çiğ bir yeşile dönüyordu deniz öfkelenmeden önce. Gün içinde bin defa renk değiştiriyordu. Tahtayı okşayan marangozları görmediniz mi hiç siz? Ya da otomobilin sağlam çamurluğunu okşayarak yamuk tarafı tamir eden kaportacıları? Ben bir gübre fabrikasında kimyasal madde posasını yalayarak pH‘ını yani asitlik derecesini isabetle söyleyen teknisyeni gördüm!

    İşte gözlerim öylesine okşuyordu, yalıyordu denizi…

    Çalışmak insanın geçimini sağlamanın çok ötesinde bir süreç. O yıllara geri dönüp baktığımda bunu görüyorum. İnsanı şekillendiren, zorlayan, her başarısızlıktan sonra “bir daha asla!” dedirten, içimizde uyuyan enerjileri hayata geçiren… Çalışmak insana değer katan, kendine saygısını, toplumdaki yerini ve benliğini inşa eden bir süreç. Üretmek, üretilenin ticareti… Bunlar ayrı ayrı kavramlar. Eğer çalışarak üretilmiş bir malın piyasadaki (o günkü) değeriyle ÇALIŞMANIN KENDİSİNİ ölçmeye kalkarsanız ne olur? ÇALIŞMA sayesinde inşa edilen BEN’liği ve ona ihtiyaç duyan Birey’i dinamitlemiş olursunuz! BU BİR CİNAYETTİR!

    Cesedim şirketime armağan olsun!

    9 eylül günü bir bilgisayarcı arkadaşlarının önünde karnına bıçak saplayarak intihar edince aklıma bütün bunlar geldi. France Telecom’da 2008 şubatından beri 21inci intihar vakası idi bu. Citroën, Renault ve bir çok taşeron firmada çalışan insanlar intihar etti, ediyorlar.

    Neden insanlar benim ve babamın balık tuttuğu gibi, ıslık çalarak gitmiyorlar işe? Firmaların finansal “sağlığı” uğruna insanların akıl sağlığı mı feda ediliyor? Düşük maaşla mı çalıştırılıyorlar?

    Hem liberal ekonomiyi benimsemiş hem de demokratik bir ülke Fransa. Diğer yandan sendikalar güçlü ve çalışanların özgürlükleri oldukça iyi korunuyor, Paris çalışanların hakları konusunda oldukça hassas bir başkent. Yani Türkiye’deki gibi köle muamelesi yapamazsınız insanlara.

    Peki intihar eden bu insanlar her toplumda görünebilecek bunalıma girmiş tipler ya da uçuk kaçık kimseler mi? “Ezilen işçi”, “ezen patron” klişelerini, ideolojik takıntılarımızı bir kenara bırakıp Derin İnsan merceğiyle bakmaya çalışalım şimdi.

    Önce biraz hammadde toplayalım:

    TV’den, radyodan, gazetelerden, çevremden izler, izlenimler:

    Otomobil fabrikasında çalışan bir işçi: “Bize imal ettirdikleri araçlara ailemi asla bindirmem”.

    Yaşlı bir hemşire: “Yatak yokluğundan kanserli hastaları bile evlerine yolladık. Tıp ilerliyor, teknik ilerliyor ama biz 20 yıl öncesine göre daha kötü çalışıyoruz”

    Tıp fakültesinde bir ekonomi profesörü: “Benim dersimde ‘DOKTOR’ kelimesini asla kullanmayacaksınız. Bu kelimeyi ödevlerinizde görürsem puan kırarım. Bundan sonra ‘DOKTOR’ yerine ‘Tedavi üreticisi’ diyeceksiniz.”

    Polis sendikası sözcüsü: “Hükümet bizden hizmet değil rakam istiyor. Her ay tutuklamamız, göz altına almamız gereken asgari bir miktarda insan var. Bu kotayı tutturamazsak başarısız kabul ediliyoruz”

    Bir boyacı: “Zannediliyor ki işçi düşünmez. Elle yapılan işlere kıymet verilmiyor, kafayı kullanmadığımızı sanıyorlar. Düz bir duvarı boyayacaksınız diyelim. Düşünmezseniz kötü yaparsınız işinizi. Acemi bir boyacı ile ustanın boyadığı iki duvar öyle farklı ki birbirinden”

    Çalışmak ile çalışmanın sonucu olan mal/hizmetin bir tutulması neticesinde böyle saçma sapan bir noktaya vardık insanlık olarak.

    “Kötü çalışmak” zorunda kalan, meselâ kalitesiz duvar inşa eden bir usta hırsızlık, ahlâksızlık yapmış gibi hissediyor kendisini. Uğrunda fedakârlıklar yaptığı, icra etmekten gurur duyduğu, Ben’liğinin bir parçası olan mesleğini maliyet düşürmek için “satmak” Ben’liğini satmak gibi. Fahişeliğe zorlanan namuslu bir kadın gibi yıkılıyor insanlar.

    İyi ama nasıl oldu? Neden sosyologlar, doktorlar, filozoflar, hukukçular, sendikalar ve karar üreticileri(?) bu gidişe “DUR!” diyemediler zamanında?

    Liberal Totalitarizm

    Önce bu hammaddelerin ortak noktasına dikkat çekelim: Parayı, neticeyi ölçme tutkusu, göstergeler ve piyasada el değiştirebilecek objektif, standart “değerler” üretmek. Oysa çalışmak netice ile ölçülmez. Durumu çok ağır olan bir hastayı kurtarmak için çok çalışır doktorlar ama hasta yine de ölebilir. Hastaların ölümü genç doktorlara unutamayacakları dersler verir. Şekillendirir onları. Hastanın yakınlarına kötü haberi vermek, cesedi morga taşımak… Genç bir mühendis projesini zamanında teslim edeMEyince başarısızlığı tadar. “Bir daha asla!” diyecektir kendi kendine. Rüyasında görür projelerini, teknik sorunlarını… Kâh kâbus olur, kâh gündüz tadamadığı başarıları yakalar gece düşlerinde. Ama eninde sonunda doktor, mühendis, sekreter, inşaat işçisi başarır. Başarısızlık korkusu sayesinde başarır.

    Yazının giriş kısmında aktardığım gibi insanî, sübjektif bir boyutu var çalışmanın. Bu İnsan’a özel boyutunu Amerikan Doları ya da Japon Yeni ile ifade edemezsiniz. EtMEmek gerekir zaten. Çalışmanın ürünleri ve bu ürünlerin maddî kıymeti standartlaşabilir ve para olarak el değiştirebilir. Ama çalışmanın kendisi bu standartlaşmadan korunmalıdır.

    Korumazsanız ne olur? Dürüstlük, çalışkanlık, dayanışma, tecrübeye saygı gibi MUTLAK “değerler” yok edilir, yerine hisse senedinin, dövizin ve altının sabah saat 10:45′teki OYNAK “değerleri”yerleşir. Bu ise hemen her insanda az veya çok olan para hırsının bir araya toplanıp güçlenmesi, kurumsallaşması, PİYASA-laşmasıdır. Karl Marx’ın deyimiyle İNSAN’ın ŞEYleşmesi, ŞEYlerin İNSANlaşmasıdır. (Bkz. Zina da böyle bir şey işte)

    Piyasa’nın ihtiyaçlarıyla insanların ihtiyaçlarını karşı karşıya getirirseniz elbette Piyasa bireyleri ezip geçer. Somut olarak? İnsan’a saygılı şirketler paraya saygılı şirketlerle rekabet edemez. Zira tersine bir açık arttırmadır Piyasa. Para uğruna en fazla fedakârlık yapanın kazanacağı bir yarış. İnsan’a, çalışmaya saygı PİYASA tarafından cezalandırılır. Neticeye (=kâr) saygı ödüllendirilir.

    Bilgisayarların ucuzlayıp yaygınlaştığı 1980′lerden bu yana yukarıda teorisini verdiğim şemanın bir çok özel şirkette uygulandığını gördüm. Karar amaçlı bilgi sistemleri (MIS, EIS, OLAP, DWH,…) üzerine uzmanlaştığım için bu gösterge/netice fetişizmi içinde yüzüyorum yıllardır. Fransız yöneticiler övünerek İngilizce terimler kullanıyorlar: “Result oriented” (netice/sonuç hedefli), “Cost killer” (maliyet/masraf öldürücü)…

    Kim bilir kaç firma gördüm yeni projelerin şirkete faydasını ölçmek için işten atılacak insan sayısını baz alan.

    Zira gelişmiş ülkelerde kalite ya da pazarlama yoluyla kârın arttırılma imkânları azaldığından yöneticiler yaklaşık 20 yıldır maliyetleri azaltarak “değer üretmeye” çalışıyorlar. Yukarıda hammadde olarak verdiğim yakınmalara bir kez daha göz atın. Elbette maliyetlerin azaltılması yoluyla kârın arttırılması sakıncalı bir fikir değil. Ama bunun bir saplantı haline gelmesi, güzel şekilde kâr eden firmaların sırf Piyasa Tanrısı’na hoş görünmek için daha DA fazla kâr etmek istemesi Liberal Totalitarizm‘i doğuruyor. “Değer” üretiminin adresi artık fabrikalar ve tarlalar değil muhasebe/finans büroları.

    Dediğim gibi insan sadece para kazanmak için çalışmıyor. Çalışmaya mecbur olsak bile maaş dışında beklentilerimiz var işimizden. Bir polis memuru maaşı ne olursa olsun kendisini huzurun, asayişin koruyucusu kabul ediyor. Bir hemşire iğne yapan, ilaç veren kişi değil. Hayat kurtaran bir insan beyaz üniformalar içinde. Evlât Acısı örneğiyle açıkladığım gibi meslekî sorumluluklarımıza, ekmek paramızı kazanma şeklimize bir mânâ veriyoruz. Aksi takdirde birer robot olurduk. İki iş arasında hiç bir fark gözetmezdik mânâ olarak.

    Oysa işten atılmadan önce limon gibi sıkılan insanlar özel hayatlarından, hobilerinden, rüyalarından, iş dışında ne varsa her şeyden öyle çok özveride bulunmuş oluyorlar ki firmadan kovulduklarında yaşamanın hiç bir değeri kalmıyor.

    İnsan kaynakları müdürünün bilgisayarında kırmızı işaretli bir isim, bir işten çıkarma mektubu gönderiliyor… Cost Killer lakaplı bir genel müdür insan kaynaklarını tebrik ediyor. Göstergeler yeşile geçiyor.

    Bu gidişin sonu ne olur? Komünist Mao 1958-61 yılları arasında pirinç üretimini arttırmak için fidelerin 3 kez daha sık dikilmesini emretti. Güneş ve gübre yetersizliğinden fideler pirinç vermedi. 30 milyon Çinli öldü. Pirinç bitkisinin doğasına aykırı kararlar bir felaketle sonuçlandı. İnsan denilen varlığın doğasına aykırı kararlar nereye varır?

    Bugün Komünist Mao yok. Düşüncelerini ve vicdanını Yüce(!) Piyasa Tanrısı’na endekslemiş bir insanlık var. “Piyasa neylerse güzel eyler, elleşmeyin” diyen liberaller var. Çalışmanın “değerini” borsa “değerleri” ile takas etmenin bedelini en zayıflarımız ödemeye başladı bile. Tabutlar geçiyor önümüzden.

    Ekrem Senai gibi “masum değiliz hiç birimiz!” diyesim geliyor. Daha hızlı yükselen borsa kâğıtlarına rağbet ediyoruz. Piyasa Tanrısı genel müdürlere baskı yapıyor. Şirket yönetimi (bizim beslediğimiz) kâr hırsıyla insanları sıkıyor limon gibi. Daha az imkânla daha çok, daha hızlı, daha kaliteli üretmelerini istiyor. Yine biziz çarşıda en ucuz ve en kaliteli malı arayan. Kendi kuyruğunu ısıran kedi yavrusu gibiyiz.

    En zekilerimiz direniyor bir parça. İcad ediyor, otomatikleştiriyor, hızlandırıyor. Omuzlarımıza tap tap vuruluyor. Bravo! Zayıf olanlarımız ailesinden, çocuğundan çalıyor. Hafta sonundan, uykusundan, hobisinden… Ama birer loser onlar neticede. Zayıflar kaybetmeye mâhkum. Liberalizm orman kanunudur deyince kızıyor liberaller. Demiyoruz o halde. Ama düşünüyoruz yine de. Biz winner olduğumuz için hakliyiz.

    Peki piyasa serbest mi? Değil.

    Vicdan sahipleri malların üretimi sırasında çevrenin kirletilmesini ya da çocuk kölelerin kullanılmasını dikkate almak, ithalatını yasaklamak istiyor. Kanunlar, tüzükler var. Ama WTO gibi kurumlar itiraz ediyor. “Ticaret özgürlüğüne aykırı!”. Martıları, papatyaları ve çocukları korumak Piyasa Tanrısı’nın gazabını çekebilir. Ama telif haklarına gelince başka bir müzik. “Devlet yok mu? Hukuk yok mu?” diye haykırıyor EMI, Sony Music, Universal ve saz arkadaşları. Liberaller kadar devletçisi yok söz konusu olan para ise. Lobiler devrede. Amerikan Hükümeti ve Avrupa Birliği kukla olmuş lobilerin, büyük firmaların elinde.

    Atilla Yayla diyor ki “insan’a güvenin”. Hangi insana? İnsan nefsine mi yoksa Derin İnsan‘a mı?


    mehmet yılmaz

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye aslnyrkli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Mesaj
    267
    Rep Gücü
    14124
    UYARI: “Liberalizm kötü ahlâklıdır” demiyorum, su nasıl renk-siz, hava nasıl koku-suz ise liberalizm de öyle ahlâk-sızdır diyorum.

    Sunuş: Ben liberalizmin en çok ahlâklı olma ihtimalini sevmiştim. ” Günah işleme özgürlüğü” isimli yazıda savunduğum gibi devletin vicdan rolü üstlenmesine, halkı çocuklaştırmasına karşıyım. Bu sebeple yaklaşık iki yıl önce liberal dostlarıma yazdım ve “Liberal Ahlâk” hakkında kaynak istedim. Çok iyimserdim. Aynı inançları ve değerleri paylaşMAyan insanları ortak bir zeminde buluşturabilmek için liberalizm büyük bir umut teşkil ediyordu gözümde. Özgürlük kavramı zaten sorumluluk olmadan düşünülemezdi. Liberalizmi var gücüyle savunan bunca insan vardı her şeyden önce. Bir yarış arabasına fren sistemi takmayı unutacak kadar delirmiş olabilirler miydi?

    Özetle Adam Smith’ten, Mandeville‘den, John Stuart Mill‘e, Hayek‘e, Friedman‘a, Röpke‘ye uzanan, dallanıp budaklanan liberal gelenekte mutabık kalınmış olması gereken, SAPASAĞLAM ve din dışı bir ahlâk zemin arıyordum.

    Bugün vardığım nokta bir düş kırıklığından ibaret. John Rawls(1) gibi solcu ve kolektivist liberaller gördüm. (Evet, bu da var!) Immanuel Kant(2), Alexis de Tocqville(3) gibi öldükten sonra devşirilen “liberalleri” gördüm. Bernard Mandeville gibi insandaki kötü huyların bir araya gelip “iyilik” üreteceğini savunanları gördüm. Ama liberal ahlâkı (varsa şayet) göremedim.

    Hayek(4), Popper, Berlin her hangi bir ahlâkî zeminin zorunlu olmadığına hükmediyorlar. Mises(4), Rothbard veTürkiye’de Mustafa Akyol (Çatışma mı İşbirliği mi?), Atilla Yayla(Liberal düşüncenin ve Türkiye’nin geleceği), Mustafa Erdoğan (İslam ve Liberalizm) gibi liberallerin ahlâk konulu çabaları ise ortak bir zemin kurmaktan ziyade liberal ilkelerin her hangi bir mevcut (geleneksel, dinî,…) zeminle çatışmadığını savunmaktan ibaret. Nasreddin Hoca gibi herkese “sen de haklısın” diyerek vicdanî, insanî bir düzen kurulabilir mi? Göreceli/çoğulcu ahlâk kürtaja, intihara, çocuk pornosuna, açlığa, şehitliğe, fuhuşa nasıl bakar? Birey’e bu derecede önem veren liberaller başkasının hayatını kurtarmak için kendilerini feda etmeyi (ya da etMEmeyi) hangi ahlâkî çerçeveye koyabilirler?

    Şimdi yakından bir bakalım, 1600′lerden 2000′lere “liberal ahlâk” denen şeyin sabitleri nelerdir? Liberal düşüncenin BÜTÜN AHLÂKÎ DAYANAĞININ BİR YANLIŞ ANLAMA ÜZERİNDE DURDUĞUNU söylersek çok mu abartmış oluruz?

    Liberalizmin ahlâkî zemini var mıdır?

    Liberalizmin çeşitli türleri var ve liberaller neyin ne olduğu konusunda kendi aralarında her zaman hemfikir değiller. Detaylı bilgi isteyenler ünlü Fransız akademisyen Pascal Salin ile yaptığımız söyleşilere, ondan çevirdiğimiz makalelere ve Liberalizmin Ak Kitabı‘na bakabilirler.Ancak genel olarak vergilerin azaltılması, özelleştirme, devletin küçültülmesi, sermaye, mal ve hizmetlerin serbestliği gibi uygulamalar liberal politikaların birer parçası. Akıllıca ve adaletten ödün vermeden uygulandıklarında bu politikalara karşı olMAdığımı da belirteyim bu arada. Ama hangi adalet?

    Adaletin, hakların, ahlâkın referansı ne olacak? Piyasa tabi ki! Avusturya Ekolü’nün ünlü ismi Ludwig Von Mises’ten dinleyelim:

    “Halk yığınları, oy veren, demokrasilerde hakim olan şu milyonlar bilmeliler ki sahte doktrinlere alet oluyorlar. Sadece Piyasa üzerine kurulu bir toplum onlara arzuladıkları refahı verebilir. Ama halkı ikna etmek için önce elitleri, aydınları ve iş adamlarını ikna etmek gerek.” (12 haziran 1943′te Leonard Read’a (4b) yazdığı mektuptan)

    Hukuk devleti, demokrasi, vicdan gibi kavramların karşısına satın alma gücü ile orantılı bir tüketici egemenliği koyuyor liberal doktrin. Liberal politika başka şey, liberal dogmalar, fetişizmler başka.

    1980′lerden itibaren işte bu “liberal politikaların” bir çok ülkede uygulandığına tanık olduk. ABD’de Ronald Reagan İngiltere’de Margaret Thatcher, Şili’de Augusto Pinochet, Kanada’da Brian Mulroney ve bütün çelişkilerine rağmen Türkiye’de Turgut Özal… ilham kaynağı? Tek bir isim, Milton Friedman. Koyu bir liberal olan bu Amerikalı “liberal ahlâk” düşüncesinin de adresi. Daha doğrusu 1980′leri 1600′lere bağlayan köprünün, “liberal ahlâk” sabitinin bize yakın olan ayağı. Neden?

    Bizzat Milton Friedman’dan dinleyelim:



    Videonun çevirisi: “Elimde görmüş olduğunuz şu kurşun kalemin tahtası filan ülkeden, içindeki kurşunu falan bölgeden geliyor. Aynı dili bile konuşmayan, farklı dinlerden olan bu insanlar bir araya gelselerdi birbirlerinden nefret bile edebilirlerdi. Siz bu kurşun kalemi aldığınızda bir kaç saniyeliğine binlerce insanla ticaret yapıyorsunuz. Merkezî bir büro yok, emir-komuta yok. Fiat sisteminin sihirli gücü bu. Bütün bu insanlar bir araya geliyor ve siz bu kalemi çok küçük bir bedel ödeyerek alabiliyorsunuz. İşte bunun için serbest piyasa çok önemli. Sadece verimi arttırmak için değil. Dünyadaki insanların arasında huzuru ve barışı sağlamak için.”

    Bütün bu makul ve mantıklı lafların arasına sızmış bir hokkabazlık var, sezebildiniz mi? Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet! Friedman son cümlede piyasa fetişizmini adeta zihnimize enjekte ediyor: Para kazanmak için çalışan insanlar, işçiler, yatırımcılar, tüccarlar bilmeden, hatta istemeden HUZUR ve BARIŞ üretiyorlar(!). Daha doğrusu Piyasa denen “sihirli” varlık sayesinde oluyor. Piyasa neylerse güzel eyler! Bunun için “fetişizm” kelimesi çok uygun bu imanlaşan liberalizme. Zaten bugün de duymuyor muyuz “Piyasaya inanmak lâzım” gibi lâflar?

    Tabi aynı doğrultuda Ronald Reagan’ın ilk başkanlık konuşması da dinlenebilir. Örneğin “özgürlük, özeldir, nadirdir. Kırılgandır. Üretime ihtiyaç duyar” demesi! “…Özgürlük korunmaya/saygıya ihtiyaç duyar” diyebilirdi meselâ. Bunun yerine üretim diyor. (Freedom is special and rare. Fragile. It needs production.)

    Her iki konuşmadaki gariplik hemen dikkati çekmiyor. Bir ayna tutalım şimdi ve “sihirbazların” hilesini açığa vuralım. Friedman’ın elinde bir el bombası olduğunu düşünün veya Halepçe’de 5000 Kürdün öldürülmesi için kullanılan Alman yapımı bombalardan birini tutmuş olsun:

    “Elimde görmüş olduğunuz bu hardal gazı kapsülü sayesinde binlerce Kürd-insan güneşin doğduğunu göremeyecek bir daha. Uluslararası işbirliğinin zaferi bu. Bombanın metal kısmı Romanya’daki demir madenlerinden geliyor. Elektronik aksamı Tayvan yapımı. Montajı Almanya’daki bir fabrikada Türk işçiler tarafından gerçekleştirildi. Kimyasal silahı sivil halkın üzerine atan Mirage jetlerini üreten Fransızlar Katolik ve kullanan Iraklı pilotlar Müslüman. Farklı dilleri konuşan, ayrı dinlerin mensubu bu insanlar bir araya gelseler birbirlerinden nefret bile edebilirlerdi ama birlikte böyle FAYDALI(5) projelere imza attılar. Merkezî bir büro yok, emir-komuta yok. Fiat sisteminin sihirli gücü bu.”

    Üretimin, ekonomik serbestliğin özgürlük ve barış getireceğini savunan bu adamların hatası nerede? Piyasa ile, ekonomik fayda ile özgürlüğü, barışı, huzuru, ahlâkı, iyiliği birbirine bağlıyorlar, hatta eşitliyor, AYNI-lıyorlar. Liberallerin 3 asırdır hiç bıkmadan yineledikleri bir şeyi tekrar ediyorlar. Tıpkı Bernard Mandeville‘in 1705′te yayınladığı “The Grumbling Hive, or Knaves Turn’d Honest“ adlı metinde savunduğu gibi insanların nefsanî tutkularının, para hırsının birbirini dengeleyeceğini, neticede barış, huzur üreteceğini savunuyorlar:

    “O güzelim şarabı eğri büğrü asma bitkisine borçlu değil miyiz? Eğer kendi haline bırakırsanız asmanın dalları birbirine girer. Ama kuru kalmış dalları keserseniz öteki dallar gelişir. Açlık bütün korkunçluğuna rağmen bize yemek yedirmek için gereklidir. Erdem insanların/milletlerin ilerlemesini sağlamaz”(5b, orijinal metin)

    İnsan’ı asma dallarıyla, arılarla bir tutan, maddeleştiren, hayvanlaştıran bu bakış açısı elbette çok sakat. İnsan’ı bir amaç değil araç olarak gören bu perspektif, Halepçe’deki Kürtleri FAYDASIZ gören Saddam’ın bakışıyla tıpatıp uyuşuyor. Çünkü “İnsan bir maddedir/ettir” dedikten sonra İnsan’ın insanlığına saygı duymak için hiç bir sebep kalmıyor ortada. Kredi kartı hesabı yoksa tabi… O insanı açlığa, eğitimsizliğe mahkum etmek, çevresini kirletmek, ülkesini savaşa sürüklemek… Hatta FAYDASIZ insanların doğrudan imhası FAYDALI olabiliyor:

    “…Bu ise hemen her insanda az veya çok olan para hırsının bir araya toplanıp güçlenmesi, kurumsallaşması, PİYASA-laşmasıdır. Karl Marx’ın deyimiyle İNSAN’ın ŞEYleşmesi, ŞEYlerin İNSANlaşmasıdır. (Bkz. Zina da böyle bir şey işte)

    Piyasa’nın ihtiyaçlarıyla insanların ihtiyaçlarını karşı karşıya getirirseniz elbette Piyasa bireyleri ezip geçer. Somut olarak? İnsan’a saygılı şirketler paraya saygılı şirketlerle rekabet edemez. Zira tersine bir açık arttırmadır Piyasa. Para uğruna en fazla fedakârlık yapanın kazanacağı bir yarış. İnsan’a, çalışmaya saygı PİYASA tarafından cezalandırılır. Neticeye (=kâr) saygı ödüllendirilir.…”( Liberalizmin kusurları(2): Çalışan Bireyleri intihara sürükler )



    Bu noktada liberal ya da totaliter olmanız hiç fark etmiyor. Yabancı ülkelere silah satabilirsiniz, devlete yük oldukları için FAYDASIZ sakatları, ARTIK FAYDALI OLAMAYAN YAŞLILARI öldürebilirsiniz ya da müşterilerinize FAYDALI olmak için Kürtleri imha edebilirsiniz. Sunuş kısmında dediğim gibi Mandeville’nin insan=madde temelli ahlâk anlayışı(!) Kantçı ahlâk ile taban tabana zıt. (1)

    Şimdi bazı liberal dostlarımız söz konusu maddeci saplantının o zamanın koşullarına cevaben oluştuğunu, faturayı liberal ahlâk‘ın TAM***** kesmenin haksızlık olacağını söyleyeceklerdir. Olabilir.

    Biz de bu sebeple liberal ahlâk’ın geri kalan kısmını taramaya çalışacağız.

    Gizli Elin Faydaları

    “Gizli Elin” mucidi Adam Smith’ten bu yana liberal düşünce bir çok değişim geçirdi. Fransız ihtilalini, iki dünya savaşını gördü. Ama bu FAYDA yanılgısı hep sabit kaldı kanaatimizce. The Wealth of Nations ile bilinen Adam Smith’in liberal ahlâk teorisini sunduğu diğer önemli eseri The Theory of Moral Sentiments‘i okuyanlar Mandeville’in teorisi ile olan benzerliğe şaşıracaklardır.

    Aradan geçen yıllarda liberaller alternatif bir ahlâk teorisi üretebildiler mi? Jeremy Bentham (1748-1832) ve John Stuart Mill (1806-1873) gibi isimlerde de bu faydacı saplantının kök saldığını görüyoruz. Ortaya bazı “teknik” eleştiriler atılıyor ama Henry Sidgwick, Richard Hare, Peter Singer gibileri de kendi “faydacı” varyantlarını üretiliyorlar. Yeni bir şey yok. Zaten gelen eleştiriler de maddeci/faydacı perspektifte. Meselâ liberallerin çok sevdiği “sonuç iyiyse eylem kötü bile olsa ahlâken kabul edilebilir” ilkesine haklı olarak şu eleştiri geliyor sık sık: “Ne biliyorsun sebep-sonuç ilişkisinin TAM ORADA bittiğini?” Yani bir hırsız ev sahibini (istemeden) uyandırıp gaz kaçağından ölmesini engellediyse ama kurtulan adam ertesi gün bir başka suça ortak olacaksa…

    Özetle maddeci/faydacı perspektifte kalsak dahi Smith, Bentham, Mill, Sidgwick, Hare, Singer vs ile ifade bulan liberal ahlâk çok sağlam bir kuram üretebilmiş değil. Buna bir de gelişen teknoloji ve küreselleşmenin meydan okumasını eklerseniz sadece faydacı argümanlar kullanarak dahi faydacı liberal ahlâk teorisini sarsabilir hatta yıkabilirsiniz. Unutmadan, kurşun kalem (=Piyasa’nın sihirli gücü) sayesinde dünyaya barış geleceğini iddia eden Milton Friedman ile Mandeville’in ve diğer liberal ahlâk teorisyenlerinin aynı yolda olduklarını da zannediyorum yeterince ispat etmiş olduk.

    Ama bizim yapmak istediğimiz daha derine inmek, neden bu kadar aklı başında adamın bu zokayı yutabildiğini anlamak.

    Liberalizmin kelimeleri ile

    Çarpıcı olan şu: Liberal düşünürler mutluluk tatmin, fayda, iyilik gibi kelimeleri neredeyse eş anlamlı gibi kullanıyorlar. İngilizlerde “welfare, happiness, utility, satisfaction…”, Fransızlarda “bonheur, utilité, bien être, satisfaction…”.

    Dildeki bu yıkım liberal zihinleri bir fikir hapishanesine mahkûm ediyor tabi. Gerçekte MUTLULUK ve TATMİN birbiriyle kesinlikle karıştırılMAması gereken şeyler. (Bkz. Derin İnsan kitabı, insan maymunlaşabilir mi? isimli bölüm) Böyle bir karışıklığın üzerine hiç bir şey inşa etmek mümkün değil. Liberallerin asırlardır süren bocalaması da bunun ispatı.

    Liberal politikalar belirlenirken çok sayıda insanı “mutlu” edip az sayıda insanı üzecek şeyler ahlâken doğru kabul ediliyor. Liberal ahlâk tabi. Meselâ yaşlıları, sakatları, akıl hastalarını yok etmek “doğru” olabilir çünkü bu sağlıklı ve genç olan çoğunluğun vergi yükünü hafifletir. Benzer şekilde bir miktar zenci köle çalıştırmak çoğunluğu “mutsuz” etmeyeceğine göre… Liberal Ahlâk denen ölçülebilir, objektif, pozitivist ahlâk(!) fikren o kadar çürük ki eleştirmeye bile gerek yok. Biraz yakından baktınız mı serap gibi, kendiliğinden yok oluyor.

    Ayn Rand’a (1905-1982) geldiğimizde yine yeni bir teori yok, kasdettiğim kitap Bencilliğin Erdemi (The Virtue of Selfishness: A New Concept of Egoism). Rand teorisine Objektivist Etik adını vermiş ama zaten baştan beri liberal ahlâkın ayakları bu objektivizm betonuna gömülü değil mi? Ölçülebilir, çarpılıp bölünebilir, istatistik-leŞebilir mutluluklar peşinde değil mi ekonomistlerimiz? Pozitivizmin ekonomiye uyarlanması, bu pozitivist ekonomi anlayışının da siyaseti kapsaması değil mi söz konusu olan?

    İşte Milton Friedman’ın kurşun kalemi bunun için önemli. Friedman’ın kişisel hatası değil masaya yatırdığımız. Para, borsa ya da uluslararası ticaretin otomatik olarak barış üreteceği yanılgısı, insanlardaki bencilliklerin ve nefsanî tutkuların Piyasa sayesinde aklanıp paklanacağı, toplum için iyilik üreteceği… Liberal Ahlâk’ın ta kendisi!

    Liberalizmin en önemli sorunu temel kavramları yanlış isimlendirmesi, daha doğrusu Pozitivizmin kelimeleri ve kavramlarıyla düşün(dür)mesi. (Bkz. Bir pozitivizm eleştirisi adlı kitap). Pozitivizm karşısındaki bu peşin mağlubiyet, bu büyük fikrî zaafiyet sebebiyle liberal düşünce de Sosyalizm ve Faşizm ile aynı çıpaya bağlı bir gemi sanki? Bu “pozitivizm çıpası” insanların FARKLI kavramlara AYNI ismi vermesine sebep oluyor kanaatimizce. İşte FAYDA ve MUTLULUK‘un birbiriyle karıştırılması da bu durumun en acı ve en feci örneklerinden biri. Neden?

    Fayda üzerine ahlâk teorisi kurmak su üstünde yürümeye benzer

    Mühendislik veya işletme okuyanların birinci sene aldıkları dersler arasında makro ekonomi ve mikro ekonomi vardır. Temel ekonomik kavramları, teorileri öğrenirsiniz. Mikro ekonomide öğretilen kavramlar içinde en önemlilerinden biri “fayda” (ing. utility) . Bu fayda bireyin tüketeceği mal veya hizmetten elde edeceği memnuniyettir, tatmindir. Ama ekonomik fayda günlük hayattaki “faydalı” şeyler gibi değildir her zaman. Meselâ bir paket sigara ekonomik olarak “faydalıdır”. Adam para verip satın alıyor ya. Yahut aşırı yağlı bir gıda aynı biçimde “faydalıdır”. şeker hastası bile olsanız bir tepsi baklava size “faydalıdır”… Yersen!

    Normal. Bir disiplin olarak Ekonomi’nin amacı sağlığı korumak değildir. Doktorlar var bu iş için. Özetle parası olan, satın alma niyetinde olan bir tüketici kendisi için piyasada ne satın alırsa o şey/hizmet o tüketici için faydalıdır. İntihar etmek isteyen için yağlı urgan “faydalıdır”.Kiralık katil veya çocuk fahişeler de “faydalıdır”. Sefalet içindeki insanlar organ mafyasına böbreklerini satsalar böbrek fiatları düşer meselâ. Piyasa bu. Daima işler. Kalplere, doğum tarihlerine ve düşlere aldırmaz.

    Anladınız. Piyasa bir makinedir. Renksiz, kokusuz, milletsiz, dinsiz, ilkesiz, yasaksız, mecburiyetsiz ve ahlâksızdır. Çünkü var olma sebebi ARZ ve TALEP‘i buluşturmaktan ibarettir. Ekonomik anlamda “faydalı” olan her şey fiyatı ödendiğinde el değiştirebilir. Bunun için ne liberalleri ne de ekonomistleri suçlayamazsınız. Hani derler ya, “arz-talep meselesi”. Ama zannedilenin aksine ARZ ve TALEP birbirini dengelemez her zaman. Bu da liberalizme dair mitolojik bir kabul, bir inançtır. Neden?

    Yedikçe acıkıyorum! (Piyasa’nın ölümü)

    Bütün yazıda ekonomik anlamda kullandığımız “fayda” kavramı aslında bir modeldir. Yani tüketicinin beklentisi, hazzıdır bir anlamda. Yine Mikro ekonomi dersinde ilginç olan konulardan biri olan “marjinal fayda” analizinden de bahsedelim azıcık. Bu sonuncu (birimin) tüketimin toplam hazza etkisidir. Yani iki porsiyon yoğurtlu İskender yedikten sonra üçüncü bir tabak size bedava bile verilse yemekte zorlanırsınız değil mi? Zaten ikinci tabağın verdiği haz birinciden azdır. Böyle böyle hazzınız azalır ve tüketmeye mecbur edilirseniz son birimler negatif haz yani sıkıntı verir. Üst üste 10 tabak yoğurtlu İskender yediğinizi düşünün. 10cu İskender’in negatif faydası (ızdırabı) ne büyük olacaktır!




    Gördüğünüz gibi fayda tüketicilerin piyasa içindeki davranışlarını modellemek için “faydalı”. Ama sihirli bir değnek değil. Eğer faydayı merkeze alacak biçimde ekonomik modeller, kuramlar geliştirseniz çuvallarsınız. Çünkü her mal/hizmet mideye gitmez. Mideyi doldurmak dışında bazı şeyler vardır ki tadına doyulmaz, (kimi) insanın “yedikçe yiyesi” gelir.

    Şimdi sıkı durun, biraz ukalalık yapayım: Bazı şeylerin Kantitatif Estetik‘i vardır. Yani adamı doyurup bıktırmak şöyle dursun, ne kadar çok olursa o kadar çekicidirler. Meselâ para, altın, lüks mallar böyledir. Tonla parası olsa bile insan daha fazlasına itiraz etmez.

    Eflatun’dan Simmel’e kadar çok sayıda düşünür bu noktayı yakalamıştır ama filozof olmaya da gerek yok. Günlük gazetelere bakın. Meselâ Brunei Sultanı Waddaulah’ın 5000 araçtan oluşan otomobil koleksiyonu (parası oldukça) insanın otomobile doymayabileceğini gösteriyor bal gibi. Vertu (=”erdem”) marka pırlanta kaplı cep telefonlarına 80 bin dolar ödeyenler? İstisna mı bu adamlar?

    Peki ya süpermarkete girip lazım olmayan bir sürü şeyle çıkanlar? Çantası ve dolapları kullanılmamış rujlar, ojelerle dolu kadınlar? Çalışan televizyonunu atıp son model “dev ekran” TV alan erkekler? Patlayıncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yemek üzere donattığımız Ramazan(?) sofraları?

    Tüketici de insandır!

    Fayda tüketici davranışını açıklar ama insan davranışını açıklamaz. Neden kadınlar çantalarını doldururlar ufak tefek cisimlerle? Neden sigara dumanıyla, abur cuburla doldururuz içimizi? Neden bazı insanlar eski gazeteleri atamazlar? Tarihi geçmiş ilaçları? Neden?

    ”… Annem ve babam kavga edip evde hava gerginleşince, gök başıma düşecek gibi tehditkâr olup kapılar sertçe kapanmaya başlayınca günüm bir boşlukta yüzer gibi olur. Bu boşluğu doldurmak için lavaboyu bile yiyebilirim. Yiyeceklerde eksikliğini duyduğum o ağırlığı buluyorum…. Yiyecek dediğim zaman salata gibi ağırlıksız (/önemsiz) şeylerden bahsetmiyorum. Rüzgâr gibi gelip geçen, sıfırdan bile daha hafif şeyler değil yediklerim…”(Seni Yaratan’ın resmini yapabilir misin William?)

    Tüketicinin Hakikat’ini yani İnsan olduğunu göz ardı ettikleri içindir ki liberaller asırlardır bir ahlâk teorisi geliştiremiyorlar. Tüketicinin değil ama İnsan’ın içi boştur. Bu boşluk ona sebebini açıklayamadığı bir korku verir. Bu köpekten, işsizlikten ya da ölümden korkmaya benzemez. Adı Mutlak Korku’dur. (Bkz. Derin İnsan kitabı, Korku Matkabı isimli son bölüm)

    Heidegger’in, Kierkgaard’ın, Freud’un teşhis ettikleri “yabancılık-atılmışlık-sürekli gurbette olma” hissi insan Tabiat’ının ayrılmaz bir parçasıdır. Elbette eski çağlarda da vardı bu özellik ama insanların birbirlerine kötülük yapma kapasiteleri teknik olarak çok sınırlıydı.

    Bugün hem teknoloji hem de ekonomi çok üstün bir seviyede. En zengin dünyalılar en fakirlere oranla binlerce kez daha zenginler. Küreselleşen bir dünyada günde 1 dolara karın doyuran var, günde onbinlerce dolar kazanan var. Hepimiz aynı Piyasa’da “dans ediyoruz”. Gelişmiş ülkelere ananas uçakla taşınırken fakir halklar susuzluktan ölüyor. Elbette açlık, sefalet her çağda vardı. Ama bizim çağımızda iyi ve kötü ne varsa internet hızıyla, borsa verimiyle dolaşıyor ve bulaşıyor. Aklen bir bebek gibiyiz ama elimizde dolu bir silah var!

    Üstelik teknolojinin getirdiği hız sebebiyle İnsan’ın içindeki bu boşluk hissi artmakta. (Bkz. Derin Göz kitabı, Edward Hopper‘a adanmış olan bölüm) Bu boşlukla yaşamayı hatta onu doldurmayı öğrenemediği müddetçe İnsan’ın kendine ve çevresine karşı gitgide daha vurdum duymaz hatta daha saldırgan olması kaçınılmaz.

    Bu boşlukla uğraşmayı ertelediği müddetçe Homo-Economicus maymunlaşıyor. (İnsan maymunlaşabilir mi ?) İnsan’ı işçi ve/veya asker gibi gören totaliter rejimler yerlerini liberalizme bırakırlarsa ne olabilir? İnsan’ı tüketici gibi gören liberalizm ne getirir? İktidarı yeni ama fikrî ve ahlâkî zemini eski (ve köhnemiş) olan liberalizm bizim için ne yapabilir? Pozitivist zeminde sosyalizm ve faşizmden hiç bir farkı yok liberalizmin!

    İnsan’ın mânâsını görmeyen, onun sadece zahiri yönünü hesaplayan ideolojiler bize ne verebilir? Asker/işçi/üretici/tüketici gibi et mertebesine indirgeyen düşünce sistemleri ancak etimize hitab edebilir. Maymunist imanla ancak buraya kadar gidilebilir. (Maymunist imanla nereye kadar?)

    SONUÇ: Liberal ahlâk nedir? Çözüm nedir?

    İşlerin yürümesi için uyulan meslekî tüzüktür. Yağlı müşteri bindiği takside cüzdanını düşürünce taksi şöförünün evine kadar gidip geri vermesidir. Racondur. Uyulmasında FAYDA vardır. Ayıpları, yapılmazları vardır. “Ötekilere” göre konumlanır. Kendine özgü bir “iyi” tanımı yoktur. Faydalı ya da faydasızdır. “Kime göre?” bir ahlâktır bu. Aynı “dürüst” taksici uçağını kaçırmak üzere olan bir gurbetçiyi kazıklayabilir. Bu türlü, durumdan FAYDA-lanmanın bir ZARAR’ı yoktur. Çünkü o gurbetçi geri dönüp hakkını arayamaz bir daha.

    Liberallerin göreceli ahlâkı aslında ahlâksızlıktır. Liberalizm kötü ahlâklıdır demiyorum, su nasıl renk-siz, hava nasıl koku-suz ise liberalizm de öyle ahlâk-sızdır diyorum.

    “Liberal politikalar uygulayalım, devletin EKONOMİ içindeki varlığı, müdahalesi küçültülsün”

    denirse? Neden olmasın, aklın ve vicdanın ışığında yürüdükten sonra. Peki ya şöyle denirse :

    ”Liberal aygıtlar (piyasa, birey, meslek örgütleri…) gerekli hukuku, iyiliği, ahlâkı üretir, liberal ahlâk herkesi kucaklar, hukuk devletine gerek yok. Devletle beraber adalet sistemi de küçülsün, bankacı, borsacı, iş adamı piyasa yoluyla kendi yasalarını üretir (= VE TOPLUMA DAYATIR)”

    Bu ideolojik, şekil almış bir liberalizmdir. Tehlikeli bir delilik halidir. Meslekler, ırklar, kurumlar HUKUK ÜSTÜ bırakılırsa ortaya felaket çıkar. Örnek?

    1. Militarizm belasından muzdarip olan ülkemizde kimi ordu mensupları hukuk dışı faaliyet gösterme “özgürlüğüne” sahipler. Sonuç ortada.
    2. İster bir ırk ister bir dini/etnik grup isterse bir meslek erbabı hukuk dışı tutulursa bu felâket doğurur. Naziler Alman ırkını, Komünistler ise işçi sınıfını “üstün” tuttular. Sonuç ortada.
    3. Gelişmiş ülkeler likidite arzından azamî istifade için bankacıları, iş adamlarını, büyük şirketlerin patronlarını hukukun dışında tuttular. Sonuç ortada.
    Elbette ağır bürokrasisiyle merkezî bir devlet bugünün şartlarına uygun değil. Ama yobaz liberalizme, piyasa fetişizmine teslim olmadan, kimseyi hukukun dışında, üstünde görmeden bir çok şey yapılabilir. Bunun en basit şekli de sıradan demokratik mekanizmaların ADAM GİBİ işletilmesidir. Yani basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, yerel yönetimlerin güçlenmesi, sivil örgütlenme,… Bunların kök saldığı toplumlarda devlet memurlarının muhtemel kanun dışı girişimleri çabucak ortaya çıkarılabilir ve suçlular ceza görebilir. Devletin küçültülmesi bir amaç değil bir araç olmalı. Kimi alanlarda tam tersine devletin güçlendirilmesi dahi gerekebilir. Zira hukuk mekanizmaları neye karşı direnecekse o şeyden daha güçlü ve hızlı olmak zorundadır.



    Dip notlar

    (1°) John Rawls liberal midir? Kendisine “liberal” diyen Amerikalılar bu lafı Avrupa’daki solcu/sosyalist anlamında kullanıyorlar. Amerikalı liberaller bizimkilerin aksine sosyal devleti, zenginden daha çok vergi alınmasını ve fakire devlet eliyle destek olunmasını savunuyorlar. Zaten Rawls da teorisini Vietnam savaşı sırasında geliştiriyor. Vatandaşlık haklarının, federal devletin meşruiyetinin tartışıldığı, entelektüel açıdan çalkantılı yıllar. Teorisini kitaplaştırdığı A Theory of Justice’te açık açık sosyal devleti savunuyor adamımız(sayfa 300-310). Hatta şu lafı bile Rawls’ı liberal zanneden liberallerin biraz uyanmaları için faydalı olabilir:

    “The difference principle: They are to be of the greatest benefit to the least-advantaged members of society.”

    Not: Bazı liberallerin hoşlarına giden her fikri “hah bu da bizden” demesi, sonra kimi liberaller faşist diktatörlere destek olunca “o adam bizden değil” diye zeytinyağı gibi üste çıkmaları son derecede gıcık bir tutum. Yemezler. Bu oynaklık yüzünden liberalizm de gitgide Kemalizm gibi tarif edilemez bir şey halini alıyor, bizden söylemesi.

    (2°) Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi adlı eserinde ortaya koyduğu ahlâk zemini iyiliği tek başına bir değer olarak kabul ediyor ve sonuççu (konsekansiyalist) ya da faydacı (utilitarist) arayışları reddediyor. Ama bu kadar aşikâr bir gerçeği görmek genellikle liberallerin işine gelmiyor ve Kant’ın prestijinden istifade etmek için bazen bu büyük düşünürü “liberal” ekibe dahil ediyorlar. “Aydınlanma nedir?” gibi denemelerinde bireysel hakları devletin baskısına karşı savunması belki liberalizm ile paralel kabul edilebilir ama Kant’ı Kant yapan eserlerdeki “özgürlük” kavramı ne o dönemin ne de bugünün liberalleriyle uyum teşkil eder. Adı özgürlükten türemiş bir fikir akımının takipçileri elbette özgürlük tanımı konusunda daha hassas olmalıdır. (Bkz. Derin İnsan kitabı, Fahişelik, şehitlik ve özgürlük isimli bölüm) Bu değerli insanı yani Immanuel Kant’ı liberalizme yamamaya çalışmadan önce liberaller aşağıdaki eserleri okumalı ve aralarında uzunca tartışmalıdır:

    1. Saf Aklın Eleştirisi, 1781 (Kritik der reinen Vernunft)
    2. Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, 1785 (Grundlegung zur Metaphysik der Sitten)
    3. Pratik Aklın Eleştirisi , 1788 (Kritik der praktischen Vernunft)
    4. Yargı Kabiliyetinin Eleştirisi, 1790 (Kritik der Urteilkraft)
    5. Ahlâk Metafiziği, 1797 (Metaphysik der Sitten)
    (3°) De Tocqueville’in hemen bütün siyasî akımlar, ideolojiler üzerine etkisi olmuştur. Liberalizm de bunların arasındadır. Bu duruma bakarak liberal olduğunu iddia etmek oldukça hatalıdır.

    De la démocratie en Amérique (1835) adlı şahane yapıtıyla hâlâ haklı bir üne sahiptir Alexis de Tocqueville. Kamu hukuku konusunda uzmandır. Çalışmalarını, Amerika gezilerini yaptığı dönem Avrupa’nın ihtilaller, savaşlarla çalkalandığı bir dönemdir. Bu eseri okuyanlar “demokrasinin tehlikeleri” konusunda de Tocqueville’in uyarılarına hayret edecekler. Zira bugünkü liberallerin dört elle sarıldıkları bir başka kavramın, birey fetişizminin ve hazcılığın alarmını veriyor de Tocqueville. Bireyi bu derecede yüceltmenin tiranlığa varacağını öngörüyor. Bugün gerek ABD gerekse Avrupa Birliği’ni tehdit eden bu meselenin daha 1800′lerden teşhis edilmesi elbette büyük bir dehanın işareti. Bu büyük düşünür de tıpkı Kant gibi şu veya bu ideolojiye, piyasa-birey fetişizmine alet edilemeyecek kadar kıymetli bir isim ve tabi yazdıkları da. Lütfen liberal kaloriferlere yakıt yapmayalım bu kitapları. Okuyalım, öğrenelim. Esinlenelim. Ama önümüze gelen herkesi liberalizme yamamaktan uzak duralım.

    (4°) Siyasî teorileri doğdukları koşulların dışında anlamaya çalışmak büyük hata ama bu hatayı yine Türk liberallerinde yoğun biçimde görüyoruz. Örnek? 1938′de Paris’te toplanan Colloque Walter Lippmann dönemin ünlü “liberallerini” bir araya getiriyor: Friedrich Hayek, Ludwig von Mises, Michael Polanyi, Raymond Aron, Louis Rougier, Jacques Rueff, Walter Lippmann, Wilhelm Röpke, Alexander Rüstow… “Liberal” kelimesini tırnak içinde yazmak lazım zira bu “liberaller” asla bir arada uygulanamayacak fikirleri savunuyorlar, hatta bazıları birbirlerinden nefret ediyor. Röpke ve Rüstow gibi isimler tam rekabet uğruna mirasın ağır biçimde vergilendirilmesinden yanalar meselâ. Hayek’in liberalizmi tam bir kuşatma altında!

    Düşünün, ingiltere’de Liberal Parti 1927′de bir “Sarı Kitap” yayınlıyor “Britain’s Industrial Future” adında, yazarı kim? Bizim Keynes! Anti-liberalin teki, Devlet müdahalesini ideoloji haline getiren Keynes! Aynı John Maynard Keynes İngiliz liberallerin abidevî gazetesi The Nation’ı da satın almış mı 1922′de? Al sana yandaş medya!

    İyi ama neden toplandılar 1938′de böyle bir bayrak altında? Çünkü o dönemin yaygın sloganı “liberalizm öldü”. Liberalizm bugün Komünizmin bulunduğu yerde, dünyada totaliter akımlar zemin kazanıyor, diktatörler, faşistler yükselişte, unutmayın sene 1938. “Liberaller” savunmadalar.

    İkinci dünya savaşı başlarında Batı Avrupa da ideolojik bir kutuplaşma içinde. Meselâ Hayek 1940′ta ünlü “Kölelik yolu” (The Road to Serfdom) adlı kitabını yazmaya başladığında London School of Economics ciddî biçimde sosyalist fikirlerin etkisi altında. Nazizmin, sosyalizmin ve çeşitli soslarda her türlü totalitarizmin hem dünyaya hem de zihinlere hakim olduğu bu dönemde Hayek devletin ekonomiye müdahalesinin eninde sonunda bireysel özgürlükleri yok edeceğini anlatıyor, arkadaşlarını bu “zararlı” fikirlerden kurtarmaya çalışıyor. Kitap 1944′te yayınlanmış. 20′den fazla dile çevrilmiş. Yayınlandığı dönemde de Avrupa’ya sefalet hakim ve Avrupalı seçmenlerin önemli bir kısmı komünist ve sosyalist partilere oy veriyor.

    Özetle Hayek veya Mises veya bir başkası tarafından ortaya konmuş “liberal ilkeleri” o insanların ülkelerinden, yaşadıkları dönemin korku ve umutlarından ayrı, zaman ve mekânın dışında düşünmek aslında düşünMEmektir. O fikirleri tabulaştırmak, tartışılmaz hale getirmektir. Yukarıda adı geçen liberaller şüphesiz aklı başında, zeki ve meraklı insanlardı. Bugünkü dünyanın halini görselerdi mutlaka yeni fikirler üretirlerdi. Ama bugün hayatta olan liberaller ne yazık ki o dönemin fikirlerine, ahlâk teorilerine saplanıp kalmış görünüyorlar. Liberal fikirler totemleşiyor.

    (4b°) Leonard Read ünlü Think Tank FEE’nin (Foundation for Economic Education) kurucusu. FEE liberteryen. Leonard Read, Ludwig von Mises’den ciddi biçimde etkilenmiş, servetinin önemli bir kısmını bu yolda harcamış. “Ben kurşun kalem” (I, pencil) adlı denemesinin makalemizin başında videosunu sunduğumuz Milton Friedman’a ilham kaynağı olması, Friedman’ın da bu kitaba önsöz yazmış olması dikkat çekicidir. Mises-Read-Friedman zinciri ile bir kez daha görüyoruz ki Piyasa Fetişizmi liberal ahlâkın sabitlerindendir. Piyasa’nın ahlâk/iyilik/erdem üretme kapasitesine iman etmek bu “inancın” amentüsü olmuştur. Read’in 30 civarındaki kitabı FEE’nin sitesinden indirilebilir.

    ( 5°) Bir deli tarafından rehine alınmış 3 çocuğu kurtarmak için 20 polisin hayatını tehlikeye atar mısınız? İyilik/ahlâk/erdem hesaplanabilir şeyler midir?

    Faydacı ve sonuççu ahlâk ilkelerinin alternatifi “deontolojik” denen, kökü yunanca ödev/mecburiyetten gelen ilkeler. Deontolojik yaklaşımda saygı, paylaşma, hayat kurtarma gibi değerler kendi başlarına yeterli kabul ediliyor. Bu “mecburiyet/ödev” kanaatimizce liberalizmin ve benzeri ideolojilerin sınırsız özgürlük arayışlarını, piyasa ve birey fetişizmini dengeleyecek kalitededir.

    Ne yazık ki günümüzün liberalleri her hangi bir şeye mecbur olmayı sevmiyorlar. “Siz kendinizi bir şeye mecbur edecekseniz buyurun edin, biz özgürüz” makamından çalınan bu şarkılar eninde sonunda ahlâkî rölativizme varıyor. Zina, uyuşturucu kullanma, ateşli silah taşıma, çevreyi kirletme özgürlüğü(!) gibi “hafif” konularda hoşgörü gerekliyse neden ırkçılığa da tolerans göstermeyelim? Meselâ Kürtlerin yada Türklerin girmesinin yasak olduğu okullar liberalizmin rölatif ya da “çoğulcu” ahlâkı ile çeliş-Mİ-yor. Aynı ülkede hatta aynı şehirde başörtülü ve başörtüsüz girmenin yasak olduğu sinemalar, lokantalar, hastahaneler mi olmalı yoksa insanlar birbirlerini anlamak için çaba mı göstermeli?

    Gördüğümüz kadarıyla düşünürler ahlâkî meseleler karşısındaki tutumlarına göre 3′e ayrılıyorlar:

    1) İllâ ki deontoloji = “Doğru olanı yap” (dinî ve/veya felsefî bir temele göre)
    2) Tamamen faydacı = “Canının istediğini yap, çoğunluğu rahatsız etme, azınlıkları ezebilirsin”
    3) Biraz deontoloji, biraz da faydacı ahlâkı karıştırıp “sürdürülebilir bir ahlâksızlık” arayışına girmiş olanlar ki buna liberaller optimum deontoloji diyorlar.
    Biz bu yazıda sadece 2′yi değil 3 numarayı da eleştiriyoruz. Zira Nasreddin Hoca gibi “ya tutarsa?” diyerek FAYDACILIK gölüne deontoloji mayası katmak saçmadır. “Haftanın ‘P’ ile başlayan günlerinde cinayet işleyebilirsin ama yapmasan daha iyi olur” ilkesinin barışa ve huzura varacağını ummak ise deliliktir.

    (5b°) Eski İngilizceden serbest çeviri bana ait, orijinal metin şöyle:

    “Do we not owe the Growth of Wine
    To the dry, crooked, shabby Vine? [420]
    Which, whist its shutes neglected stood,
    Choak’d other Plants, and ran to Wood;
    But blest us with his Noble Fruit;
    As soon as it was tied, and cut:
    So Vice is beneficial found, [425]
    When it’s by Justice lopt and bound;
    Nay, where the People would be great,
    As necessary to the State,
    At Hunger is to make ‘em eat.
    Bare Vertue can’t make Nations live [430]
    In Splendour; they, that would revive
    A Golden Age, must be as free,
    For Acorns, as for Honesty.“


    mehmet yılmaz

Benzer Konular

  1. 12 Dakikada Neo-Liberalizmin Çöküşü
    SOSYALİST Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 25-10-2013, 12:35 PM
  2. Gözün Kırılma Kusurları
    İnci Tarafından Göz Hastalıkları Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 12-11-2009, 07:55 PM
  3. Kırma Kusurları
    İnci Tarafından Göz Hastalıkları Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 21-10-2009, 04:05 PM
  4. Kusurları Örten İksir: Vefa
    Kadim Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 10-07-2009, 10:06 AM
Yukarı Çık