Don’t afraid USA, Israel behind you. Türkçe’si: Korkma Amerika, İsrail arkanda. Bu slogan İsrailli bir çok gencin tercih ettiği t-shirtlerin göğsünde yazar.

Aslında bu slogan; bugün hepimizin nefretle kınadığı ve maalesef elinden başka da bir şeyin gelmediği İsrail’in, Filistin’deki soykırımı sonlandırması için Amerika’nın devreye girmesi gerektiğini söyleyenlere güzel bir cevaptır. Mazlumun yanında yer alacağı, dünyaya barış getireceği ile ilgili hakkında türlü yazılar yazılan Obama’dan; kendisine seçim dönemi boyunca
-mevcut ekonomik krize rağmen- en büyük desteği veren Yahudi lobileriyken, böylesi bir girişim beklemek sizce mantıklı mı? Hele de İsrail’in Obama’dan asıl beklentisinin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması iken.

Bizim Filistin politikamız Abdülhamit’in; Yahudilerin parayla Filistin topraklarını satın alma tekliflerini reddedip, yasadışı yollarla Filistin’e giren İsrailoğullarına karşı Kırmızı Kararnameyi imzaladığı günden bu yana değişmemiştir. Kudüs toprakları bizim için kutsaldır ve Müslümanların elinde bulunması gerekmektedir. İsrail ve Filistin’le olan diplomatik ilişkilerde hep bir denge gözetilmiştir. Özellikle BM nezdinde İsrail-Filistin arasındaki çatışmalarla ilgili alınan her kararda Türkiye; Filistin’den yana oy kullanmıştır. Filistin’in Arap ülkelerinden ziyade, Türkiye’nin arabuluculuğunu istemesinin nedeni de budur. Filistinli yetkililer; Türkiye İsrail ilişkisine karşı olmadıklarını, Türkiye’nin bu ilişkiyi Filistin lehine kullanmasını istediklerini belirtmektedirler. Türkiye’de elinden geldiğince Filistin halkının yanında yer almakta ve kalıcı barış için çaba harcamaktadır.


İşte bu nedenle Başbakan Erdoğan Filistin’de yaşanan dramla ilgili bir dizi görüşme yapmak üzere; Suriye, Mısır, Ürdün ve S. Arabistan’ı ziyaret edecek. Öncelikle Gazze’nin bir zamanlar Mısır’ın, Doğu Kudüs’ün ve Batı Yaka’nın da Ürdün’ün elinde olduğunu; göstermelik bir yenilgi ile buraların İsrail’e teslim edildiğini hatırlatmam gerek. Şimdi bu ülkelerin İsrail ve Filistin’le olan ilişkileri ne durumda bir bakalım: Suriye’nin Hamas militanlarına verdiği destek bilinmektedir. Bir çok üst düzey Hamas yetkilisi Suriye’de barınmaktadır. Suriye; eğer Hamas’a olan desteğini çekerse bu durum İsrail’in elini çok rahatlatacaktır. Mısır ile İsrail arasındaki barışın süreklilik arz etmesi için ise; Amerika yoğun çaba göstermektedir. Hatta bu barışın devam etmesi ve Suveyş Kanalında bir sorun olmaması için Amerika; her yıl Mısır’a 12 milyar dolar örtülü ödenekten para (rüşvet) aktarmaktadır. İsrail; Mısır’ı Filistin’e kaçak yolla sokulan silahlardan sorumlu tutmakta, Gazze’ye uyguladığı ambargonun delinmesine göz yummakla, Hamas’ı desteklemekle itham etmektedir. Tüm bunlara rağmen Mısır; Arap ülkeleri içinde İsrail’le barış yapan tek ülkedir ve Gazze sınırına utanç duvarı yapılırken sessiz kalarak İsrail’e destek olmuştur. Ürdün’ün ise İsrail için farklı bir önemi var: İsrail; Filistin’i Ürdün’e bağlayıp onun eyaleti yapmayı planlamaktadır. BOP’un kollarından biri olan bu düşüncede, Filistinliler, Ürdün vatandaşı olacak ve tüm dünya Ürdün’ü; Filistinlilerin gerçek ve tek temsilcisi olarak tanıyacak. Bunun için öncelikle Hamas’ın devrilmesi, Filistinlilerin bu fikri kabul etmesi için de; İsrail askerinin saldırılarından yılması hedefleniyor. S. Arabistan’ın ise Amerika’nın Ortadoğu’daki başkenti olduğunu bilmeyen yok. S. Arabistan; Hamas ve El Fetih ile Amerika’nın gözetiminde bir ilişkiye girmekte ve her iki örgütü de İran’dan uzaklaştırmak için girişimlerde bulunmaktadır. Bu girişimler gerek İran’ın bölgede yalnızlaştırılması, gerekse özellikle Hamas’ın Filistin’deki otoritesinin zayıflatmasına yöneliktir. Suudilerle İsrailliler arasında görüntü itibariyle bir düşmanlık olsa da aslında; I. Körfez Savaşından bu yana iki ülkenin bir çok konuda karşılıklı görüştükleri, bölgeyle ilgili anlaşmalara vardıkları Suudi bir Prensin anılarını yazmasıyla ortaya çıkmıştır.

Türkiye İsrail ilişkilerine girmeden önce, özellikle içimizdeki Arap ümmetçiliğini, Türk olmak şerefinden üstün görenlere şunu belirtmek isterim; Ortadoğu’nun en büyük ülkeleri arasında yer alan bu 4 ülkenin; Suriye hariç, “devlet politikası” olarak; görünüşte Filistin’den yana tavır aldıklarını, işin iç yüzünde ise İsrail ve Amerika eksenli politika yürüttüklerini görmemek mümkün değil. Laik olduğu için dinsiz yaftası yapıştırılan ve bize karşı Osmanlıdan kalan bir hoşnutsuzlukları olduğunu gizlemeyen Arap ülkelerinden hiç birinin Filistin’de konsolosluğu yoktur. Başta Müslüman Araplar olmak üzere, tüm dünyada; Filistin’in başkenti Kudüs’te Büyükelçiliği olan tek ülke, laik Türkiye’dir. Suriye’nin de diplomatik olarak değil; el altından, geçmişte PKK’yı desteklediği gibi Hamas’ı desteklediğini; bunun da Suriye’nin Hamas’ı İsrail ve Amerika’ya karşı kullanılacak bir terör örgütü olarak gördüğünün kanıtı olduğunu belirtmeliyim. Yani Suriye’nin derdi Filistin halkı değil düşmanlarına karşı kullanacağı Hamas’tır. Öyle olmasaydı Suriye’nin de Kudüs’te büyükelçisi olurdu. Düşünün ki; Arap Birliği dahi bu insanlık dışı saldırı karşısında hemen toplanmak yerine Cuma günü toplanacaklarını belirtti.

1948 yılında kurulan İsrail’i tanıyan ilk ülkelerden biri Türkiye’dir. Ancak Türkiye başlarda Ortadoğu’da Araplardan yana bir politika izlemiş ve İsrail’le olan ilişkisini hep alt düzeyde tutmaya gayret etmiştir. Türkiye 1976 yılında İslam Konferansı Örgütüne üye oldu. 78’de Filistin Kurtuluş Örgütü Ankara’da temsilcilik açtı. 1980’de İsrail’in Kudüs’ü işgalinden sonra ilişkilerin maslahatgüzarı seviyesinde devam etmesi; AP’li dışişleri bakanı Hayrettin Erkmen’in muhalefetin gensorusu ile koltuğundan olmasına neden oldu. 12 Eylül Amerikan darbesi sonrası kurulan askeri hükümet; İslam ülkeleriyle ilişkileri daha da kuvvetlendirme kararı aldı. Araplara hoş görünmek için İsrail’le olan diplomatik ilişki katiplik düzeyine indirildi. Özal’lı dönemlere gelindiğinde ise; Arap politikasının Türkiye’ye bir yararının olmadığı görülmüş, örneğin Türkiye; Arap ırkından olan Filistin’i tanısa da, Araplar Müslüman KKTC’ni değil, Hıristiyan Rumları tanımayı tercih etmiş, Suriye; PKK’yı yıllarca topraklarında barındırmış, her platformda su sorunu ve Hatay’ı gündeme getirmiş, bugün Barzani S. Arabistan, Suriye gibi ülkeler tarafından Kürdistan Başbakanı olarak resmi görüşmelere davet edilmiştir. Tüm bu gelişmeler ışığında; gerek Arapların Müslüman kardeşliğine yakışmayan bu tutumları, gerekse Amerika’nın isteği ile; İsrail’le ilişkilerde yumuşama dönemi başladı. İsrail özellikle ASALA konusunda Türkiye’ye aktif destek verdi. 85 yılında Özal Amerika’da Yahudi lobisiyle buluştu. Bu bir Türk Başbakanının Yahudi lobisiyle ilk buluşması oldu. Özal’ın ortaya attığı Manavgat suyunun İsrail’e satılacağı Barış Suyu projesi İsrail tarafından maliyetinin yüksekliği nedeniyle ertelendi. (Ancak bugün AKP’li enerji bakanı Hilmi Güler ile İsrailli yetkililer konuyla ilgili yeni görüşmeler başlattı) 1988’de Filistin devletini tanıyan ilk ülkelerden biriydik. 91’de İsrail ve Filistin’e eş zamanlı olarak Büyükelçilik açtık. 1993 yılında Hikmet Çetin; DYP-SHP koalisyon hükümet yetkilisi olarak, İsrail’i ziyaret eden ilk dışişleri bakanı oldu. 1994 yılında İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weisman; S. Demirel’in konuğu olarak Türkiye’ye gelen ilk Cumhurbaşkanı, aynı yıl Tansu Çiller’de İsrail’i ziyaret eden ilk Türk Başbakan oldu. Ortadoğu’daki Arap ülkelerinin PKK’ya açık destek vermesi; özellikle Suriye’nin 1995 yılında Yunanistan ile ikili anlaşma imzalaması, Türkiye’nin İsrail’le kültür ve tarım işbirliği dışında stratejik ve askeri alanda da işbirliğini arttırmasına neden olmuştur. Mart 1996 yılında Çiller’in imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması Nisan 1997 yılında Erbakan liderliğindeki RP’nin oylarıyla TBMM’den geçti. 96’da Çiller Hükümetinin imzaladığı İsrailli savaş pilotlarının eğitimini de kapsayan Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşmasının yürürlükten kaldırılıp kaldırılmayacağına dair Mustafa Taşar’ın soru önergesine; Başbakan Erbakan adına Lütfü Esengül; “bu anlaşmanın karşılıklı yarar sağlaması dolayısıyla” iptalini düşünmedikleri şeklinde cevap verdi. 1997 yılında aynı zamanda İstanbul Müftüsü İsrail’i ziyaret eden ilk din adamı oldu.

Bugün içimizdeki Arap hayranları ve Türkiye’yi İsrail ile ikili ilişkileri olduğu için kınayanlar; acaba bir gün, Araplar; Osmanlıyı İngilizlerle bir olup arkadan vurmasalardı, İsrail devleti kurulur muydu, 80’li yıllara kadar kendileriyle iyi ilişkiler kurmaya gayret eden Türkiye’nin tıpkı Osmanlıya yaptıkları gibi kuyusunu kazmaya çalışmasalardı, terörden değil bizden yana tavır alsalardı bugünkü tarih nasıl olurdu diye hiç düşündü mü? Laik diye beğenmedikleri kendi ülkelerinin, Arapların bile diplomatik ilişki kurmaktan çekindiği Filistin topraklarında Kudüs Konsolosluğunun bulunduğunu öğrendiklerinde acaba yanlıştan dönerler mi? Peki ya sadece laik kesimin değil her vesile ile dini ön planda tutan, muhafazakarlardan oy alan partilerin de İsrail ile ilişkileri güçlendirmek adına ikili anlaşmalar imzalamalarına ne diyecekler?