Artık açıkoturumları izlemek istemiyorum. Hangi kanalı açarsam açayım karşımda sadece iki konu var. Birincisi “Sivil Anayasa” ikincisi “Kürt Sorunu.” Her iki konudaki açıkoturumları izlediğim akşamlar uykularım kaçıyor.

Aslında iki konu da tek bir hedefe kilitlenmiş durumda. Federasyon. Sivil anayasa ile üniter yapımızla ilgili maddeler değiştirilecek ve federasyon için gereken maddeler eklenecek. Kürlerle çok büyük sorunlarımız ve farklılıklarımız varmış gibi göstererek de Kürtler kışkırtılıp federasyona gidecek zeminden sonra, ayrılma ayağı tamamlanacak.

Tarihte hiçbir ülke yoktur ki; üniter yapısını bozup federasyona geçsin ve bölünmeden bütünlüğünü korusun. Bakın Yugoslavya’ya. 1943 yılına kadar “Krallık” ile yönetilen Yugoslavya 1946 yılında Federal Halk Cumhuriyetine dönüştü. Yükselen “etnik milliyetçilik” Yugoslavya’yı da etkiledi ve kanlı iç çatışmaların yaşandığı bir süreç sonucu, tek ülkeden 7 adet yeni ülke çıktı. Aynı şey Çekoslovakya Federasyonu için de geçerli. Onlar da 2’ye ayrıldılar. Belçika’da ise durum bizim tam tersimiz. Örnek gösterilen bir sosyal yapı, demokrasi ve ekonomiye sahip oldukları halde; Valon ve Flamanlar’ın ayrı devletler kurmak istemelerine, AB izin vermiyor.

Etnik milliyetçiliği körükleyen ve federasyon yapısının parçalanmasını sağlayanlar ise; her zaman emperyalist devletler ve onlar için çalışan sözde aydınlar ile sivil toplum kuruluşları ve sorun çıkartılması için gönderilen ajanlardır. Özellikle Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra; Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizdeki “yabancı turist” sayısının artış hızı ile “yapay” etnik sorunların; TV ekranlarında sözde aydın kişiler ve sivil toplum örgütlerince gündeme getirilmeye başlanması; aynı döneme denk gelmektedir.

Aynı kişiler; bir yandan bu “yapay” sorunu dile getirirken; “federasyon sistemine” onay verecek şekilde düzenlenecek “sivil anayasayı” da çözüm olarak sunmaktadırlar.

Oysa bu ülkede; ne bahsedilen çözümün federasyonu gerektireceği kadar büyük bir Kürt sorunu vardır ne de sıradan halkın derdi sivil anayasadır.

Bizim için öncelik sivil anayasa değil; seçim yasası ve partiler yasasında değişikliğe gidilmesidir. Partilerin kendi içinde lider diktasından kurtulup, demokratik bir yapıya kavuşmasını sağladıkları, baraj saçmalığını kaldırıp insanların “parlamentoya giremez oyum boşa gider” endişesi taşımadan rey kullandığı Türkiye; sivil anayasa ile sözde demokratik özde ise bölücülük içerecek maddelerle kavuşacağı demokrasiden, çok daha etkili ve başarılı bir demokrasiye sahip olacaktır.

Ancak ne Avrupa Birliği ne de Amerika; anti-demokratik parti ve seçim yasamızla ilgili en ufak bir düzenlemede bulunmamız yönünde çağrıda bulunmazken; yapay bir şekilde körükledikleri, etnik Kürt milliyetçiliğine çözüm olabileceğini savundukları ve üniter yapımızı yok edecek sivil anayasa değişikliği için ısrar etmektedirler.

İşin vahim tarafı ise emperyalistlerle işbirliği içinde olan kişiler, kurulmuş oyuncak gibi ekranlarda sürekli; yürürlükteki anayasamızın Türkiye’nin ilerlemesinin önünde bir duvar oluşturduğundan, özellikle anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerinin ve Atatürk ilkelerinin kesinlikle değiştirilmesi gerektiğinden bahsederek; izleyicilerde, onlarla aynı görüşte bir düşüncenin oluşmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. Böylece zamanla izleyenler söylenenleri o kadar kanıksayacak ki ekranda konuşan emperyalist maşası sözde aydınları, kendi düşüncelerini dile getiriyor sanacak ve en önemli adım olan; vatandaşın alıştırılması, benimsemesi sağlanacaktır.

AKP Hükümeti; ülke yönetimini üniter yapıdan, federasyona doğru yönlendireceği sinyalini; 37 yıl boyunca onaylamadığımız “İkiz Yasalar”ı iktidara gelir gelmez TBMM’de onaylayarak vermişti. Daha önce “AKP’ye Neden Destek Oluyorlar” isimli yazımda ayrıntılarıyla bahsettiğim ve en önemli maddelerinden biri; “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hakkı kullanarak halklar kendi statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler” olan İkiz Yasalarla; federasyon için gereken en önemli adım atılmış oldu.

Nitekim; Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir bu yasaya istinaden; "Batman'daki petrol ve su kaynaklarının yerel yönetime; yani kendine verilmesi" gerektiğini beyan etmiş, hatta daha da ileri giderek; "Vali ve Belediye Başkanı görevinin seçilmiş tek kişi tarafından yerine getirilmesi gerektiğini" söyleyip "İkiz Yasanın" kendine verdiği "kendi kaderini tayin hakkını" yani Federasyon Sistemini istediğini açıkça ifade etmişti.

Şimdi bu yasanın yürütülmesi ile ilgili bacak da tamamlandı. AB’nin isteği ve gözetimi doğrultusunda hazırlanan “Bölgesel Kalkınma Ajansları” ile Türkiye 8 eyalete bölündü.
İstanbul, Konya, Samsun, Erzurum, Van, Gaziantep, Diyarbakır ve Mardin “merkez” iller seçildi. Çevre iller de bu merkezlere bağlanacak. Kalkınma kurulu, illerin dengeli şekilde temsilini sağlayacak şekilde, toplam 100 üyeden oluşacak. Kalkınma kurulunda; kamu kurum ve kuruluşları ile özel kesim ve sivil toplum kuruluşları temsil edilecek. Bu kurul ‘kalkınma için’ yabancı ülkelerle doğrudan temasa geçebilecek.

Bu noktada çok dikkatli olmamız gereken bir husus var. Türkiye’de anayasa gereği merkezi bütçe söz konusudur. Sivil anayasa değişikliğinde; İkiz Yasanın hayata geçirilmesiyle, yerel yönetimlere bölgesel bütçe verilmesi yasallaşırsa o zaman günümüz Türkiye Cumhuriyetinin artık sona erdiğini ve üniter devlet şeklinden federasyona geçtiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz.

Böyle bir madde sivil anayasaya eklenecek olursa; Osman Baydemir’in istediği gibi yer altı kaynak geliri; merkezi bütçe ortadan kaldırıldığı için bölgesel bütçeye sahip yerel yönetime ait olacak. Gördüğünüz gibi önceden çıkartılan bir çok yasanın ne amaçla çıkartıldığı şimdi daha net anlaşılmaktadır. Yer altı kaynaklarından petrolün; çıkartma ve işletme hakkının TPAO’dan alınıp geniş yetkilerle yabancı şirketlere verilmesi gibi.

Bu yasayı bölgeler arası ekonomik dengesizliği gidermek için uygulamaya koydurduklarını söylemektedirler. Ancak Kalkınma Ajansları; bölgesel dengesizliğe merhem olmak şöyle dursun; bilakis daha da arttırıcı bir uygulamadır. Örneğin göz koydukları bu 8 bölgeden bir kaçına sürekli AB fonu aktararak, ekonomik dengesizlikleri büyütüp; sözde Güneydoğu sorunu gibi kendi elleriyle “Benim ekonomim iyi. Diğer bölgeler benim üzerimden geçiniyor ikiz yasalardan yararlanmak ve ayrı bir devlet olmak istiyorum” gibi “yapay” sorunlar yaratmayacaklarının garantisi var mıdır? Gerçektende AB’nin Türkiye’yi tümüyle kalkındırmak için böyle bir planı dayattığına inanmak saflıktır.

TBMM’ne bağlı olmayan ve 100 kişiden oluşacak bölgesel meclislerden söz ediyoruz! Bu meclisler bölge ile ilgili her türlü ekonomik, sosyal ve siyasi kararları alma hakkına sahip olacak. AKP Hükümetinin “Yabancıya Toprak ve Mülk Satışı” yasasını çıkardığını da göz önüne aldığımız zaman; örneğin Urfa ve çevresinin Yahudiler için vaat edilmiş topraklar olduğunu, Van ve çevresi için Ermenilerin anayasalarında bile “bizim” dediğini hesaba kattığımızda; bu 100 kişilik bölgesel mecliste, kimlerin yer alabileceğini ve ne gibi kararlar çıkabileceğini düşünüyorum da! Umarım uykularım boşuna kaçıyordur.