KEDİLER ve MUHAFAZAKÂRLAR

Toktamış Ateş “Aslan Sosyal Demokratlar” diye bir kitap yazmıştı. Aslında iktidarı (rantı) daha seçilmeden paylaşmakta uzlaşamayan sosyal demokratların halini olsa olsa aslana değil Burian’ın eşeğine de benzetebilirdi. Skolastik düşünür Jean Burian’ın sık sık anlattığı rivayet edilen ve Aristo’nun da kullandığı bir fıkrada hem aç hem susuz eşek önüne konulan su ile saman yığınından hangisine önce başlamasına karar veremediğinden açlıktan ölüyordu…
[SOL][/SOL]
Aslan sosyal demokratlar lafı üzerine sosyal demokratlar dava açmışlar mıydı bilmiyorum ama Başbakanın kedileri sevmediği ortada. Kendisi için yapılan kedi benzetmesine hiç dayanamayan Başbakan hemen dava açıyor. Önce Cumhuriyet Gazetesi’nden Musa Kart’ın kedisi üzerinden başlayan çizgi-polemik daha sonra Hürriyet Gazetesi’nde Latif Demirci’nin davalık karikatürüyle ve “ürkek kedi” ile “nankör kedi” benzetmeleriyle gelişiyordu…

Sözlükler muhafazakârlığı “var olan durumu koruma amacını güden, toplumun değişmesine karşı direnç gösteren düşünce tarzı” olarak tanımlıyor. Ya yobazlık… TDK yobazlık için “başkalarına baskı yapmaya yönelen, bir düşünceye, bir inanca aşırı ölçüde bağlı olan kimse” diyor. Aşağı yukarı benzer tanımlar bunlar. Elden ne gelir…

Prof. Dr. Ahmet İnam da “Yobazlar” başlıklı makalesinde (Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair, Pan Yayınevi, 2000) yobazlığın sosyal ve biyolojik temellerine değiniyor ve “Yobaz bağışlamıyor: Dünyayı boydan boya ikiye ayırıyor: Bizimkiler ve onlar. Sizi görür görmez iki yandan birine yerleştiriverirler. Yobazdan yana mısınız, değil misiniz? Yobazda üçüncü şık yoktur.” diyordu…

Ülkemizde her türlü yobazlık alametlerine ve eylemlerine tanık olmuş birisi zaman zaman “çağrışım yapıcı” sözler sarf edilmesine şaşmamalı. Yobazlıkta ikinci şık bile yoktur çünkü.

Muhafazakârlığın bir de ekonomik boyutu vardır. Avusturya asıllı İngiliz liberal iktisatçı Friedrich Aaugust von Hayek’in ortaya attığı kuram Milton Friedman’ın serbest piyasacı monetarist uygulamalarına da bağlanıp az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde arz/talep (üretim ve tüketim arasında) dengesizliğe, yüksek faizli borçlanmalara ve gelir dağılımında dengesizliklere, işsizliklere yol açtı. Bu anlayış bizde de Başbakan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın kaleme aldığı önsözünü de Başbakanın kendisinin yazdığı “Muhafazâkar Demokrasi” adıyla AKP’nin parti programı olarak dayatılmıştır.

Dünyanın krizden krize sürüklenip yolsuzluklardan bezdiği neo-liberal ve sosyal demokratik kapitalizmden de yaka silkerek sıyrılmaya çalıştığı dönemde Türkiye’nin az gelişmiş ve yarı feodal yapısında bir de içe kapanık ve geri söylemlerle köhne uygulamalarda diretmesi anlaşılır değildir. Hem de kapatma davasının sonuçlandığı bir dönemde sözde plüralist (çoğulcu) yapının tek partili iktidar mensupları ise hiçbir zaman bu kadar ilginç çıkışlar yapma olanağını bulamamışlardı. Çünkü bu siyasal sistemlerin getirisi olan yüksek rant ortamı bir şekilde elden gitme olasılığını da beraberinde getirirken kuşkusuz politik paydaşlarıyla birlikte iktidar çevrelerini de rahatsız etmektedir.

Türkiye siyasası ilginç yaklaşımlarıyla dikkati çeken çok politikacılar gördü. Ülkemizdeki siyasal parti örgütlerinde parti idaresinin yapılanmasından da mütevellit liderler konuşup öbürlerin dinleyici konumunda kaldığı genel bir işleyiş hâkimdir. Bu dönem AKP ile ilginç çıkışlarla aynı durum bariz biçimde sergilenmekte. Ancak son zamandaki kadar adı ülkenin üst düzey politik yaşamında yer işgal edene şahit olunmamıştır. Başbakanın çıkışlarına zaten alışmıştık. Kapatma davasına konu olan ve Anayasa Mahkemesi’nin açıkladığı gerekçeli kararda yer alanlardan bazılarına dikkatle bakmalıdır (AKP Nasıl Odak Oldu? Cumhuriyet Gazetesi, 25.10.2008)…

Ultra emperyalizm çağında ülkemizdeki sadaka ekonomisi ile bir yanda üst düzey politik yaşamda süregelen mal mülk edinme dalâleti Cem Özer’in bizim muhafazakârlarımız Batı’nın nimetlerinden yararlanırken halka bunları yasaklayıp kötüler şeklindeki sözlerini (Acemi Yazılar, Parantez Yayınları, 1997) hatırlatıyor ve ne kadar haklı olduğunu da göstermiyor mu? İktidar ve hempalarınınki tek kefelik teraziye benzemektedir.

Bir hukukçu olan TBMM eski meclis başkanı Bülent Arınç’ın Ergenekon İddianamesi ile ilgili sözlerini duyduğumda aklıma AKP’nin dava sonunda kapatılacağı ihtimaline karşılık son bir oldu bitti ile emeklilik için düğmeye basan AKP milletvekillerinin tutumu gelmişti.

Aslında klasik politikacılar arasındaki debelenmenin nedenini uzaklarda da aramamak gerekir. Dayatılan ekonomik politikaların dünya ölçeğinde itibarını yitirmesi her zamanki olası krizi giderek gün yüzüne çıkarmış olması bunlardan medet uman, alışılmış ve köşeye sıkışık klasik politikacı tipolojindeki yansımaları da ortaya koymaya başladı. En son Arınç’ın kendi partilisi olan bir çiftçiyi bile sistemden kaynaklı kazanılmış yaklaşık yüzde 50’lik oy oranıyla yadsıyıp azarlaması bunun tipik bir örneğidir.


TAMER UYSAL

kaynak: supermeydan mailbox