2. Sayfa, Toplam 2 BirinciBirinci 12
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 13 Toplam: 13
  1. #11
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    BURSA
    Yaş
    38
    Mesaj
    155
    Rep Gücü
    7575
    FArklı bir bakış açısı.Düşünmek lazım.%1 bile olsa birşeyler çıkarılabilir.uyarlanabilir ve ışık tutabilir.

  2. #12
    Aktif Üye ashenarşi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2010
    Mesaj
    1.511
    Rep Gücü
    33423
    Efsane şeyler. İnsanın cennete gidesi geliyor.

  3. #13
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Sep 2010
    Mesaj
    1
    Rep Gücü
    8

    Büyük melekler

    Cenâb-ı Allah'ın bütün melekler içinde üstün kıldığı dört büyük melek.
    Melek kelimesi Arapça'da "haberci" anl***** gelmektedir. Çoğulu "melâike" olarak gelmekte ise de, gerek Türkçe'de ve gerekse Arapça'da çoğul manasına "melek"' olarak da kullanılmaktadır.
    Melekler, ruh gibi lâtîf, nûrânî, mahiyetleri Allah katında malum, varlıkları bizim dünyamıza ait olmayan fakat insanlarla ilgili bir takım görevleri bulunan varlıklardır. Akıl ve nutukları olup; şehvet ve gadap gibi beşerî ihtirasları, yemeleri, içmeleri yoktur. Evlenmek, doğmak ve doğurmaktan uzaktırlar. Çeşitli şekillere girebilirler. Allah'ın emrine asla isyan etmezler, yerde ve gökte bir takım vazifeler ile meşgul olurlar. Daima Yüce Allah'ı tesbih ve zikrederler. Meleklerin bu özellikleri için bakınız: (el-En'âm, 6/9,100; el-Hicr 15/8; el-Fâtır 35/1; el-Meâric 70/4)
    Meleklerin sayısı ve her birinin hangi işlerle vazifeli oldukları bizce malûm değildir. Ancak bunlardan bir kısmı ve vazifeleri Kur'an-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in hadislerinde bildirilmiştir. Bu bilgilere göre"büyük melekler" olarak tanınan dört melek vardır ki, bunlar: Cebrâil, Azrail, İsrafil ve Mikâil'dir.
    Cebrâil: Kur'an'da üç yerde "Cibrîl" olarak geçmekte (el-Bakara 2/97, 98; et-Tahrim 66/4) diğer bazı ayetlerde de kendisinden Rûhu'l-Kudüs ve Rûh olarak bahsedilmektedir. (el-Bakara 2/87, 253; el-Mâide 5/110).
    Vazifesi, Allah'ın emir ve nehiylerini peygamberlerine bildirmektir. Bütün vahiy onun vasıtasıyla nazil olmuştur.
    Cebrâil, bu görevi yerine getirirken peygamberimize çeşitli şekil ve suretlerde gelirdi. Birçok defa insan şeklinde bu görevini ifa ederdi. İnsan şekline girdiğinde daha ziyade Dıhye isimli sahabenin kılığında, bazan da normal bir bedevî olarak gelirdi ki, "Cibrîl hadisi" diye bilinen hadisin vukûunda Hz. Peygamber'e bu kılıkta gelmiştir.
    Cebrâil bu gelişlerinin sadece iki defasında aslî suretinde görünmüştür. Bunlardan birisi (en-Necm, 53/6-7) ayetlerinin nuzûlünde, diğeri ise yine Necm suresinin 13. ve 14. ayetlerinin nuzûlü esnasındadır (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 95).
    Azrâil: Kur'an-ı Kerîm'de
    "Melekü'l-mevt" ( = ölüm meleği) olarak geçmektedir. " Ey Muhammed de ki; size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz." (es-Secde, 32/11)
    Allah'ın emri ve izni ile canlıların, ölecekleri zaman canlarını almakla vazifelidir.
    İsrafil: Kur'an'da "İsrâfil" olarak ismi geçmemektedir. Ancak, kıyametin vukûu ile ilgili ayette "(İsrâfil tarafından birinci sefer) Sûr'a üflenince Allah'ın dilediği (melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr'a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar." (ez-Zümer 39/68) buyurulmakta, dolayısıyla isim olarak olmasa da bu meleğin vazifesi bu ayetle belirtilmektedir. Buradan kıyametin ve ahiret gününün yani yeniden dirilmenin başlangıcında bir Sûr'a üfürme olacağı anlaşılmaktadır ki, bu işle vazifeli melek İsrâfil (a.s.) dır. Bu görevinden dolayı İsrafil'e "Sûr meleği" ismi de verilmektedir.
    Ayrıca İsrâfil'in, "Levh-i Mahfuz"* da yazılanları okumak ve ilgili meleğe haber vermekle de görevli olduğu bilinmektedir.
    Mikâil: Kur'an-ı Kerîm'de bir yerde "Mikâil" olarak zikredilmektedir. (el-Bakara 2/98)
    Mikâil'in görevi: yağmurun yağdırılması, rüzgârın estirilmesi ve mevsimlerin tanzimi gibi tabiat olaylarını Allah'ın emri ve izni ile vukua getirmektir.
    Bu dört meleğin dışında, her insanın yanında bulunan ve daima onun küçük, büyük, gizli ve aşikâr yaptığı bütün işleri yazan melekler vardır ki, bunlara "Kirâmen kâtibîn"* denir. Ayrıca öldükten sonra kabirde sual sormakla vazifeli "Münker* ve Nekir"* melekleri de vardır.
    Meleklere inanmak, müslümanlığın iman ve itikat esaslarındandır. İnanmayan, müslüman olamaz; inkâr eden de dinden çıkar. Zira, Kur'an-ı Kerîm'de meleklerin varlığından bahsedilmekte, bir kısmının ise bizzat isimleri geçmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Her kim Allah'a ve meleklerine ve peygamberlerine ve Cibrîl'e ve Mikâil'e düşman olursa Allah da kâfirlere düşmandır" (el-Bakara 2/98). Ayrıca Kur'an'da Fâtır suresinin bir diğer adı da "Melâike suresi"dir.
    Melekler, bilfiil vardır. Onları görememiş olmamız onların yokluğu yolunda bir delil teşkil etmez. Onların bizim tarafımızdan görülmemesi, farklı bir şekilde yaratılmış bulunmalarından, vücudlarının rûhânî ve nûrâni olmalarındandır. Bizim gözümüz ise onları görebilecek şekilde yaratılmamıştır. Nitekim kendi aklımızı ve ruhumuzu da göremiyoruz, fakat onların varlığına inanıyoruz.



    Meleklerin görevleri nedir? Melekler “nur”dan yaratılmış, latif mahluklardır. “İmtihan”a tabi olmadıkları için makamları sabittir. Yalnız ilahi emirlere itaat ederler. Daima hayır işler, verilen emrin dışına asla çıkmazlar. Şerre kabiliyetleri yoktur.

    Kâinattaki maddi, manevi hemen bütün işlerde görevlidirler. Her varlığın müekkel yani kendisine vekil kılınmış bir melaikesi vardır. Yaptıkları işlerin önemine göre dereceleri de birbirinden farklıdır. En büyükleri Hazreti Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail aleyhimüsselamdır. Güneş ve benzeri yıldızların birer müekkel melaikesi olduğu gibi, her bir yağmur tanesinin de birer melaike ile taşındığı hadislerde anlatılmaktadır.

    Daima insanla beraber bulunan melekler vardır. Bunların bir kısmı, insanların sevaplarını, ve günahlarını yazarlar. Bunlara “kiramen katibin” denir. İnsan, tek başına kaldığı zaman bile yalnız değildir, bu meleklerle birliktedir. Bu mübarek arkadaşların varlığını iman ile hisseden adam asla yalnızlık çekmez.

    Bizimle ilgili meleklerden biri de Azraildir. O, dünya hayatındayken, ölüm anında görebileceğimiz tek melektir . En kıymetli varlığımız olan ruhumuzu emaneten alır, berzah alemine götürür. O korkulmaya değil, sevilmeye layık emin bir emanetçidir.

    Kabir âleminde bizi iki melek karşılar: Münker ve Nekir. Bir yaklaşıma göre “münker ve nekir” bir melek türünün ismidir ki, her adamın kabrine bunlardan ikisi gönderilir. İmana ve ibadete dair sorular sorarlar. Verilecek cevaba göre kabir azabı veya saadeti başlar. Hayatı, iman dairesinde istikametle geçmiş bir insan için, bu iki melek kabirde “nurani birer arkadaş”tırlar. Onu kabrin yalnızlığından ve dehşetinden kurtarır, ferahlandırırlar.

    Büyük meleklerden olan Cebrail aleyhisselam ise, Cenabı Hakkın, kullarına emir ve yasaklarını bildirir; haberler getirir. Güvenilir bir elçidir.

    İsrafil aleyhisselam, “yeniden hayat verme” fiilinde görevlidir. Rabbimizin “hayat verme” ile ilgili emir ve iradesini uygular. Özellikle bahar aylarında görülen dirilişte “Muhyi” isminin tecellisine vesile olur. Ölümden sonraki dirilişimizde de yine bu melek görevlidir.

    Mikail aleyhisselam ise, rızkların yetiştirilmesinde ve dağıtılmasında ilahi emirleri uygulayan bir büyük melektir.

    Burada adını andığımız büyük melekler, aynı görevi yapan melek türlerinin reisleri hükmündedirler. Mesela, İsrafil aleyhisselam “diriliş” emrini icra eden meleklerin kumandanıdır. Azrail aleyhisselam, “imate” yani “öldürme” emrini yerine getiren melek taifesinin başıdır...

    Görülmemeleri dolayısıyla melekleri inkâr eden kimselere ne demeliyiz? Şu görünen âlemde nice görünmez kuvvetler, kanunlar, ışınlar iç içe vazife görüyorlar. Melekler ise bunların hepsinden daha lâtif. Işınlardan çok daha kesif olan havayı bile göremeyen insanoğlunun, “görmediğime inanmam” diyerek melekleri inkâra sapması çok tuhaf.

    Zevkle seyrettiğimiz bir ağaçta, yarı canlı dediğimiz bir hayat tecellisi var. Biz bu hayatı göremeyiz, ama ağacın her yaprağı ve her çiçeği bize o hayatı âdeta haykırırlar. Güneşin çekim kuvvetini de göremeyiz ama, dünyamızın güneş etrafındaki seyahatinde o kuvvetin varlığını seyreder gibi oluruz.

    Gözümüz yeryüzünün taşında toprağında dolaşırken bunların arkasında bir çekim kuvvetinin var olduğunu da çok iyi biliriz. Ağaçtaki büyüme kanunu, güneşteki cazibe ve yerin çekim kuvveti. Rabbanî ordulardan sadece üç nefer gibi.

    Her yanımız bu görünmeyen ordularla kuşatılmış. Her faaliyet onların varlığından haber veriyor. Bütün bunlara rağmen yine de bazı kimselerden çok garip sözler işitiriz; “görmediğim şeye inanmam” diye.

    İnanmak kalbe ait bir keyfiyet. İnsan, inanmaya çeşitli yollarla gider. Görme, bunlardan sadece birisi. Yemeğin tadına dilimizle bakarız. Halbuki, gözümüz tatlar âlemini göremez. “Radyoya bak, ne haber var?” denildiğinde bu defa kulağımıza iş düşer. Sesler âlemine onunla bakarız. “Şu adama bak, ne kadar kibirli.” denildiğinde ise, onun tavırlarından aklımızla birtakım mânâlar çıkarır ve bir hükme varırız. Gerçeği bulmada görmeyi tek ölçü kabul edenler, diğer duyu organları yanında, akıl ve vicdanın vazifesini de göze yüklemiş olurlar.

    Bilim adamlarına göre, insan gözü şu âlemde mevcut ışınların ancak yüzde üç buçuk kadarını görebiliyormuş. Demek ki insan, görmeyi tek ölçü kabul etse, şu görünen âlemin bile yüzde doksanından fazlasını inkâr edecektir.

    Kâinat ve onda faaliyet gösteren çok değişik ışınların bir başka şeklini, bir küçük misâlini, insan bedeninde ve onda faaliyet gösteren his dünyasında görmek mümkün.

    Parmağımızı meleklere inanmayan birisinin yüzüne doğru uzatalım ve “şu deri tabakası var ya” diyelim, “Onu yüzünden söküp at!”. Altındaki etleri de soy kafatasından. Bedenindeki bütün derileri aynı şekilde yüz. Akan kanlarını bir yana topla. Etlerini bir başka köşede biriktir. İç organlarını birer birer çıkarıp yan yana diz. Sonra bu et ve kemik, kan ve ilik yığınının karşısına geçerek sor kendi kendine:

    “Hani aklım? Hafızam, sevgim, korkum nerede? O uçsuz bucaksız his dünyam nereye gitti?”

    Sonra düşünceni bedeninden kâinata doğru yay ve inadı bir yana bırakarak şu hakikati kabul et: Bu maddî bedenimde bu kadar görünmez âlemler yaratan Allah, elbette şu koca kâinatta nice melekler, nice ruhanîler yaratmıştır.

    “Hakikat katiyyen iktiza eder ve hikmet yakinen ister ki, zemin gibi, semavatın dahi sekeneleri bulunsun ve zişuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semavata münasib bulunsun. Şeriatın lisanında pek çok muhtelifül cins olan o sekenelere melâike ve ruhaniyat tesmiye edilir” Sözler

    “Gözümün görmediğine inanmam.” sözü, tuhaf bir inadın ifadesi. İşitmediğim söze, ayak basmadığım beldeye, koklamadığım çiçeğe inanmam gibi çürük bir dava. Onlar kadar aşağı, onlar kadar tutarsız. Halbuki inanmak dendi mi, gayb akla gelir. Görülen ve işitilenler, “inanma”dan çok, “bilme” kelimesiyle ifade edilirler.

    Bu insanlar, duyu organlarının o kadar tesirinde kalırlar ki, “canlılar” dendi mi, sadece kendilerini ve çevrelerindeki birtakım hayvanları anlar, bir başka hayat çeşidini kabule yanaşmazlar. Onlardan birisini iyice dinleyiniz, bütün söylediklerini şöylece özetleyebilirsiniz: “Yıldızlarda hayat olmaz! Çünkü ben atmosferin dışında yaşayamam.” Bu adam, melekleri de birer insan gibi tasavvur ediyor; onlara en, boy, ağırlık biçiyor, ağız, mide, akciğer takıyor; sonra da onları atmosferin dışına çıkarıp havasızlıktan öldürüyor ve böylece melekleri inkâra sapıyor. Halbuki bu biçare, kendi ruhunun, aklının, hafızasının da oksijenle çalışmadığını, onların da en, boy, ağırlık gibi ölçülere girmediklerini düşünebilseydi melekleri inkâr yoluna girer miydi?

    Bereket versin, insanoğlu, o görünmeyen aklıyla, radyoaktif dalgalardan, lazer ışınlarına kadar öyle şeyler keşfetti ki, görünmeyenlerin görünenlerden kat kat fazla olduğu herkesçe kabul edildi de, bu adamlar da artık meydanda görünmez oldular.

    Melekler, Adem’e(as.) nasıl secde etmişlerdir. Secde etmeleri ne türden bir secdedir? Bu secdenin, bizim anladığımız manada, alınlarını yere koyma şeklinde bir secde olmadığı açıktır. Secde, İlâhî emirlere itaat etmenin en ileri seviyede bir göstergesidir; tevazuun da son sınırıdır. Şu koca kâinat şu âciz Âdemoğlunun hizmetine verilmiş ve insan, büyük bir ilâhî ihsan olarak arza halife kılınmıştır. Âdem’e secde hâdisesinin hakikati, bu ilâhî takdirin melekler alemine ilân edilmesidir.

    Bu secde bir ilâhî emirdir; Âdemoğlunun melekler ve cinler üzerindeki üstünlüğünün ilânı yanında melekler için de bir ibadet teklifidir. Allah nasıl emretmişse, onlar da o şekilde secde etmekle mükelleftirler.

    Adem’e secde, bir İlâhî emrin yerine getirilmesi cihetiyle, gerçekte, Allah’a yapılmıştır.

    Biz de namaz kılarken kıbleye döneriz. Eğer Kâbe’nin yanında isek, yüzümüzü ona çevirerek ibadetimizi öylece yapar, secdeye kapanırız. Bu secdemiz görünüşte Kâbe’ye, hakikatte ise Allah’adır.

    Secde yalnız Allah’a yapılacağına göre, Meleklerin Hz. Adem’e secdesini nasıl değerlendirmeliyiz? Yaratılış yönünden şeytanla melekler arasında nasıl bir münasebet vardır? Cenab-ı Hak insanı kuru bir çamurdan, cinleri ateşten, melekleri de nurdan yaratmıştır. Yaratılışta ilk sırayı melekler, sonra cinler, ondan sonra da insanlar almıştır. İlk yaratılan insan, aynı zamanda ilk peygamber Adem Aleyhisselamdır.

    Cenab-ı Hak, Hz. Adem’i yarattığında meleklerin ona secde etmelerini emretti. Bütün melekler secde ettiği halde İblis secdeden kaçındı. Bundan sonra da kıyamete kadar şeytanlığını devam ettirmek için Allah’tan izin istedi. İsteği kabul edilince de insanları hak yoldan çıkarmaya devam etti. Meleklerin Hz. Adem’e secde etmeleri gaybi bir mesele olduğu halde hadisenin seyri ve şekli hakkında tefsirlerimizde bazı izahlar bulunmaktadır. Ebu’s-Suud’un izahlarına göre, İblis meleklerle birlikte yaşıyordu, onlar gibi ibadet ediyordu. Secde emri gelince İblis meleklerden ayrıldı. İkinci bir görüşe göre, meleklerin bir cinsi vardır ki, doğup büyürler, bunlara cin denir. İblis de işte bunlardandı. Başka bir görüşe göre, secde emri bütün cinlereydi. Fakat Cenab-ı Hak melekleri zikretmekle cinlere de hitap etmiş olmaktadır. Böylece sadece melekler değil, bütün ruhani varlıklar secde ile emredilmiştir.(1)

    Cin hakkında iki görüş vardır:
    1. Bütün ruhani varlıklara cin denir. Bu durumda melekler ve şeytanlar cin mefhumunun içine girerler. Böylece melek ile cin arasında hem umumi, hem de hususi manada bir durum vardır. Her melek cindir; fakat her cin melek değildir.
    2. Cin ruhani varlıkların bir kısmına denir. Çünkü ruhaniler üç kısımdır:
    a. İyiler: Melekler.
    b. Kötüler: Şeytanlar.
    c. Hem iyisi, hem de kötüsü bulunanlar: Cinler.

    Safvetü’t-Tefasir’de verilen bilgiye göre:
    1. İblis meleklerden değildir.
    2. Melekler masum varlıklardır, hiçbir zaman Allah’a asi olmamışlardır. Halbuki, İblis secde etmemekle Allah’a karşı gelmiştir.
    3. Melekler nurdan, İblis ateşten yaratılmıştır.
    4. Melekler doğup üremezler, halbuki İblis ürer ve çoğalır. Kehf Sûresinde geçtiği gibi “İblis cinlerdendir.”(2)

    İbni Abbas’tan gelen bir rivayete göre, bazı müfessirler, “şeytan tabiri” insanların ve cinlerin sefih ve fitnekar kısmına denildiği görüşündedirler. Cinlerden olan şeytanlar var olduğu gibi, insanlardan olan şeytanlar da vardır.

    Meleklerin Adem Aleyhisselama secde ediş şekline gelince; emredilen bu secdenin Hz. Adem’e ibadet niyetiyle yapılmadığı açıktır. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet etmek şirktir. Hz. Adem, yeryüzünün halifesi olunca, meleklerin ona secdesi bu halifeliği kabul etme yani ona biat etme şeklinde olmuştur. Bu hal, Hz. Adem’e bir hürmet olmakla beraber, esasta Allah’a yapılan bir ibadettir.

    Nitekim, eski ümmetlerde selamlaşma, ibadet kasdı olmaksızın, yere kapanarak secde etme şekilde vaki olmuştur. Mesela, Yusuf Aleyhisselamın kardeşlerinin kendisine secde etmeleri bir tazim ve saygıdan ibarettir

    Bunlarla beraber, meleklerin Hz. Adem’e secde etmelerinin ibadet manasına alınması da mümkündür. Bu durumda secde edilen gerçekte Cenab-ı Haktır. Hz. Adem ise bu secdede kıble vazifesi görmüştür. Dolayısıyla secde yine doğrudan doğruya Allah’a yapılmıştır.(3)

    Diğer taraftan, Cenab-ı Hak melekleri Hz. Adem’e secde ettirmek sûretiyle kainatın insana boyun eğdiğini göstermiş; İblis’in ona karşı üstünlük davasında bulunmasını zikretmekle de, insanlığın maddi ve manevi gelişmesinde şeytanların ne kadar büyük bir engel teşkil edeceklerine onların dikkatini çekmiştir.

    Kaynaklar
    1. Tefsir-i Ebu`s-Suûd, 1:87.
    2. Safvetü`t-Tefasir, 1:52.
    3. Hülasatü`l-Beyan, 1:97.
    Secde yalnız Allah’a yapılacağına göre, Meleklerin Hz. Adem’e secdesini nasıl değerlendirmeliyiz? Yaratılış yönünden şeytanla melekler arasında nasıl bir münasebet vardır? Cenab-ı Hak insanı kuru bir çamurdan, cinleri ateşten, melekleri de nurdan yaratmıştır. Yaratılışta ilk sırayı melekler, sonra cinler, ondan sonra da insanlar almıştır. İlk yaratılan insan, aynı zamanda ilk peygamber Adem Aleyhisselamdır.

    Cenab-ı Hak, Hz. Adem’i yarattığında meleklerin ona secde etmelerini emretti. Bütün melekler secde ettiği halde İblis secdeden kaçındı. Bundan sonra da kıyamete kadar şeytanlığını devam ettirmek için Allah’tan izin istedi. İsteği kabul edilince de insanları hak yoldan çıkarmaya devam etti. Meleklerin Hz. Adem’e secde etmeleri gaybi bir mesele olduğu halde hadisenin seyri ve şekli hakkında tefsirlerimizde bazı izahlar bulunmaktadır. Ebu’s-Suud’un izahlarına göre, İblis meleklerle birlikte yaşıyordu, onlar gibi ibadet ediyordu. Secde emri gelince İblis meleklerden ayrıldı. İkinci bir görüşe göre, meleklerin bir cinsi vardır ki, doğup büyürler, bunlara cin denir. İblis de işte bunlardandı. Başka bir görüşe göre, secde emri bütün cinlereydi. Fakat Cenab-ı Hak melekleri zikretmekle cinlere de hitap etmiş olmaktadır. Böylece sadece melekler değil, bütün ruhani varlıklar secde ile emredilmiştir.(1)

    Cin hakkında iki görüş vardır:
    1. Bütün ruhani varlıklara cin denir. Bu durumda melekler ve şeytanlar cin mefhumunun içine girerler. Böylece melek ile cin arasında hem umumi, hem de hususi manada bir durum vardır. Her melek cindir; fakat her cin melek değildir.
    2. Cin ruhani varlıkların bir kısmına denir. Çünkü ruhaniler üç kısımdır:
    a. İyiler: Melekler.
    b. Kötüler: Şeytanlar.
    c. Hem iyisi, hem de kötüsü bulunanlar: Cinler.

    Safvetü’t-Tefasir’de verilen bilgiye göre:
    1. İblis meleklerden değildir.
    2. Melekler masum varlıklardır, hiçbir zaman Allah’a asi olmamışlardır. Halbuki, İblis secde etmemekle Allah’a karşı gelmiştir.
    3. Melekler nurdan, İblis ateşten yaratılmıştır.
    4. Melekler doğup üremezler, halbuki İblis ürer ve çoğalır. Kehf Sûresinde geçtiği gibi “İblis cinlerdendir.”(2)

    İbni Abbas’tan gelen bir rivayete göre, bazı müfessirler, “şeytan tabiri” insanların ve cinlerin sefih ve fitnekar kısmına denildiği görüşündedirler. Cinlerden olan şeytanlar var olduğu gibi, insanlardan olan şeytanlar da vardır.

    Meleklerin Adem Aleyhisselama secde ediş şekline gelince; emredilen bu secdenin Hz. Adem’e ibadet niyetiyle yapılmadığı açıktır. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet etmek şirktir. Hz. Adem, yeryüzünün halifesi olunca, meleklerin ona secdesi bu halifeliği kabul etme yani ona biat etme şeklinde olmuştur. Bu hal, Hz. Adem’e bir hürmet olmakla beraber, esasta Allah’a yapılan bir ibadettir.

    Nitekim, eski ümmetlerde selamlaşma, ibadet kasdı olmaksızın, yere kapanarak secde etme şekilde vaki olmuştur. Mesela, Yusuf Aleyhisselamın kardeşlerinin kendisine secde etmeleri bir tazim ve saygıdan ibarettir

    Bunlarla beraber, meleklerin Hz. Adem’e secde etmelerinin ibadet manasına alınması da mümkündür. Bu durumda secde edilen gerçekte Cenab-ı Haktır. Hz. Adem ise bu secdede kıble vazifesi görmüştür. Dolayısıyla secde yine doğrudan doğruya Allah’a yapılmıştır.(3)

    Diğer taraftan, Cenab-ı Hak melekleri Hz. Adem’e secde ettirmek sûretiyle kainatın insana boyun eğdiğini göstermiş; İblis’in ona karşı üstünlük davasında bulunmasını zikretmekle de, insanlığın maddi ve manevi gelişmesinde şeytanların ne kadar büyük bir engel teşkil edeceklerine onların dikkatini çekmiştir.

    Kaynaklar
    1. Tefsir-i Ebu`s-Suûd, 1:87.
    2. Safvetü`t-Tefasir, 1:52.
    3. Hülasatü`l-Beyan, 1:97.
    Meleklerde cüz’i irade var mıdır? Varsa, insanın cüz’i iradesinden farkı nedir? Cüz-i irade meleklerde de var, ama insandakinden çok farklı. Cebrail (a.s.) kendisine verilen bir ilâhî emrin gereğini cüz-i iradesiyle yerine getirir. İlâhî bir emri başka meleklere yine iradesiyle tebliğ eder. Şu farkla ki, onda emrin zıddına hareket etme iradesi yoktur ve insan iradesinden bu yönüyle ayrılır.

    Şu da var ki, melekler derecelerine göre bir anda çok yerlerde bulunabilir ve farklı nice işleri birlikte irade edebilirler. Yine de bu iradeleri mutlak değil sınırlıdır; ancak belli hudutlar arasında cevelan edebilirler. Bu faaliyetlerinde Allahın küllî iradesinin bir cilvesini sergilerler.

    “Melâike gibi zîşuur olanların, yalnız cüz-i ihtiyarıyla cüzî, icatsız, kesb denilen bir nevi hizmet-i fıtriye ve amelî bir nevi ubudiyetten başka ellerinde yoktur.” Şualar
    Melekler amellerimizi nasıl yazıyorlar? Melek dendi mi çoğu insanın aklına, öncelikle, sevap ve günahları yazan melâikeler gelir. Bunlar meleklerin sadece bir şubesi.

    Çok karşılaştığımız bir sahne: Bakarsınız, karşınızda tereddüt dolu bir çehre. Bakışlarda hayret ve şaşkınlık iç içe. Bir sorusu olduğunu hemen anlar ve kendisine fırsat verirsiniz. “Bir noktayı merak ediyorum da...” der ve sorusunu yerleştirir: “Melekler bizim amellerimizi nasıl yazıyorlar?”

    O söylemese de siz, bu sorunun arkasında, “Acaba meleklerin kâlemleri ne marka?”, “Mürekkepleri ne renk?”, “Amelleri daktiloyla mı yazıyorlar, yoksa bilgisayara mı kaydediyorlar?” gibi bir mânâ hissedersiniz. Ve kendisine meleklerin ayrı bir canlı türü olduğunu, insanlara benzemediklerini, yazmalarının ve kaydetmelerinin de bizim tahminlerimizin çok ötesinde olduğunu anlatırsınız. Ve kendisine biraz ışık tutmak niyetiyle, teyp bandından, fotoğraf makinesinden, kara kutudan söz edersiniz. “Bunlar da kaydediyorlar, ama ne kâlemle, ne de daktiloyla” diye eklersiniz.

    Bir şey anlamış olmanın ümit ışıkları gözlerinde hafifçe belirmiş olarak yanınızdan ayrılır. Ve siz kendi iç âleminizde meselenin muhasebesini yaparsınız: Bundan önceki asırlarda ne bant vardı, ne fotoğraf makinesi, ne televizyon, ne de kara kutu. Ama o asırların insanları, amellerini meleklerin kaydettiğine bu asrın insanından çok daha fazla inanıyorlardı. Bunun sebebi ne idi?

    Sorunuza değişik cevaplar verir ve sonunda şu cevapta karar kılarsınız:
    “Onlar, Nefsini bilen Rabbini bilir. sırrına ermişlerdi. Ve bu sorunun en güzel cevabını da yine kendi nefislerinde bulmuşlardı; hafızalarını dikkate alarak.”

    İnsan hafızası da sesleri, görüntüleri zapt ederken bizim sözünü ettiğimiz âletlerin hiçbirini kullanmıyordu. Hafızanın rahatlıkla yaptığı bir işi, Allahın vazifeli bir meleği de yapabilirdi.


    Meleklerin bir anda birçok yerde bulunmaları mümkün mü? Meleklerin bir anda birçok yerde bulunmaları ve farklı işleri birlikte görmeleri de çokça sorulan sorulardan. Bu sorunun kaynağında da yine insanın kendi kabiliyetini, tek ve şaşırmaz ölçü kabul etmesi yatıyor.

    Bediüzzaman'ın Nur Külliyatında ki On Altıncı Söz, bir yönüyle de bu sorunun en güzel cevabı... Bu risalede, kesif ve maddî bir varlık olan insanın bir anda birçok aynalarda birlikte tecelli ettiği, ama kendisindeki sıfatların, özelliklerin o görüntülerde bulunmadığı dikkate sunulduktan sonra, maddî-nuranî olan güneşin aynalardaki görüntülerinde güneşin ziyasından, hararetinden, renklerinden bir cilvenin mevcut olduğu nazara verilir. Nuranî varlıklar olan meleklerin ise bir anda, çok yerlerde bizzat bulunabileceklerine dikkat çekilir.

    Aynı anda çok yerde bizzat bulanmaya ise, aynı eserin Lemaât kısmında harika bir misâl verilir: Kelime.

    Ağızdan çıkan bir kelimenin nice kulaklarda aynı anda işitilmesi, güneşin aynalarda tecelliyle iş görmesinden çok daha ileri bir mazhariyet. Burada kelime, kulaklara tecellisini göndermiş değil; her kulağa giren bizzat kendisi.

    Bu harika misâllerle melek hayatına uzaktan uzağa bakabiliriz. Uzaktan diyorum, çünkü, kendi ruhumuzu ve gözümüz önündeki hayvanların ruhlarını bile yeterince bilemediğimiz halde, hiç görmediğimiz melekleri, o nuranî varlıkları tam mânâsıyla nasıl anlayabiliriz?!.

    Konuyu, yine Nurlardan bir cümle ile noktalayalım: “Akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.”
    Kur’ana göre melekler müslümanların yardımına gelmiş midir? Uhud Savaşı öncesinden bahseden şu ayetlerde meleklerin yardımına işaret edilir:
    "Sizler zayıf bir durumda, iken Allah Bedir'de size yardım etti (zafer verdi) ... O vakit mü'minlere şöyle diyordun: "Rabbinizin üç bin melek indirmekle size yardımda bulunması size yetmez mi ? Evet (yeter). Eğer siz sabreder ve korunursanız, onlar da birden üzerinize gelecek olurlarsa, Rabbiniz size beş bin nişan sahibi melekle imdat edecektir" (Al-i İmran Sûresi, 123-125)

    Meleklerin yardıma geleceğini bildiren Cenab-ı Hak, müminlerin sebeplere takılıp kalmasını önlemek için(1) ardından şunu hatırlatır: "Allah bunu, "ancak size bir müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın" diye yaptı. Yoksa, yardım (zafer) ancak Allah'tandır" (Enfal Sûresi, 10; Al-i İmran Sûresi, 126).

    Ayette ifade edildiği üzere, meleklerin imdada gelmesi, müminlere bir müjde olması ve kalplerinin sükunet bulması içindir. Yoksa, yardım Allah'tandır, zafer O'ndandır. Bir meleğe yeryüzünün altını üstüne getirmeye yetebilecek bir güç verilebildiğine göre, Bedir'de binlerce meleğin görülmesi, bu savaşın yücelik ve kutsiyetini müşahhas bir şekilde gösterme gayesine matuftur diyebiliriz(2).

    Bedir'de görevli meleklerin, savaştaki fonksiyonları ile ilgili olarak şu bildirilir: "Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: Ben sizinleyim. Artık, iman edenlere sebat verin. İnkar edenlerin kalplerine korku bırakacağım. Artık, onların boyunları üstüne vurun, parmaklarına vurun" (Enfal Sûresi, 12).

    Bu ayetten öyle anlaşılıyor ki, melekler ehl-i imana sebat kazandırmakta, ehl-i küfre ise korku vermekte birer vasıtadırlar. Bedir'den başka savaşlarda da meleklerin görevlendirildiğine dair rivayetler vardır. İstiklal Savaşında, yakın tarihteki Kıbrıs Harekatında ve Afgan mücahitlerinin komünizmin yıkılmasına öncülük eden direnişlerinde ruhani varlıkların görüldüğü, müslümanlara yardımcı oldukları, hayli kişi tarafından anlatılmaktadır.

    Melekler, Hz. Adem’e niçin secde etti ? "Kur'an-ı Kerim'de meleklerin Adem'e secde ettiklerini okuyoruz. Bu durum Allah'a bir anlamda saygısızlık olmaz mı?"

    Öncelikle bunun Allah'a bir saygısızlık olmadığını ifade edelim. Çünkü meleklere Hz. Adem'e secde etmelerini emreden bizzat Allah'tır. Hem bu emrini, hem meleklerin secde edip, şeytanın secde etmeyerek rahmetinden kovulduğunu haber veren yine bizzat Yüce Allah'tır. Dolayısıyla yapılmasını bizzat kendisinin emrettiğini, Hz. Adem'e secde edenleri övüp secde etmeyen şeytanı rahmetinden uzaklaştırdığını bildirdiği bir meselede Allah'a bir saygısızlık olduğunu söylemek doğru olmaz.

    Bununla beraber, ancak Allah'a secde yapıldığı halde, meleklerin Adem'e secde etmelerinin hikmeti araştırılabilir. Bunu ise şöyle izah edebiliriz:
    Bütün Müslümanlar bu secdenin Hz. Adem'e ibadet kastıyla yapılmadığına ittifak halindedir. Çünkü başkasına ibadet kastıyla secde etmek küfürdür ve Yüce Allah küfrü emretmez. Hz. Adem'e secde edilmesinin hikmetleri üzerinde genel olarak üç görüş vardır. Bunlar:
    1. Bu secde Allah için olmuştur. Hz. Adem ise sanki bir kıble olmuştur.
    2. Bu secde selam mahiyetinde olabilir. Bazı alimlere göre melekler, Hz. Adem'e tazim ve selam için secde etmişlerdir. Müslümanların birbirlerine selam vermeleri gibi, geçmiş ümmetler de birbirlerini secde ile selamlıyorlardı. Katade, "Anne, babası ve kardeşleri Yusuf için secdeye kapandılar"(1) ayeti hakkında, "O zaman insanların birbirlerine selamı, secde etmek şeklindeydi" der.
    3. Üçüncü görüşte ise secdenin Arapça'da inkıyad ve boyun eğme manasına geldiği söylenir ve "Ot ve ağaçlar O'na secde ederler"(2) ayeti de bu manadadır.
    Fahreddin Razi, Tefsir-i Kebir'inde bu üç görüşün zayıf olduğunu söyler. Buna sebep olarak da, "Çünkü bu kıssadan maksat, Hz. Adem'in büyüklüğünün izahıdır... Onun sadece kıble olması, şanının büyüklüğünü ifade etmez" der. Üçüncü görüşün de zayıf olduğunu ifade eder. Buna gerekçe olarak da, secdenin, şeriat örfünde alnı yere koymaktan ibaret olduğunu söyler. Ve kendi görüşünü şöyle ifade eder:
    "Meleklerin Hz. Adem'in üstünlüğünü ve değerini ortaya koymak için Allah'a kullukta bulunmaları imkansız değildir."(3)

    Son olarak konu hakkında Elmalılı Hamdi Yazır'ın görüşüne yer verelim. Yazır, özetle şöyle diyor:
    Meleklerin secde etmesi, Hz. Adem'e bir tekrim olmakla beraber, bizzat Allah'a bir ibadettir. Bu secde ile melekler Allah'ın hükümlerinin icrası noktasından Hz. Adem'e onun yeryüzüne halife olması mertebesiyle uygun bir şekilde hizmet ve yardıma memur kılınmış ve bir ahde bağlanmıştır. O halde melekler Adem'e bizzat hizmetkar değil, fakat onun halifelik yönü için hizmetkar olacaklardır. Gerçek Mabud Yüce Allah'tır. Hasılı bu secde Adem'e bir ibadet değildir.(4)

    Netice olarak: Melekler Hz. Adem'e ibadet olsun diye değil, onun üstünlüğünü ve hilafetini kabul ettiklerini açıklamak üzere secde etmişlerdir. Meleklere secde etmelerini emreden bizzat Allah'tır. Dolayısıyla bu secdenin İslamiyet’e ters bir tarafı yoktur.

    Melek, cin ve şeytanların temessülü hakkında bilgi verir misiniz? Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar haline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar haline gelmesi, yıldızların kara delikler halinde ortaya çıkmaları gibi, şu görülen alemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur. Bu İlahi icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşahede edilir hale gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür.

    İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhaniler de, her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu alemde görülmeseler bile, bu aleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine “temessül” diyoruz. Kur’an-ı Kerim, temessülü anlatırken (19:17), “Melek, (Hz. Meryem’e) tastamam bir insan şeklinde temessül etti” der.

    Efendimiz (s.a.v)’e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Beni Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (a.s), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve “Ya Rasülallah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık” demişti. Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (r.a) suretinde geliyor, bazı zaman da, dini talim etmek maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve “İman, İhsan, İslam nedir?” şeklinde sualler sorup, verilen cevapları “Doğru” diye tasdik edip gidiyordu...

    İmam Şiblî, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve kuvvetlerinin olmadığını, fakat Allah’ın kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden adeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah’ın onları bir şekilden diğer şekle, bir halden başka bir hale soktuğunu belirtir. Cinler ve şeytanlar, kendi kabiliyet ve iradeleriyle bu tebdil-i kıyafeti (transformasyon) yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve hayatiyetlerini kaybederler.

Benzer Konular

  1. Melekler görülür mü?
    ashenarşi Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 16-09-2010, 06:49 PM
  2. Melekler ve Kumarbazlar
    onairci Tarafından Sinemalar Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 24-10-2009, 10:35 PM
  3. Anneler ve melekler ..
    Venhar Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 6
    Son mesaj: 06-11-2008, 09:33 PM
  4. Biz MELEKLER
    dogangunes Tarafından Sohbet ve Dedikodu Foruma
    Yorum: 6
    Son mesaj: 17-09-2008, 03:45 PM
  5. Melekler
    EMRE Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 20-09-2007, 02:52 PM
Yukarı Çık