Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2

PARAPSİKOLOJİ ve Z DALGALARI

Bilim ve Astronomi Kategorisi Parapsikoloji Forum'u Forumunda PARAPSİKOLOJİ ve Z DALGALARI Konusununun içerigi kısaca ->> Konumuz “Parapsikoloji Bilimi ve Temel İlkeleri”. Ben parapsikoloji bilimi hakkında şöyle parantez içerisinde bir girizgâh yaptıktan sonra, esas parapsikolojinin bugün ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    PARAPSİKOLOJİ ve Z DALGALARI

    Konumuz “Parapsikoloji Bilimi ve Temel İlkeleri”. Ben parapsikoloji bilimi hakkında şöyle parantez içerisinde bir girizgâh yaptıktan sonra, esas parapsikolojinin bugün dünyada topyekûn insanlığa duyurmak durumunda olduğu “Z” dalgaları diye bahsettiğimiz kozmik bir hâdiseden, insanları psişik açıdan direkt ilgilendiren bir konudan bahsedeceğim.
    Z dalgaları dediğimiz olay çok az şekilde dünyada bu isim altında bilinmektedir, ne yazık ki, bilimsel adı altında bilinmektedir. Bunun dışında, bu dalgaların meydana getirdiği olaylar insanlar tarafından farklı farklı metotlarla hayata geçirilmek üzere, parapsikolojinin dışında başka etkinliklerle gündeme getirilmektedir.
    İlk önce parapsikoloji biliminin ne olduğunu anlatmaya çalışayım.
    Parapsikoloji, pediatrik tıbbî psikolojiden veya sosyolojik psikolojiden tamamen farklıdır. Parapsikoloji bilimi, ruhu kendine özgü bir şekilde tanımlar, bugün medikal psikolojinin tanımladığı şekilde ruha yaklaşmaz. Bugün Freud ve Jung gibi modern psikolojinin babası sayılan kişilerin ruhsal tanımlaması genel kalıp içerisinde “Ruh, beynin bilinen veya bilinmeyen tüm fonksiyonlarıdır” olarak ifade eder. Beynimizin %15’ini kullandığımıza göre, geri kalan %85’lik kısmı. Bu fonksiyonların hepsini topyekûn ruhsallık olarak ifade ederler. Kısaca Freud’lar ve Jung’lar tarafından ruh, beynin topyekûn tümel fonksiyonu olarak gösterilir.
    Parapsikoloji açısından ise kesinlikle bu böyle değildir. Parapsikoloji bilimi 1923’lü yıllardan sonra bilim camiası içerisine girmeye başlamış ve ruhu aynı beden gibi, bedeni kontrol altında tutan, bedeni üreten ve bedenin hayatiyetini devamlı kılan ayrı bir enerjik faktör olaraktan kabul etmektedir.
    Kısaca şöyle bir benzetme yaparsak; parapsikoloji açısından ruh, televizyon ile elektriğin ilişkisi gibidir. Hiç hayatında elektrik bilgisi olmayan, elektriğin ne olduğunu bilmeyen, hatta televizyonu da bilmeyen bir insanın önüne televizyon cihazını koyduğunuz zaman, kişi bütün kerameti televizyon cihazında zanneder ve ona hayran kalır. Ama elektriği kestiğinizde, televizyon cihazı ayakkabı dolabı olmaktan başka hiçbir şeye yaramaz. Nasıl elektrik televizyon cihazının işlevini meydana getiriyor ise, ruhla beden ilişkisi de aynı budur. Onun için parapsikoloji ruha enerjik bir beden olarak bakar ve ruhu, fizik bedeni topyekûn kontrol altında tutan mekanizma olarak görür.
    Ruhun bedenle olan ilişkisini ve bedenle olan aktivitasyonunu ise beyin denilen organımız sağlamaktadır, bunu kabul ediyoruz. Fakat ruhun bedene olan inputları (girişleri) ise, beynin sol lobu değil, sağ lobu tarafından yapılmaktadır. İşte günümüzün biliminde, insanlık beynin sol lob karakterli yaşama biçimine kendini adapte ettiği için (genetik olarak böyle bir kodlama içerisinde var edildiği için) %97 oranında beynin sol lobunu kullanırken, %3-%5, bilemediniz %10 oranlarında da beynin sağ lobunu kullanmak gibi becerileri ortaya koyduğumuz zamanlarda ise sevgiden, aşktan, yücelikten, ilâhîlikten bahsederiz.
    Ruhla beden ilişkisinde, beynin sağ lobunu kullanma becerisi, âdeta televizyonun elektriğe bağlantı yaptığı, prize girdiği noktadaki gibi bir input meselesidir. O takdirde insanın kendi ruh sağlığını bedenle birlikte aynı yetkinlikte kullanabilmesi için, beynin sol lobunu kullanma becerisi kadar, beynin sağ lobunu da kullanma becerisini geliştirmesi gerekiyor.
    Bu beceri şu aşamada, psikiyatride EQ ve IQ şeklinde ifade edilmekte ise de, doğrudan doğruya EQ diye ifade edilen beynin sağ lobunu kullanma becerisi hâlihazırda modern tıp ve modern psikoloji tarafından motive edilmiş değildir. Bu motivasyon şu aşamada parapsikolojinin yapmış olduğu çalışmalarla aktive edilmeye çalışmaktadır ve aşağı yukarı 50-60 seneden beri dünya yüzünde bu bilim ülkemiz dışında daha ciddiyetle bilim dalları arasında yer almış, ruhu, anlatılan bir organsal faaliyetin dışında bir beden gibi, bir ruhsal anatomiyi düşünen ve “ruh ve beden ilişkisini nasıl güçlendiririz, madem ruhumuz var” şeklinde bir anlayışla ve hareketle ruhumuzdan, bedenden nasıl istifade edebiliriz gerçeğini arama içerisine girmiştir.
    Parapsikolojinin kısaca, çok kabaca, anlatım biçimi budur. Ama, esas şu aşamada bugün dünyadaki beşeriyeti ilgilendiren bir konu var ki, parapsikolojinin birinci derecede öncelik verdiği konulardan bir tanesi olmuştur.
    Ruhla beden ilişkisinde evrenin, kozmozun yeri nedir?
    Yapılan çalışmalarda şu görülmüştür ki, ruh ve beden ilişkisinde, evrensel bütünlük dediğimiz kozmotik yapının olağanüstü bir yakın ilişkisi vardır. Varlık, beden, ruh ve bizim “öz” diye ifade ettiğimiz bir evrensel bütünlük içerisinde özden ruha, ruhtan bedene akış içerisinde varlığı bedensel yapı içerisinde sürekli geliştirir ve değiştirir. Bu gelişim ve değişime “metamorfoz” veya “evrimleşme”, evrim süreci diyoruz. Gerçi bunlar kelime olarak birbirinden farklıdır ama, anlamları, halk arasında böyle biliniyor.
    Şimdi, bu açıklamadan sonra asıl bahsetmek istediğim şeylerden bir tanesi şu:
    Uzun zamandan beri dünya yüzünde insanlık, sevgi ve sevgiye bağlı olarak barışçı bir hayatın yaşanması için teoriler, doktrinler geliştirmiş, hayaller kurmuş, devletler kurulmuş, ideolojiler geliştirlmiştir. Fakat bunların sonucunda, dünya yüzünde, hep kutsal kitaplarda kalan mükemmel sevgi ve mükemmel sevginin tezahürü olan bir yaşam şartı, dünya yüzünde bir türlü sağlanamamıştır. Bunun sebebinin ne olduğuna ilişkin araştırmalar parapsikoloji tarafından yapılmaya başlanınca ortaya şöyle bir gerçeklik çıkmıştır: Biz genetik yapı olarak, parapsikolojinin “savaşçı genetik yapı” dediği bir genetik yapıyla oluşturulmuş bir bünyeye, bedene sahibiz. Parapsikoloji açısından beden, ruhun meydana getirdiği, ruhun programlamış olduğu bir bilgisayar ekranı gibidir. Ruhtan bedene aktarılan bilgiler hangi genetik kombinasyonlar içerisinde dizayn edilirse ve genetik o şekilde gelişirse, varlık o genetik yapısına uygun bir hayat sürmektedir.
    Biz genetik yapımıza baktığımız zaman enteresan bir durum görüyoruz. Bedenimizin içerisinde, özellikle bizi diğer dış varlıklarla irtibata geçiren “immun/ bağışıklık” sistemi dediğimiz bağışıklık sistemimizin genetik kodlaması, ne yazık ki savaşçı bir genetik kodlamaya tâbidir.
    Örnek olarak akyuvarlar ve immun sistemi dediğimiz sistemimizi ele alıyoruz. Buraya baktığımız zaman bir şey görüyoruz. Bedenimize bir grip virüsü, herhangi bir dışsal virüs, yani dışarıdan bizim bedenimizle şu veya bu şekilde ilişki kurmak isteyen evrenin başka bir varlığı devreye girdiği zaman, bizimle bu konuda ilişkiye girdiği zaman bizim ümmin sistemimiz dışarıdan yapılacak bu müdahaleye karşı antikorlar vasıtasıyla savaş ortaya koyuyor. Aynı uluslararası ilişkilerimizde olduğumuz gibi, huduttan içeri giren yabancılara karşı nasıl hudutlarımızda müdahale organları var ise, antikor sistemimiz de gelen varlığa yoğun bir şekilde bedenimizde savaş ilân ediyor.
    Parapsikoloji açısından ise, evrendeki var olan her şeyin mutlak surette bir sebebi ve bir gerekliliği vardır. İşlevsiz hiçbir yaratım, hiçbir oluş evrende söz konusu değildir. Biz bedensel olarak ilişki içerisinde bulunduğumuz makro veya mikro düzeydeki bu varlıkları savaşçı bir genetik yapıyla öldüreceğimize, yepyeni bir ümmin sistemiyle, bağışıklık sistemiyle bunlar, bir grip virüsüyle akyuvarların evlenmesini düşünüp bunların asimile edilmesi söz konusu olan bir genetik yapı olsaydı, acaba bedenimizde bu kadar büyük reaksyoner, savaşmak diye ifade ettiğimiz hastalıklar ortaya çıkar mıydı? Teorik olaraktan hayır. O takdirde, içinde bulunduğumuz 2 sarmal 46 kromozomlu genetik yapıya parapsikoloji bilimi, bu varlıktaki temel karakterinden dolayı, “savaşçı genetik yapı” ismini vermiştir.
    Bu genetik yapının oluşması, genetik mühendislerimizin veya biyoloji bilimimizin meydana getireceği bir çalışmanın sonucunda değil, doğrudan doğruya ruhla beden ilişkisinde, ruhun beden üzerinde meydana getirmiş olduğu, sağlamış olduğu ruhsal enerjinin beden tarafından genetik programa dönüştürülmesiyle meydana gelen bir programla ortaya çıkıyor. Parapsikoloji bilimine göre kısaca, insan kendi genetik yapısını kendi iradesiyle, kendi ruhsal iradesiyle oluşturuyor. Eğer bu oluşturma doğru ise, bunun değiştirilmesi de bizim açımızdan mümkün olmalıdır tezi.
    Bu işlenmeye başlandığı sırada...
    Bazı şeyleri çok hızlı anlatmak zorunda kalacağım. Şu aşamada sizin tarafınızdan birçok konuların, kafanızda boşluklar, birbiriyle akılsal ve bilimsel açıdan bağdaşmayan anlatımlar biçimi olduğunu göreceksiniz. Vaktim yeterse, 15 dakika size bir soru-cevap süresi bırakacağım, orada ayrıntıya girmeye çalışacağım. Ama, bu 45 dakika süre içerisinde parapsikoloji biliminin 100 yıllık deneyimini size özetlemek mecburiyetinde olduğum için hızlı anlatımımdan dolayı sizleri biraz zorlayacağım, bunun için şimdiden özür diliyorum.
    Ruhla beden ilişkisinde genetik yapının değişimi konusunda kozmozla, evrenle bizim şöyle bir bir ilişkimiz olduğu görüldü. Bundan 300 sene önce dünyada bilimimiz bir keşif yaptı. Bu keşif, dünyanın güneş etrafında döndüğü keşfiydi. Dünyanın güneş etrafında dönmesi geçmişe dayanmayan yeni bir keşif olmasına rağmen, bu dönüş, bu hareketin, bu eylemin insan tabiatı, insan karakteri ve dünya yüzündeki tüm varlıkların oluşumunda olağanüstü bir etkisi olduğu görüldü. Dünyanın güneş etrafında dönme hareketi olmasa idi, çok yoğun bir şekilde doğanın değişimi ve buna bağlı olaraktan varlıkların gelişimi ve değişimi söz konusu olmazdı.
    Son yüzyılda astrofizikçiler tarafından parapsikolojiye olağanüstü bir kaynak teşkil eden bir keşif daha yapıldı. Bu keşif şuydu: Dünyamız nasıl Güneşin etrafında 365 günde dönüyor ve buna 1 yıl diyorsak, aynı zamanda Güneş sistemimiz topyekûn olarak da Samanyolu galaksisinin ortasında K1 ve K2 dediğimiz iki kara deliği merkez alarak dönüyor. Topyekûn Güneş sisteminin de bu galaksi etrafında sabit bir yörüngede olmayan döngüler içerisinde olduğu görüldü.
    Soru şöyle soruldu: Dünya, Güneşin etrafında 365 günde dönmesiyle bütün doğa, bütün tabiatın altı üstüne geliyor, her şey kendini yeniliyor ve bunun sonucunda dünya bambaşka renkten renge bürünüyor ise, Güneş sisteminin topyekûn Samanyolu galaksisi etrafında dönmesinden ortaya bu gezegen üzerinde ne gibi sonuçlar doğuyor? Sadece burnumuzun dibinde olan küçücük bir dönme hareketini fark edince doğayı çözümlemeye başladık. Galaktik kümelemede meydana gelen bir dönüş insanları, bu küme üzerinde olan varlıkları nasıl etkiliyor?
    Yapılan çalışmalar şunu gösterdi ki, Güneş sistemimizin dokuz gezegeni, Güneşin etrafında dönerken, bunun merkez noktasından ( iki kara deliğin merkez noktasından) çıkan, aslında şöyle bir üçgen vasıtasıyla, ( Siruyus gezegeni dediğimiz gezegen vasıtasıyla) Güneş sistemi topyekûn dönerken, Samanyolu galaksisi içerisinde, bizim tesir kuşağı dediğimiz 12 kozmik tesir kuşağından geçiyor. Yani, şu çember 12 parçaya bölünebiliyor. 12 parçanın bu Güneş sistemi üzerinde meydana getirmiş olduğu ayrı bir evrim skalası var. Güneş sistemimizin Samanyolu galaksisi etrafında dönmesi süresine bir sikrus diyoruz. Bir sikrusun süresi, yörünge sabit olmadığı için, 36,000 ile 40,000 ışık yılı arasında değişiyor. Fakat bunların her birisi esnasında, varlık birimi bir evrim skalası içerisinde olağanüstü bir döngü, olağanüstü bir değişiklik geçiriyor. Bu 12 tesir kuşağından ilkine Alfa, sonuncusuna Omega deniliyor. Biz bunu ülkemizdeki parapsikoloji bilimcileri olarak Türkçeleştirdik; ilk tesir kuşağına A dalgası, son tesir kuşağına ise Z dalgası ismini veriyoruz.
    Yapılan çalışmalar, yapılan incelemeler parapsikolojide, 19. asrın sonu ve 20. yüzyılın başlangıcında Dünyamızın ve Güneş sistemimizin, bu tesir dalgalarından en güçlüsü ve sonuncusu olan Z dalgalarının içerisine doğru girdiği tespit edildi.
    Z dalgaları nedir diye sorarsanız, ilk önce onu da kısaca özetleyeyim. Fizik bahsinde veya fizik bilginize dayanaraktan okuduğunuz dalgalara benzeyen bir dalga hareketi kesinlikle değil. Yani, fizikte okuduğunuz sinüzoidal ışık dalgalarına veya ses dalgalarına benzer bir dalga hareketi göstermiyor. Peki, Z dalgalarının temel karakteri nedir diye sorarsanız, Z dalgaları, tıpkı kozmik uzaktan kumanda aletine benziyor. Buradan çıkan bir tesir, o tesir altında kalan varlık kümesinde yepyeni bir ruh ve beden akışı arasında bir akış sağlayaraktan beden üzerinde yeni bir genetik değişimi harekete geçirmek üzere varlığı âdeta bir seri enerji bombardımanına tutuyor. Dinsel ifadeyi kullanırsak, bu Z dalgalarına dinsel motivasyon içerisinde Tanrı’nın “ol dedi, oldu”, yani “ol” emri şeklinde söylememizde hiçbir sakınca yok. Varlığı, içinde bulunmuş olduğu genetik kompozisyondan yepyeni bir genetik kompozisyona sıçratmak üzere aktive ediyor.
    Z dalgalarının, 19. yüzyıldan beri, 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başından beri topyekûn bütün Dünyayı ve Güneş sistemini tesiri altına aldığı farkına varılınca, “bu Z dalgaları ne şekilde fark edilebilir” araştırılması yapıldı. Bu Z dalgalarının bugün astrofizikte şöyle veya böyle elektronik cihazlarla yakalanması mümkün olmasına rağmen bu konuda bir isim birliği konulmuş değildir. Ohm bantlarında, uzaydan gelen, kalp atışına benzeyen, birisinin nefes alışına benzeyen, kaynağı belirli olmayan ses dalgaları olarak söyleniyor. Kimi teorisyenlere göre pulsarların çıkarttığı sesler, kimi teorisyenlere göre kara deliklerden çıkan sesler gibi yorumlanıyorsa da, biz bunların hiçbirine katılmıyoruz. Bizim açımızdan başka izah tarzları var. Fakat önemli olan taraf şu: Varlığın genetik kombinasyonu üzerinde etkin olacak şekilde varlığı âdeta bir duygusal tesir altında bırakıyor. Z dalgaları ilk önce varlığı ruhsal plânda etkiliyor, arkasından kademeli bir şekilde biyolojik plâna yansıyan etkiler ortaya çıkıyor.
    Z dalgalarının beden tarafından çekilmesi, toplanması ve bedende hormonlar şeklinde dağıtılması beynin sağ lobu faaliyeti içerisinde oluyor ve tamamen kişinin beyinin sağ lobu denilen organını, o kısmını etkileyen bir sürece sokuyor. Beynin sağ lobunun gelişmesiyle birlikte, kişide o güne kadar duymadığı, algılamadığı, bugün “medyumik” diye ifade edilen, beş duyunun dışında kalan bazı yeteneklerin harekete geçmesine neden oluyor.
    Biz parapsikologlar, yapılan çalışmalarda, Dünyanın 1960’lı 70’li yıllardan sonra, 20. yüzyılın sonundan ortasına kadar geldik; şimdi Z dalgalarının yarısından fazlasının geçildiğini, tahminen 2015, 2050 yıllarına doğru bu Z dalgalarının tüm dünya yüzündeki genetik kodlamalara tesir edecek sürecinin oluşacağına ilişkin tahmin yürütüyoruz.
    Buna “tahmin yürütüyoruz” diyorum, niye?
    İzlediğimiz bilimimiz içerisinde, bu döngü 36,000 ışık yılı içerisinde olduğu için, geçmişte Z dalgalarının dünyayı etkilediği birtakım dönemlerde dünyada ne olduğuna ilişkin elimizde bir bilimsel bulgu söz konusu halihazırda yok. Ama, insanın genetik kodlaması içerisinde buna ilişkin hatıratlar kesinlikle saklı. İnsan, bu Z dalgalarının geçmiş dönemlerdeki vurgunlarını yerken yaşamış olduğu değişimlerin hatıratlarını kendinde saklıyor.
    Ne demek istiyorum?
    Bu ışık dalgası 36,000 yıl önce de Dünya yüzünü, Güneş sistemini taradı. Onu tararken, Dünya yüzünde bugün çok övündüğümüz bizler, yani beş duyuya sahip olan varlıklar mevcut olmasına rağmen beş duyu sahibi değildik. Şu yoktu, dil yoktu; 4 ayak üzerinde ses çıkartıyorduk. Bu dalgaların taramasıyla birlikte Güneş sistemi üzerindeki Dünya gezegeninde varlıkların bir tanesi belirli bir yoğunlukta Z dalgasını çekince, kendi genetik yapısını dörtten beşe geçecek şekilde, duyumlarını dörtten beşe sıçratacak şekilde değiştirme potansiyeline erişti. Yani Neandantal adamı, maymun adamı insan yapan genetik mühendisleri olmadı, bizatihi kozmozun kendisi oldu.
    Peki, 4 duyudan 5 duyuya -falanca veya filanca tarihte önemli değil- geçtikse, beşten altıya, altıdan yediye, yediden sekize geçemez miyiz? Evet, geçeriz. Neyle geçeriz? Yine bizle geçeriz. Çünkü geçmişte bunu nasıl yaptıysak, genetik şifrenin bize sağlayacağı hatıratlar vasıtasıyla bu değişimi sağlayabiliriz.
    İşte şu aşamada parapsikoloji, insanlığın bu değişimi yapabilecek bir sürece girdiğine, dünya varlıkları açısından bu kritik değişikliğin noktasına geldiğine ilişkin tümel bulguları yakalamaya başladı. Fakat biz bu olaya, halk tarafından, toplum tarafından kolay anlaşılabilmesi için, kelimenin tam manasıyla biz buna “ruhsal regli” diyoruz; ama öyle bir regli ki, dişi veya erkek diye ayırt etmiyor. 36 bin yılda oluyor. Nasıl biyolojik regli kadında “kız çocukluğu” denilen çocukluk dönemini bitirip kadınlık dönemi denilen bir döneme başlatıyor ise, bu Z dalgaları da insanlarda psişik bir regliyi, bir genetik yapının meydana getirmiş olduğu bir beden kombinasyonunu bitirip başka bir beden kombinasyonuna, bir kadının kendi kendine regl olması gibi, olayları meydana getiriyor. Ancak biyolojik bilimde, biyolojik regliyi kız çocuğuna öğreten annesi, babası, kardeşi var, ama psikolojik regliyi dünya yüzündeki varlıklara öğreten deneyim sahibi önceki kadrolar maalesef olmadığı için, bu tip regl olayı ortaya çıkınca, bu tip ruhsal reglinin meydana getirdiği psikolojik ve fizyolojik semptomlar, bu öncü bilimimiz bakış açısından depresyon, dengesizlik şeklinde yorumlanmaya çalışılıyor. Çünkü, Z dalgalarını belli bir miktar üzerinde absorbe etmeye başladıktan sonra, beynin sağ lobu, ayak uydurabilmek için, sol lobuyla birlikte paralel çalışabilmek için, yavaş yavaş harekete geçince, beynin sağ lobu üzerindeki tesirler kişi üzerinde psişik semptomlar olmaktan çıkıp, yalnız kişinin fark ettiği bazı fiziki olaylara da neden oluyor.
    Kritik bir noktaya değineceğim; beynin sağ lobu gelişmeye başlayınca, biz parapsikoloji içerisindeki etütleri, biopsileri, konsültasyonları rüyalar üzerinde yaparak kişinin Z dalgalarından ne kadar etkilendiğini anlamaya çalışıyoruz. Çünkü, kişi Z dalgalarından etkilendikçe, beynin sağ lobu vasıtasıyla meydana getirilen, rüya denilen beynin sağ lob faaliyetleri kişinin günlük yaşamı üzerinde olağanüstü etkinlik kazanmaya başlıyor. Rüyalarla günlük yaşam arasında, ne kadar inkâr ederseniz edin, “akşam mantıyı çok yedim, rakıyı çok içtim de bu rüyayı gördüm” mantalitesi değil, rüya denilen tahayyül âlemiyle beden kombinasyonunun hareketlilik mobilizasyonu tarafının bir ilişkisi olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor .Z dalgaları, biraz daha yoğunlaştıkça, giderek kişi üzerinde beş duyunun dışındaki yeteneklerinin, kendisinde var olan, ama dominant karakterde, baskın karakterde olmayıp resesif karakterde olan duyum alanlarının ortaya çıkmasına neden oluyor.
    Bu ortaya çıkışlar ilk önce, başkalarının görmediği şeyleri görmek, başkalarının duymadığı sesleri duyma şeklinde ortaya çıkıyor. Netice itibarıyla, bunlar ortaya çıktığı zaman kişi, davranışları mevcut bilgi birikimi ve çevresi tarafından onaylanmadığı için, iki şekilde yorumlamak zorunda kalıyor. Ya kendisini çok yücelmiş, Allah’tan, peygamberlerden sanıyor. Yani yüce insan olmak gibi, sağ lob faaliyetlerini ilâhî bir yetenekmiş gibi ortaya koyan ekstrem bir karakter ortaya çıkıyor ki, dünya yüzünde şimdi yoğun bir şekilde medyumik dediğimiz tüm çalışmaların kökeninde ve bu kadar artmasında bu sebep yatıyor. Kişi istese de istemese de, başkası onaylasa da onaylamasa da, kendisinde eski günlerine nazaran olağanüstü bir hâlin, olağanüstü bir değişimin ortaya çıktığını fark ediyor.
    Bunda, toplumla ilişki kurarken iyi şekilde anlatırsa kişi açısından fazla sorun ortaya çıkmıyor, ama bir de bu çok şiddetli, bizim şokvari dediğimiz bir yaşama biçimi şeklinde ortaya çıkarsa o takdirde kişi açısından akıl hastahanelerinde, depresyon ilâçlarıyla tedavi olmak gibi çok daha acılı ve ıstıraplı bir dönemin başlamasına neden oluyor.
    Ana sorun şu: Bu ruhsal regl olacaksa ve topyekûn kadın ve erkek ayırt etmeden bütün insanlık geçirecekse, bunun eldeki sınırlı verilerle değerlendirilerek heba edilmesi mi lâzım, yoksa gerçek isminin, gerçek oluşumun tanımlaması yapılıp, insanlığın böylesine bir değişime kendi iradesiyle katkıda bulunması mı lâzım? Parapsikoloji diyor ki, evren insanlara böylesine bir piyangoyu belirli turlarla belirli periyotlarda veriyor. 365 günde bir, üç ay bahar veriyor size. O baharı değerlendirip ekimi yaparsınız mahsulü kaldırıyorsunuz. Kendi genetik ekiminizi de böylesine kozmik bir süreç içerisinde, Z dalgalarının tesiri altında yaptığınız takdirde genetik değişimi sağlamak üzere bedeni manipüle etmeye başlıyorsunuz.
    Konu çok geniş; ama sizin bu konuya biraz merakını çektiğimi zannediyorum. Çünkü, ne kadar sessiz durursanız durun, nasıl dışarıdaki güneş bu salonda tavan olmasına, duvarlar olmasına rağmen, dolaylı da olsa bütün tabiatı ve bizi etkiliyorsa, Z dalgaları da, bu konuda bilginiz olsun veya olmasın, tüm beşeriyeti topyekûn etkilemiştir. Hepinizde bu konuda bir etkileşim olduğunu % 99 değil, % 1500 biliyoruz. Bunu bilmemize rağmen, bunun sizin tarafınızdan nasıl yaşandığı konusunda ise hiçbir bilgiye sahip değiliz

    alıntı

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Mesaj
    10
    Rep Gücü
    11

    Cevap: PARAPSİKOLOJİ ve Z DALGALARI

    Çok güzel bir yazıydı teşekkürler...

    Ben de katılıyorum özellikle 5. paragraftada belirttiği gibi, günümüzde iş hayatında, ya da öğrenim hayatında IQ 'su yüksek insanlar başarılı olabiliyorlar ama yetersiz kalırlar. IQ ve EQ 'yu yani duygusal zekayı birarada kullanabilen insanlar artık aranıyor. Yani sağ lobunu da geliştirebilen insanlar iş hayatlarında, sosyal hatlarında ve özel hayatlarında empatiyi çok iyi şekilde kullanabilme becerisine sahip oluyorlar. Aynı zamanda sezgileri de çok kuvvetli oluyor. Yani IQ 'm çok yüksek değil diye üzülmeyelim bence .............

Benzer Konular

  1. PARAPSİKOLOJİ VE FİZİK
    dogangunes Tarafından Parapsikoloji Forum'u Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 24-07-2007, 08:52 PM
  2. PARAPSİKOLOJİ VE ZAMAN KAVRAMI
    dogangunes Tarafından Parapsikoloji Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 13-07-2007, 01:02 AM
Yukarı Çık