Ortaçağ Hıristiyan dünyasında bir evde tahammül edilemeyecek üç şey bulunurmuş: Ocaktan odaya yayılan duman, ahırdan gelip mutfağa üşüşen sinekler ve öfkeli bir kadın.

Buradaki kadın, zannederiz modern zamanların duvar saati yerinedir; hiç sesi kesilmediği yetmezmiş gibi saat başlarında da bağırır durur.

Yine o zamanlarda delikanlılığında neşeli yaşayıp özenli giyinen, saçlarını tarayıp çevresiyle ahbaplık eden bir damadın, düğünden birkaç yıl sonra sökük elbiseler ve kirli ayakkabılarla dolaşan, saçlarını taramak bile istemeyen, bıkkın, bezgin bir koca haline dönüşüvermesi hemen her mahallede rastlanan hallerdendir. Aile kavgalarında sesi çok çıkan da, komşuya koşup ortalığı birbirine katan da aynı kadın olmuştur çünkü.

O çağların İslam dünyasında bu anaerkil otoriten ailenin tam aksine, ataerkil bir yapı hüküm sürer, ağzı var dili yok hale getirilmiş kadın, kocasının sevgisi ölçüsünde bir dönem baş tacı, ardından da hizmetkâr derekesine düşürülerek yok sayılıverir. Dörde kadar evlenmeye cevaz verildiği için de kadınların kocalarına karşı asla açılmayan çeneleri birbirlerine karşı hiç kapanmaz.

Ortaçağ'da Batı dünyasında evlenmek de boşanmak da çok zor imiş. Bilhassa Katolik kilisesinin çok ağır kurallarla gençleri canından bezdirdiği bilinir. Yılın belli zamanlarında evlenmenin yasak oluşu gibi. Yine o çağlarda iki yortu veya bayram arasında evlenmek geleneğe aykırı görüldüğü için kilise böyle bir talepte bulunana dünyayı dar getirirmiş. Normal zamanda evlenme dileklerini kiliseye bildirenleri papazlar araştırır, en ufak bir bit yeniği sezdikleri durumda evliliğe izin vermezler, hatta onları birbirine düşman edecek şartlar hazırlarlarmış. Söz gelimi para için yapılacak bir evlilik olduğu ortaya çıkarsa kilise adına paraya el koyup düğünü bozarlarmış. Kızlarını evlendirecek babaların yığınla drahoma hazırlaması şartı bir yana bu drahomanın yarısına yakın bir meblağı da kiliseye bağışlaması şart imiş. Dünürlük yemeği, söz kesme, nişan ve düğün gibi geleneklerin hepsi o vakit de var imiş. Ancak bütün bunlar kilisenin bilgisi ve kontrolü dahilinde yürütülmek zorundaymış. Daha söz kesildiği andan itibaren düğün sürecini bir papaz takip eder ve nikâhı da o kıyarmış.

Aynı çağlarda İslam coğrafyasında durum neredeyse bunun tam tersidir. Söz gelimi drahoma yerine erkeğin kadına dinî bir vecibe olarak ödemesi gereken bir mehir bulunur, kadının kimlik ve kişilik haklarına yönelik bir varlığı tescillenmiş olur. Ne zaman ki mehirde had aşılıp uygulama başlık parasına dönüştürülmüştür, buradaki düzen de bozulmuştur. Üstelik bu uygulama töre kabul edilince mehir parası hızla dinî sınırları aşıp kadının hakkı olmaktan ziyade kız evinin bir kazanç kapısına dönüşüverir. Ortaçağ Hıristiyan dünyasındaki drahoma kadının, İslam dünyasındaki başlık parası ise erkeğin otoritesiyle doğru orantılı olarak kullanılmış; parayı veren taraf diğerine karşı bunu bir baskı unsuru gibi kullanmış, sonuçta ya kadının, ya erkeğin hakkı çiğnenmiştir.

Ne diyelim; sevgilerini parayla ölçenlerin haline bakıp ibret almak için yirmi birinci yüzyılı beklemek zorunda kalan insanoğluna hakikaten yazık!...



Ortaçağ'da şiir

Fatih'in veziri olan ünlü şair Ahmet Paşa'nın bir gazeli,

Çîn-i zülfün müşke benzettim hatâsın bilmedim

Key perişân söyledim bu yüz karasın bilmedim


beytiyle başlar. Aşağı yukarı şöyle demektir: "Ey sevgili! Zülfünün kıvrımını miske benzettim ama hata ettiğimi (misk'in koku, renk ve kıvrımlar yönünden senin zülfüne benzeyemeyeceğini) anlayamadım. (Af edersin!) Böyle (zülfün gibi) dağınık bir söz söylemenin nasıl bir yüz karası olduğunu bilemedim, (kendimden utanıyorum)!...

Şair bu beyitte Çin ve Hata (Doğu Türkistan'da misk ceylanlarının yaşadığı bir bölge) kelimelerini ikişer anlamda kullanmakla kalmıyor, o güne kadar saçı renk (koyu siyah), koku ve şekil yönünden miske benzeterek anlatan Türk şiirinin teşbih ögelerini tersine çevirip artık miski saça benzetiyor. Keza "perişan" kelimesiyle de saçın dağınıklığıyla birlikte peri-şan (şanı peri gibi yüce, güzel) olduğunu ima ile XV. yüzyıl Türk şiirinde az rastlanır bir zenginlik ve yoğun anlam örgüsünü sunuyor. Bu beyit ve gazelin devamındaki beyitler, Ahmet Paşa'nın okuyucusunu hayran bıraktığı bir üsluba sahiptir. Yukarıdaki beyti hakkıyla yorumlamak için en az yarım saat konuşmanız gerekir.

Tezkire yazarı Riyazî'nin anlattığına göre Çağatay şairi Ali Şir Nevayî bir mecliste Horasan şairlerini övünce, orada bulunan Molla Camî de Rum (Anadolu) şairlerinin onlardan üstün olduklarını, hele İstanbul'dakilerin yaratılıştan kabiliyetli bulunduklarını iddia eder. O sırada köşede derviş kıyafetiyle oturan birisi gözlerine ilişir. Ona nereli olduğunu sorarlar. "Anadoluluyum!" cevabını alınca kendisinden bir Türk şiiri okumasını isterler. Derviş, Ahmet Paşa'nın yukarıdaki beytiyle başlayan gazeli okur. Şiiri duyan Camî, beyitlerin coşkusuyla yerinden kalkarak raks edip semaa başlar.

Bu rivayet bize, Doğu dünyasında süren üstünlük mücadelesinin yalnızca savaş meydanlarında kalmayıp entelektüel alanlara da kaydığını gösterir. Nitekim Ahmet Paşa'nın bu şiiri yazdığı sırada Fatih bir şair idi. Çağatay hükümdarı Hüseyin Baykara da şair idi. Özbek Hanı Şeybani Han dahi keza şair idi. Babür hatıralarını kendisi yazıyordu. Safevi tahtında nesillerdir şair şahlar hüküm sürüyordu. Fatih'in Molla Camî'yi veya Ali Kuşçu'yu sarayına davet etmesinin sebeplerinden biri de işte bu mücadele idi.

Iskender PALA

kaynak:risaleforum