Neşet Ertaş'ın kendi azğından Roportajı ve Türkünün hikayesi;

Ertaş, Kırşehir’in Kırtıllar köyünden. Doğduğunda sazı göbeğine koymuşlar, türkü ustası Muharrem Ertaş’a haber salmışlar: ”Bir oğlun oldu gel ona saz çal.” Neşet Ertaş’ın okulu, ustası babası. ”Dünyaya geldiğim günden itibaren sazı kulağımdan kalbime girmiştir” diyor. Ertaş okulunun özelliği saz ile sözün ”aşkla” çalınıp söylenmesi.

Kendisi bozlağı “Bozkırın sınırsız feryadı” olarak tanımlıyor, “Ozan da bozkıra aittir. Dolayısıyla ozanın feryadı, bozkırın feryadı demektir. Ölçüsü yok.” Başkaları ona “Bozkırın tezenesi” yani mızrabı diyor.

Neşet’in çocukluğu baba mesleğini öğrenmekle geçer. Köy köy dolaşarak bir öğün yemek, un ya da buğday karşılığında düğünlerde çalıp söyler. 1957′de İstanbul’a gelir. Yolu Şençalar Plak’a düşer. Şirketin sahipleri İsmail ve Kadri Şençalar, ”Neden Garip Garip Ötersin” bozlağını duyar duymaz mukavele imzalarlar. İlk plağı da “Garip Bülbül” olur.

“Garip” onun mahlası olduğu kadar, aynı zamanda bir mertebe. Önceleri türkü söylerken “bu benimdir” demez. Babası bir gün uyarır oğlunu ”Kendi türkülerini söylüyorsun ama sonunda bir şey demiyorsun” diyerek. “Sonuna birşey ekleyeyim mi” sorusunu da şöyle cevaplar: “Bizler garibiz oğlum, bize garipler derler, gönül de gariptir”. Ondan sonra Neşet Ertaş’ın türkülerinin içinde “garip” adı geçer.

1958′de Ankara’da Kazablanka Gazinosu’nda çalışmaya başlar. Ünü ise Ankara Radyosu’nun “Yurttan Sesler” programında yer almasıyla yayılır. “Kırşehirli mahalli sanatçı Neşet Ertaş” ibaresi, ayda iki kez yayınlanan solo programında tam 23 yıl anons edilir.

Yıllarca turnelerle Anadolu’yu dolaşır, kendini duyurur. Bu “duyuş” un bir sırrı da, Ertaş’ın karşısında hiç kimse yokmuş gibi türkü söylemesidir. Ertaş, “Türkü söylerken ben bende olmuyorum. Söylediğim türkü neyi anlatıyorsa, ben de onunla beraber oluyorum. Neredeyim, onu da bilemem” diyor. Şu sözleri vardığı yerin aşk olduğunu o kadar iyi anlatıyor ki: “Türkü aşkın icabıdır, ifadesidir. Yüreğinde aşkı biten, türkü söylemesin. Aşkı biten saz çalmasın”.

Neşet Ertaş, hayatıyla da, felsefesiyle de, müziğiyle de kısa bir yazıya sığdırılamayacak kadar derin ve alçakgönüllü bir sanatçı. Onu çok uzun süren bir aradan sonra yeniden dinleme olanağı ve Bayram Bilge Tokel’in yazdığı ”Neşet Ertaş’ın Kitabı”yla tanıma imkanı bulmak sevindirici.

24 yıl önce rahatsızlanarak Almanya’ya gitmesiyle başlayan özlem bitti.

Dağ dağa kavuşmuyor; ama aşk varsa insan ”Gönül Dağı”na bile kavuşuyormuş.

Yıllar önce ‘Kendim Ettim Kendim Buldum’u söylemiştiniz. 63 yaşındaki Neşet Ertaş için hayat hala bir hayal kırıklığı mı?
-Altı yaşında babamla köy köy dolaşıp düğünlerde çalmaya başladık. Abdallara iyi gözle bakmaz, kız vermezlerdi. Bir kıza tutuldum, vermediler. Kerem de oldum, Mecnun da oldum. Daha sonra sevdiğimi düşündüğüm biriyle evlendim. İçimdeki ilk aşk sönmediği için evlilik yürümedi. Bu nedenle, kendim ettim kendim buldum, dedim. Mutluluk aşkına kavuşmaktır, kavuşan mutlu olur sadece. Para, şan, şöhret mutluluk getirmez. Ben gerçek mutluluğu daha görmedim.

Hayat acıyla geçti, çoğu gitti azı kaldı, diyorsunuz. O kadar yılın tecrübesi kalan günleri kıymetlendirmiyor mu?
-Ben hiç okula gidemedim, kitap da okuyamadım. Gençlik yıllarımda bulanık bir dünya içindeydim. Gerçeği net göremiyordum. Olgunluk çağında insan herşeyi daha berrak görmeye başlıyor. Şu anımı, gençlik yıllarına değişmeyecek kadar değerli buluyorum.

Esin kaynağınız babanız Muharrem Ertaş, Anadolu’da gezdiğiniz köyler ve ‘karayürekliler’ olmuş. Kim bu karayürekliler?
-Bizleriz: İtilmiş, horlanmış, dışlanmış, içine kapanmak zorunda kalmışlar… Abdal denip kız verilmeyenler, insan yerine konulmayanlar. Acı çeken, içine attığı için yüreği yananlar.

Peki, acı çektikten sonra mutluluğa kavuşanlar ya da şanslı olup yüreği yanmadan bulanlar?
- Yanan yürekte gül biter mi, bilmiyorum. Diğerlerine gelince. Veysel, ”Anlatmam derdimi dertsiz insana / Dert çekmeyen derdin kıymatını bilemez” der. Acı çekmeden mutluluğu yakalayanlar beni hiç ilgilendirmedi. Dert insana hayatı tanıdır, kendine getirir.

Hayatınız, türküleriniz hakkında rivayet muhtelif. Almanya dönüşünde ehliyetsiz araba kullandığınız için Yugoslavya’da tutuklandığınız, konsolosluk dahil kimse sahip çıkmadığı için üç ay hapiste yattığınız, ünlü ‘Hapisanelere Güneş Doğmuyor’un orada doğduğu söyleniyor. Bir de Yaşar Kemal’ın bir romanını size ‘Bozkırın tezenesine geçmiş olsun’ notuyla gönderdiği. Sonra bu not lakabınız olmuştu. Ne kadar doğru, Yaşar Kemal’le daha sonra karşılaştınız mı?
- 1969′da konser için Almanya’ya davet ettiler. Benim bir Volkswagen’im var. Ehliyetim yok. Davet edenlerden biri direksiyona geçti, üç araba gittik. Stüdyoya sokup plak kaydettiler. Bir de aralarında kavga çıktı. Parayı da alamadan ortada kaldım. Diğer otomobiller dönüşe geçti. Ben de ilk kez direksiyona geçtim. Vitesi kurcalaya kurcalıya buldum. Otobana çıktığımızda rahatladım. Yolda iyice ilerlettim. Ama Yugoslavya’da kaza yaptım. Pasaportum öndeki otomobildeydi. Onlar gitti. Ben kimliksiz olduğum için hapse girdim. Konsosluğu aradım, Türkiye’ye yazdım. İlgilenen olmadı. Bir gün postadan Yaşar Kemal’in romanı çıktı. İçinde de o geçmiş olsun mesajı. Hala bilmem kimin gönderdiğini. Zor günümde bana destek olmuştu. Yaşar Kemal’le hiç karşılaşmadım. O deyişi de Ankara’da bir cezaevi konserinde söylemiştim.

Bayram Bilgin Tokel’in yazdığı biyografide iki çarpıcı anekdot anlatıyorsunuz. Türkülerinizi radyoda dinleyen bir ihtiyar köylü eşine çörek yaptırıp TRT’nin kapısına gelmiş, saatlerce bekledikten sonra sizi bulmuş. Türküleriniz için teşekkür edip çörekleri vermiş. Bir de Zeki Müren’in Ankara’da bir gazinoya davet ettiğini, sizi dinledikten sonra efkarlanıp ‘Olmaz böyle şey’ diye kafasını duvara vurduğunu öğreniyoruz. Hangisi sizi daha çok etkiledi?
- İhtiyar köylünün o kadar yol aşıp beni görmek için gelmesi, saatlerce beklemesi tabii ki. Kulaktan kalbe yol gider. Can hak olduğu için, doğruyu kabul eder. Özden geldiği, öze gittiği için sazım dinleniyor. Sözüm de dostluk sözü. Yanıklık varsa, o da yüreğimden.

Yıllarca içkili ortamlarda çalıştınız, bu koşullar altında alkolü bırakmak bir mucize.
- İçkili ortamda, içmeden çalınan saz dinleyene sert gelir. Çocukluğumda babamla düğünlerde çalardık. Evin her odasını gezerken bir kadeh içilirdi. Günlerce üst üste uykusuz, yorgun, içerek çalıp söylerdik. Gazino alemine girdiğimde de devam etti. Sabah susuz bir bardak rakıyla başlardım güne. Günlerce devam ederdim, düştüğüm yerde kalırdım. 1976′da parmaklarım tutmaz olunca Almanya’ya gittim tedavi için. İçkiyi bıraktırdılar. Şimdi sadece sigara içiyorum. Onu da çok azalttım.

Almanya’ya yerleştikten sonra türküleriniz burada yıllarca söylendi, kuruş telif ödenmedi. Ezgileriniz değiştirilerek, adınız belirtilmeden yorumlandı. Bu vefasızlık sizi doğduğunuz topraklara küstürdü mü?
- Sadece Gülşen Kutlu geldi Almanya’ya izin almak için. Yıllarca havalarımızın içine uydurma söz katıp okudular. Adımızı anmadılar. Ölümümü ilan ettiler. TRT’den, atv’den Rahmetli Neşet Ertaş’ın türküsü diye anons ettiklerini kulağımla duydum. Toprağa küsülmez, ama üstündekilere, toprağı tanımadan tepeleyenlere kırgınım. Kendini bilmeyenin kusuruna bakılmaz derler ya…

“Keşke başka bir yerde, başka bir zamanda doğsaydım” dediğiniz mi hiç?

- Allah’tan iyi kimse bilemez nerde doğacağımızı. Beni Türkiye’de dünyaya getirmiş. Avrupa’nın düzen ve disiplin içinde refaha kavuştuğunu yaşayarak gördüm. Dilerim ülkemde de aynısı olur.

Yıllar sonra bugün TRT’nin belgesel yapması, biyografinizin yayımlanması, ezgilerinizden oluşan 12 CD’lik külliyat hazırlanması sizi mutlu ediyor mu, yoksa çok geç mi diyorsunuz?

- Kadirşinaslık görmek insana mutluluk veriyor. Mevsime uygun olsa daha iyi olurdu tabii. Okuyan, araştıran, aydın gençler sayesinde oluyor bunlar. Onlara teşekkür borçluyum.

Türküler şimdi çok moda. Ama hoyrat, duygusuz ellerde gülün kokusunun kalmadığını söyleyenler de var. Ne dersiniz?

- Türkü yürekten çıkmalı. Duyguyu, aşkı hissetmeyenin yüreğinden türkü çıkmaz. Yürekten gelmeyen yirahtan (uzaktan) gelir. Bu nedenle söz doğru, ortada çok gül var, kokuları yok. Gençlik hareket, coşku, renk istiyor. Bu çok doğal. Türküyü bozmak yerine onları coşkulandıracak oyun havaları çalınabilir. Bunları seçip, gençlere vermek gerekiyor. Böylece türküler bozulmadan, toprak kokusuyla dinleyiciye ulaşır.

“Beni dinleyen gariban, parası kısıtlı insanlar. Bu yüzden konser vermeyi sevmiyorum. Radyoda, TV’de söyleyeyim, biletsiz dinlesinler istiyorum” diyordunuz. Organizatörler, 30 yıl sonra sizi konsere ikna etmekte çok zorlanmış olmalı.
- Bu konserler benim memleketimin toprağına saygımdır. Otuz yıldır Türkiye’de sadece Kırşehir’de babamı anmak için düzenlenen şenlikte konser verdim. Bu kararı almak, bu konserlere ‘evet’ demek kolay olmadı.

Küçük mekanların, sıcak alışverişlerin ozanı olarak tanınıyorsunuz. Beş bin kişiye, Açıkhava Tiyatrosu’nda söyleyecek olmak sizi endişelendirmiyor mu?

- Konser ortamında söylemek, sazın telini takip eden, söylediğinizi hissetmeye çalışan insanlara seslenmek güzel şey. Onlar yeter deyinceye kadar sazımla, sesimle huzurlarında olacağım.

Konserde solo mu çalacaksınız, repertuarda neler olacak?
- Ben hep bağlamamla söyledim. Konsere babamın türküleri, bozlaklarıyla başlayacağım. Sonra kendi acizane duygularımı ifade edeceğim. Aralarında oyun havaları da olacak. Babamın havaları dışında, başka bir ozandan deyiş söylemeyeceğim.

wordpress.com