Yayın dünyasında bir ‘Da Vinci Şifresi’ ile başlayan gizli örgütler ve komplo teorileri rüzgarı esmeye devam ediyor. Tekmil milleti tapınak şövalyeliği, sion manastırı, kutsal kase gibi kavramlara aşina eden kitabın ardından kitapçı rafları benzer konularda kaleme alınan eserlerle doldu. Artık tapınak şövalyesi dediğin ne yer ne içer, masonlukla aralarındaki bağ nedir gibi öğrenilmesi elzem konular için el altında, yerli ve yabancı bir sürü kaynak bulunuyor. Vatikan’ın ‘Da Vinci Şifresi’ne karşı on kadar kitap sipariş vermesi işin boyutlarını gösteriyor. Brown’un yeni kitaplarının da çok satanlar listesine girdiği ve komplo teorilerinin edebi bir kılıfla piyasaya sürüldüğü günümüzde konu ile ilgili kitaplara bir göz atmak gerekiyor.


‘Da Vinci Şifresi’nde dile getirilen tezleri Richard Leigh, Michael Baigent ve Henry Lincoln tarafından hazırlanan kitaplarda da bulmak mümkün. Hatta kitapları çeviren yayınevinin iddiasına göre Brown bu kaynaklardan çokça da faydalanmıştır. Söz konusu kitaplarda yer alan iddialar şöyle özetlenebilir: Tapınak Şövalyeleri, Hıristiyanlık ile ilgili büyük bir sırrı koruyan sapkın bir güruhtur. Şövalyeler daha sonra masonların arasına karışıp dünya olaylarını etkilemeye devam etmişlerdir. Birçok tarihi şahsiyetin bu güruhla ilişkisi vardır ve büyük toplumsal olaylar sadece tapınakçılar ya da masonlar tarafından bilinen bir senaryoya göre hayata geçirilmektedir. Örneğin Fransız Devrimi tapınakçıların işidir. Da Vinci, Newton, Rousseau, Voltaire, Benjamin Franklin gibi kişilerin masonluğu ise Aydınlanma mücadelesinin aslında bir mason senaryosu olduğunu kanıtlar.

İnsanlık tarihinde komploların ve dinsel çekişmelerin her zaman varolduğu biliniyor. Ama edebiyatta ‘Da Vinci Şifresi’ ile simgeleşen komplo teorilerine sığınma eğilimi bundan fazlasını söylemektedir. Örneğin ‘Yeni Dünya Düzeni’ni emperyalizm kavramını bir kenara bırakarak bir takım gizli örgütlerin binlerce yıllık şiarlarıyla açıklamak yalnızca cehaletin değil akıl sağlığıyla da ilgili ciddi sorunların göstergesidir. Tarihi, komplo teorileriyle ve gizli örgütlerle açıklamaya çalışmak ideolojik gıdasını son yıllarda akla ve Aydınlanma’ya açılan savaştan alıyor. Büyük bir cehaletten beslenen komploculuk insanlığın en büyük maceralarından birisi olan Aydınlanma’yı halktan kopuk, tuhaf şeylere inanan bir avuç insanın ürünü olarak gösteriyor. Aydınlanma’nın asıl kaynağı olan Fransız devrimi ya da Kurtuluş Savaşı gibi toplumsal mücadelelerin üstünden atlanması ya da karalanması bu yüzdendir.

Böylesine tuhaf bir akımın ülkemiz içinde de bir yankı bulması eşyanın tabiatına aykırıdır. İslamcı çevreler başta olmak üzere eli kalem tutan birçok kişinin konu ile ilgilendiği biliniyor. Hepsinin ortak derdi cumhuriyeti kuran kadrolarla hesaplaşmaktır. Masonluk, sebatayizm, tapınak şövalyeliği gibi kavramlar bu hesaplaşmanın en çok kullanılan araçlarıdır.

Bunlar arasında Reşat Numan’ın ‘Tapınak Şövalyeleri ve Masonlar’ isimli eseri dikkat çekiyor. Başkalarının söylediklerini tekrarlamanın ötesine geçmeye gayret eden Numan’ın yorumları oldukça sıra dışı. Örneğin tarikatın yoksulluğunu vurgulamak için seçtiği aynı atı paylaşan iki şövalye figürü Numan tarafından, ilginç bir akıl yürütmeyle, bir tür sapıklık nişanesi olarak kabul ediliyor. Yine müthiş bir başka saptama da tapınakçıların sığındığı protestanlığın yaygın olduğu bölgelerde kapitalizmin gelişimiyle ilgilidir. Böylelikle kapitalizm ruhu ve tapınakçılık arasındaki ilişki sosyolojik olarak ortaya çıkarılmış oluyor. Reşat Numan’ın farklılaşmayı denemesi bu kadardır. Ardından o da tıpkı diğer tapınakçı uzmanları gibi Fransız Devrimi’nin ve 1908 Jöntürk Devrimi’nin nasıl birer tapınakçı oyunu olduğunu göstererek memleket meselelerine eğiliyor.

Dallas İlahiyat Fakültesi’nde Yeni Ahit İncelemeleri uzmanı olarak görev yapan Prof. Darrell L. Bock ise ‘Da Vinci Şifresi’nin Kırılması’ isimli kitabıyla meseleye başka bir açıdan yaklaşıyor. Bock’un öne çıkartılan özelliklerinden yola çıkarak ‘Dallas İlahiyat Fakültesi’nin bu türden konularda uzman olduğunu düşünmek mümkün. Yayınevinin de, sağ olsun, memleketin düşün hayatında bir eksiklik hissederek hemen meseleye el attığı ve bu önemli eseri dilimize kazandırdığı anlaşılıyor.

Aslında ‘dile kazandırma’ lafını fazla ciddiye almamak gerekiyor. Çünkü şifreleri çözmek yerine kırmayı tercih eden kitap o kadar kötü çevrilmiş ki yapılan işlemi ‘kazandırma’ olarak değerlendirmek mümkün görünmüyor. Kitabın önsözünde ‘Da Vinci Şifresi’nin artık bir kurgu eser olmaktan çıkarak tıpkı ‘Q İncili Projesi’ ya da Nag Hammadi ve Kumran’da bulunan yazmalar gibi insanları, özellikle de Hıristiyanları, yanlış düşüncelere sevk ettiği ifade ediliyor. Buraya kadar her şey yolundaymış gibi geliyor, ama değil. ‘Q İncili’, Nag Hammadi ya da Kurman yazmaları, apokratif İnciller gibi Hıristiyan gnostizmiyle ilgili bir sürü teknik tabiri içeren bir kitabın hiçbir açıklama vermemesine ve çeviri yanlışlarıyla dolu olmasına rağmen, baskı üzerine baskı yapması en azından tuhaftır. Akla yalnızca iki ihtimal geliyor: Ya insanlar anlamadıkları bir kitabı kapağında ‘Da Vinci Şifresi’ ile ilgili bir şeyler yazdığı için satın almaktadırlar ya da memlekette Hıristiyan ilahiyatına karşı büyük bir merak başlamıştır.

Bock, ‘Da Vinci Şifresi’ni çözmeye Magdalalı Meryem ile ilgili iddialarla başlıyor. Bock’a göre İsa peygamberle Meryem arasında bir ilişki olduğu yolundaki bütün iddiaların nedeni gnostik kaynaklardır. Bock’un hedefi ‘Da Vinci Şifresi’nin kaleme alınması sırasında sıkça yararlanıldığı anlaşılan gnostik metinlerin yanlışlığını kanıtlamaktır. Ardından sıra dört İncil’in doğruluğunu kanıtlamaya ve komplo teorilerine pek meraklı yeni gnostik akımlarla hesaplaşmaya geliyor. Kitabın sonunda Bock okuyucuyu gnostik rivayetleri ve komplo teorilerini bir kenara bırakarak ‘İsa’nın gerçek şifresi’ni çözmeye çağırıyor.

alıntı