Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2

Aporlar

Bilim ve Astronomi Kategorisi Bilimkurgu Forum'u Forumunda Aporlar Konusununun içerigi kısaca ->> Merhaba Ruhsal Işınlama Olayları (Aporlar ) Apor, fizik yetenekli medyumların celselerinde evvelce mevcut olmayan eşyanın ortaya çıkışıdır. Bu tür psişik ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Aporlar

    Merhaba



    Ruhsal Işınlama Olayları (Aporlar)

    Apor, fizik yetenekli medyumların celselerinde evvelce mevcut olmayan eşyanın ortaya çıkışıdır. Bu tür psişik olaylar günlük hayatta pek sık görülmediği için doğa üstü olaylar olarak yorumlanmaktadır. Oysa ne doğa üstü, ne de saçmadır. Üstün bir mekanizmanın, insanoğlunu kalıpçı ve dar bir mantık sisteminden kurtarmak için meydana getirdiği düzenlemelerdir. Bazen binlerce kilometre ötedeki bir yere taşınan bu objelerin, bulundukları yerde aniden kaybolarak tekrar aynı yerde ortaya çıktıkları görülmüştür. Spiritüalistler apor fenomenini, ruhsal varlıkların objeleri bulundukları yerde demateryalize edip celse odasında tekrar materyalize etmeleri şeklinde açıklarlar. Beyaz Kartal isimli ruhsal varlık, bir celse sırasında hiç yoktan var ettiği taşların esrarını şöyle açıklamıştır: “Taşlar çözülene kadar atomik vibrasyonlarını hızlandırırım. Sonra buraya taşır ve tekrar katı cisim haline gelinceye kadar vibrasyonlarını yavaşlatırım.” (Sayfa: 6-7)

    1877 yılının 17 Aralık günü saat 11.00’de Alman fizikçisi ve astronomu Johann Zoellner, önceden uçları birleştirilerek mühürlenmiş bir ip parçası üzerine tam dört düğümün kendi kendine atıldığına tanık olmuştu. Zoellner buna benzer birçok gözlemden sonra şu sonuca vardı: “Dünyaya müdahale eden zeki varlıklar var, bunlar aramızda yaşamadıklarına göre bir başka boyuttalar.” Zoellner Leipzig Üniversitesinde arkadaşlarıyla birlikte yürüttüğü deneyler sırasında 4-5 kiloluk bir masanın demateryalize olarak ortadan kaybolduğunu ve biraz sonra tekrar ortaya çıktığını gördü. Beş dakika süreyle yok olan masa baş aşağı tavanda belirmiş ve tüm ağırlığıyla yere düşmüştü. Zoellner bu celseler sırasında öylece havadan boşalan sulara, kendi kendine yanan mumlara, mühürlü bir kutudan kaybolup masanın altında beliren paralara tanık olmuştu. Zoellner bu tür apor olaylarında maddenin madde içinden geçebildiğini de gözlemledi. (Sayfa: 9)

    Sumatra’da yaşayan Hollandalı W.G. Grottendieck, 1903 Eylülünde başından geçen ilginç bir apor olayını Journal Dergisi’ne şöyle anlatmıştır: “Yanımda çalışan yerli çocuğun yatak odasına tavandan taşlar düşüyordu. Gayet yavaş düşen bu taşları yakalamaya çalıştığımda yön değiştirdiklerini gördüm. Çatıya çıkıp nereden geldiklerini anlamak istedim. Kadjang’ın içinden geçerek odaya iniyorlardı. Her bir kadjang, 60x90 cm ebadında yassı bir yapraktır. Bir delik açılmadan içlerinden bir iğnenin bile geçmesi mümkün olmayan çok sert bir yapısı vardır. Buna rağmen taşlar yaprak üzerinde hiç delik açmamışlardı. Benim gördüklerimin hepsi de aynı yaprağın içinden geçiyordu. Taşlar çok yavaş düştükleri halde döşemeye çarpar çarpmaz muazzam bir ses çıkarıyorlardı. Bazılarını elime aldığımda ılık olduklarını gördüm.” (Sayfa: 12)

    1928 yılında Poona’da (Hindistan) Almanca öğretmenliği yapan Bayan H. Kohn, kızkardeşi ve eniştesiyle birlikte oturuyordu. Eniştesi Dr. Ketkar, olaylarla ilişkisi olan iki kız kardeşten küçüğünü evlat edinince bir yıl süren tekinsiz ev olayları da başladı. Bir gün Bn. Kohn ve Bn. Ketkar içlerine yumurta koydukları birkaç sepeti buzdolabına yerleştirmişlerdi. Dolaptan bir yumurta fırlayıp yere düşerek kırıldı, dolaba baktıklarında yumurtalardan birinin eksildiğini fark ettiler. Tam yeri temizliyorlardı ki bir başka yumurta döşemede patladı. Üç yumurta daha aynı akıbete uğradıktan sonra içinde 42 yumurta bulunan sepet de sırra kadem bastı ve bir daha ortaya çıkmadı. İki kız kardeş havadan düşen paralara da tanık olmuşlardı. Bn. Kohn başlarından geçen olayları şöyle anlatıyor: “Önceleri paraların düştüğünü döşemede çıkardıkları sesten anlıyorduk, ama dikkat edince onların havada oluştuğunu fark ettik. Bir gün, saat 15.30’da dışarı çıkmıştım. Masamın üzerinde içinde Swan marka bir şişe mürekkep bulunan kapağı sıkıca kapatılmış alüminyum bir kutu vardı. Bizimle oyun oynayan ruhların bu kutuyu açamayacağını düşünüyordum. Saat 17.00’de eve döndüğümde odanın her yanına mürekkep saçılmış olduğunu gördüm. Kırılan şişe parçaları etrafa yayılmıştı, ama alüminyum kutu ortada yoktu. Objelerin çoğu tavandan geldiği için başımı tavana kaldırıp “Bu kutu bana 1 rupi 8 anna’ya mal oldu, inşallah ruhlar kutumu geri verirler” diye söylendim. Sözlerimi bitirir bitirmez kutu havada belirdi, tavandan 15 cm aşağıda öylece duruyordu. Sonra yatağın üzerine düştü, elime alıp inceledim, evden çıkarken bıraktığım gibi kapağı sıkıca kapalıydı.” (Sayfa: 13)

    1948 yılında Bohemia’dan gelen bir aile, Bavyera eyaletindeki Vachendorf dağ köyünde eski bir konağa yerleşmişti. Bir gün odadaki iki yatağın taşlar ve aletlerle dolduğunu gördüler. Evin hanımı aletleri toplayarak kutusuna koydu ve üstüne oturdu. Az sonra aletler esrarengiz şekilde havalanarak odanın çeşitli yerlerinde tekrar ortaya çıktılar. Bir keresinde de tavan arasındaki çarşaflar havada süzülerek döşemeye düşmüşlerdi. (Sayfa: 14)

    Batı Afrika’daki Merkezi Angola’da Seles adıyla bilinen kabile yüzyıllardır doğanın kaprislerine boyun eğerek yaşamıştı. 1939 yılında yine kuraklık olmuş, aylarca tek damla yağmur yağmamıştı. Çocuk ve yaşlılardan yüz kişi ölmüş, kabilenin geri kalanı da açlıktan kıvranmaya başlamıştı. Kabilenin toprakları üzerinde Carlos Sequesque’nin yönettiği bir Hıristiyan misyonu da bulunuyordu, onların hali de yerlilerden parlak değildi. Sıcak bir mart sabahı Carlos 5 yaşındaki kızı Rita’nın kaybolduğunu fark etti. Arama grupları tam yola çıkıyorlardı ki Rita göründü. Elindeki tahta çanaktan bir şeyler yiyordu, ne yediği sorulduğunda bunun Hz. Musa’nın yediği türden bir manna olduğunu söyledi. Sonra açlıktan kırılan yerlileri arkasına takarak birkaç yüz metre ötedeki çalılığa götürdü. Yerliler toprağın balı andıran bir maddeyle kaplı olduğunu görerek şaşırdılar, üstelik onlar tükettikçe toprak her gece bu maddeyle tekrar kaplanıyordu. Söylendiğine göre karnı çok acıkan küçük kız Hz Musa’nın yediği yiyecekten göndermesi için Tanrıya dua etmişti. Kızın mannanın yağdığı alanı nasıl bulabildiği sır olarak kaldı. Halk yağmurlar başlayıncaya kadar manna ile beslenmeye devam etti. Olaydan haberdar edilen Capetownlu din adamı E.L.Cardy bu maddeden bir kavanoz dolusu örnek alarak incelenmesi için Capetown’a götürdü, laboratuvar bunun bir tür bal olduğunu söyledi. Balın nereden ve nasıl geldiği ise sonuna kadar esrarını korumaya devam etti. (Sayfa: 15-16)

    Gloucestershire (İngiltere) Brockworth’daki bir tarlada elektrik telleri üzerinde çalışırken acıkan Wilkins adlı işçi yemek molası vermişti, yanında bıçak getirmeyi unuttuğu için sinirlendi, kendi kendine söylendi. Birden ayaklarının dibinde bir bıçağın belirdiğini hayretle fark etti, daha önce hiç görmediği bir sofra bıçağıydı bu! Wilkins bu esrarengiz bıçağı sakladı, ama kendisi öldükten sonra bıçak da aniden ortadan kayboldu! (Sayfa: 17)

    Günümüzde hala yaşayan Hintli ermiş Sathya Sai Baba daha küçük bir çocukken arkadaşlarını hoşnut etmek için onların istediği her tür meyveyi aynı ağaçta materyalize ederdi. Bugün de Baba’nın eliyle havada bir daire çizmesi yüzük, madalyon türünden çeşitli objeler yaratması için yeterli olmaktadır! Ayrıca her gün kilolarca kutsal külü parmak uçlarından saçarak kendisini sevenlere armağan eder. Ziyaretçilerini uzun süre beklettiği zaman onları memnun etmek için şekerlemeler de materyalize eder. Uzak ülkelerdeki müritlerinin evinde asılı fotoğrafının üzerinde durup dururken kutsal küller peyda olur. Bir gün Baba’nın katıldığı bir ziyafette 100 kişi için hazırlık yapılmış, ama yemeğe yaklaşık 1000 kişi gelmişti. Yemek servisi yapılırken yemeği 10 misli çoğaltan Baba hem konukların doymasını sağlamış, hem de ev sahiplerini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştı. (Sayfa: 19-20)

    Ünlü Hintli Ermiş Mahavatar Babaji tarafından Himalayalarda meydana getirilen muhteşem apor olayını öğrencisi Lahiri Mahasaya şöyle anlatıyor: “Yaklaşan ayak seslerini duyunca düşüncelerimden sıyrıldım. Karanlıkta bir el beni yavaşça ayağa kaldırdı ve giymem için bir elbise uzattı. Adam, “Gel kardeşim Üstat seni bekliyor” dedi. Ormanda ilerlerken uzakta göz kamaştıran bir parıltı gördüm. “Yoksa güneş mi doğuyor, daha gece sona ermedi ki” dedim. Kılavuzum gülümseyerek yanıt verdi: “Henüz gece yarısı, o gördüğün ışık Üstat Babaji’nin materyalize ettiği altın sarayın parıltısıdır. Geçmişte bir kez altın bir sarayın içinde dolaşmak istediğini söylemiştin, Üstat şimdi bu isteğini yerine getirerek seni en son karmik bağından da kurtaracak. Bu muhteşem saray, bu gece Kriya Yoga’ya inisiye oluşuna tanık olacak.”

    “Gerçekten de önümüzde pırıl pırıl parlayan altın bir saray duruyordu. Her tarafı sayısız mücevherle süslenmiş, düzenli büyük bahçeler dört bir yanını kuşatmıştı. Havuzdaki durgun suya yansıyan şahane bir görüntüsü vardı. Kemerleri safir, zümrüt ve iri elmaslarla bezenmişti, yakutlarla kaplı kapılarında melek yüzlü insanlar duruyordu. Kılavuzuma dönüp şöyle dedim, “Kardeşim bu yapının güzelliği insanın hayal gücünün çok ötesinde, lütfen bunun esrarını bana açıklar mısın?” Kılavuzum bilgece gülümseyerek yanıtladı: “Bu materyalizasyonun esrarengiz hiçbir yanı yok. Tüm kozmos Tanrı’nın projekte edilmiş düşüncesidir, yani uzayda yüzen ve adına Dünya dediğimiz bu toprak parçası Tanrı’nın rüyasıdır. O her şeyi kendi zihninden yaratmıştır, tıpkı insanın rüyasında bir takım nesneler yaratması gibi. Tanrı yeryüzünü önce bir düşünce olarak biçimlendirdi, sonra onu hızlandırdı, önce atom enerjisi sonra da madde var oldu. Dünyanın atomlarını birbirine uyumlu hale getirip katı bir kürede topladı. Yeryüzünün tüm molekülleri Tanrı’nın iradesiyle bir arada durmaktadır, O iradesini çektiğinde Dünyayı oluşturan atomlar enerjiye dönüşür, bu enerji de kaynağına, yani Bilince geri döner ve yeryüzü objektif niteliğini yitirir. İnsan da aynı şeyi yapar, rüyasında bir yaratı oluşturur, uyandığında ise yarattığı şeylerin yok olduğunu görür. İnsan da tıpkı Tanrı gibi İlahi Arşetipik Modeli izlemektedir. Aynı şekilde Üstat Babaji de sonsuz iradeyle uyum içine girip elemental atomlara emir vererek istediği şeyi tezahür ettirebilir. Bir anda var edilen bu altın saray gerçektir, tıpkı gördüğün diğer şeyler gibi. Tanrının düşüncesi Dünyayı nasıl yarattıysa ve iradesi onu nasıl ayakta tutuyorsa, Babaji de bu sarayı öyle yarattı ve iradesiyle onu ayakta tutuyor. Saray işlevini bitirince Babaji onu yok edecek!”
    “Kılavuzumla saraya girdik. Elimi altın kapılarda, mücevherlerle süslü vazolarda gezdirdim, hepsi gerçekti. Benliğime derin bir tatmin olma duygusu yayıldı, bilinç altımda saklı istekler bir anda sönüp gitmişti. Kılavuzum beni çok zengin döşenmiş bir sürü odaya götürdü, sonra muazzam bir hole girdik. Mücevherlerle süslü altın bir tahtın üstünde Üstadım Babaji lotüs pozisyonunda oturuyordu. Ayaklarının dibindeki parıldayan döşemeye diz çöktüm. “Lahiri, altın sarayın tadını çıkarıyor musun? Uyan artık, dünyasal susuzlukların ebediyen giderilmek üzere. Oğlum ayağa kalk, Kriya Yoga sayesinde Tanrı’nın melekutuna inisiye ol ” diyerek bir takım mistik kelimeler mırıldanıp beni kutsadı.

    “Gün ağarırken ayin tamamlanmıştı, sanat harikalarıyla dolu sarayın odalarını gezdim, bahçelerde dolaştım. Sonunda Üstadımın yanına gittim, müritlerle çevrili vaziyette tahtında oturuyordu, beni görünce “Lahiri sen açsın, kapa gözlerini” dedi. Gözlerimi açtığımda o muhteşem saray ortadan kaybolmuştu. Babajiyle birlikte hepimiz çıplak toprağın üstünde oturuyorduk. Kılavuzumun yaptığı açıklamayı hatırladım. Tutsak edilen atomların düşünce özlerine dönmek üzere serbest bırakılacağını söylemişti. Babaji “Saray yaratılış amacına hizmet etmiştir” diyerek yerden boş bir toprak kap alıp bana uzattı. “Elini uzat, istediğin yiyeceği buradan al” dedi. Toprak çanağa elimi uzattım, tereyağlı çörekler, baharatlı pilav ve şekerlemeler beliriverdi. Biz bunları yerken çanağın bir yandan dolduğunu fark ettim. Yemek bittikten sonra su aramaya başladım, Üstadım yine çanağı işaret etti, yemekler kaybolmuş bu sefer çanakta su belirmişti. Babaji, “Tanrı’nın melekutunun, dünyevi hırsların melekutunu da kapsadığını pek az insan bilir. İlahi alem dünyevi olana da uzanır, fakat hayali mahiyette olan dünya Gerçeğin özünü içermez” dedi. ” (Sayfa: 20-24)

    Paramahansa Yogananda, Gurusu Sri Yukteswar’ın anlattığı bir apor olayını şöyle naklediyor: “Yıllar önce, şimdi senin yaşadığın bu odada keramet sahibi bir Müslüman gözlerimin önünde tam dört mucize gerçekleştirdi. Bu fakirin adı Afzal Han’dı. Olağanüstü güçlerini tesadüfen karşılaştığı Hintli bir yogiden edinmişti. Afzal’ın saygılı bir şekilde yogiye hizmet etmesi çok hoşuna gitmiş, ona şöyle demişti: “Sana görünmeyen alemlerden birine hükmetmen için bir yoga metodu öğreteceğim. Yalnız sahip olacağın gücü hayırlı amaçlar için kullanacaksın, sakın onları çıkarın için kullanma.” Şaşkınlık içindeki Afzal’a bazı teknikler öğrettikten sonra Üstat ortadan kaybolmuştu. Afzal 20 yıl süreyle sadakatle bu yoga metodu üzerinde çalıştı. Sonunda mucizeyi andıran başarıları herkesin dikkatini üzerine çekti. Anlaşıldığı kadarıyla Hazret adlı bedensiz bir varlık sürekli kendisine refakat ediyor, Afzal’ın tüm isteklerini yerine getiriyordu.

    “Üstadın uyarısını bir süre sonra unutan Afzal gücünü istismar etmeye başladı. Şöyle bir eline alıp da geri verdiği her obje kısa bir süre sonra ortadan kayboluyordu. Bazen Kalküta’daki büyük kuyumcuları ziyaret edip kendini bir alıcı gibi tanıtıyor, dokunduğu tüm mücevherler sırra kadem basıyordu. Onu tutuklamak için harekete geçen polis de çaresiz kalmıştı. Afzal sadece “Hazret al bunu geri götür” diyor ve aleyhindeki tüm kanıtları yok ediyordu.
    “Bu oturduğun pansiyon bir zamanlar bir arkadaşıma aitti. Afzal’la tanışan arkadaşım onu buraya davet etmiş, ayrıca 20 kadar konu komşu arasında beni de çağırmıştı. O zamanlar çok gençtim ve bu ünlü fakirin neler yapabildiğini çok merak ediyordum. Üzerimde değerli hiçbir şey bulundurmayarak tedbirimi almıştım. Beni dikkatle süzen Afzal “Senin güçlü ellerin var, bahçeye çıkıp pürüzsüz bir taş bul üzerine tebeşirle adını yaz, sonra taşı olanca gücünle Ganj’a fırlat” dedi. Söylediklerini yaptım, taş Ganj’ın dalgaları arasında kaybolur kaybolmaz Afzal balkondan seslendi. “Bir kabı Ganj’ın suyuyla doldurup bana getir.” Su dolu kapla yanına döndüğümde Afzal, “Hazret taşı kaba koy” diye bağırdı. Elimi kaba uzattım ve taşı aldım, evet bu imzamı attığım taşın ta kendisiydi.

    “Arkadaşım Babu’nun antika altın bir saati vardı. Afzal saati ve zincirini eline alıp şöyle bir baktı, bir süre sonra saat de zincir de oratadan kayboldu. Babu ağlamaklı bir sesle baba yadigarı saatini geri istedi. Afzal, “Demir bir kasada sakladığın 500 rupin var, onu bana getirirsen saatinin yerini söylerim” dedi. Aklı başından giden Babu hemen eve koşarak istenen parayı getirdi. Afzal, “Evinin yakınındaki köprüye git saatini ve zincirini vermesi için Hazret’e çağrıda bulun” dedi. Babu koşarak köprüye gitti, geri döndüğünde yüzü gülüyordu, ama saat ve zincir yanında değildi. Kendine söylendiği gibi Hazrete çağrıda bulunur bulunmaz saat ve zincir gökten sağ avucuna düşmüştü. Akıllanan Babu saati evdeki kasaya kilitleyip yanımıza dönmüştü. Bir saat ve zincir için ödenen bu bedel orada bulunanları kızdırdı, hepsi Afzal’a nefretle bakıyordu. Ortalığı yatıştırmak isteyen Afzal, “Lütfen istediğiniz içkiyi söyleyin Hazret getirecektir” dedi. Bazıları süt, bazıları meyve suyu istedi, kazıklanan Babu viskiyi tercih etti. Biraz sonra Hazret paldır küldür döşemeye bir sürü kutu boşalttı, herkes istediği içkiye kavuşmuştu.

    “Günün görülmeye değer dördüncü mucizesi en çok Babu’yu memnun etti. Altın tabaklar içinde nefis yemekler istedi Hazretten. Kaynakları hiç tükenmeyen Hazret herkesin ısmarladığı yemeği altın tabaklar içinde getiriverdi. Bir saat kadar süren ziyafetten sonra tam odadan ayrılmak üzereydik ki bir gürültü koptu, ardımıza dönüp baktığımızda ortada ne tabak kalmıştı ne de yemek artığı, Hazret hepsini anında toplayıvermişti.
    “Afzal Han spiritüel açıdan gelişmemiş bir fakirdi. Belirli bir yoga tekniğiyle bir astral planla bağlantı kuruyor, Hazretin aracılığıyla herhangi bir objenin atomlarını eterik enerjiden sağlayabiliyordu. Fakat astral maddeden oluşturulan bu atomlar yapısal olarak dayanıksız oldukları için uzun süre fizik dünyada alıkonamıyordu. Dünya zenginliklerine özlem duyan Afzal bu yüzden daha dayanıklı olan dünya objelerini tercih ediyordu. O Tanrı bilincinden yoksundu, kalıcı mucizeler ancak gerçek azizler tarafından gerçekleştirilebilir.

    “O günden sonra Afzal’ı bir daha görmedim. Birkaç yıl sonra Babu bana Afzal’la ilgili bir gazete kupürü gösterdi, bir itirafnameydi bu, özetle şöyle diyordu: “Ben Afzal, bu satırları yaptıklarımın kefaretini ödemek ve mucizevi güçlere sahip olmak isteyenleri uyarmak için yazıyorum. Guru’mun bana bahşettiği yetenekleri yıllarca kötüye kullandım. Nefsime hizmet ederek kendimi ahlak yasalarının üzerinde gördüm. Sonunda hesap verme günüm geldi çattı. Geçenlerde Kalküta dışında yaşlı bir adama rastladım. Istırap içinde topallayan bu adamın elinde altına benzer parlak bir nesne vardı. Onun tek kıymetli malı olduğunu söyleyerek benden kendisine şifa vermemi diledi. Elindeki altına dokunup yoluma devam ettim, yaşlı adam topallayarak ardımdan geliyordu. Az sonra “altınım çalındı” diye bağırmaya başladı. Hiç oralı olmadım, yaşlı adam cılız bedeninden umulmayacak bir sesle arkamdan gürledi: “Beni tanımadın mı? ” Bu yaşlı adamın yıllar önce beni inisiye eden Guru olduğunu anlayınca nutkum tutulmuş, ağzım bir karış açık kalmıştı. Şöyle bir doğrulup heybetli bir hal almış, topallığından eser kalmamıştı, gözleri alev saçıyordu, “Elindeki kudreti ıstırap içinde kıvranan insanlara yardım etmek için değil, kendin için kullandın öyle mi? Verdiğim yeteneklerin hepsini geri alıyorum, Hazret artık sana hizmet etmeyecek, artık hiç kimseye zarar veremeyeceksin” dedi.

    “Acıdan kıvranan bir ses tonuyla Hazret’i çağırdım, ama o emrime itaat etmedi. Karanlık perde yırtılmış, tüm günahlarımı açıkça görmüştüm. Guru’mun ayaklarına kapanıp ağlamaya başladım. Dünyasal ihtiraslarımı terk edeceğimi, meditasyon yapmak için dağlara çekileceğimi söyledim. O hiç sesini çıkarmadan ve şefkatli bakışlarını üzerimden ayırmadan beni dinledi ve şöyle dedi, “Pişmanlığından ötürü sana bir lütufta bulunacağım, diğer güçlerin elinden tamamen alındı, ama yiyeceğe ve giyeceğe ihtiyacın olduğu zaman Hazret’ten isteyebilirsin. Bundan böyle dağlarda kendini içtenlikle Tanrıya adamanı istiyorum.” Sonra Gurum ortadan kayboldu, gözyaşlarım ve düşüncelerimle baş başa kalmıştım. Elveda dünya, sevgili Tanrı’nın affını aramaya gidiyorum.” (Sayfa: 24-29)

    Ünlü Hintli Ermiş Paramahansa Yogananda, ölümünden önce annesinin kendisine bıraktığı bir tılsımdan bahseder ve bu apor olayını yine annesinin ağzından şöyle aktarır: “Lahor’da yaşadığımız yıllarda, bir sabah hizmetçimiz odama girerek kapıda tuhaf bir sadhu’nun beni görmek için beklediğini söyledi. Ziyaretçiyi karşılamaya gittim, önünde eğildiğim zaman bir Tanrı eriyle karşılaştığımı hemen anladım. Sadhu, “Mukunda’nın (Paramahansa) annesi, Yüce Üstatlar dünyada uzun süre kalamayacağınızı söylediler, bundan sonraki hastalığınız sonuncusu olacaktır” dedi. Bu sözleri izleyen sessizlikte hiç telaşa kapılmadım, aksine son derece huzur verici bir titreşim hissettim. Sadhu tekrar konuşmaya başladı, “Size gümüş bir tılsım emanet edilecek, onu bugün vermeyeceğim. Sözlerimin kanıtı olarak yarın meditasyon yaptığınız sırada avucunuzda materyalize olacak. Ölmeden önce, tılsımı bir yıl süreyle koruması ve sonra küçük oğlunuza teslim etmesi için büyük oğlunuz Ananda’ya vereceksiniz. Mukunda Ululardan gelen bu tılsımın anlamını kavrayacaktır. Tüm dünyasal uğraşları terk etmeye ve Tanrı’yı aramaya hazır olduğunda eline geçmelidir. Birkaç yıl onu elinde tuttuktan ve amaç hasıl olduktan sonra tılsım kendiliğinden kaybolacak, en gizli yerde saklansa bile geri dönecektir.”
    “Bu ermiş kişiye sadaka vermeyi teklif ettim ama kabul etmedi. Saygıyla önünde eğildim, hayır duada bulunarak ayrıldı. Ertesi akşam sadhu’nun dediği gibi meditasyon yaparken avucumun içinde bir tılsım materyalize oldu. Soğuk pürüzsüz bir temasla kendini belli etmişti. İki yıldan uzun bir süre boyunca tılsımı büyük bir kıskançlıkla korudum, işte şimdi onu ilerde sana vermesi için oğlum Ananda’ya teslim ediyorum. Benim için üzülmeyin, çünkü sonsuzluğun kollarına atılmak üzereyim. Elveda oğlum, Kozmik Ana seni koruyacaktır.”
    Bundan sonra olanları Paramahansa Yogananda (Mukunda) şöyle anlatıyor: “Tılsımın elime geçmesiyle birlikte beni bir aydınlanma furyası sardı. Sanki uyuklamakta olan anılarım birden uyanıvermişti. Yuvarlak şekilli bu antika tılsım Sanskrit dilinin yazı karakterleriyle kaplıydı. Geçmiş yaşamlarda bana rehberlik eden görünmez öğretmenlerden geldiğini anlamıştım. Aslında bir anlamı daha vardı, ama bir tılsımın anlamı tümüyle açıklanamaz. Tılsım astral maddeden oluşturulmuştu, dayanıksız olan bu tür objeler bir zaman sonra dünyadan ayrılırlar.”
    Yıllar sonra liseyi bitiren Yogananda Kalküta’dan ayrılarak spiritüel disiplin edinmek üzere Benares’deki bir Mahamandai Aşr***** katıldı. Tılsımın astral aleme geri dönüşüne de burada tanık oldu. Yogananda tılsımın kayboluşunu şöyle anlatıyor: “Kalküta’dan beri bana eşlik eden tek hazinem, annemin bıraktığı gümüş tılsımdı. Yıllarca titizlikle koruduğum tılsımı aşramdaki odamda saklıyordum. Bir sabah onu görmeyi arzulayarak kilitli kutuyu açtım, ama tılsım yerinde yoktu, oysa kutuya hiç el sürülmemişti. Sadhu’nun önceden söylediği gibi gümüş tılsım geldiği yere geri dönmüştü.” (Sayfa: 29-31)

    Yazar Guy Lyon Playfair, ‘Bilinmeyen Güç’ adlı kitabında ünlü Brezilyalı medyum Carmine Mirabelli’nin çevresinde tezahür eden apor olaylarından bahsetmektedir. 1933 yılında yapılan özel bir celsede, kilitli ve mühürlü bir pencereden içeri henüz koparılmış çiçekler yağmış, ardından kiloluk bir dini heykel havada yüzerek içeri süzülmüş, odada bir tur attıktan sonra geldiği gibi pencereden çıkıp gitmişti! Celse sonunda tutanakları okuma zamanı geldiğinde celsenin Alman sekreteri gözlüklerini evde unuttuğunu fark etmişti. Mirabelli kanalıyla Almanca konuşan bir ses “Bekle oğlum, gözlüğünü hemen getireceğim” demiş, gerçekten de gözlük aynı anda sekreterin elinde belirivermişti.

    Mirabelli sanki arkadaşları için bir tür kayıp eşya bürosu gibi çalışıyordu! Arabayla Santos’a yolculuk yaparken bir arkadaşı şemsiyesini evde unuttuğunu söylemişti. Mirabelli’nin Santos’daki evine vardıklarında arkadaşının şemsiyesinin tavandan düştüğünü gördüler. Mirabelli’nin apor yoluyla ortaya çıkardığı eşyalar arasında çalınmış bir altın haç, otobüste unutulmuş bir kürk atkı ve çalınmış bazı dokümanlar da bulunuyordu.
    Mirabelli, apor olaylarının gerçekliğini kanıtlamak için ara sıra zararsız şakalar da yapıyordu. 1928 yılında bir İngiliz şairi Mirabelli’nin celsesini izlemek üzere Sao Paulo’daki bir eve gelmişti. Hole girer girmez masanın üzerinde gördüğü ilk şey otel odasındaki bavulunda bıraktığı çalar saat oldu. Aynı akşam evin hanımının gözlüğü kaybolmuş, daha sonra arkadaşlarından birinin evinde ortaya çıkmıştı. Mirabelli’nin oğlunun anlattığına göre, bir dost ziyaretinden eve dönüşte kapıda başlarına gül yaprakları yağmıştı. (Sayfa: 37-38)

    1868 yılında Firenze’yi (İtalya) ziyaret eden ünlü İngiliz medyumları Guppy çiftinin celselerinden birinde, bayanlardan biri bedensiz varlıktan bir kuş ya da tavşan materyalize etmesini rica etti. Aniden masanın üstü irili ufaklı böceklerle doldu, masanın üzerinde gezinip duruyorlardı, sonra hepsi birden uçarak kayboldu. Varlık bundan sonra birkaç elma, limon ve portakal aporu meydana getirip celsedekilere armağan etti.
    Guppy çifti Psişik Araştırmalar Cemiyetini ziyaret ettiği sırada özel bir celse düzenlendi. Üyelerden biri, “Aklım bir türlü almıyor, ruhlar karanlıkta renkleri nasıl ayırt edebiliyorlar” dedi. Celse başlarken ışıklar söndürüldü, bedensiz varlık “Burada ruhların karanlıkta nasıl gördüklerine şaşan biri var” dedi. Ardından bir hışırtıdır başladı, sanki masanın üzerine kuru yaprak yağıyordu. Işıklar yakıldığında masanın beyaz, kırmızı ve yeşil konfetilerle dolu olduğu görüldü. Varlık konfetilerin karıştırılarak ortaya yığılmasını ve ışığın söndürülmesini istedi. Işıklar hemen söndürüldü, birkaç saniye sonra tekrar yakılması söylendi. Karmakarışık olan konfetilerin yeşil, beyaz ve kırmızı olmak üzere üç ayrı renk grubuna ayrıldığı görüldü. Bedensiz varlık bu gösteriyle, ışığın ancak bedenli varlıklar için gerekli olduğunu kanıtlamak istemişti. (Sayfa: 43-45)

    Bolluk mucizeleriyle ün yapan azizlerden St. Angiolo Paoli, Roma’nın fakirlerine dağıtılacak az miktardaki yiyecekleri çoğaltmaya bayılır, ricaları hiç geri çevirmezdi. Bazı Carmelite misyonlarının hamilerince düzenlenen pikniklere sık sık katılan St.Angiolo, sıcak bir haziran günü yapılan piknikte apor yoluyla birçok yiyecek peyda etti. Salata için marul ve turp, bir turta ve meyve olarak da bir sepet çilek materyalize etmişti. Oysa o tarihte kuraklık vardı, materyalize edilen yiyecekleri bulmak imkansızdı. (Sayfa: 48)

    Yunus Emre yedi yıl ayrı kaldığı Taptuk Dergahına dönerken konakladığı handa üç gençle tanışır, yola birlikte devam ederler. Bir süre sonra karınları acıkır, ama hiç birinin yol hazırlığı yoktur. Üç gençten biri elini açar ve ‘Hu’ diyerek duaya başlar, diğerleri de ona katılırlar. Aniden oracıkta üç çeşit yemek ve taze ekmek belirir. Yemekler yenir, şükürler edilir, tekrar yola çıkarlar. Akşam olunca diğer genç dua eder, yemekler yine gelir. Ertesi gün üçüncü genç aynı marifeti gösterdikten sonra sıra Yunus’a gelir. Gençlerden biri, “Derviş ağa misafirlik bitti, Hu çek de Tanrı nafakamızı göndersin” der. Yunus gözlerini yumarak “Tanrım bu üç genç hangi sevdiğinin yüzü suyu hürmetine sana dua ettiyse, ben de onun için dua ediyorum, benim yüzümü kara çıkarma” diye yalvarır. Aniden beliren yemeklerin çokluğu karşısında şaşıran yol arkadaşları, Yunus’a kim adına dua ettiğini sorarlar. Yunus aynı soruyu onlara yöneltince gençlerden biri “Tanrının bir sevgili kulu var, adı Yunus, yüzünü görmedik ama şanını duyduk. Biz onun yüzü suyu hürmetine Tanrıya dua ederiz, o da bizi hiç boş çevirmez” der. (Sayfa: 51-52)

    Ünlü bir bestekar olan Kemal-i Kavval, bir dostun düzenlediği semada içinden “Acaba bu semada tefime ne kadar para atılacak” diye geçirir. Hz. Mevlana yerden bir avuç toprak alıp tefe atar ve “Al da gözüne sok” der. Kemal- i Kavval o anda tefinin altınlarla dolduğunu hayretle görür. (Sayfa: 52)

    Kayseri’yi mekan tutan bir ermiş Hacı Bektaş-ı Veli’yi tekkesine davet etmiştir. Sohbet sırasında ermiş elini koynuna sokup bir salkım taze üzüm çıkararak masaya koyar. Hacı Bektaş-ı Veli, “Sizin erenlerden olduğunuz bizce malumdur, sizden keramet isteyen de yoktu, buna ne gerek vardı?” diye serzenişte bulunur. Bir süre sonra Hacı Bektaş-ı Veli gitmek üzere ayağa kalkınca eteğinin arasından yere bir Hindistan cevizi düşer. Kayserili ermiş “Buna ne gerek vardı dediniz, ya bu sizin yaptığınız nedir?” diye sorunca, Hacı Bektaş-ı Veli “Tanrı hakkı için benim bundan haberim yoktu, fakat siz o kerameti gösterince Horasan Erenleri de bunu gönderdiler” diye yanıtlar. (Sayfa: 55)

    etin BAL'n Kitapl - 1 -* GSM:+90* 05366063183 - Turkey / Denizli

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Eski Ahit/ I. Krallar: 17/ 14-6
    “Çünkü İsrail’in Allah’ı Yehova böyle diyor. Rab toprak üzerine yağmur vereceği güne kadar küpte un tükenmeyecek ve tulumda yağ eksilmeyecek. Ve kadın gidip İlya’nın sözüne göre yaptı ve İlya ile kadın ve onun ev halkı çok günler yemek yediler. İlya vasıtasıyla Rabbin söylediği söze göre küpte un tükenmedi ve tulumda yağ eksilmedi.”

    Eski Ahit/ II. Krallar: 4/2-6
    “Ve Elişa ona dedi: Sana ne yapayım? Bana anlat, evde nen var? Ve kadın dedi: Bir sürümlük zeytinyağından başka bu cariyenin evinde bir şey yoktur. Ve dedi: Git, dışardan bütün komşulardan kendin için iğreti kaplar, boş kaplar al, az alma. Ve içeri girersin ve kendi üzerine ve oğullarının üzerine kapıyı kaparsın ve bütün o kaplara dökersin ve dolanı bir tarafa koyarsın. Ve kadın onun yanından gitti ve kapıyı kendi ve oğulları üzerine kapadı ve kendisine kapları getirdiler ve o doldurdu. Ve vaki oldu ki kaplar dolunca oğluna dedi: Bana bir kap daha getir. Ve oğlu ona dedi, artık kap kalmadı ve zeytinyağı kesildi.”

    Tih Çölünde bulunan İsrailoğulları bu çölden kurtulmak için her sabah büyük bir ümit ve azimle yola çıkıyor, fakat dönüp dolaşıp tekrar aynı noktaya geliyorlardı. Nihayet Hz. Musa’ya başvurup, “Karnımızı nasıl doyuracağız, yiyeceğimizi nereden sağlayacağız? Yoksa Rabbin açlıktan bizi helak mı edecek?” diye sordular. Bunun üzerine Allah gökten onlar için kudret helvası ve bıldırcın kuşları indirdi. Bıldırcınlar o kadar boldu ki, İsrailoğulları bunların sadece semizlerini yer, diğerlerine el sürmezlerdi.

    Sonra yine Hz. Musa’ya başvurarak, “Bu çölde su da yok. Suyumuzu nereden bulacağız? Yoksa Rabbin bizi susuzluktan helak mı edecek?” dediler. Allah’ın emriyle Hz. Musa asasını yere vurdu ve her kabile için yerden bir pınar fışkırdı. İsrailoğulları bu sudan içerek susuzluklarını giderdiler. Ancak bir müddet sonra, “Ey Musa ya elbiselerimizi nasıl bulacağız?” diye sordular. Bunun üzerine Allah onlara eskimeyen elbiseler verdi. İçlerinden boyu uzayan olursa elbiseler de birlikte uzamakta ve daima vücutlarına uymaktaydı.
    (Sayfa: 57)

    İncil/Matta: 14/17-21
    “Şakirtler de İsa’ya dediler: Burada beş ekmek ve iki balıktan başka bir şeyimiz yok. İsa, onları buraya getirin dedi. Ve çayır üzerine otursunlar diye halka emretti. Ve beş ekmekle iki balığı aldı ve göğe bakıp şükran duası etti ve ekmekleri kırıp şakirtlere verdi, şakirtler de halka verdiler. Hepsi de yiyip doydular ve parçalardan artanı on iki küfe dolusu olarak kaldırdılar.Yiyenler, kadın ve çocuklar hariç beş bin erkek kadardı.”
    (Sayfa: 58)

    Ebu Eyyüb el Ensari Hz. Muhammed ve Ebu Bekir için yemek hazırlamıştı. Hz. Muhammed Ebu Eyyüb’e 30 kişi daha çağırmasını söyledi. Çağrılan 30 kişi yemeklerini yiyip gittiler. Hz. Muhammed önce 60, sonra da 70 kişi daha çağrılmasını istedi. Yeni gelenler de karınlarını doyurdukları halde yemek olduğu gibi duruyordu. Ebu Eyyüb, “O gün iki kişi için hazırladığım yemekten 180 kişi yedi ve karnını doyurdu” demiştir.
    (Sayfa: 61)

Yukarı Çık