Merhaba



Daha çok metro inşa edelim. Bakın Londra, bakın Barcelona, bakın New York. Ne çok metroları var, ne çok gelişmişler, ne şahaneler. Bir kapıdan giriyorsun, şehrin diğer ucundan çıkıveriyorsun. Bir göz kırpması kadar yakın. Yaşasın metro! Daha çok metro!


- İtiraz ediyorum! Özentilik ile gelen at gözlüğü sendromu var sayın hakim!
- Kabul edilmiştir.

Düşününki her yan metro oldu. Bir yeraltı karınca kenti formunda adeta. Beşiktaş’tan giriyorsunuz yer altına. En son çevrenize baktığınızda denizi görüyorsunuz. 20 dakika sonra Beylikdüzü’nden çıktınız yeryüzüne tekrar. Etrafınızda ise beton beton beton, karasal iklim. Nerede kaldı deniz? Nasıl bir mekansal geçiş şoku içerisindesiniz?

Demeye çalışıyorum ki, ilçelerin, semtlerin birbirlerine göre konumlarını, aralarındaki ilişkileri, otobüslerde, yayan yürüyüşlerde farketmedik mi biz? “Şuradan Tophane’ye insek, yol üstünde de eskicileri gezeriz.” lafı metrosuzlukla gelmemiş midir? Kötü müdür? Değildir. Şehri tanımak için, şehirde yaşayan değil de şehirle yaşayan olabilmek için, sokaklarında yürümek, omuzların çarpışmasını hissedebilmek ve sürekli olarak görmek gerekir.

Metro olsaydı her yan, Beşiktaş’ı iyi bilirdik, Levent’i de iyi bilirdik de, Yıldız’dan, Darphane’den, Balmumcu’dan, Zincirlikuyu’dan bir haber olurduk. Güzel mi olurdu? Ne yön duygumuz olurdu, ne de mekan algımız. Yürümek en iyi algılama şeklidir. Saatte 3 km hızla ilerliyorsunuz çünkü. Yavaş ve sıkıcı bir eylem içerisindesiniz. Böylece çevrenizi incelemek için bolca vaktiniz oluyor. Yürüme eyleminin sıkıcılığını, yavaşlığını, çevrenizdeki minik değişimlerden ve geçişlerden yararlanarak gideriyorsunuz. Bu sebeple yalnızca yürürken algılanabilecek şehir öğelerini algılayabiliyorsunuz. Bir kaldırım kaplamasındaki desenin kaç sırada bir kendini tekrarladığı yanlızca yürürken algılanabilecek olağanüstü bir şehir detayıdır. Kaldırımındaki deseni bile içerisinde yaşayan bireyler tarafından incelenmiş bir şehir, dünyanın en mükemmel şehri değil midir?

Diyeceksiniz ki nerede kaldı “Satellite City”ler, “Garden City”ler, Le Corbusier’in “Contemporary City“‘si. Bir yerde kalmadı. Bu teori ve çözüm önerileri, bir kaybediş üzerine yaratılmıştır. Sıfırdan yaratılacak bir şehre bu teorileri zaten kimse önermez, önermemeli. Elde varolan ve belirli problemleri olan şehirlere, problemlerini olabilecek en minimal düzeye çekebilmeleri için önerilmiş teorilerdir bunlar. Kötünün iyisidirler. İnsanların ulaşım için saatler harcaması ile şehri algılayamaması arasında bir seçim yapılmış, ve ulaşım saatlerini azaltmak ağır basmıştır. Bu uğurda şehir algısından feragat edilmiştir.

Bir şehir milyon nüfusa ulaşmış ise zaten, metro tek çare demektir. Bu da demektir ki milyon nüfusa ulaşan bir şehirde, kaçınılmaz olarak, şehir algısı yitmeye başlar, oralılık hissi yitmeye başlar. Kaçınılmazın başlaması, nüfusun milyonu aşması ile gerçekleşir.

Şehir kavramı içerisinde milyon nüfusu barındırmamalıdır. Şehir minimal ve kompleks olmaktan uzak bir birim olmalıdır.

psikoloji | Tumblr