2. Sayfa, Toplam 3 BirinciBirinci 123 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 20 Toplam: 28
  1. #11
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı

    Tokofobi

    Doğum yapma korkusu olarak tanımlanan tokofobi, düşünüldüğünden daha yaygın ve etkili. Tokofobi konusunda bugüne dek ilk kez yapılan bir araştırma, en az 6 kadından birinin doğum yapmaktan aşırı korktuğu için hamile kalmaktan vazgeçtiğini veya düşük yaptığını ortaya koydu.

    Bu konuda İngiltere'nin önde gelen uzmanlarından Dr.Kristina Hofberg, bu korkunun her yaşta, her ırkta ve her kültürde görülebileceğine dikkat çekiyor. Uzmanlar genel olarak bu korkuyla yeterince ilgilenmiyor, ancak kadınlar için bu konu yaşamsal önem taşıyor.

    'Royal College of Obstetricians' and Gynaecologist' Year Book' isimli dergide yayımlanacak olan çalışma, ilk kez hamile kalan her 5 kadından birinin doğumdan aşırı derecede korktuğunu gösteriyor. Hofberg'in görüşlerine başvurduğu 370 çocuksuz, hamile olmayan 7 kadından biri doğum sancılarından aşırı korktuğu için hamile kalmayı ertelediğini ya da doğurmaktan tümüyle vazgeçtiğini belirtiyor.

    Şu anda 1.200 kadın üzerinde daha ayrıntılı bir çalışma yürüten Hofberg, bu korkunun hamile kalma korkusundan farklı olduğuna dikkat çekiyor:'Bu patolojik bir terör. En uç şekliyle kadının kürtaja başvurmasına, alkol veya uyuşturucu kullanmasına, hatta karnını yumruklamasına kadar vardırılabilir. Öyle ki tokofobik kadınlar, başarılı bir doğumdan sonra dahi doğum anını yıllarca hatırlayıp panik ataklar yaşayabilirler. Bazı kadınlar kendilerini kısırlaştırarak böyle bir sorunla karşılaşma olasılığını tümüyle ortadan kaldırabilir. Bazıları ciddi biçimde korunarak hamile kalmamaya çalışır. Bu tür bir yaklaşım çocuk isteyen ancak doğumdan korkan kadınlar için çok üzücü bir durumdur. Bunlar bir daha çocuk sahibi olamayacaklarını bile bile menopoza girer.'

    Doğum korkusu genellikle doğum anında acı çekmekten, ölmekten, aklını yitirmekten, doğum yapacak ekibe güven duymamaktan kaynaklanıyor. Ayrıca çocukluğunda cinsel tacize uğramış kadınlar tokofobiye daha yatkın.

    Tokofobik kadınlar doğum sancısı çekmemek için sezaryen ameliyatını çözüm olarak görebilir. Bu gibi durumlarda doğum ekibinin büyük bir duyarsızlıkla bu isteği reddetmesi kadınları başedemeyecekleri kadar büyük bir psikolojik sorunla karşı karşıya bırakır. Hofberg'e göre bunun çözümü, kadının sorununu açık yüreklilikle dile getirmesi ve doğum ekibinin ve eşin soruna daha büyük bir duyarlılıkla yaklaşması.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  2. #12
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı

    Uykusuzluk

    Uyuyamamaktan ya da herkesin uyuduğu saatlerde uyuyup uyanık olduğu saatlerde uyumaktan şikayetçiyseniz aşşağıda sayacağım yöntemlerden kendinize en uygun olanları seçip deneyebilirsiniz.
    -
    Uyuyamaktan korkmayın. Yatakta sessizce yatarak geçirilen saatler de uyku kadar iyi gelecektir. Uyumuyor ve planlar yapıyorsanız başucunuza koyacağınız bir kalemle defter,aklınıza gelen her şeyi hemen yazmanız durumunda size çok yardımcı olacaktır. Uyku saatlerini yitirmenin size zarar vermeyeceğini düşünün. Bedeniniz bu açığı gelecek uyku diliminde telafi edecektir.
    -
    Koyun yerine size sunulan nimetleri sayın. Uyku,eğer halinizden hoşnutsanız gelir. Endişe,üzüntü gibi duygular ne kadar özenle kendimizden gizlersek gizleyelim,bizi uyanık tutarlar. Sahip olmadıklarınızla mücadele etmek yerine,hayatınızdaki güzel şeylerin listesini yapmayı deneyin.
    -
    O anda yatağa uyumak için girdiğinizi ve ne olursa olsun uyuyacağınızı düşünmeyin. Yatağa yattığınızı ve rahatladığınızı ne kadar rahat olduğunuzu vs. düşünmeye çalışın.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  3. #13
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı

    Uyum Bozuklukları

    Zorlanma yataran yaşam olaylarına karşı olağandışı duygusal ve davranışsal tepkilerle kendini gösteren klinik tablolardır. Tanıma göre zorlanma etmenlerinin başlangıcından sonraki üç ay içinde gösterilebilir zorlanma etmenlerine bir tepki olarak gelişir ve duygusal ve davranışsal belirtiler zorlanma etmenine karşı gösterilmesi beklenen belirtilere göre daha fazkadır veya toplumsal yada mesleki işlevsellikle belirgin bir bozulmaya neden olur.
    Bu belirtiler başka bir psikiyatrik bozukluğun tanı ölçütlerini karşılamaz ve daha önce var olan bir bozukluğun alevlenmesi niteliğini taşımaz. Zorlanma etmeni başladıktan sonrali üç ay içinde uyum bozukluğu belirtileri başlar ve etmen yada bunun sonuçları ortadan kalktıktan sonra altı aydan daha uzun sürmez.

    Tıbbi yada cerrahi nedenlerle hastaneye yatan hastalardaki en yayın psikiyatrik tanılardan biridir. Psikiyatrik hastaları arasında yapılan bir taramada örneklem popülasyonunun %10 unun bu tanıyı karşıladığı görülmüştür.
    Zorlanma etmenlerinin şiddeti klinik tablonun şiddetiyle her zaman koşutluk göstermez. Bir kişiyi etkileyebileceği gibi bir aileyi yada grubu da etkileyebilir.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  4. #14
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı

    Şizofreni

    Bozukluğun temel bir başlangıç biçimi yoktur. Belirtiler kısa zamanda gelişim gösterebileceği gibi yavaş ve sinsi olarak da ortaya çıkabilir. Çoğunlukla gözlenen başlangıç belirtileri cevreye karşı ilgi azalması,toplumdan kaçma,aşırı biçimde kendi bedeni ile uğraşma,üzerinde cok durulmuş ve garip değerlendirmelere varmış düşünce içeriklikleri,metafizik ve dinsel uğraşlar,kendine bakmada bozulma biçiminde olabilir. Bunun dışında bazen obsesif-kompulsif bozukluğu,depresif bir klinik tabloyu,sinirlilik,aşırı yorgunluk,bitkinlik gibi silik belirtileri ya da manik bir sendromu andıran belirtiler ortaya çıkabilir. Bazen ani olarak ortaya çıkan algı bozuklukları,düşünce dağınıklığı ve bulanıklık başlayabilir.
    -
    Şizofrenik hastaların genel görünümünde,davranışlarında,ko nuşma ve ilişki kurma biçimlerinde,duyulanımlarında,bilinç,bel lek,yöneli m,algılama,gereği değerlendirme,düşünce gibi bilişsel yetilerinde cok yönlü ve çeşitli bozukluklar görünür

    Belirtiler

    - Duygulanım bozukluğu ;ilgi azalması,yokluğu,duygularda küntleşme,uygunsuzluk ve dengesizlik
    - Çağrışım bozukluğu ; çağrışımların düzensizleşmesi ve biribinden kopuk hale gelmesi.
    - İki değerlilik ; kişide birbirine karşıt duygu ve eğilimlerin aynı anda var olması.
    - Otizm ; gerçek dünya ile ilişkiyi azaltarak ya da keserek kendine göre bir iç-dünya kurma ve bu iç-dünyanın gereksinimlerine ve kurallarına göre düşünme ve davrama
    - Algılama,yönelim ve bellekte temel bozuklukların olması
    - Düşünce içeriğinde sanrılar,kalıplaşmış ve yineleyici fikir ve uğraşlar
    - Varsanılar ve yanılsamalar
    - Hareket bozuklukları
    - Kendi düşüncelerinin yüksek sesle söylendiğini işitme
    - Bedensel edilginlik duygusu ; dış gücler tarafından bedenin etkilenmesi
    - Duygu,irade ve dürtülerin dış güclerce etkilenip denetlenmesi duygusu.

    Şizofrenik hastalarda görülen çağrışım bozukluklarının başlıca yansımaları sözcüklerin anlamından cok akışı,ahengi ve kafiyesini izleyen clang çağrışım,art arda gelen sözcükler arasında formal mantık kurallarina uygun bağlarin bulunmadığı sözcük salatası,bir kaç sözcükten parçaların ya da bir kaç kavramın bir araya getirilmesiyle yeni sözcükler oluşturmak anlamına gelen neolojizmdir.
    -
    Düşünce süreci soyutlama ve formel mantık kurallarını izleme biçimindeki niteliği yitirebilir ve somut,paralojik (mantıksal çıkarımı uygunsuz),regresif (çocuksu),büyüsel bir nitelik alabilir.
    -Yirmi dokuz yaşında ve mesleği öğretmenlik olan bir erkek hasta sanrısal yaşantısı nedeniyle bozulan mesleki işlevselliği konusunda sesinin kısıldığı,gırtlak kanserine yakalanmış olabileceği ve bu nedenle iyi öğretmenlik yapamadığı biçiminde bir yorum getiriyordu.
    -Otuz altı yaşında ve mesleği postahane memurluğu olan bir erkek hasta özgür irade diye bir şeyin olmadığını,herkesin her davranışının zorunluluk yasalarına uyduğunu,fakat kendisinin düşünce yoluyla insanlara istediği hareketi yaptırabıleceğini söylüyordu.
    -Doktoru ile aynı soyadı taşıyan bir hasta daha ilk görüşmede doktorun kendi babası olabileceğini söylemişti.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  5. #15
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı


    Hipokondriyazis ( Hastalık Hastalığı )


    Adını kaburgaların altındaki bölgeyi anlatan latince "hypochondrium" sözcüğünden alan bu bozukluk, bedende fiziksel bir bozukluk olmaksızın sürekli hastalık kaygıları ve çeşitli bedensel yakınmalarla karakterizedir. Bu bozukluğu ilk kez adlandıran hekim Hipokrattır ve bu hastalarda karın bölgesiyle ilgili yakınmaların yaygın oluşundan ötürü bu adı vermiştir. Hastaların bedensel yakınmaları önemli ölçüde sıkıntıya yol açar ve kişisel, mesleki ve toplumsal rolleriyle ilgili işlevlerde bozulmaya neden olur.

    Klinik Özellikler

    Hipokondriyak hastalar kendilerinde henüz saptanmamış ciddi bir hastalık bulunduğuna inanırlar ve kendilerini bunun aksine inandırmak çok zordur. Tek bir hastalığın varlığına inanabilirler yada zaman geçrikçe özgül bir hastalığa ilişkin düşünceleri değişebilir. Fakat hastalık inancı bir somatik sanrıda olduğu kadar sabit değildir. Klinik tabloya çoğu kez depresyon ve anksiyete belirtileri eşlik eder. Hastaya bu tanının konulabilmesi için klinik tablonun altı aydan daha uzun sürmesi öngörülür.

    Oluş Nedenleri

    Hipokondriyak kişilerin bedensel duyumlarını artırma ve genişletme eğiliminde olduklarına ilişkin önemli ölçüde veri vardır. Sözgelimi normal bir kişinin karında gerginlik olarak hisettiği duyumu hipokondriyak kişi karın ağrısı olarak algılayabilmektedir. Hipokondriyak kişi bedensel duyumlar üzerine odaklanabilmekte, onları yanlış yorumlayabilmekte ve yanlış bir bilişsel şema nedeniyle bunu bir tehlike olarak algılayabilmektedir.
    İkinci bir kuram kişinin toplumsal öğrenme modeli öne sürer. Buna göre hasta insan rolü kişinin görünürde üstesinden gelinmesi güç olan sorunlardan kaçınmasına olanak sağlar.
    Üçüncü bir kuram hipokondriyazisin diğer zihinsel bozuklukların değişik bir biçimi olduğu düşünülen klinik tabloların başında depresif bozukluklar ile anksiyete bozuklukları gelir. Bu hastaların yaklaşık %80 inde eşlik eden depresif bozukluklar ve anksiyete bozuklukları bulunduğu tahin edilmektedir ve buradan hareketle bu hastaların bu tür bozuklukların bir alt- tipini oluşturduğu düşünülmektedir.

    Bu bozuklukla ilgili psikodinamik açıklama bu hastalarda başkalarınına yönelik saldırgan ve düşmanca dürtülerin bastırma ve yer değiştirme mekanizmalarıyla fiziksel yakınmalara dönüştürüldüğü, hastaların öfkelerinin geçmişteki reddedilmeler, düş kırıklıkları ve kayıplardan kaynaklandığı, fiziksel yakınmalar aracılığıyla başka insanlardan yardım ve ilgi gördükleri ve ardından onları etkili olamadıkları gerekçesiyle geri çevirdikleri biçimindedir. Bir başka yaklaşım da hipkondriyak belirtileri bilinçdışı suçluluk duygularına bağlar.

    Tedavi


    Hipokondriyak hastalar çoğunlukla psikiyatrik tedaviye direnç gösterirler. Zorlanma etmenlerini azaltılması ve kronik hastalıkla baş etme üzerine odaklanan yaklaşımı benimseyebilirler. Toplumsal desteğin ve etkileşimin anksiyete düzeylerini azaltması nedeniyle grup terapisi yeğlenebilir. İçgörü yönelimi bireysel terapi genellikle başarılı olmamaktadır. Düzenli olarak gerçekleştirilen fizik muayene ve yardımcı incelemeler çoğu kez hastaya yakınmalarının ciddi bir biçimde ele alındığı konusunda güvence verir. İlaç tedavisi ise ancak eşlik eden anksiyeteve depresyon belirtileri için uygulanmalıdır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  6. #16
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı

    Pasif-Agresif Kişilik Bozukluğu (PAKB)

    A.T. Beck ve A. Freeman Özet Çeviri: Aras. Gör. Aysegül Durak Batigün*
    Pasif-agresif kişilik bozukluğunun göze çarpan en belirgin özelliği, dıştan gelen herhangi bir isteğe, engelleme ve tepki gösterme davranışlarıyla karşı koyulmasıdır. Sözkonusu bu davranışlar işi erteleme, kalitesiz iş yapma ve unutma biçiminde kendini gösterir. Bu insanlar mesleki ve sosyal alanlarda standartların altında bir performans gösterirler. Tahmin edilebileceği gibi bu özellikler pek çok kişide görülebilir ama PAKB olan bireylerde kronik ve esnetilemeyen bir davranış örüntüsü haline gelmiştir.
    PAKB olan bireyler herhangi bir konuda insanlarla doğrudan yüzyüze gelerek sorunları çözmekten kaçınırlar ve bunun tehlikeli olabileceğine inanırlar. Kaçınan (avoidant) kişilik bozukluğu olan bireyler, başkaları tarafından reddedilme ve yanlış değerlendirilme korkusu nedeniyle atılgan davranışlardan kaçınırken, PAKB olan bireyler yüzleşmeyi başkaları tarafından kontrol edilme ve davranışlarına müdahale olarak yorumlarlar. Bu kişilerden istemediği bir işi yapması istendiğinde, bu isteğe gücenme ve bu gücenmişliği davranışlarla ifade edememe özellikleri birleşerek pasif olarak işi engelleyici bir tarz ortaya çıkar. Buna ek olarak, iş ile ilgili sorular soran kişiye/kişilere kızma, onların önerilerini önemsememe ve göz ardı etme gibi davranışlar gözlenir. İşte ve okulda yapmak zorunda oldukları görevlerinin bulunması nedeniyle de kızgınlık ve gücenmişlikleri artar. Otorite figürleri genellikle keyfi ve adaletsiz olarak algılanır. Bu özellikleri ile tutarlı olarak diğer kişilerle problemleri olduğunu kabul etmez ve bu problemlerinin, yaşadıkları güçlüklerinin nedeni olduğunu göremezler.
    Milon (1969) bu özelliklere ek olarak, bu kişilerin sürekli olarak karamsar ve kötümser bir ruh hali içerisinde olduklarını, başka bir deyişle, her ne olursa olsun olayın negatif yönüne odaklandıklarını belirtmektedir.

    Tarihsel Bakış
    Pasif-agresif kişilik kavramı üzerinde uzun yıllar çalışılmış, ancak terim II. Dünya Savaşı�na kadar netlik kazanamamıştır. 1945'de "immaturity reaction" kavramı askeri birimler tarafından çaresizlik, pasiflik, tepkilerde yetersizlik veya saldırganlık gibi rutin askeri stresleri tanımlamak için kullanılmıştır. 1949 yılından sonra ise, Askeri servislerin yayınladığı teknik bültende bu tür davranış özelliklerini tanımlamak amacıyla �pasif-agresif� terimi kullanılmıştır. DSM-I' de ise kendi içinde üç alt kategoriye ayrılmıştır: Pasif-agresif, pasif-bağımlı ve agresif. Pasif-bağımlı tip olarak adlandırılan alt kategori çaresizlik, kararsızlık ve başkalarına yapışma gibi özellikleri taşıyan ve bizim bağımlı kişilik bozukluğu olarak tanımladığımız bozukluğa benzemektedir. Pasif-agresif ve agresif tip ise engellenmeye karşı gösterilen tepki açısından farklılık gösterirler. Tahmin edileceği gibi agresif tip sinirlilik, kızgınlık ve tepinme nöbetleri gibi reaksiyonları ve davranışları kapsarken, pasif-agresif tip somurtma, inatçılık, ağırdan alma, yetersizlik ve engelleme gibi pasif yollarla saldırganlığın gösterilmesini kapsar. DSM-II�de pasif-agresif alt tipi ayrı bir kategori halinde, DSM-I�de yer alan diğer iki kategori ise �diğer kişilik bozuklukları� adı altında sınıflandırılmıştır. DSM-III�de ise yalnızca pasif-agresif kişilik bozukluğunun ayrımı yapılmakla kalmamış, bağımlilik özellikleri taşıyan kişiler de �bağımlı kişilik bozukluğu� adı altında ayrı bir kategoriye yerleştirilmişlerdir. Psikopatoloji ile uğrasan ilk teorisyenler, PAKB�nun özelliklerine çok benzeyen bir kişilik tipi tanımlamışlardır. Örneğin Kraepelin (1913) ve Bleuler (1924), olaylara negatif bir tarz ile tepki gösteren kişilerden söz etmektedirler. Kraepelin, bu kişilerde aşırı duygusal dalgalanmalar ve negatif deneyimlere aşırı tepki gösterme gibi özelliklerin görüldüğünden söz ederken, Bleuler, müdahale edildiğinde kendilerini engellenmiş hissetme ve sinirlenme gibi özelliklere değinmektedir. Diğer psikoanalitik teorisyenler de benzer özellikler üzerinde durmaktadırlar. Örneğin Reich (1945), sürekli olarak şikayet eden ve diğer insanlara karşı pasif saldırganlik sergileyen bir mazoşistik kişilik tipini tanımlamaktadır. Bu kişiler, hoş olmayan duyguları ve bağımsız uyaranları tolere etme yetisinden yoksundurlar. Araştırma ve Deneysel Veriler PAKB ile ilgili olarak çok az araştırma yapılmış olmasına rağmen, bunlardan iki tanesi bozukluğun özelliklerini test etmeye yöneliktir. Whitman, Trosman ve Koening (1954), DSM-I kriterlerini göz önünde bulundurarak, ayaktan tedavi gören 400 hasta ile yaptıkları bir çalışmada en sık rastlanan kişilik bozukluğu tanısının pasif-agresif tip olduğunu ve bunların %23�ünün bağımlı tip, %19�unun ise pasif-agresif tip kriterlerini karşıladığını belirtmektedirler. Ayrıca erkekler kadınlardan iki kat daha fazla PAKB kriterlerine uymaktadırlar. Bu kişilik bozukluğu ile en sık birlikte görülen bozukluklar ise anksiyete (%41) ve depresyon (%25) dur. Hem pasif-agresif hem de pasif-bagimli alt tiplerinde, suçluluk ve misilleme korkusu nedeniyle saldırganlık açık bir biçimde gösterilememektedir. Bu nedenle, tedavi planı yapılırken, saldırganlık korkusu ve bağımlılık konuları tedavinin anahtar bileşenleri olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Small, Small, Alig ve Moore (1970), DSM-II kriterlerine göre PAKB tanısı alan 100 hastayı 7 ve 15 yıllık aralarla izleyerek bir çalışma gerçeklestirmişlerdir. Bu çalışma bulgularına göre, duygusal ve somatik şikayetlerin sürdüğü dönemlerde kişilerarası ilişkilerde yaşanan güçlük, semptomatolojinin temel özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca depresif ve alkol bağımlılığı olan kişilerde pasif-agresif kişilik özelliğinin yüksek oranda görüldüğü de belirtilmektedir.

    Bilissel Terapi Yaklaşımı
    PAKB olan bireylerin otomatik düşünceleri, onların olumsuz bakış açısı ve bağımsızlık gibi özelliklerini ve dirençlerini yansıtır. Örneğin insanlardan gelebilecek herhangi bir isteği fazla sırnaşıkça ve talepkar bulabilirler. Tepkileri ise, bu isteği gerçekten yerine getirip getirmemeyi isteyip istemediklerini düşünmeden, otomatik olarak reddetmektir. Diğer insanların kendilerini kullanmak istediklerini düşünür ve değersiz oldukları duygusuna kapılırlar. Bu olumsuzluk, düşüncelerinde bir saplantı halindedir. Bu kişiler birçok olaya olumsuz olarak yaklaşırlar. Nötr ya da olumlu olaylarda dahi olumsuz yönleri arar ve bunlar üzerinde yoğunlaşırlar. Bu durum, depresyonda görülen olumsuz düşünce tarzından farklıdır: Depresif kişiler, çevre veya gelecek ile ilgili kendine zarar verici veya negatif düşünceler üzerine odaklanırlarken, pasif-agresif kişiler diğer insanların kendilerini takdir etmedikleri veya kendilerini kontrol etmeye çalıştıklarını varsayar, bunların üzerine odaklanırlar. Birisinden negatif bir geribildirim aldıklarında kendilerinin yine yanlış anlaşıldığını düşünürler. Olumsuz otomatik düşüncelerin bu denli çok olması, bu hastaların hissettikleri öfkenin bir belirtisidir. Bu hastalar olayların bir "kesin"lik çerçevesi içinde gelişmesini isterler ve belirsiz bir durum ile karşılastıklarında toleransları çok düşük olur. Bu katilik, obsesif-kompulsif kişilikte görülen doğrudan hedefe yönelme saplantısından farklıdır. Pasif-agresif davranış bozukluğu olan kişinin önem verdiği sey, elde etme olayından çok başkalarına bağımlı olmama halidir. Belirleyici bazı otomatik düşünce tarzları asağıdadır:
    Bana bunu yapmamı ne cesaretle söylerler.
    Ben ne yapmak istersem onu yaparım.
    Yaptığım bu iş için kimse bana kredi vermiyor.
    İnsanlar beni kullanıyorlar.
    Hiçbir şey benim istediğim gibi gitmiyor.
    İnsanlar bana daha çok saygı göstermeliler.
    Tüm bunlara ek olarak, bu hastalar atılgan davranışlar gösterme konusunda zorluklar yaşarlar. Yani, başkaları ile çatışmaya girmenin kötü birşey olduğuna, onaylanmama ve kabul görmemeye yol açabileceğine inanırlar. Kendilerini gösterme konusunda başarısız oldukları halde başkalarının isteklerine boyun eğmeyi de gücendirici birşey olarak algılarlar. Kendilerinden yapılmasını istenenleri doğrudan veya dolaylı olarak yapmazken, başkalarının işini de pasif olarak bozmaya çalışırlar. Kendi çelişkilerini açıkça ortaya koymaktan ve boyun eğmekten kaçınırlar. Kuralları, insanların onları razı etmek için kullandıkları birer araç olarak görür, başkalarının da o kurallara uymak zorunda olduklarını göz ardı ederler. Durumu yalnızca kendi cephelerinden görürler ve kendilerine haksızlık edildiğine inanırlar. Örneğin bir hasta kendisine fatura verilmediği için sinirlenmiş, bir randevu ayarlamaktan da kaçınarak terapistin telefonlarını ve mektuplarını da cevapsız bırakmıştı. Öfkeli telefon konuşmaları başlayıncaya kadar, sorunun, faturasını alamaması olduğunu açıklamamıştı. Güdülerini gizleme konusunda son derece ihtiyatlı olan paranoid kişilik bozukluğuna sahip bireylerin tersine, bu hasta kendisine haksızlık edildiğini düşünmekteydi. Park yasağının olduğu bir yere arabasını park ettiği için arabası polis tarafından çekilen bir hasta da, bu konu ile ilgili kural çok belirgin olmasına rağmen arabasının çekilişine çok sinirlenmişti.
    Pasif-agresif kişiler, kısmen de olsa zayıf olan sosyal ve mesleki performansları nedeniyle karamsar bir bakış açısına sahiptirler. Hayatın çekilmez olduğuna inanırlar ve olumsuz deneyimleri üzerinde yoğunlaşırlar. Sanki herşeyi bir olumsuzluk süzgecinden geçirmektedirler. Genellikle olumsuz bir tutum içerisinde olan depresif hastalardan farklı olarak, çok çalışmanın kendilerine yaşamsal ödüller sunmasını beklemezler. Bu kişiler kendilerini kaderin bir kurbanı olarak görürler ve kendi tavırlarının yaşamlarını ne denli etkilediğini açıkça göremezler. Olaylar iyi gitmeye basladığı zaman, olumsuz bir şeyin gelmek üzere olduğunu düşünürler. Bu tip düşünce biçimlerinden bazıları aşağıda verilmiştir:
    İnsanlar beni anlamıyor.
    Hayat çekilmez.
    Hiçbir şey benim istediğim gibi değil.
    Eğer izin verecek olursan insanlar seni kullanır.
    Ne yaparsan yap, hiçbir şey istediğin gibi gitmez.
    İnsanlara açık olmak tehlikelidir.
    Kurallar keyfi ve beni boğuyorlar.

    Davranış
    PAKB olan bireylerin davranışları, onların bilişsel örüntülerini yansıtır. İşi erteleme ve kalitesiz iş yapma gibi pasif-karşıtsal bir davranış, bir işi yapmak zorunda olmanın yarattığı gücenme duygusundan kaynaklanan bilişler ile ilgilidir. Erteleme yönünde bir tutum takınmak, direnci göstermenin en kolay yoludur. Bazı durumlar ile karşı karşıya kaldıklarında ters bir sonuç ile karşılaşma riskini göze alamadıklarından ve etkin bir biçimde davranma yeteneğinden de yoksun olduklarından dolayı, talepler karşısında pasif olarak geri çekilme yolunu seçerler. Yerine getirmeleri gereken bir görev ya da yükümlülük ile ilgili istenmeyen bir sonuç ile karşılaştıklarında, bu sonuçlara nasıl uyum sağlayacakları ve başa çıkacaklarını düşünmek yerine, otorite sahibi kişilere kızar, sinirlenirler. Bu kızgınlık nadir olarak dışa vurulur ama aslında pasif bir misilleme yoluyla (örneğin sabotaj) ortaya çıkar. Terapi sırasında bu durum, seanslara para ödememek veya terapist ile işbirliğine girmeyi reddetmek şeklinde kendini gösterir. Randevusunu unutan pasif-agresif bir hasta buna örnek olarak verilebilir. Terapist bu hastaya ilk uygun zaman olan 2 gün sonrası için randevu vermiş ama hasta, hem ilk randevunun kaçırılmasına hem de ikinci randevunun hemen verilmemesine sinirlendiği için telefonu kapatmadan önce "eğer hala yaşıyor olursam gelirim" demişti. Hastanın gösterdiği bu tepki, ya terapistin ilk görüşmelerinden önce hasta ile ilişki kurmasını gerektirecek veya ilk randevuya kadar terapistin endişelenmesine neden olacaktır.

    Duygu
    Pasif-agresif davranış bozukluğu olan hastalarda görülen en belirgin negatif duygusal haller kızgınlık ve sinirliliktir. Keyfi standartlara uymalarının beklendiğini ve her zaman yanlış anlaşıldıklarını veya takdir edilmediklerini düşündükleri için bu durum pek şaşırtıcı değildir (Örneğin bir hasta, kasabasındaki sokak işaretlerinin okuyamayacağı kadar küçük olmasından dolayı kızgındı). Bunun yanısıra hedeflerini kişisel ve profesyonel olarak sınıflandırmada güçlük çekerler. Davranış ve tutumlarının, yaşadıkları problemlerin nedeni olduğunu görmedeki başarısızlıkları, onların kızgınlık duygularını daha yoğun yaşamalarına ve çevrelerinin onlarin işini bir kez daha bozduğuna inanmalarına neden olur. Yaşadıkları kızgınlık ve öfkenin yanısıra, dışsal kontrole karşı hassas olmaları nedeniyle diğer kişilerin getirdiği öneriler kendi özgürlüklerine müdahale olarak yorumlanır. Diğer insanlarla birlikteyken, hem bu kişiler tarafından kontrol edilmeyi beklerler hem de buna siddetle karşı çıkarlar.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  7. #17
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı

    Terapiye Basvurma Nedenleri
    Pasif-agresif kişilik bozukluğu olan hastaların terapiye başvurma nedenlerinin başında, diğer insanların beklentilerine direnç göstermeleri ve bu insanlardan şikayetçi olmaları gelmektedir. Bu durum evlilik ilişkisinde olduğu kadar isçi-işveren ilişkisinde de ortaya çıkabilir. Eş tarafından yapılan şikayetler genellikle hastanın ev işleri ile ilgili herhangi bir sorumluluk almak istememesi ile ilgilidir. Bir kadın, kendisinin de kocasının davrandığı gibi davranıp, isteklerini cevapsız bırakarak ilişkiyi bitirmekle tehdit edene kadar kocasının davranışlarını değiştirmediğini söylemişti. Bu noktada hasta, eşi kendisini tekrar ilişkiye adayana kadar onunla geçici bir işbirliğine girişmiş, sonra eşinin isteklerine karşı geri çekilmesi ve direnişi yeniden başlamıştır. Bu tip hastalar bazen de işverenleri tarafından, iş yerinde kuralları önemsemedikleri ve işi ağırdan aldıkları için tedaviye girmeye zorlanırlar. Bu hastaların tedaviye başvurmalarının başka bir sebebi de depresyondur. Depresyona neden olan faktör ise hem kişilerarası ilişkilerde hem de iş yaşantısında sürekli olarak ödülden yoksun kalmalarıdır. Örneğin dıştan gelen taleplere karşı gösterdikleri direnç, hayatlarında hiçbir şeyin doğru gitmediği yolunda bir inanca kapılmalarına neden olabilir. Dahası, çevrelerine bakış açıları (örneğin, başkaları tarafından kontrol edilmeye yatkin olmaları), onları tüm dünyaya karşı olumsuz düşünceler beslemeye sevk eder. Bu durum ise genellikle kronik bir distimik bozukluk ile sonuçlanır. Hatta, bu hastalar bir başarısızlık veya kayip ile karşılastıklarında yaşadıkları depresyonun şiddeti daha da artar. Değerlendirme Stratejileri Pasif-agresif kişilik bozukluğu olan bir hasta ile görüşme yapılırken, hastadan tüm bilgileri almanın güç olacağı gözönünde bulundurulmalıdır. Bu hastalar, sorulara eksik veya kısa cevaplar verebilir ya da başka bir tanı grubundaki hastanın kolayca cevaplayabileceği bir soru karşısında sinirli bir tavır sergileyebilirler. Her ne kadar soruları cevaplandırırken aktif bir görünüm sergileseler de, ya doğrudan cevap vermekten kaçınır ya da gereksiz bir sürü detay üzerinde dururlar. Bunu yaparken de "bu soruya cevap vermek zorunda değilim" veya "bu soruları soran kişi beni kontrolü altına almaya çalışıyor" şeklinde düşünebilirler. Bu olumsuz tutum tarzı, hayatlarının çok zor olduğu, hiçbir şeyin kendi istedikleri gibi gitmediği yolunda bir değerlendirme yapmalarına neden olur.
    Yaşadıkları güçlüklere nasıl katkıda bulunduklarını düşünmek yerine, başkalarını suçlamayı tercih ederler. "İnsanlarin beni yönetmelerine izin vermeyeceğim" şeklindeki bir tutum, kuşkusuz PAKB tanısı koymak için yeterli değildir. Kişinin akademik, sosyal ve mesleki aktiviteleri ile ilgili bilgileri de almak gerekir. Bu hastalar, genellikle "yanlış baslangıç" ve hedeflere ulaşma yolundaki basarisiz girişimlerini anlatacaklardır. Bu örüntü depresif bir hastada görülenden daha kroniktir. Patronlarının onlara haksızlık ettiğinden, iş hayatında gerekli özgürlüğün verilmediğinden veya farklı muamelelerin kurbanı olduklarından dolayi işlerini kaybettiklerini söyleyebilirler. Paranoid hastalar da farklı muamele gördüklerinden ve diğerleri tarafından sömürüldüklerinden bahsetmelerine rağmen, PAKB olan hastalardan daha ihtiyatlıdırlar.
    PAKB olan hastalar, işlerini kendi yöntemleriyle halletmekten çok, diğerlerinin onlara ne derece karıştığı ile daha yakından ilgilidirler. Bir tanı konulduğunda, hastanın sosyal becerilerinin değerlendirilmesi, tedavi planının yapılmasında yardımcı olur. Bazi hastalar kendilerini uygun bir biçimde ifade edebilme becerisine sahip olmalarına rağmen, işlevsel olmayan tutumları nedeniyle bu becerileri kullanamayabilirler. Yani, birçok pasif-agresif hasta uygun sosyal davranışlar sergilerken, bazıları uygun sosyal tepkiler gösterebilecek beceriye sahip olmayabilirler. Böyle bir durum, tedavi planının önemli bir bileşeni olabilir.

    Klinik Stratejiler
    Kişilik bozukluğu olan hastalar tedaviye başladıklarında, davranış ve düşünceler üzerindeki uzun süreli değişimlere genellikle ilgi duymaz, bunun yerine depresyon gibi bir Eksen I bozukluğu veya diğer insanlardan gelen baskılar nedeniyle tedaviye başlarlar. Bu durum özellikle, yaşadıkları güçlüklerin kendilerinden değil de diğer insanlardan kaynaklandığına inanan PAKB olan hastalar için geçerlidir. Bu nedenle yapılacak ilk iş, hastayı tedaviye başvurmaya iten sebebin saptanması olmalıdır. Pasif-agresif hastalar ile çalışırken izlenebilecek ilk strateji, bu hastalara işbirlikçi bir tavır ile yaklaşmaktır. Bu her ne kadar bilişsel terapide uygulanan genel bir kural da olsa, PAKB olan hastalarda otorite figürlerini reddetme eğilimi bulundugu için, ayrı bir önem taşır. Önemli olan, tedavide aktif olarak seçim yaptıklarını ve terapist tarafından manipüle edilmediklerini ya da yönlendirilmediklerini farketmeleridir. Terapist, hastanın kendi seçtiği konular ya da problemler üzerinde konusmasını sağlayabilir, daha sonra ise hasta, sorunlarının neler olduğunu bulabilmesi için kendi stratejilerini gelistirmesi yönünde teşvik edilir. Bu yöntem, hastanın bağımsızlık konusundaki arzularını gerçekleştirmek, aynı zamanda da pasif yaklaşımlarını kırmak konusundaki çalışmalar esnasında yardımcı olur. PAKB olan hastalarla ilgili olarak tedavide izlenebilecek ikinci strateji, onların otomatik düşüncelerinin farkına varmalarını sağlamaktır. Bu hastalarda içgörünün zayıf olması, zihinsel süreçlerinin, duygu ve davranışlarıyla nasıl bir ilişki içinde olduğunu görmelerine engel olabilir. Oldukça yaygın olarak kullanılan bu strateji, tedavi planının özünü oluşturabilir ve bilişsel modelin rasyonelinin anlatıldığı tedavinin erken aşamaları bu strateji için en uygun zamanlardır. Düşüncelerinin daha fazla farkına varmaları sayesinde bu hastalar, negatif duygu ve işlevsel olmayan davranışlara yol açan otomatik düşüncelerini tanımlamayı öğreneceklerdir. Önemli olan diğer bir strateji, terapistin tedavide tutarlı davranmasıdır. Zaman, ücret v.b konulardaki kurallar titizlikle uygulanmalıdır. Bu hastalar, problemlerinin kaynağı olarak diğer insanları gördükleri ve onları suçladıkları için izlenen bu strateji, hastanın tutum ve davranışlarının nasıl olumsuz sonuçlar doğurduğunu ona göstermekte yardımcı olur. Örneğin hasta bir seansa geç geldiğinde (ki bu tip hastalar bunu sık sık yaparlar) terapist terapiyi her zamanki saatinde bitirecektir. Bu geç kalma durumu, eger terapist ve terapiye karşı tipik bir pasif-agresif tepki ise, terapist bu konu üzerinde durabilir. Buradaki otomatik düşünce �zamanında orada olmak zorunda değilim, hiç kimse bana ne yapacağımı söyleyemez� türünde bir düşünce olabilir. Konu üzerinde konuşma yoluyla terapist hastaya düşünce ya da davranışları doğrudan olmayan (indirect) yollar yerine, doğrudan (direct) iletmesini öğrenmesinde yardımcı olabilir. PAKB olan hastaların tedavisinde yardımcı olacak diğer bir strateji de, onların diğer insanlarla olan ilişkilerine odaklanmaktır. Örneğin hasta, birisine karşı kızgınlık duyuyor ve tepkisini işini iyi yapmayarak gösteriyorsa, bunun altında �insanlar cezalandırılmalı� ya da �her ne olursa olsun istediğim gibi yapacağım� türünde inançlar yatabilir. Bunların avantaj ve dezavantajları belirlenmeli ve alternatif stratejiler üretilmelidir.

    Özel Teknikler
    Bu genel stratejiler ile birlikte, PAKB olan hastaların biliş, duygu ve davranışlarını tanımlamakta kullanılabilecek birkaç özel teknik de mevcuttur. Özellikle otomatik düşüncelerin belirlenebilmesi için pek çok yöntem vardır. Duygusal degişimler esnasında oluşan otomatik düşünceler seanslar sırasında tanımlanabilirken, seanslar arasında geçen süre içerisinde oluşan otomatik düşünceler ev ödevleri ile yakalanabilir. Örneğin bir hasta seans sırasında sinirlenebilir ve �hiçbirşey yapamıyorum, beni baskı altında tutuyorsunuz� türünde bir şikayette bulunabilir. Bu durum, hastanın getirilen önerilere veya taleplere karşı direnç olusturduğunu gösterebilir. Bu noktada terapist ve hasta, bu düşüncelere neden olan bilişleri yakalamaya çalışmalıdır. Genellikle iki tür bilis vardır. Bunlardan ilki depresyon ve sinirlilik gibi negatif duygulara yol açar, ikincisi ise hastanın kendisinden istenenlere, taleplere karşı gelistirdiği bilişlerdir (Örneğin: Niçin insanlar beni bu işleri yapmaya zorluyor?). Bu bilişler tanımlandıktan sonra terapist ve hasta, bunların geçerliliği ile ilgili verilerin olup olmadığını değerlendirebilir ve alternatifler ya da daha geçerli açıklamalar üretebilirler. Otomatik düşünceleri belirlemek amacıyla hastaya verilen ev ödevlerini hastanın yerine getirmesi, hastanın anksiyete ve depresyonunda rol oynayan otomatik düşüncelerinin saptanmasında yardımcı olur. Bu ödevlerin yapılmaması da yararlıdır çünkü; yapılmamasına neden olan bilişler üzerinde çalışma imkanı sağlar. Örneğin kendisinden hafta içerisindeki otomatik düşüncelerini kaydetmesi istenen bir hasta, bunları kaydetmeyi birkaç kez düşündüğünü ama her seferinde de �niçin? Bunun faydalı olabileceğine inanmıyorum, hiçkimse bunu yaptığım için bana birşey vermeyecek� gibi düşüncelere kapıldığını belirtmişti. Bu hastalar ile işbirliği kurmak, önemli tekniklerden birisidir. Her seansın başlangıcında o seansın içerik ve yapısı hasta ve terapist tarafından birlikte planlanmalı, gündem oluşturulmalıdır. Her bir seansın sonunda ve özel müdahalelerden sonra geribildirim verilmelidir. Bu, hastanın izlenen prosedürün mantığını anlayıp anlamadığından emin olmayı sağlar ve terapist ve terapi hakkında varolabilecek olumsuz bilişlerin ortaya çıkma olasılığını artırır. Davranışın analiz edilmesi de genellikle yararlı bir yöntemdir. Örneğin, �bu toplantıya gitmemeliyim� veya �toplantı kötü bir zamanda� gibi düşüncelerle işyerindeki toplantıya gitmeyen bir hasta, bu gitmeme davranışının, işyerinde kendisine yapılan haksızlığın ve bundan kaynaklanan mutsuzluğunu aktarmanın iyi bir yolu olduğuna inanıyor olabilir. Bu davranışın analizi, toplantıya gitmemenin aslında olumsuz sonuçlar doğurduğunu ortaya çıkartabilir. Bu noktada hasta ve terapist, memnuniyetsizliği toplantıya gitmemek gibi dolaylı bir yolla aktarmaya çalışmak yerine, doğrudan aktarma yollarını tartışabilir.

    Hastalığın Tekrarini Önleme

    Hastalığın tekrarını önlemek için başvurulabilecek en iyi yöntem takip seansları düzenlemektir. Diğer kişilik bozukluklarında da olduğu gibi PAKB olan hastaların işlevsel olmayan düşünceleri, bu düşünceleri tetikleyen ortamlar ile karşılaşmadıkları sürece ortaya çıkmayabilir. Bu nedenle hastayı olumsuz olarak etkileyebilecek olan durumlar iyi tesbit edilmelidir. Otomatik işlevsel olmayan örüntüler kadar, akılcı ve işlevsel bilişler ve davranışlar da saptanarak kaydedilebilir. İzleme seansları, hastanın yeniden işlevsel olmayan örüntüler içerisine girmesini engelleyecektir. Bu seanslar esnasında başarılı stratejiler yeniden gözden geçirilebilir, problem alanları belirlenebilir ve potansiyel sorunlar tartışılabilir. Hastaya terapinin, çeşitli durumlarla etkili bir biçimde başa çıkabilmek için bir araç olduğu anlatılmalıdır. Stresli bir durum ile karşılaşıldığı zamanlarda, bu stresle başa çıkabilmek için hastanın terapiye tekrar ihtiyaç duyması normal bir durumdur.

    Terapistlerin karşılasabileceği Sorunlar

    PAKB olan hastalarla çalışmak, onların olumsuz tutumları ve problemleri ile başa çıkmada alternatif yolları kullanma konusundaki gönülsüzlükleri nedeniyle, şüphesiz çok zordur. Buna ek olarak bu hastalar tedavi esnasında ücret, seanslara zamanında gelme ve güvenirlik gibi pratik konularda da güçlük çıkartırlar. Bu sorunları en aza indirgemek için, terapi sırasında hasta ile işbirlikci bir yaklaşıma girmek doğru olacaktır. Örneğin hastaya verilecek bir ev ödevi ile ilgili olarak onun da fikri alınmalı, ne kadar yararlı olacağını kendisinin bulmasına çalışılmalıdır. Hastanın kendi küçük hedeflerini geliştirmesini sağlamayı denemek en iyisidir, ancak bu, terapinin ilk aşamalarında beklenmemelidir. Terapistin, PAKB olan hastaların tavırlarını, sonradan edinilmiş ve öğrenilmiş hastalıklı davranışlar olarak kabul etmesi ve kişisel yaklaşmaması daha yararlı olacaktır. Bu hastalarla çalışılması güç de olsa, önemli gelişmeler sağlanabildiği gözlenmiştir.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  8. #18
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı

    ID
    Freud un "o" anlamında kullandığı bir sözcüktür.Freud, psişik aygıtın organize olmamış parçalarını tanımlamak için bu kelimeyi kullanmıştır.Tarihsel anlamda nasıl ego bilincinin ardılı ise id de bilinçdışının ardılıdır. Klasik teoriye göre id gelişimsel olarak egonun öncesindedir. Yani ruhsal aygıt ayrışmamış id olarak başlar,bunun bir kısmı düzenli bir egoya dönüşür. Tümüyle bilinç dışındadır. Ruhsal aygıtın en eski parçasıdır. Kalıtımla geçen,yapıda var olan her seşi içerir. Duygusaldır,ilkeldir,örgütlenmemiştir. Libido kaynağıdır. Bilinçdışı kuralları geçerlidir. Dış dünya ile bağlantısı yoktur. Zaman,yer kavramı yoktur. Zıt dürtü ve eylemler yan yana bulunabilir. Yani ikilem vardır. Haz ilkesine göre bunların doyum ve boşalması sağlanır.Gerçeklik ilkesi geçersizdir. İd birincil süreç düşünce biçimi denilen zamanın mekanın farklılıklarını ayırdedemeyen düşünce biçimine uyar.

    EGO

    Freud a göre id'den gelişen,ya da bazı yazarlara göre ortak bir oluşumda doğustan var olan bir yapıdır. Zevk ve haz ilkesi yerine,gerçekçilik ilkesi geçerlidir. Akıl ve sağduyu denebilecek şeyleri temsil eder. Mantıklı düşünce süreci geçerlidir. Gerçekle ilişkiyi kurar. Birinci işlevi budur. Obje ilişkileri (insanlarla olan ilişkiler)bununla sağlanmaktadır.Birincil özerk işlevler de ego'ya aittir. Bunlar çatışmaların etkili olamayacağı işlevlerdir. Konuşma,soluma,yürüme egonun özerk işlevidir ve sağlıklı insanlarda kekemelik,psikolojik felc vb. olmaz. Bunların olmaması başarılı ego gelişiminin kanıtlarıdır.
    -
    Ego, ruhsal aygıtın genellikle yürütme işlevi denen,id'in,süperego'nun ve güncel dış dünyanın güçleri arasında aracılık işlevi gören bölümdür. Bunların her birinin diğeri üzerindeki haklarını temsil eden büyükelçidir. Bir uyum organıdır. Ve üçünün güçlerini bir dengede tutmaya çalışır. Ego,içsel ahlakın ve çevrenin istekleriyle uyuşabilen duygu yüklü düşlemlerimizin en yüksek düzeyde doyumunu sağlamayı amaçlar.
    -
    Freud'a gör id ile ilişkisinde,at sırtında bir adama benzetilir. Bu adam atın kendisinden çok olan gücünü kontrolu altında tutmak durumundadır. Sürücü bunu kendi gücüyle yaparken ego id'den ödünç aldığı enerjiyle yapar.
    -
    Ego; algı,motor,bellek,duygulanım,savunma ve ikincil süreçle ilgili entelektüel işlevlerin yerleşim yeridir. Ego'nun hem bilinçli hem de bilinçdışı bölümleri vardır. Bilinçdışı olan bölüm, id ve süperego'nunkiler gibi birincil süreç işleyiş biçimiyle karakterizedir.
    -
    Freud'a göre ego, id'in çevreyle ilişkisinden ortaya çıkıyordu. Bugünkü Pskanalitik kuram ego'nun id gibi bebeksi bir id-ego ortak kökünden ayrıştığını öne sürer.

    Süperego

    İçe alınan değerler,idealler,toplumun ahlaki yargıları,alışkanlıkları,gelenek,görenek gibi şeyleri temsil eden kişilik parçasıdır. Ödipal kompleksin çözülmesiyle oluşur. Bu 5-6 yaş dolaylarındadır. Ama süperego,zaman içerisinde katkılara açıktır. 5-6 yaştan sonra özellikle ergenlik çağında bazı etkiler alarak,ortaokul vb. katkı kaynakları olabilir. Kişi bazı özellikleri içe alıp kendine mal edebilir. Ego ideali'nin de süperegoya yakın bir anlamı olmakla birlikte süperego baskısı suçluluk doğururken ego ideali utanç doğurmaktadır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  9. #19
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı


    Alkolizm


    Alkol kullanımı ile ilgili sorunların her geçen gün artması bu kullanımla ilişkili bozuklukların tedavisinin de daha sistematik olarak yapılmasının gerekliliğini doğurmuştur. Birleşik Devletlerde alkol kullanımının toplum sağlığı açısından kalp hastalıkları ve kanserden sonra üçüncü sırada yer alması sorunun önemi açısından iyi bir veri oluşturmaktadır. İnsanlık tarihi kadar eski olan alkol kullanımı çağlar boyunca değişik bakış açıları ile ele alınmıştır. Töresel, bir anlamda sosyokültürel açıdan; alkol kullanımının kişinin kendi isteği ve iradesi ile medikal bağlamda ise; kullanımın hastalıkla ilgili olduğu kabul edilmiştir. Alkol kullanımı ve sonuçlarının; kullanan yanında aile ve toplumu da psikolojik, sosyal, ekonomik açılardan önemli boyutlarda etkilemesi sorunu "biyopsikososyal" bir model içinde ele alma gereği doğurmuştur.

    Alkol kullanımı ile ilişkili tanımlamaların tarih boyunca değişmesi yanında tedavi çaba ve programlarında da paralel değişiklikler gözlenmiştir. Birleşik Devletler' de temeli 1950'lerde atılan en yaygın alkol tedavi modeli olarak, Minnesetto modeli kabul edilmektedir. Birleşik Devletlerde 1970'lerin sonu ve 1980'lerin başında tedavi hizmetleri devlet sektöründen yavaş yavaş özel sektör organizasyonlarının eline geçmiştir. Ülkemizde ise 1980'lerin başında devlet sektörü yeni yeni bu organizasyonları kurmaya başlamıştır. İlk " alkol tedavi klinikleri" üniversite bünyelerinde kurulmuş ve bunu 1983 yılında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bünyesinde kurulan AMATEM izlemiştir.

    ALKOLÜN TARİHÇESİ

    Alkolün tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. İlk bira bundan 8 bin yıl önce Mezopotamyalıların arpayı ekmek yapmak için ıslah etmesiyle yapılmıştır. Sümerlerin 6 bin yıl önce Godin Tepelerinde (Batı İran ve Anadolu) bira ve şarap içtiği bilinmektedir. Daha sonra fermante edilmiş meyve, tahıl ve baldan oluşturulan alkolü hayatına sokmuştur insanoğlu. Alkol kimi zaman kutsal sayılıp, dini törenlerde kullanılmış, kimi zaman eğlencenin ayrılmaz bir olmuştur. Alkolün icat edilmesiyle birlikte, alkol alışkanlığı da ortaya çıkmıştır.

    Alkol alışkanlığının bir hastalık olarak kabul edilmesi eski çağlara dayanmaktadır. Roma filozofu Seneca, alkolizmi bir akıl hastalığı olarak tanımlamıştır. Alkolizm terimi ilk kez İsveçli hekim Magnus Huss tarafından, �Alcoholismus Chronicus� isimli makalede (1849) kullanılmıştır

    ALKOL KULLANIMI VE ALKOLİZM

    Günde 1-2 kadeh içki almanın kalp hastalığı riskini azaltabileceğine işaret eden bilimsel araştırmalar bulunmasına rağmen bazıları için alkol kullanımı kontrol edilemeyen bir saplantıya dönüşür. Alkolü az miktarda, problemsiz olarak kullanan pek çok insan olduğu gibi bu nedenle zaman zaman başı derde giren kişiler ve yelpazenin en ucunda alkolsüz yaşayamaz hale gelen, bu yüzden hayatı felç olmuş insanlar vardır.

    Alkol; beyin, sinir sistemi, mide, sindirim sistemi, karaciğer, kemik iliği gibi hayati merkezler başta olmak üzere bütün vücudu etkiler. Etkinin şiddeti alınan alkolün miktarına ve sıklığına göre değişir..Alkolün neden olduğu toplumsal, ruhsal, adli vb kötü sonuçlar bir hayli fazladır.

    Alkol kullanımının tıbbi olarak kabul edilen normal sınırı günde erkekler için 2, kadınlar için 1 içkidir. Birim olarak 1 içki bir kutu yada şişe biraya, bir bardak şaraba ya da 45 ml' lik bir "tek" sert içkiye (votka, viski vb) eşittir. Bu şekilde hesaplandığında alınan içkinin türünün hiç bir önemi yoktur.Yani üç bira içmekle üç duble votka içmek ayni miktarda alkol alınmasını sağlar ve etkisi aynıdır.

    Alkolizm deyince bir çok insanın zihninde, parklarda ispirto şişesine sarılıp sızan ağır alkol bağımlıları canlanır.Oysa alkolizm, bireyin beden ve ruh sağlığını, aile, sosyal ve iş uyumunu bozacak derecede sık ve fazla alkol alma; alkol alma isteğini durduramama seklinde ortaya çıkan bir bozukluktur.

    Alkolizmin nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Alkolizmde tek etken aramamak ve çok etkenli bir bozukluk olduğunu kabul etmek gerekir Bu etkenler arasında biyolojik, psiko sosyal ve ekonomik nedenler yer almaktadır. Biyolojik etkenler arasında kalıtımsal etkenlerin varlığı, bazı aile araştırmaları ve ikiz olma ve evlat edinme araştırmaları sonucu kabul edilmektedir. Ayrıca alkolizm adaylarının daha alkol kullanmaya başlamadan önce alkole karşı yüksek dayanma gücü göstermeleri ve bazı ırkların alkole karşı doğuştan bir dayanıksızlık gösterdiği (Japonlar, Koreliler, Taywanlılar, Amerikan Kızılderilileri gibi) bilinen biyolojik etkenlerdir.

    Alkolizmin psiko -sosyal ve ekonomik nedenlerine göz atacak olursak, alkoliklerin henüz alkole başlamadan önce ve çocukluklarında hiperaktif, tutarsız, amaç ve değerlere fazla duyarlı olmayan, sosyopatiye eğilimli kişiler oldukları saptanmıştır.

    Din ve töreleri ile alkolü onaylamayan toplum kesimlerinde alkolizm oranı daha düşüktür.Alkolun kolay elde edilebilirliği ile fazla alkol kullanımı arasında da bağ bulunmaktadır.

    Bu etkenlerin yanı sıra toplumsal ve bireysel stres etkenleri alkol alma eğilimini artırabilir. Alkol bazı kişilerde en çabuk etki eden bir yatıştırıcı, rahatlatıcı olarak kullanılabilir. Ancak stres aşırı alkol kullanan kişilerin çoğunda içmek için kullanılan bir bahanedir. Her stres altında kalan alkolik olmadığına göre kişide biyolojik, psikolojik bir yatkınlığın bulunması gerekir.

    Alkol kullanmanın problem haline dönüşmesi için kişinin sürekli alkol alıyor olması da gerekmez. Kişi, zaman zaman kullansa da, alkol almaya bağlı olarak aşağıdaki problemlerden birisini dahi tekrar tekrar yaşıyorsa profesyonel yardımı gerektirecek düzeyde alkol kullanma problemi var demektir:

    1.İşte, okulda ya da evde üstüne düşen görevleri tekrarlayıcı bir biçimde aksatma.

    2.Fiziksel olarak tehlikeli durumlarda yineleyici biçimde alkol kullanımı

    3. Alkol ile ilişkili ortaya çıkan yasal sorunlar .

    4.Alkolün neden olduğu ya da alevlendirdiği sürekli ya da tekrarlayıcı insanlar arası sorunlar: ( Alkollü iken eşle tartışmalara girmek ya da kavga etmek.)

    Yukarıda anlatmaya çalıştığımız �alkoliklik� terimini tam olarak kavramamız için alkolik bireylerde görülen özellikleri bilmemiz gerekir. Aşağıda sıraladığımız özelliklerden en az üç tanesini taşıyan bireye tıp dilinde�alkol bağımlısı �denilmektedir.

    * Niyetlendiğinden daha fazla miktar ve sürede alkol almak.

    * Kişi bırakmayı istediği ya da defalarca bırakmayı denediği halde yeniden içmeye başlar. Zaman zaman bir kaç gün ya da ay içmeyebilir. Bunu 'istediği zaman bırakabildiğinin' kanıtı olarak göstermeye çalışabilir.

    * İçkiye fazla vakit ayırır. Bazıları gün içinde kimseye farkettirmemeye çalışarak içebilir.

    * İçki içmeye fırsat bulamadığı zaman sosyal faaliyetleri, hobileri, başka zevk verici aktiviteleri azaltır.

    * Alkole bağlı ya da alkolle artan fiziksel (karaciğer hastalığı, yüksek tansiyon, gastrit vb), ya da psikolojik (depresyon, anksiyete, uyku bozukluğu vb) problemler yaşamasına rağmen içmeye devam eder.

    * Ayni etkiyi almak için içtiği miktarı arttırır ya da başkaları için çok sayılacak miktarlarda içtiği halde etkilenmez (Bunu alkole dayanıklı olduğunun kanıtı olarak öne sürebilir).

    * Alkol almadığı zaman titreme, terleme, çarpıntı gibi şikayetler yaşar.

    Toplum, alkol kullanımını kontrol edemeyen kişilerin ruhen zayıf hatta dengesiz olduğunu düşünür. Bir çok alkolik de kendisini böyle görür. Ancak alkolizmin bir hastalık olarak görülmesinden asıl kasıt kişinin alkol karşısında iradesini ve seçim yapma gücünü kaybetmesidir. Alkol karşısında güçsüzlüğünü kabul etme ve bu konuda yardım arama iyiye doğru değişimin ilk adımıdır.Milyonlarca insan bu ilk adımla başlanan yolda alkolün sosyal hayatlarına verdiği zararların üstesinden gelmiştir.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  10. #20
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Psikolojik Hastaliklar Ve Ruh Sağlığı

    Annelik Hüznü


    Doğumdan sonraki ilk hafta içinde, yeni duruma uyum sa lamaya ve annelik rolüne alışmaya eşlik eden hafif huzursuzluk, yorgunluk, a lama krizleri, sinirlilik ve gerginlikle seyreden bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu durum, annelerin yüzde 50-70'inde görülür. 1-2 hafta içinde herhangi bir tıbbi müdahale olmadan düzelir. Bu tablo, annelik hüznü (maternity blues) olarak adlandırılır.

    Eğer yakınmalar birkaç gün içinde geçmezse veya ruh halinde şiddetli ve ciddi nitelikte oynamalar başgösterirse tıbbi tedavi gerektiren "depresyon" tablosu ortaya çıkar. Klinik düzeyde do um sonrası depresyonu, do um yapmış annelerin yaklaşık yüzde 10'unda görülmekte ve genellikle do umdan sonraki üç ay içinde, bazen do umdan sonraki ilk yılı takiben ortaya çıkmaktadır.

    Doğum sonrasındaki depresyonunun gelişmesinde risk faktörleri:
    · Daha geçirilmiş depresyon öyküsü bulunması,
    · Ailede psikiyatrik hastalık öyküsü bulunması,
    · Çocuk sahibi olmanın getirdi i sorumluluklar,
    · Çatışmalı evlilik ilişkileri,
    · Planlanmayan bir gebelik olması,
    · Zorlayıcı yaşam olayları,
    · Çocu un özürlü do ması,
    · Geleneksel toplumlarda çocu un cinsiyetine yönelik beklenti ve de er yargıları.

    Doğum sonrası depresyonun belirtileri:
    · Ağ lama krizleri,
    · Bitkinlik,
    · Huzursuzluk,
    · İsteksizlik,
    · Yetersizlik ve başedemeyece i duyguları,
    · Sinirlilik,
    · Suçluluk duyguları,
    · Bebe in sa lı ı ve beslenmesiyle ilgili şiddetli kaygılar,
    · Sürekli bir sıkıntı hali,
    · Bedensel yakınmalar (başa rısı, uyuşma, bulantı, başdönmesi),
    · İştahın azalması,
    · Uykuya dalmakta güçlük ve gece sık sık uyanma,
    · Sürekli yorgunluk hissetmek.


    Yapılan çalışmalar, do um sonrası dönemin, hamilelik dönemine kıyasla ruhsal hastalıkların ortaya çıkması açısından 3-4 kez daha riskli oldu unu ortaya koymaktadır. A ır ya da hafif depresyon hali, hamilelikte en sık görülen ruhsal bozukluktur. Yaygınlı ı hekim ve ailelerin sandıklarından daha fazladır. Do um ve do um sonrasına ilişkin ruhsal bozuklukların tedavisi annemin ve bebe in sa lı ı ve gelişimi açısından çok önemlidir. Bu döneme özgü ruhsal reaksiyonların tedavisinde kadın hastalıkları uzmanıyla psikiyatrist işbirli i içinde olmalıdır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

Benzer Konular

  1. Psikolojik Bir Derdim var
    angela99 Tarafından Sağlık Sorularınız Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 20-02-2012, 01:46 AM
  2. Ilk psikolojik roman
    mopsy Tarafından Genel Kültür Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 08-03-2010, 11:22 AM
  3. Psikolojik sorunlar
    ZAAX Tarafından Alternatif Tıp Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 17-01-2010, 10:49 PM
  4. Psikolojik Öküz!..
    kasev Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 08-11-2008, 01:13 PM
  5. Psikolojik kavramlar
    dogangunes Tarafından Ruh Sağlığı (Psikoloji) Foruma
    Yorum: 66
    Son mesaj: 31-08-2008, 08:42 AM
Yukarı Çık