1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 29

Yeşilçam Tarihi

Kültür, Sanat Kategorisi Sinemalar Forumunda Yeşilçam Tarihi Konusununun içerigi kısaca ->> TÜRK SİNEMASINDA REKORLAR Türk sineması 1914-2007 arası 93 yılda toplam 6763 film çekmiştir. Bu sayı içinde şaşıracağımız bir çok rekoru ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Yeşilçam Tarihi

    TÜRK SİNEMASINDA REKORLAR

    Türk sineması 1914-2007 arası 93 yılda toplam 6763 film çekmiştir. Bu sayı içinde şaşıracağımız bir çok rekoru barındırmaktadır.

    Bu rekorlar içerisinde kadın oyuncular arasında başı Türkan Şoray çekmektedir. Şoray, TV dizileri hariç 200 sinema filmi çekmiştir. En çok film çekme rekoru erkeklerde ise Cüneyt Arkın’a aittir. Arkın Tv dizileri hariç 305 sinema filmine imza atmıştır.

    Bir yıl içinde en çok film çekme sayısı ise Zerrin Egeliler’in elindedir. Erotik film dönemi yıldızlarından Egeliler'in 1979 yılında 37 filmde oynayarak kırılması zor bir rekora imza atmıştır. Aynı zamanda bu bir dünya rekorudur. Yine aynı yıl Recep Filiz 26 Senaryo yazmış, Naki Yurter 28 film çekmiş ve önemli rekorlara imza atan isimler olarak sinema tarihindeki yerlerini almışlardır.

    Senaryo yazarlarında ise öne çıkan 3 isim vardır. Bülent Oran, Safa Önal ve Erdoğan Tünaş. Bülent Oran vergi nedeniyle imza atmadığı senaryoları ile 1000 kadar film yazdığını söylemektedir. Türk filmlerinin emektar senaristlerinden Safa Önal, 395 senaryo yazarak, Guinness Rekorlar Kitabı'na girmiştir. 53 yıldır Türk sineması için hiç durmadan çalıştığını söleyen usta yönetmen, ''Bir gün böyle bir karşılık göreceğimi ummamıştım'' diyerek konuya olan bağlılığının rakamsal değil kalpten olduğunu vurgulamıştır. Erdoğan Tünaş’da mütevazi bir söylemle 400 kadar senaryo yazdığını söylemektedir. Ayrıca sayısı bilinmeyen ve de isimli isimsiz birçok filmin diyaloglarını da Orhan Kemal yazmıştır.

    Dünya’nın en çok film çeken yönetmenleride bizdedir. Stanley Kubrick 50 yılda sadece 16 film çekmiştir. Yabancı bir konuk sinemacı merak edip "Kaç film yönettiniz?" diye sorar Osman F. Seden'e. "Tam t***** 8 film oldu" diye cevaplar Seden. Konuk sinemacı şaşırır. "Yaşamınız boyunca mı çektiniz bu 8 filmi?" "Hayır efendim, bu 8 filmi bu yıl içinde çektim" yanıtını alınca yabancı iyice şaşırır.



    Ağah Özgüç’ün Türk fil Yönetmenleri sözlüğüne göre En çok film çeken yönetmenler

    1) Ülkü Erakalın, 157 film

    2) Yücel Uçanoğlu, 143 film

    3) Osman F. Seden, 136 film

    4) Çetin İnanç, 134 film

    5) Sırrı Gültekin, 124 film

    6) Aram Gülyüz, 123 film

    7) Semih Evin, 121 film

    8) Nejat Saydam, 121 film

    9) Yavuz Figenli, 120 film

    10) Atıf Yılmaz, 118 film

    11) Orhan Elmas, 117 film

    Aynı yıl içinde 311 film ile 1972’de Türk sineması tavan yapmıştır. Bu yıl tarih sahnelerine üretkenliği ile layık olduğu yeri almıştır.

    Sanat yönetmeni olarak rekor ise 500'ün üzerinde ürettiği tasarımla rekor kıran Sohban Koloğlu'dur.

    Film müzikçileri içinde rekor tabiî ki film müziğinin dahi ismi Cahit Berkay’a aittir. Dizi ve belgeseller hariç 150 film müziği bestelemiştir.

    Dublaj sanatçıları arasında rekor ise tabiî ki Jeyan Mahfi Ayral, Adalet Cimcoz ve Nevin Akkaya'dan. Erkeklerde ise Abdurrahman Palay, Toron Karacaoğlu ve Hayri Esen’e aittir. Jeyan Mahfi Ayral bir röportajında 4000 film seslendirdiğini söylemiştir.

    En çok izlenen film listesine gelirsek;



    En Çok Hasılat Yapan 20 film



    1) “Kurtlar Vadisi Irak” – 4,256,567 Kişi

    2) “Gora” – 4,001,711 Kişi

    3) “Babam ve Oğlum” – 3,831,567 Kişi

    4) “Vizontele” – 3,308,120 Kişi

    5) “Vizontele Tuba” – 2,894,802 Kişi

    6) “Organize İşler” – 2,618,244 Kişi

    7) “Hababam Sınıfı Askerde” – 2,587,824 Kişi

    8) “Eşkıya” – 2,571,133 Kişi

    9) “Kahpe Bizans” – 2,472,162 Kişi

    10) “Hababam Sınıfı 3.5” – 2,068,165 Kişi

    11) “Beyaz Melek” – 1,819,733 Kişi

    12) “Asmalı Konak” – 1,791,396 Kişi

    13) “Kabadayı” – 1,742,220 Kişi

    14) “Hokkabaz” – 1,707,796 Kişi

    15) “O Şimdi Asker” – 1,657,051 Kişi

    16) “Hababam Sınıfı Merhaba” 1,581,457 Kişi

    17) “Komser Şekspir” – 1,331.462 Kişi

    18) “Güle Güle” – 1,275,967 Kişi

    19) “Her şey çok güzel olacak” 1,239,015 Kişi

    20) “Propaganda” – 1,238,878 Kişi

    21) “Deli Yürek” - 1,051,053 Kişi





    1 milyon bileti geçen filmlerde belli yapım firmaları ve yönetmenler göze çarpıyor.

    Arzu Film dört, BKM Film ve Fida Film (Arzu Film ile ortak) üçer, Böcek Film, Filma-Cass, ANS ve Plato Film ikişer filmin yapımevi olmuşlar.

    Yılmaz Erdoğan üç, Ömer Faruk Sorak, Ferdi Eğilmez ve Sinan Çetin ikişer filmin yönetmenliğini yapmışlar.Dikkat çeken diğer bir nokta, 1 milyon sayısını aşan 18 yerli filmin en eskisi 1996 yılı yapımı Eşkiya. 13 film ise 2000 yılından sonra çekilmiş.

    Milyon barajını aşan filmlerden Kahpe Bizans, Vizontele, Vizontele Tuuba, O Şimdi Asker, Neredesin Firuze, G.O.R.A., Hababam Sınıfı Askerde, Hababam Sınıfı Üçbuçuk Lokomotif ekipmanı kameralarla çekilmiştir.

    Kaynak

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Türk Sinemasında Sansür

    Sansür, Türkiye'de bütünüyle kültürel yapıyı tek düze hale getirerek siyasal otoriteye bağımlı nesiller yetiştirilmesi için kullanılmıştır. Edebiyat, tiyatro, resim, heykel, basın-yayında da yasaklamalara gidilmiş olmasına rağmen hiçbir sanat dalı özel hüküm ve tüzüklerle sansür edilmemiştir. Sinema ise, özel yasa ve tüzüklerle adeta boğulmaya çalışılmıştır.

    Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın eserinden uyarlanan 1919 tarihli “Mürebbiye”, Türk sinema tarihinde sansür engeliyle karşılaşan ilk Türk filmi unvanını taşır. Filmde, çocuk bakıcılığı yaptığı evdeki tüm erkekleri baştan çıkaran Fransız Anjelik'in hikâyesi anlatılır. Bu film, İstanbul'daki gösterimi sırasında Fransız Generel Franceht 'Esperey'i çileden çıkarmıştı. Bir Fransız kızının böylesine düşük ahlaklı gösterilmesine kızan General, filmin İstanbul'daki gösterimini bir süre sonra durdurdu. “Mürebbiye”, Anadolu seyircisine ise hiç ulaşamadı. Ahmet fehim, ilk yönetmenlik denemesini yaptığı bu filmini “İstanbul'u işgal edenlere karşı sessiz bir direniş” olarak nitelendirmiştir.

    1930’lara değin filmlere sansür konması için özel bir hüküm getirilmemişti. Sansür her ilde valiyi temsilen polisler tarafından yapılmakta idi. 1939'da çıkan çıkan sansür tüzüğü ise Türk sinemasının gelişmesine ağır bir darbe vurmuştur. Bu tüzüğe göre film daha çevrilmeden senaryo halinde iken sansüre giriyor, kabul edilip çevrildikten sonra tekrar sansüre giriyordu. Hatta filmin çekimi sırasında bile resmi görevliler müdahele edebiliyordu. Filmin hem yurtiçi, hem yurtdışı gösterimi için ayrı ayrı izinler alınıyordu. Belli bir süre sonra oto sansür dediğimiz senaryocusundan yönetmenine kadar herkes kendi kafasına göre sansür yapmaya başladı. Böylece sanatsal düşünce ile yola çıkılan bir film, sansür korkusuyla ete süte dokunmayan tamamen gerçek dışı olaylarla kurgulanmış bir hale dönüşüyordu. Filmler, ancak kuşa çevrildikten sonra sansürden geçiyordu. Sansüre takılan filmler ise Danıştay kararı ile bu engeli aşıyordu. Nitekim kaliteli Türk filmlerinin birçoğu Danıştay kararı ile gösterime girebilmiştir. Bazen sansür heyeti toplanamadığı için onlarca film sırada sansür denetiminden geçmeyi bekliyordu. Biran önce gösterime girmesi gereken filmler böylece sansür heyetinin önünde çürümeye terk ediliyordu.

    Türk sinema tarihinde sansüre karşı toplu bir şekilde yapılan ilk ve tek eylem Kasım 1977 yılında gerçekleşmiştir. Sinesen adlı emekçiler örgütünün başı çekmesiyle, neredeyse tüm yeşilçam, tarihinde ilk kez bir araya geliyor ve Ankara’ya yürüyüşe geçiyor.Türkan Şoray’dan Cüneyt Arkına, Fatma Girikten Tarık Akan’a kadar bir çok ünlü yıldız, birçok yönetmen ve sayısız emekçi üç gün boyunca yürür. Ankara’da meclis, senato ve Anıtkabir ziyaretlerinden sonra İstanbul’a dönülür. Ancak bu eylemden sinemacılar adına pek bir sonuç çıkmaz.

    Bugünkü durum nedir? Eskiden iç işleri bakanlığında olan sansür, bugün kültür bakanlığına geçmiştir. Kültür bakanlığı’da sansür konusunda oldukça esnek davranmakta ve hemen hemen birçok film sansür’den sağlam olarak geçmektedir. Bugün var olan en katı sansür RTÜK tarafından TV ve Radyo kuruluşlarına yapılan sansür’dür.

    Bu noktada ünlü sinema sanatcısı Cüney Arkın’dan bir anıyı aktarmakta fayda olacaktır; “1980’lerde Türkiye’de öylesine bir sansür belası vardı ki ne yapacağımızı şaşırmıştık. Senaryolarımız reddediliyor, çektiğimiz filmler kesiliyor ya da sudan sebeplerle gösterime çıkması yasaklanıyordu. O dönemde, gecekondusu yıkılan “Vatandaş Rıza”’nın hak arama hikayesini film yapmıştım. Tabii ki sansür, toptan oynatılamaz diyerek red kararı verdi. Haftanın altı günü Ankara yolunu arşınlamaktan saçlarım ağarmaya başlamıştı. “Alavere dalavere Cüneyt Arkın nöbete”, diyerek sansür heyetinin kapısının önünde günlerce nöbete yatıyordum. Sonunda araya adamlar koyarak heyet başkanı bir gece yemeğe çıktık. Biraz kafaları çektik, o hep kendisini anlatıyordu. Geç vakit sıra “Vatandaş Rıza” filminin reddedilmesine geldi. Bir anda Cüneyt Arkın gibi kasıldı ve şöyle dedi: Senin birkaç gün beklemen ne ki, işte ben aynı kapı önünde Türkan Şoray’ı 15 gün beklettim.”

    Türk sineması tarih boyunca önemli engellemelerle karşılaşmıştır. Bu engellemeleri sansür sözcüğü altında toplamak mümkündür. Bu sansürler kimi zaman anlaşılamayacak keyfi kararlarla verilmiştir. Bu keyfiyette kimi zaman kara mizah diye adlandırabilecek trajik komik bazı durumları ortaya çıkarmıştır. Bahsettiğimiz hususların daha net anlaşılabilmesi için bazı örnekleri yansıtmakta fayda olduğunu düşünmekteyiz.

    Örnek 1 : Kayınpeder damadın eline sarılıp öpmek ister. Damat ise babaya “Öpülecek el varsa kızınındır. Kızının elini öp” der. Sansürcüler bu durumu kayınpeder adına gurur meselesi yapar ve bu sahneyi yasaklarlar.

    Örnek 2 : Leyla ile Handan iki arkadaştırlar. Bir ev tutup beraber kalmaya karar verirler ve şöyle bir diyalog geçer aralarında “Kazancımızı ortaya koyar, beraber harcarız” Sansür kurulu komünist propagandası yaptığı gerekçesi ile bu sahnenin çıkarılmasını ister.

    Örnek 3 : Bir köy filminde ekinler cılız olarak filme alınmıştır. Sansür kurulu bunu Türkiye’nin yoksul bir ülke olarak gösterilmesi olarak algılar ve filmi yasakladı.

    Örnek 4 : İlyas salman, saf, yoksul bir inşaat işçisidir. Bir anda reklâm dünyasının oyuncağı haline gelir. Sansür kurulu filmi “Anadolu delikanlısı deli gibi gösterilemez” diyerek filmi geri çevirir.

    Sinema sektörü açısından ülkemizde oluşturulan bazı yasalar ;

    -1934 : Matbuat umum müdürlüğü Teşkilatına ve Vazifelerine Dair Kanun

    -1934 : Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu

    -1939 : Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne dair nizamname

    -1963 : Sansür yönetmeliği

    -1986 : Sinema, Video ve Müzik eserleri Yasası

    olarak sıralanabilir.

    2005 : Sinema Yasası



    Türk sinemasında sansüre takılan bazı önemli yapıtlar şunlardır:

    Vurun Kahpeye (LÜTFİ Ö.AKAD - 1949),

    Sokak Şarkıcısı (O.M. ARIBURNU - 1959),

    Kabadayılar Kralı (NEJAT SAYDAM - 1961),

    Yılanların öcü (METİN ERKSAN - 1962),

    Susuz yaz (METİN ERKSAN - 1964),

    Karanlıkta uyananlar (ERTEM GÖREÇ - 1965),

    Bitmeyen yol (DUYGU SA.IRO.LU - 1966),

    Hudutlar Kanunu ( LÜTFÜ ÖMER AKAD - 1966),

    Yiğitler Ölmezmiş (N. KURTAN - 1966),

    Gecekondu Peşinde (FEVZİ TUNA - 1967),

    Kanlı Hayat (E.GÖREÇ - 1967),

    Kelepçeli Melek (MEHMET DİNLER -1967),

    Kızılırmak-Karakoyun (LÜTFİ Ö.AKAD - 1967),

    Büyük Kin (TUNÇ BAŞARAN - 1969)

    Umut (YILMAZ GÜNEY - 1970)....

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Türk Sinemasında şiddet Işkence

    Yıllardır tartışıla gelen bir konudur sinema ve televizyonda şiddet. Ama sadece tartışılan bir konu, bir karar veya bir çözüm üretilen bir konu değil. Amiyane tabiri ile havanda su dövülen bir konu. Olmalı mı? Olmamalı mı? Az Olsun mu? Hiç Olmasın mı? Ne kadarı zarar ne kadarı karar ?.....sorular sorular sorular. Cevabı olmayan sorular. Akademisyeni, eleştirmeni, otoritesi, yazarı, yönetmeni,... yıllardır tartışa tartışa bir çözüm bir görüş birliği oluşturamadılar beyazperde veya ekranda şiddet konusu için. Kimi zaman tartışmalar hararetlendi kendisi şiddete döndü tartışmaların. Şiddeti tartışanlar şiddet uyguladılar muhataplarına amaçsızca. Şiddeti eleştirenler bizzat şiddetin kendisi olabildiler, şiddeti savunanlar bizzat şiddetin muhatabı olabildiler bir anlığına.

    Şiddet herkes için ve tüm tarih sürecinde daima vardı ve neyazık ki insanlık tarihi boyuncada varlığını devam ettirecek. Şiddeti ne sinema varetti nede televizyon yaygınlaştırdı. İnsanlık tarihi resmi olarak bir nebze gayri resmi tarih içinse tamamı ile şiddetle bezenmiştir. İlk şiddet Hz. Adem’in oğlunun işlediği cinayete dayanır dini inançlarda. Bilimse olaya dair yorumsuz ama kronolojik olarak kabul etme eğilimindedir. Çünkü insan doğasında olan bir olgudur şiddet ve insan doğasında olan şiddet doğal olarak insanlık tarihi kadarda eskidir. Tarihte vardı şiddet ve yine şiddetle yazılacak tarih, sokaklarda vardı şiddet ve yine olacak, anılarda vardı şiddet ki devamı muhtemel, kimi zaman mağdur kimi zaman zanlı ama hayatın bir parçasıydı daima şiddet.

    Niyetimiz burda şiddeti savunmak değil, onunda hayatın, insanın bir parçası olduğunu göstermek sadece. Sevgi kadar nefretinde, aşk kadar kininde, güneş kadar fırtınanında, barış kadar savaşında var olduğunu belirtmek. Bu noktadan hareketlede misyonu hayatı yansıtmak olan sinemanın şiddet öğesini de yansıtmasının gayet normal bir olgu olduğunu vurgulamak istiyorum. Savaş filmleri olacak savaşlar varolduğu sürece, aşk filmleri olacak aşklar varolduğu sürece, bilimkurgu olacak insanlar merak ettiği, kurguladığı sürece,... ve filmlerde şiddet öğesi varolacak yaşamımızda şiddet olduğu sürece. Çünkü sinema bir aynadır insanı yansıtan, ne varsa hayatımızda odur aynadan yansıyan.

    Sorun aslında şiddetin varlığından ziyade şiddetin veriliş biçiminde. Yapımlarda şiddet özendirici bir misyon üstlenmemeli. Şiddet kahramanlıkla özdeşleştirilmemeli, en son çıkar yolun şiddet olduğu ve onunda beraberinde sayısız olumsuzluğu barındırdığı gizli mesajlarla aktarılmalı izleyiciye. Filmlerde iyi karakterler şiddete magruz kalınca üzüldüğü kadar kötü adamlar şiddete mağruz kalıncada üzülmeli insanlar. Şiddet var olmalı filmlerde ama olumsuz bir vurgu ile aktarılmalı izleyiciye. Üzücü olan şiddetin kendisi olmalı, uygulandığı kişiye göre olumlu veya olumsuz bir özellik almamalı.

    Ayrıca televizyon ve sinemadan etkilenip şiddet uygulayan bir kuşağın varlığından bahsediliyor uzun bir süredir. Ama asıl sorun burda sinema ve televizyon kanallarında mı yoksa ilgili yapımlardan etkilinebilecek kadar boş yetişen kuşaklarda mı? Asıl irdelenmesi gereken toplumsal cinnet durumu ve sebepleri mi olmalı acaba. ‘İnsanlar neden rol modellerini medyanın sanal kahramanlarından seçerler’ tartışılması gereken cümle bu olmalı zannımca. Aslında tüm sorunların dayandığı nokta ile benzerlik teşkil ediyor bu sorunda, yani eğitim eksikliği sonucunda bilinçsiz yetişen kuşaklar.

    Kendine has karakteri olmayan insanlar özenti bir kişilik sergilemeye mahkumdur. Genç kuşaklar da bu özenti ihtiyacını en yakın iletişim aracı olan sinema ve televizyon vasıtası ile karşılıyorlar. Siz televizyon ve sinemayı sansürleseniz bile bu insanlar iyi eğitilmediği sürece kendilerine başka bir yerdende olsa olumsuz bir rol modeli bulacaklardır. Çözüm yasaklamak değil bilinçlendirmekten geçiyor, hem izleyicileri hem yapımcıları bilinçlendirmekten geçiyor.

    Amerikada da Avrupada da şiddet kendine yer bulmuştur sinema ve televizyon yapımlarında ama asla bizdeki veya gelişmemiş ülkelerdeki kadar sorun teşkil etmemiştir. Çünkü eğitilmiş bir nesil rol modelini sinema veya televizyondan belirlemez, eğitilmiş insan kendi şahsına münhasır kişiliğini oluşturur. Daha açık bir tabir ile sokaklar Polat Alemdarlar, Deli Yürekler,...vb ile dolmazdı eğer genç kuşaklar daha iyi yetiştirilseydi. Tabi burda tüm suç iyi yetiştirilmemiş özenti kuşaklarda değil, yukarıda da belirttiğim gibi şiddetin veriliş biçimi de çok önemli. Şiddet bir kahramanlık öğesi olarak verilmemeli. Şiddet hayatta olduğu gibi sinema ve televizyonda da var olmalı ama hayatta olduğu gibi daima olumsuz olarak lanse edilmeli.

    Sürekli görünülen tartışılan yapıtlar üzerine gidilirken bazı gerçeklerde gözardı ediliyor. İnsan karakterinin büyük bir oranla 0-5 yaş arasında şekillendiği söylenir ve bu yaş düzeyine hitap eden kitle iletişim ürünü ise çizgi filmlerdir. Hani hepimizin şirin sıcak neşeli olarak algıladığı veya öyle olması gereken çizgi filmler. Ama hiç dikkat ettiniz mi Tom ve Jerry’de uygulanan şiddete, kurtla köpek, kunduz ile kuş, tavşan bugs bunny ile avcı, .... vb yapımlarda uygulanan şiddete. Bunlar bir de en masum olarak gördüklerimiz örnekler. Herkesin hemfikir olduğu pokemonlar gibi yapımları zaten hiç irdelemeye gerek görmüyorum. Hiç bir sinema filminde olamayacak şiddet öğeleri ile donatılmış çizgi filmler. Kafalar kopuyor, kollar parçalanıyor, bedenler yanıyor, yüksek uçurumlardan düşülüyor, ağırlıklar altında eziliniyor,... ve daha neler neler. Ama çizgi kahramanlara hiç birşey olmuyor, tüm hasarlar anında düzeliyor, ama insan öyle değil hasarlar anında düzelmiyor ve ne yazıkki çocuklar bunun farkında olamayabiliyorlar. Ama şunuda belirtmek lazım ki katiller bebeklerden yaratılayor. Onların yetişkinlerden daha savunmasız olduğunu gerçeği de yadsınmamalı.

    İnsana dair herşey ve insan için herşey sinemada olmalıdır. İnsana dair bir kavram olan şiddet sinema var olmalıdır, ama insan için olumsuzlukları ile negatif bir suje olarak lanse edilmelidir.

    Kronolojik olarak ise Türk sinemasında şiddetin ilk yansımalarına 40'lı yıllardaki köy filmlerinde rastlamaktadır.

    Giderek bir "şiddet toplumu" olma yolunda izlediğimiz herkesin yaşantısı içerisinde fark ettiği bir realite olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumsal bir cinnet tüm yapılanmalarımız içerisinde karşımıza çıkmaktadır. Futbol karşılaşmalarında, aile içi ilişkilerde, TV programlarında, siyasal yaşamda, açık oturumlarda ve her yerde, herkese dair bir şiddet toplumumuzu sarıp sarmalamış bir durumda.

    Tüm hayatımızı sarıp sarmalayan bu şiddet öğesinin sinemada ki yeri sürekli bir tartışma konusu olmuştur. Sinema hayatı yansıtan bir ayna olduğuna göre şiddetin de burda yer alması gayet normal diyenlerin yanında, sinemada gösterilen her görüntünün bir yönlendirmesinin olduğu ve bu görüntülerin bu kıstas baz alınarak mevcut bir sosyal sorumluluk bağlamında oluşturulması gerektiğini savunanlar vardır.

    Türk sinemasında ki işkenceye yönelik ilk şiddet eğilimlerine gelince, 1945 yılında Refik Kemal Arduman'la Mümtaz Ener'in yönettiği "Köroğlu" filmi, konumuzun başlangıcını oluşturabilir. Bir destan özelliği taşıyan "Köroğlu"nun temel öyküsündeki çıkış noktası bu eğilime açıktır. Ağır bir işkence sonucu Ali'nin (Köroğlu) babası Deli Yusuf'un gözlerine mil çekilir Bolu Beyi'nin cellatları tarafından. Bu bilinen efsane sinema salonlarımıza Türk sinemasındaki ilk işkence sahnesi olarak geçmiştir.

    1949 yılında Lütfi Ö. Akad'ın Halide Edip uyarlaması "Vurun Kahpeye" adlı ünlü filmi, linç olayına dönüşen, dehşet verici bir işkence sahnesini sergiler. Kurtuluş Savaşı sırasında devrim karşıtı yobazlar, Aliye öğretmeni yerlerde sürükleyerek, taşlayarak öldürürler. Yalnız burda dikkat edilmesi gereken ilk örnekte de diğer örnektede olan öncesinde var olan bazı efsane veya romanların aktardıkları gerçekliklerin sinema perdesinde yer bulmuş olmasıdır. Yani hayatımızda öncesinde zaten var olan bir gerçek olumsuz bir kurgu içerisinde izleyiciye aktarılmıştır.

    Taşlı işkence olayının bir başka örneğini 1968 yılında Metin Erksan'ın bir filminde görürüz. Erksan'ın sinemasında şiddet genellikle varlığını korumuş bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve bu şiddet olgusu "tutku"ya dayalıdır. "Kuyu", bu açıdan Erksan'ın en tipik filmlerinden biridir. Köylü Hasan (Hayati Hamzaoğlu), gönlünü kaptırdığı Fatma'yı (Nil Göncü) birbiri ardına üç kez kaçırır. Burda ele alınan bu kaçırmaların zorla, kaba kuvvet kullanarak gerçekleşmiş olmasındadır. Dağda, nehirde bir köpek gibi sürükleyerek, ağaçlara bağlayarak gerçekleşen bir kaçırmadır. Bu tek taraflı kara sevda klinik bir sonla noktalanır. Hasan bir kuyuya indiğinde Fatma, koca koca taşları kafasına indirir. Bu bir "işkence ödeşmesi"dir köylü Fatma'nın.

    Türk sineması bazı noktalarda Dünya sineması tarihinde bile kolay kolay görülmesi mümkün olmayan sahnelerle karşımıza çıkmıştır. 1970'te çekilen Yılmaz Güney'li "Canlı Hedef" adlı filmin bir sahnesinde Asım Mavzer adlı kabadayıyı oynayan Yılmaz Güney, sorguladığı çete reisinin metresi Melek Görgün'e uyguladığı işkence, kriminoloji tarihine geçebilecek kadar caniyanedir. Güney, Görgün'ün cinsel organına canlı bir yılanı sokarak sorgulamasını sürdürür.

    Türk sinemasında ki şiddet ve işkence sahneleri, elbette bu filmlerle sınırlı değildir. Ancak 1945-68 yılları arasında çekilen filmlere baktığımızda, diğerleriyle birçok açıdan ayrıcalıklar taşıdığını görürüz. Özellikle de ele alınan öykülerin örgüsüyle bağlantılı bir gerilim içermesine ve temel konularıyla örtüşmesine karşılık şiddeti sorgulamazlar. Yalnızca yüzyıllardan beri sürüp gelen ve nedenleri ne olursa olsun "işkence ayıbı"nın dehşetini gözler önüne sermekle yetinirler.

    Şiddet ve işkence, polisiye, tarihsel ve yerli western filmlerinde seyircinin dikkatini uzun süre ayakta tutabilme amacına yönelik yapay gerilim sahnelerinden oluşmaktadır. Aşağı yukarı bu tür işkence görüntüleri birbirinin benzeri ve tekrarıdır. Örneğin tarihi kahramanlık filmlerinde Cüneyt Arkın’ın Bizans zindanlarında elleri ayakları zincirlerle bağlanmış işkence sahnelerine çok rastlanır. Birçok fimdede benzer sahnelere rastlanmaktadır. Görüntüde değişen yalnızca elleri ayakları iple ya da zincirle bağlanıp tavana askıya alınmış oyunculardır. Bu oyuncu, bir başka filmde Sevda Ferdağ da olabilir... Elleri bağlanmış kadın veya erkek gibi sahneler, işkencenin ardından "cinsel taciz görüntüleri"ne dönüşedebilir.

    İnsanın insana yaptığı bu işkencelerin ya da işkence sonucu ölüm olaylarının sinemadaki boyutları ne kadar caniyane ve dehşet verici olsa da sansür engeline takılmaz. Yeter ki suya sabuna dokunulmasın, yani şiddet ve işkence siyasallaştırılmasın. Devlet kurumları ve bu egemen ideolojinin hizmetinde olanlar yeter ki sorgulanıp eleştirilmesin. Tersi oluştuğunda bağımsız ve işkence olgusunu sorgulayıcı tavırla ele alan filmlere geçit yoktur. Varolan dolaylı ya da dolaysız biçimde işlevini sürdüren yasaklardır. Yasak tek taraflı olmuştur yoğunlukla bu tarafta siyasi egemenliğin söylemine dair oluşmuştur. Şiddetin özendirici olarak yer alması iktidar için bir sorun teşkil etmemiştir, iktidarını devam ettirebildiği sürece.

    Cumhuriyet Türkiyesi’nin önemli bir dönemi olan 12 Eylül Dönemini yansıtmaktan çok siyasal nedenlerle hapiste yatmış devrimcilerin öyküleri üzerine kurulu çalışmalar konusunda Murat Belge "12 Eylül filmi henüz yapılmadı" der. Ali Özgentürk'e göre de 12 Eylül Filmleri gibi bir tanımlama "Sentetik bir bakış açısıdır".. Seksenli yıllarda böyle bir kodlamayla tanımlandığı için "12 Eylül Filmleri" diye sözetmek zorunda kaldığımız bu tür filmlerin büyük bir bölümünde işkencenin yer alması bizim konumuz dahilindedir. İşkence ne yazık ki Türk siyasi tarihininde önemli bir noktasında kendine yer bulmaktadır. Bu tarihi yansıtan filmlerde de işkencenin yer alması doğal bir sonuçtur.

    1986'da ilk örneğini gördüğümüz Şerif Gören'in "Sen Türkülerini Söyle" adlı filminde işkence vardır, ama bu eylemi net biçimde görebilme olasılığı yoktur. Üstü kapalı bir biçimde, duyumsatılarak verilir. 12 Eylül öncesi olaylara karışmış Hayri (Kadir İnanır), 7 yıl hapiste yattıktan sonra özgürlüğüne kavuştuğunda işkenceden geçirildiği eski günleri anımsar. Çığlıkları, feryatları ve gözleri bağlı görüntüsünü... Sık sık gelip gider gözlerinin önünden.

    Zeki Ökten'in “Ses” adlı filmide işkenceye dair önemli bir örnek oluşturur. 6 yıl hapiste yatan devrimci gencin işkence nedeniyle bir kolu sakat kalmıştır. Kim tarafından ve nasıl? Seyirci o işkence sahnesini görememektedir. Ama Ökten simgesel bir anlatımla, sürekli göndermeler yapar malum işkence sahnesine dair. Örneğin, sahil kenarında bir balıkçının ahtapotu taşlara çarpması gibi. İşkenceciler, belki de kolunu taşlara vura vura sakat bırakmışlardır. Genç devrinci, sesinden tanıyıp işkencecilerden birine benzettiği adamın ellerini ve gözlerini bağlar. Eski bir Rum kilisesinin avlusunda sorgular. Adam gerçekten işkenceci midir? Kuşkular netleşmez. Ama net olan birşey intikam duygusudur.

    1987'de Ümit Elçi, Çetin Altan'dan uyarladığı "Bir Avuç Gökyüzü"nde siyasal içerikli işkenceyi görüntülediyse de bu fotoğraf, yazık ki seyirciye ulaşamadı. Rüyadaki işkence sahnesi sansür kurulu tarafından kesilip budanmıştı. Aynı yıl Muammer Özer'in "Kara Sevdalı Bulut" adlı filmi de yasaklanır ve filmin negatiflerine işlem gördüğü stüdyodan polis baskısıyla el konulur.. İhbarı yapanlar da stüdyo sahipleridir. Kaldı ki 12 Eylül darbesinin ardından tutuklanan iki kadına yapılan işkenceyi bu filmde de göremeyiz. Olayı yalnızca kurbanlardan birini muayene eden doktorun "İşkence görmüş" deyişiyle öğreniriz, o kadar... Filmin bir sahnesinde ise bir devrimciye polislerin coplarla saldırdığı görülür.

    Memduh Ün, "Batan Kapılar Kapalıydı"da siyasal nedenlerle işkence görüp yılgınlık sürecine giren Nil'in (Aslı Altan) öyküsünü anlatır. Filmin bir sahnesinde genç kadın taşlar üzerinde diz çöktürülmüştür. Çırılçıplak ve gözleri bağlanmıştır. Kamera bu çıplaklığı Nil'in sırtından görüntüler. Ve anlarız ki o da işkence görmüştür.

    Yusuf Kurçenli'nin 1990'da Rıfat Ilgaz'dan uyarladığı "Karartma Geceleri" de siyasal içerikli bir film. Ama Kurçenli 80'li yılları değil, daha önceki bir dönemi, Rıfat Ilgaz'ın gerçek yaşamından bir bölümü anlatıyor. 1940'lı yılları... Yazdığı bir kitabı nedeniyle başı derde girip polisce aranan filmin kahramanı aydın öğretmen Mustafa Ural (Tarık Akan) kimdir? “Karartma Geceleri'nin kaçak öğretmeni Mustafa Ural benim. Bu roman ve bu film benim 1944 yılında 2 buçuk ay süreyle kaçışımın öyküsüdür" der Rıfat Ilgaz. Bu kaçışın sonucunda tutuklanır solcu öğretmen. Ve "kaçak solcular"ın korkulu rüyası ünlü Sansaryan Han'da işkenceden geçirilir. Sansürcüler yine devrededir. Ama bu kez işkence, çığlıklarla veya diyaloglarla geçiştirilerek değil de, öncekilerden daha farklı biçimiyle sergilenir "Karartma Geceleri"nde. İşkence eyleminin simgesi olan "göz bağı"yla sımsıkı kapatılmıştır "kurban"ın gözleri. Ve çırılçıplaktır. Çıplak bedenine kovalarla buz gibi soğuk sular dökülür.

    Kurçenli'nin işkenceyi, şiddet öğelerine fazla yaslanmadan soğuk bir duş sahnesiyle göstermesine karşılık, siyasal suçluların öykülerinde yine de bu sınırlar istenildiği gibi aşılamayacaktır. Sansür baskısı korkusuyla. İşte 1994'te Artun Yeres'in İnci Aral uyarlaması "Buluşma"da işkence varsayımı "Karartma Geceleri"nden önce çekilen diğer örneklerdeki gibi "laf"da kalacaktır. Oysa, siyasal bir çatışma sonucu ayağından vurulan devrimci genç (Aytaç Arman), geçtiği ağır işkenceden erkekliğini kaybederek çıkmıştır.

    1995-98 arası, siyasal içerikli ya da kahramanı "işkence kurbanı" olan tiplemeler pek yer almaz Türk sinemasında. Şiddet ve işkence olgusu suya sabuna dokunmayan, fincancı katırlarını ürkütmeyen konular içinde sürüp gidecektir. Sinan Çetin'in tümüyle cinsel şiddete dayalı, bol güzel kadınlı bir o kadar da uçuk-kaçık maço erkek tiplerinin doluştuğu "Bay E" adlı filminde ne işkencelere tanık olmayız ki? Hele, Cansu Akbel'in işkenceyle dilinin kesildiği sahne. "Bay E"de olduğu gibi bir "cani tipleri galerisi"ni oluşturan Umur Turagay'ın "Karışık Pizza"sında sandalyeye bağlı pizza dağıtıcısı gariban gence (Olgun Şimşek) yönelik işkence, film boyunca sürer. İrfan Tözüm'ün "Mum Kokulu Kadınlar"ında, Erden Kıral'ın "Avcı"sında ve Serdar Akar'ın "Gemide"sinde sergilenen şiddet türleri ise cinsellikle endekslidir.

    Mustafa Altıoklar'ın "Ağır Roman"ı, siyasal bir film olmamakla beraber, polis işkencesini ilk kez dolaysız biçimiyle göstermektedir. Dilinin çözülüp konuşması için Berber Ali'ye (Savaş Dinçel) uygulanan işkence önemli bir örnek teşkil eder Türk sinemasında işkence sahneleri için. Ama "işkenceci polis tipleri"nin en acımasız biçimiyle ve de film boyunca yer aldığı film, İsmail Güneş'ten geliyor. "İnsanlık ayıbı işkence"nin her türü yer almaktadır "Gülün Bittiği Yer"de. Erkeklik organına iliştirilen elektrik teli, tazyikli su, Filistin askısı, falakadan şişmiş ayaklarla tuz üzerinde yürütme gibi. Tüm bu işkence dehşet verici boyutlarıyla sürüp giderken, işkenceci polisler, birbirleriyle şakalaşacak ve kabak çekirdeği yiyecek kadar rahatlar... Kurbanları ise, ağır işkence sonucu erkekliğinin örselenmesi utancıyla sevgilisine dönemeyen bir genç (Tolga Tibet)... Uzadıkça uzayan tren bölümleri ve işkence sahnelerinin tekrarlarıyla oluşan bazı aksaklıklar bir yana bırakılırsa "şiddeti ve işkenceyi sorgulaması" açısından elbette ki cesur bir film sonuçta. Yıllarca vuran kıran karate yapan polis rollerinde izlediğimiz Cüneyt Arkın'ın, gözaltındaki oğlunu kaybeden bir savcıyı, acılı bir babayı oynaması da filmin ilginç yanı.

    "Gülün Bittiği Yer"i iyi ki Alan Parker gibi yabancı bir yönetmen çekmemiş. Yoksa "kıyamet" koparılırdı milliyetçi duygularla. "Yeni bir Geceyarısı Ekspresi" diyerek... Yine de işkenceyi "acıtıcı" bir tavırla bir Türk yönetmeninin sergilemesinden rahatsız olanlar yok değil.

    12 Eylül 1980 ihtitali sırasında bir ailenin yaşadıklarını konu alan ve Mehmet Ali Alabora ile Sibel Kekilli'nin başrol oynadığı 'Eve Dönüş' filmi günümüz sinemasında şiddet ve işkencenin en fazla yer aldığı yapıtlar arasında yer almaktadır. 12 Eylül Dönemi işkencelerini cesurca sergileyen bir filmdir. Lakin işkence burda kahraman eli ile meşrulaşmadığı için olumsuz bir özellikle lanse edilmekte ve şiddet özendirilmemektedir. Olması gerekende bu tarz bir sunumdur.

    Şiddet Türk sinemasında da toplumumuzda olduğu gibi yerini almaktadır. Burda tartışılması gereken şiddetin varlığı değil içeriğidir. Şiddet özendirici bir nitelikte aktarılıyorsa kesinlikle engellenmesi gereken bir unsurdur, ama şiddet gösterilirken kişide tam tersi bir etki uyandırıyorsa orda ki şiddetin varlığı olumsuz değil olumlu bir işleve hizmet etmektedir.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Türk Sineması Ve Spor

    Türk sinemasında "spor filmleri"ne rastlamak hiçde kolay değildir ama Yeşilçam'ın sporu ve sporcuyu tümüyle ihmal ettiği de söylemekte yanlış olacaktır. İşte sinemaya transfer olan sporcular, perdede kendilerini oynayan futbolcular ve şampiyon boksörleriyle Yeşilçam'ın spor macerasıda yadsınamaz.

    Dünya sinemasında spor ve sinema birlikteliği birçok "sporcu aktör"ü sinema dünyasına kazandırmıştır. Örneğin 20 filmde oynayan 1912 Olimpiyatları'nın efsanevi atleti İsveçli Jim Thorpe, 1924 ve 1928 olimpiyatlarının 5 altın madalyalı yüzücüsü Johnny Weismuller, jimnastikçi Frank Merril, 1928 olimpiyat şampiyonu Herman Brix, Amerikan futbol yıldızı Lex Barker ve Buster Crabble ile ünlü futbolcu Pele. Birçoğunu "Tarzan Filmleri"nden tanıdığımız bu sporcu aktörlerin içinde en unutulmazı, kuşkusuz Johnny Weismuller'dir. Kadın sporcu oyuncular arasında ise buz patenci Sonja Henie ve sinema tarihinde "su perisi" adıyla ün yapan Esther Williams.

    Dünya sinema tarihinin futbola adanan ilk filmi "The Winning Goal" adıyla 1920'de İngiltere'de çekilmiştir. Araştırmalara göre ise boks, sinemaya en çok konu olan spor türü. 179 filmle araştırmaların yapıldığı tarihin birincisi konumuydaydı. Ki hepimizin çok iyi bildiğ ‘Rocky’ serisi, Muhammet Ali ve Tyson’ın hayatını anlatan biyografiler bunun en güncel örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Türk sinemasında bugüne dek böyle bir araştırma yapılmadığı için, sayısal açıdan hangi spor türünün bizim sinemamızda öne çıktığı kesinlik kazanmış değildir. Ancak, görebildiğimiz kadarıyla "güreş" ve "futbol"un, kimi sahnelerde veya konuyu bir bütün olarak ele alan filmlerde daha öne çıktığını söyleyebiliriz. Bunların yanında boksta azımsanamayacak orandadır.

    İlk Sporcu Sinemacı olarak Burhan Felek karşımıza çıkmaktadır. Güreş, boks ya da futbol gibi sportif öğeleri içeren sahneler, ilk kez hangi filmle girmiştir Türk sinemasına diye sorulacak bir soruya ne yazık ki birçok filmin, depo yangınları sonucunda yokolması nedeniyle kesin bir yanıt vermek elbette kolay olmayacaktır. Eğer konuyu gerçek sporcu kimliğiyle ele alırsak, Türk sinemasındaki bu "ilk vuruş"u, 1918'de çekilip de kayıplara karışan "Alemdar Mustafa Paşa" filmiyle Burhan Felek'in yaptığını görürüz. Futbola Kuşdili ve İbrahim Ağa çayırlarında (Kadıköy) başlayan Felek, o tarihte Anadolu Kulübü'nün de "reis"idir. Sporcu bir gazeteci olan Burhan Felek, "Alemdar Mustafa Paşa"nın senaryosunu yazdığı gibi, Kenan Erginsoy'la birlikte operatörlüğünü de (görüntü yönetmeni) yapmıştı. Filmin yönetmeni de gazeteci dostu Sedat Simavi'ydi. Felek bir anısında şunları yazar: "66 yıllık spor hayatım var. Bu merak saikasıyla 1908 tarihinde Üsküdar'da 'Futbol' adında haftalık bir spor gazetesi çıkardıktı. Dört nüsha yayınlanabildi. Paramız bitti kapadık. Bu, Türkiye'de çıkan ilk spor mecmuasıdır."

    Felek, 1940 yılında da Muhsin Ertuğrul'un yönettiği "Nasreddin Hoca Düğünde" adlı filmin senaryosunu yazarak sinema ilişkilerini sürdürecektir.

    Faruk Kenç'in 1947'de yönettiği "Karanlık Yollar", bir aile faciasını içeren dramatik ağırlıklı bir filmdir. Konunun bir çiftlikte geçmesi nedeniyle davullu zurnalı bir yağlı güreş sahnesi eklenmiştir. Bu, Türk sinemasının ilk güreş sahnesi midir diye bir soruya yine ne yazık ki geçmişin ayak izleri çok net olmadığından sıhhatli bir yanıt vermek mümkün olmamaktadır.

    Örneğin 1949'da çekilen "Ölünceye Kadar Seninim", "bir futbolcunun başrolünü oynadığı ilk film"di bir saptamaya göre. O dönemde Galatasaray takımının ünlü bir futbolcusu olan Bülent Eken'in başrollerden birini paylaştığı elbette doğruydu ve kendini oynuyordu. Galatasaray-Fenerbahçe maçından çeşitli görüntüler izlediğimiz filmden bir yıl önce, Bülent Eken kadar "yıldız futbolcu" olmasa da başrol oynayan bir başka futbolcu vardı. "Damga" filmiyle Turhan Ün. Sonradan yönetmen olan Memduh Ün'ün o yıllardaki oyunculuk adıydı. Ve Memduh Ün, Beşiktaş takımıyla Ankara karmasında oynamış bir futbolcuydu.

    1950-60 arası, sporcu-sinema ilişkileri açısından oldukça hareketli geçer. Oyunculuğa soyunan çeşitli sporcu tiplerini bu dönemde görürüz. Çekiç atma şampiyonundan, yüzme şampiyonuna ve ünlü güreşçilere dek... Yalnızca gerçek sporcularımız mı? Beyaz perdede kendilerini oynayan ünlü sporcularımızın yanısıra ünlü yıldızlarımız da konu gereği sporcu rolleriyle kamera karşısına çıkacaklardır.

    Kılıktan kılığa giren 1950'li yılların ünlü komedyeni İsmail Dümbüllü, konusu üzerine kurulan bir filmde ortalığı birbirine katan bir boksörü canlandırır. "Dümbüllü Sporcu"dur filmin adı. Müzikal bir komedi olan "İstanbul Çiçekleri", Galatasaray-Fenerbahçe takımlarının bir maçıyla başlar. "İstanbul Yıldızları" da müzikal bir film olmasına karşılık olaylar bir futbol maçı çevresinde gelişir. Maçı hangi takım kazanacaktır? İki taraftar iddiaya girer. Maç günü yaklaşırken iddiacılardan biri karşı takımın golcü futbolcusunu güzel bir kızla yurtdışına kaçırtır. Maçın oynanacağı gün, yerine bir uşak çıkartılır. Ünlü futbolcu, maçın ikinci yarısına yetişerek iki gol atar ve takımını zafere ulaştırır. Ünlü futbolcu rolünü oynayan yanılmıyorsak Muzaffer Hepgüler'dir. "İstanbul Yıldızları", dönemin kısıtlı şartları içinde ne denli ilkel kalsa da sonuçta maç ağırlıklı bir "ilk film" ve bir "futbol parodisi"dir.

    Lütfi Ö. Akad'ın yönettiği bir casusluk filmi olup konusu düşman işgali altındaki İstanbul'da geçen "İngiliz Kemal Lawrence'e Karşı", genelde olumlu notlar almasa da bir gazeteci, boks sahneleriyle ilgili şunları yazar: "Filmde, bugüne kadar hiçbir yerli eserde görülmemiş bir boks sahnesi vardır ki, üzerinde tam üç hafta çalışılmış ve hakikaten müstesna bir şekilde meydana getirilmiştir... Diğer bir hususiyet dövüş sahnelerinde oynayanların hakiki boksör oluşu ve yumruklarını iyi kullanmalarıdır."

    Yıllarca milli forma giyip çekiç atma şampiyonu olan Tamer Balcı, Türk sinemasının "yerli Tarzan"ıydı. "Tarzan İstanbul'da" adlı filmde daldan dala atlayarak atletik bir vücut sergiler. 1952'de "Yavuz Sultan Selim Ağlıyor" gibi tarihsel filmlerde oynayan Lale Oraloğlu da 400 metre yüzme şampiyonu ve Türkiye gülle atma ikincisidir. Oraloğlu, byük ihtimalle Türk sinemasıyla ilişki kuran ilk hanım sporcumuzdur.

    Yine bu dönemde birer yıl arayla iki ünlü güreşçimiz, Yeşilçam'a transfer olur. Celal Atik "Yörük Ali"yle, Hayrabolulu Süleyman da "İlahi Güreşçi" filmiyle. Her iki film, güreşçi yaşamları üzerine kurulmuş ilk yapımlardır. Celal Atik, Sultan Abdülaziz döneminin ünlü güreşçilerinden Yörük (Yürük) Ali'yi canlandırır. Hayrabolulu Süleyman ise, trajik bir sonla yaşama veda eden efsanevi pehlivan Koca Yusuf'u oynar.

    Beyoğluspor'da bir süre santrafor oynayan Hasan Kazankaya 1957'de film yapımcılığına başlayıp sporcu-sinema ilişkilerini sürdürse de futbol sinemasının ve futbol yıldızlarının ağırlıklı olduğu dönem 1960'lı yıllardır kuşkusuz. Dönemin ilk başlarında boks sahneleri öne çıkar gibi olur. Orhan Günşiray, Metin Erksan'ın "Oy Farfara Farfara" adlı filminin bir sahnesinde boks eldivenleriyle kamera karşısına çıkar. Ama gerçek ve asıl boksör Aydın Demir'dir. 1961 yılında Türkiye Boks Şampiyonu olan Demir, "monşer" rolüyle "Yaban Gülü"nde oynar. Giderek de birçok filmde oyunculuğunu sürdürür.

    Boks ringlerinin hemen ardından "yeşil sahalar" girer görüntüye. Top peşinde koşanların bir bölümü futbolcu olmayan oyunculardır 1960'lı yılların başlarında. Suphi Kaner ve Fikret Hakan gibi... Bir güldürü filmi olan "Gol Kralı Cafer"de Suphi Kaner, iki kişiliklidir. Yani hem kaleci, hem de kahveci çırağıdır. Fikret Hakan serseri bir futbolcuyu oynar "Aşk Yarışı"nda. Aralarında paylaşamadıkları "esas kız" rolündeki Türkan Şoray'ı elde etmek için birbirleriyle savaşan bir futbolcuyla bir mimarın iktidar mücadelesidir anlatılan. Bu temel öykü içinde antrenör ve menajer gibi futbol dünyasının diğer karakterleri de yer alır yan tipler olarak. Yönetmen Mehmet Dinler'in "üstün erkek tipolojisi"ne uygun klasik çözümlemesiyle "esas kız" futbolcuya kalır...

    Hayatı macera ve skandallarla dolu bir "olay futbolcu" Varol Ürkmez. Medyatik adıyla "panter kaleci" Ürkmez'in yaşamı bir romandır. Futbol yazınında bir adı da "Şikeci Varol"a çıkan, İzmir Altay'dan sonra Beşiktaş ve Galatasaray takımlarında oynayan, milli forma giyen Ürkmez, 1963'te sinema oyunculuğuna başlar. "Kavgasız Yaşayalım" adlı filmiyle... Varol'un film teklifleri almasının nedeni, futboldaki başarılarıyla skandal dolu fırtınalı yaşamından kaynaklanır. Çünkü sürekli magazin basının gündemindedir.

    Üçüncü filmi "Şekerli misin Vay Vay"ın stadyum sahneleri, Fenerbahçe-Altay maçı sırasında çekilecektir. O yıllarda Varol, Altay takımının kalecisidir. Lig maçı uzaktan kamerayla görüntülenirken, Fenerbahçe'nin ünlü futbolcusu Lefter, önündekileri çalımlayıp Altay kalesine şutunu atar. Varol, ünlü uçuşuyla havada topu kapıp, kendini izleyen film kamerasına pozlar verince Lefter bozulur (Varol anılarında böyle aktarılıyor). Ardından hakeme yaklaşan Lefter der ki: "Bre hakem bey. Burada maç mı oynuyoruz, yoksa film mi çeviriyoruz? Şu Varol denen adama baksana, kaleci değil aktör..." Evet Varol Ürkmez, kamera karşısında hem futbolunu oynamakta, hem de film çevirmektedir.

    Varol Ürkmez'den iki yıl sonra Türk futbol dünyasının en sevilen yıldızlarından Metin Oktay "artist" olacaktır. Yalnızca bir tek filmle. Atıf Yılmaz'ın yönettiği "Taçsız Kral"la... O yıllarda "cim bom bom" alkışlarıyla futbol oynayan Galatasaraylı Metin Oktay fırtına gibidir ve de çok yakışıklıdır. Futbol dünyasındaki "krallığı" bir sinema yapıtıyla da "tescil" edilen Oktay'ın "ilk ve son film"i olmasına karşılık Varol Ürkmez'in oynadığı filmlerden farklıdır. Metin Oktay, kendi adı üzerine kurulan bir senaryoda oynadığı gibi çevresi de Gönül Yazar, Ajda Pekkan ve Ayten Gökçer gibi ünlü isimlerden oluşturulmuştur.

    "'Taçsız Kral' adlı bu filmde hayalle, gerçek içiçedir. Daha doğrusu bazı bölümleri gerçek olaylardan yola çıkar ama farklı sonuçlara ulaşırken, bazı bölümleri tümüyle fantezidir.

    Ünlü futbolcuların oynadığı filmlerin bir özelliği, maç dışı sahnelerde "figüran" olarak takım arkadaşlarını da görebilmeniz. Örneğin "Taçsız Kral"ın bir sahnesindeki Galatasaray ve Milli Takım kaptanı Baba Gündüz (Kılıç) gibi. Başrollerini Beşiktaşlı Birol Peker'le Şenol Birol'un paylaştığı "Şenol Birol Gool" adlı filmde ise Fenerbahçeli Şükrü (Binand) ile Ogün'ü...

    Nejat Saydam'ın yönettiği "Şenol Birol Gool"ün öyküsü, balıkçılık yapan iki kardeşin üzerine kuruludur. Daha sonra bir takıma yedek futbolcu olarak transfer olan kardeşler, bir maçta sakatlanan futbolcuların yerlerine girince yaşamları değişiyordu. İki ünlü futbolcunun karşısındaki yıldız da Fatma Girik'ti.

    Futbol yıldızlarının ağır bastığı bu dönemde, ünlü güreşçi Koca Yusufun hayatı 10 yıl sonra ikinci kez çekilir. "Koca Yusuf"ta "Müthiş Türk" diye anılan güreşçiyi Özdemir Aydın, yurd dışında tanıştığı Jane Grefford'u da Fatma Girik oynar. Çetin Karamanbey'in yönettiği "Koca Yusuf" gerçek yaşamla ilgili otobiyografik bir denemedir. Bu arada milli basketçi Yılmaz Gündüz "Yedi Canlı Adam"la Türk sinemasının "yerli James Bond"u olarak ortaya çıkıp bu tür çalışmalar yaparken, Zeki Müren'i de "Düğün Gecesi"nin bir sahnesinde boks ringinde görürüz.

    Yeşilçam 1970-80 yılları arası "spor filmleri" üretmeyi sürdürecektir. Ayhan Işık, "Şampiyon"da ringe veda eden eski bir boksör tipini çizer. Sadri Alışık ve "Ne Hakem!"de Osman Babadan adlı komik bir futbol hakemini, Müjdat Gezen "Pembe Panter"de topu elleri yerine ayaklarıyla tutmaya çalışan kaleciyi oynar. Gerçekte Müjdat Gezen de eski bir sporcudur. Vefa'da futbol ve basket oynamıştır.

    1980'li yılların öncesine dönüp kabaca bir toplam yaparsak, Türk sinemasına tutku sonucu ya da başka gizli amaçlarla giren bir dolu sporcu görürüz. Hatırladıklarımız kadarıyla yapımcı İsmail Gonca boksörlük yapmış; oyunculardan Önder Somer, Tunç Oral, Oktar Durukan, Orhan Günşiray futbol, Hüseyin Alp basket oynamış; Hasan Ceylan bisiklet hakemliği yapmış, Yavuz Selekman ise güreşçilik... Elbette Türk sinemasının "sporcu oyuncular"ı bu isimlerle sınırlanmıyor. Daha başkaları var... Örneğin, her filminde karate yapan, havalarda en uzun atlayışları gerçekleştiren Cüneyt Arkın'ı, Türk sinemasının "sporcu oyuncu"arında saymayacak mıyız? Her ne kadar sinemaya girdikten sonra kendini yetiştirse de...

    Futbol öğelerini içeren güldürü filmleri Yılmaz Atadeniz'in "Biyonik Futbolcu"suyla devam eder. Maç sırasında sakatlanan bir kalecinin yerine yanlışlıkla ameliyat olan tombalacı rolündeki Aydemir Akbaş'ı "biyonik futbolcu" yapan sır, dizkapaklarındaki "yay"dır. Konusu ilginçtir ama, Kartal Tibet'in yönettiği Aziz Nesin uyarlaması "Gol Kralı" tam bir kara mizahtır. Ve sağlam bir altyapısı vardır, futbolcuyu da Kemal Sunal oynar.

    1980 sonrası filmlerde güreş, parçalı ilave sahnelerden oluşur. Özellikle de Natuk Baytan'ın "Toprağın Teri"nde... Nesli Çölgeçen'in "Züğürt Ağa"sı, güreş olgusunu bütünüyle almasa da Şener Şen'in oynadığı ağa, "güreş tutkunu"dur. Kendi de güreşir ve köyünde şölenler düzenler. Giderek yok olmanın eşiğine gelen güreşçilik mesleğini sorgulayıcı bir tavırla gerçekleştiren asıl önemli film ise "Pehlivan"dır. Tarık Akan'ın büyük bir başarıyla oynadığı Bilal Pehlivan babadan teslim aldığı mesleğin sonunu, bir çöküşü yaşamaktadır. Tıpkı ağalık kurumunun çöküşünü yaşayan "Züğürt Ağa" gibi...

    1991'de bu kez 1972'nin Avrupa Boks Şampiyonu oyunculuğa soyunur. Bu "şampiyon boksör" Cemal Kamacı'dır. O da Metin Oktay gibi kendini oynar. Ve 1963-76 yılları arasındaki spor yaşamı, "Benim Zaferim" adıyla çekilen filmin temel konusudur. Ne var ki, yönetmen Ünal Küpeli'nin iddialı boks filmi, beklenen ilgiyi görmez. Spor ve sinema ilişkisi açısından bakıldığında, filmin tek özelliği konunun bir "şampiyon boksör"ün üzerine kurulmasıdır.

    "Benim Zaferim", 1990'lı yılların son spor kaynaklı filmi midir? Eğer eski yıllardaki deve güreşleri ve onları antrenör gibi yetiştiren "sarvan"lar spor kültürü kaps***** giriyorsa, Tunca Yönder'in 1997'de çektiği, aynı konuya dayalı "Çökertme"yi de bu toplama almamız gerekiyor.

    “Dar alanda kısa paslaşmalar” ise 2000 sonrasında çekilen ve futbol olgusunun tüm yönleri ile ele alındığı bir senaryo ile görüntüye aktarılmıştır. Film gösterildiği dönemde büyük ilgi ve beğeni toplamış ve küresel kültürün tüm dünyayı eğemenliği altına alan sporu olan futbolu farklı yönleri ile izleyiciyle buluşturmuştur. Bir mahalli futbol takımının mahalle için öneminin aktarıldığı film, sporun sosyal yönünü aktaran bir başyapıt olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Türk sinemasında yer alan spor filmleri ne yazık ki dünya sineması ile kıyaslanamayacak kadar zayıf ve yetersizdir. Hollwood ve Avrupa sineması elit kültürlerine dair yüzlerce ve hatta binlerce filmle sinema tarihlerinde yerlerini almaktadır. Amerikan sinemasının bezbol, basketbol, amerikan futbolu, buz hokeyi,.... gibi başalt sporlarını ele aldığı hatta sporun ekonomik ve siyasi yönlerinin ele alındığı yüzlerce başyapıtı bulunmaktadır. Keza Avrupa sinemasındada benzer yapımlar kendine yer bulmaktadır. İngiliz yapımı olan ‘Hayatımın Çalımı Beckham’ hem spor hemde kültürler arası ilişkileri ele alaması açısından sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. Artık bazı sporların spor kavramının dışında, ekonomik, siyasi ve sosyal olarak farklı özelliklerinin tartışıldığı günümüzde sinemanın spor kavr***** kayıtsız kalması beklenemez. Tarih ile var olan spor kavramın hakkettiği önemi sinema tarihi içerisinde de alacaktır.

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Türk Sinemasında Dış Göç

    Gerçeklik kendine daima sinemada yer bulmuştur. Görsel bir tarih kütüphanesi gibide bir işlevi vardır sinemanın. Ki hiçbir ülke sineması, kendini devlet politikalarından ve toplumsal sorunlardan soyutlayamaz. 1960’lardaki dış göç olgusuda bunlardan biridir ve Türk sinemasının bu konu ile ilgilenmemesi düşünülemezdi.

    Zaman içerisinde değişik ülkelere milyonlarca vatandaşımızı gönderdik. Bu ülkeler arasında Almanya’nın yeri ülkede yaşayan Türk göçmen nüfus dolayısı ile apayrı bir konuma sahipdir. Her şey İkinci Dünya savaşının yaralarını sarmak isteyen Almanya’nın, ülke sanayisini oluşturmak, işçi açığını karşılamak amacı ile Türkiye ile 30 Ekim 1961’de bir anlaşma imzalaması ile başlamıştı. Bu anlaşma ile Almanya’ya her sene binlerce işçi gönderilecektir. Bir sene içinde 100.000 kişi göç için başvurmuş 10 sene içinde ise 500.000 Türk vatandaşı Almanya topraklarına ayak basmıştı bile. Özellikle Almanya ve diğer batılı ülkelerine yapılan bu göç olayı 1973’deki petrol krizi ile durmuş, Avrupa ülkelerinin artık işçi almayacağını açıklaması ile sona ermiştir. Büyük umutlarla buralara gelen insanlarımızdan birinci kuşak Türkler, kimlik bunalımı içinde büyük acılar yaşadılar. Dilini ve yaşam biçimini bilmediği bu ülkede tutunmakta zorlandılar. Kimileri inatla devam ederken birçokları bu mücadeleden pes edip geri döndüler. Ve burda yaşanılan binlerce zorluk, entegrasyon süreci, oluşan renkli yeni kimlikler, asimile edilen yeni kuşaklar derken sinema açısından onlarca yeni konu, yeni bakir alanlar oluşmuştu ele alınması gereken.

    Dış ülkelere yapılan göç ve bunun sonucunda yaşanan dramlara sinemamız seyirci kalmadı. Özellikle yurtdışında yaşayan (Tunç Okan, Korhan Yurtsever, Tevfik Başer, Fatih Akın) Türk yönetmenleri tarafından bu konu sürekli irdelendi. Yurtdışında yaşayan insanlarımızın dramı, kimlik bunalımı, uyumsuzlukları, törelerden kaynaklanan sorunlar gibi temalar bu filmlerin konularını oluşturmuştur.

    Bu sosyal olgu sinemada fazlası ile yerini buldu. Türk insanının yabancı ülkelerde üstlendiği görev ve karşılaştığı zorlukların yansıtılması sinema emektarları açısından zorunluluk haline geldi. Çok geçmeden bu sorumluluk bağlamındaki yapıtlar Türk sinema tarihindeki yerini aldılar. Bu yapıtlardan bazıları;

    BABA (1971) – Yılmaz Güney: Yaşlı anası, karısı, iki çocuğu ve bir de motorlu bir kayığı olan Cemalin tüm umudu Almanya’ya gitmektir. Yoksulluğun pençesinden bıkmıştır ve eğer giderse oğluna mandolin, kızına da pilli bebek getirecektir. İş ve İşçi bulma kurumunun muayene salonunda acı bir sürprizle karşılaşır. Alman doktorlar ona “siz gidemeyeceksiniz, dişleriniz eksik” deyince Cemalin tüm hayalleri yıkılır. Kaderine lanet okuyan Cemal, patronu tarafından, pavyonda adam öldüren oğlunun suçunu üstlenmesi için teklif alır. Adamın söylediği şu sözler düşündürücüdür. “Sana ömür boyu bakarım, ha Almanya’ya gitmişsin, ha hapishaneye”. Ailesine Almanya ya gideceğini söyleyerek yalan söyleyen Cemalin demir parmaklıklar ardında artık yeni bir yaşamı vardır.

    OTOBÜS (1975) – Tunç Okan: Gösterime girdiği yıllarda yerli ve yabancı basın tarafından oldukça söz edilen Otobüs, özellikle Türklere hakaret ediyor gerekçesi ile ağır eleştirilere uğramıştı. Film, Türkiye’nin kırsal bir yöresinden iş bulma vaadiyle kaçak olarak İsveç’e getirilen 9 işçiyi ele almaktadır. Hurda bir otobüs ile, zorlu bir yolculuktan sonra Stockholm’e getirilen işçiler, paraları ve pasaportları alınarak şoför tarafından terk edilirler. Saatlerce perdeleri sımsıkı kapatılmış otobüsün içinde bekleyen 9 kişi, teker teker dışarı çıkmaya başlarlar ve acı sonla karşılaşırlar.

    ALMANYA ACI VATAN (1979) - Şerif Gören: Almanya'da yaşayan Türk işçilerinin sorunlarına dikkat çeken filmde, iznini geçirmek için Almanya'dan köyüne gelen Güldane, Mahmut ile tanışır. Almanya hayalleriyle yaşayan Mahmut, Güldane ile evlenir ve Almanya'ya giderler. Bir süre sonra Güldane çok içen ve hovardalık yapan kocasını terk eder ama polis Mahmut'u yakalar ve karısına teslim eder.

    KARAKAFA (1980) – Korhan Yurtsever: Karakafa, 3 çocuklu bir ailenin Almanya öyküsüdür. Kadının işçi kuruluşları sayesinde bilinçlenmesine karşın, kocanın yerinde sayması, üstelik karısına karşı çıkması, bunun sonunda ailenin dağılması, sonuçta kocanın yaptığı hatayı anlayıp geri dönmesi anlatılır.

    KIRK METRE KARE ALMANYA (1986) – Tevfik Başer: Köyünden hiç dışarı çıkmamış bir Türk köylü kızının, tanımadığı bir adamla evlendirilerek, Almanya’ya getirilmesi ve buranın kötü etkilerinden korunmak amacı ile, kocası tarafından iki odalı eve hapsedilmesi konu edilir.

    POLIZEI (1988) – Şerif Gören: Ali Ekber, Berlin’de geceleri amatör bir Türk tiyatrosunda temizlik yapan, gündüzleri sokakları temizleyen gariban bir çöpçüdür. Bir gece, gizlice, kostümler arasında bulduğu bir polis giysisini alıp evine getirir. Ertesi gün elbiseyi giyip havalı bir şekilde dışarı çıkar. Dükkânları teftiş eder, arkadaşlarını korkutur. Daha önce kendisine yüz vermeyen Alman kızı tavlar ancak sonunda gerçek kimliğine döner.

    BERLIN IN BERLIN (1992) - Sinan Çetin: Alman mühendis Thomas, çok beğendiği kadın Dilberin fotoğraflarını çektiği için, kadının kocası Mehmet ile tartışır ve adam kaza ile ölür. Thomas özür dilemek için evlerine gider ancak Mehmet’in kardeşi Mürtüz intikam almak istemektedir. Ancak Töre gereği Thomas misafir sayıldığı için kimse ona dokunamayacaktır.

    Bunların dışında ilk akla gelen dış göç konulu filmler; Gurbetçiler(1972) – Türkan Şoray, Gül Hasan(1979) – Tuncel Kurtiz, Kardeş Kanı(1984) – Muammer Özer, Cumartesi-Cumartesi(1984) – Tunç Okan, Ölmez Ağacı(1984) – Yusuf Kurçenli, Yanlış Cennete Elveda(1988) – Tevfik Başer, Sanı Mersedes (1993) - Tunç Okan, Umuda Yolculuk(1990) - Xavier Koller, Feride Çiçekoğlu, Duvara Karşı – Fatih Akın,... olarak sıralanabilir.

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Batı Sinemasında Türkler

    Batı sineması Türkiye’ye, Türklere nasıl bakıyor acaba. Türkiye onların gözünde modern bir Avrupa ülkesi mi yoksa egzotik görüntülerle dolu gizemli bir atmosfer mi?

    Bir belgeselde soruyorlardı ‘Türkiye deyince aklınıza neler geliyor’ diye. Cevaplar gerçekten düşündürücü idi. Ya biz ülkemizi hiç iyi tanıtamıyoruz, ya da birileri bu insanların kafalarını karıştırıyor. Çünkü söyledikleri şeyler sadece hamam, dansöz, lokum, kebap ve İstanbul’dan ibaretti. Hatta birçoğu Türkiye’nin haritadaki yerini dahi bilmiyorlardı.

    Avrupalılar Türkiye’yi beyazperdede ilk olarak sinemayı keşfeden Lumiere’lerin kameramanları aracılığı ile tanıdılar. Bu dönemde Türkiye’ye gelen Alexandre Promio, Charles Moisson vb.. kişiler başta saray olmak üzere İstanbul’un birçok yerinde çekimler yaptılar. İşin komik tarafı bu kameralar ilk olarak yurda sokulduklarında makineleri tüfek sanılmış ve getirenler tutuklanmış. Fransız elçisinin araya girmesi ile serbest kalmışlardır.

    Türkiye aleyhtarı filmlere baktığımızda karşımıza ilk olarak 1922’de gerçekleştirilen Oscar Apfel yönetimindeki “Auction of Souls” gelir. Film, 1918’de Newyork’ da yayımlanan bir anı kitabına dayanıyor. Amerikan Film Rehberinde bu film, sözde ermeni soykırımının ermeni ailelerini nasıl parçaladığı anlatılır. Sonraki yıllarda da ermeni taraflı filmler hiç bitmeyecek, insanların akılları karıştırılmaya devam edilecekti.

    Hollywood yapımcıları hep işin kolayına kaçmış ve yeterince araştırma yapmadan başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri aynı kefeye koymuşlar. Bu ülkeler neredeyse birbirlerine çok benzer biçimde perdeye yansımıştır. Türkler ise kaba saba, intikam alan, tüküren, bağıran, öldüren, ırza geçen tipler olarak karakterize edilmiştir. Onlara göre 1910’lu yıllardan bu güne kadar Osmanlı Sarayı bir entrika, komplo, aldatmaca, suikast ve cinayet yuvasıdır, istibdatçı sultanları ve harem sahibi, kadın (Batılı kadın) tutkunu paşaları ile. Türkiye yakın tarihte ve savaş dönemlerinde bir casuslar cenneti; Osmanlı ordusu kıyıcı, talancı, çapulcu ve katliamcı; Osmanlı yönetimi ya tümden ilgisiz ya da uygarsızca baskıcı. Artakalan ise doğal güzellikler ve her yerden, camilerden esir pazarlarına kadar, fışkıran doğu romantizmi’dir.

    Bu filmlerden bazıları şunlardır;

    LAWRENCE OF ARABIA : Türkiye’de uzun yıllar yasaklı olan ve ilk defa Star televizyonunda gösterilen “Arabistanlı Lawrance”’filmide taraflı bir yapım olarak karşımıza çıkmaktadır. David Lean’ın yönetiminde Peter O’Toole, Alec Guinness, Anthony Quinn, Omar Sharif gibi dev oyuncuların yer aldığı filmde Türkler bir istilacı ve yenilmesi gereken bir özgürlük düşmanı olarak gösteriliyor.

    MIDNIGHT EXPRESS : Herhalde hiçbir film, “Gece yarısı ekspresi” filminin Türkiye aleyhte propagandasının yarısını bile yapamamıştır. Film o derece etkili olmuş ki, yıllar geçmesine rağmen birçok batılı insan Türkiye’yi ve Türkleri tıpkı filmde anlatılan biçimde sanmıştır. Öyküsü kısaca şöyle. Amerikalı öğrenci olan Billy Hayes, 1970 İstanbul'da haşhaşla uçağa binmek üzereyken, havaalanında yakalanır ve tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevi'ne konulur. Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Hayes 1975'in ekim ayında firar edip önce Yunanistan'a sığınır, oradan Amerika’ya geçer. Amerika'da, Türkiye'de cezaevinde kaldığı süre içinde başından geçenleri bir kitapta toplar. Hayes’in eseri büyük ilgi görür. Daha sonra kitap Oliver Stone tarafından senaryolaştırılıp, Alan Parker tarafından filme çekilir. Film 1978’de En iyi senaryo ve Müzik dallarında ikide Oscar kazanır. 13 yıl sonra yapımcı David Puttnam tarafından söylenen sözler dikkat çekicidir. "Şimdi baktığımda filmin olayları aşırı basitleştirdiğini, şematize ettiğini ak ve kara biçimde gösterdiğini kabul ediyorum. “Gece yarısı ekspresi” bizim film yapmak için satın aldığımız bir hikâye idi. İçinde gerçekle uyuşmayan birçok şeyi içeriyordu. Derin tutarsızlıklar vardı. Ama bunları kontrol etme olanağımız olmadı." Yönetmen Alan Parker da 1986'da bir söyleşisinde filmdeki kimi diyalogların yanlışlığını kabullendi. "Filmi anti Türk olarak eleştirdiklerinde çok sarsıldım. Irkçı bir film yapmak istememiştik. Adaletsizlik üzerine bir film yaptığımızı sanıyorduk. Şimdiki aklım ve siyasal olgunluğum olsaydı pek çok şeyi daha farklı yapardım."

    Sinema tarihçisi ve araştırmacı yazar Giovanni Scognamillo bu konudaki görüşünü şöyle dile getirir "Gece yarısı Ekspresi, batıda gereği ile bilinmeyen ve bu yüzden yanlış değerlendirilen, Türkiye imajına en ağır darbeyi indiren, insanları dehşete düşüren, barbar Türk simgesini gündeme getiren, uzun süre ülke turizmini etkileyen bir yapım olarak üzerinde dikkatle durulması gereken bir örnektir.”

    GELİBOLU: Hollywood’un para kazanmak uğruna koca bir ülkeyi hiçe sayarak çektiği filmlerin yanı sıra, filmleri çekilen ülkenin onurunu zedelemeyen yapımlarda vardır. Bu filmlere en iyi örnek “Gallipoli-1981”’filmidir. Peter Weir’in yönettiği ve ünlü Hollywood starı Mel Gibson’un oynadığı filmde Avustralyalı anzak askerlerin I.Dünya savaşı sırasında hiç tanımadıkları bir ülkeye, Çanakkale Gelibolu’ya çıkarma yapmaları anlatılıyor. Ancak bu filmde savaş, insancıl ve tarafsız bir yorumla anlatılıyor.

    Sinema yazarı Nijat Özen ise yabancıların Türkiye’ye gelişine değişik bir yorum getiriyor. “Yabancılar Türkiye’ye daha çok, ya senaryolarının gerektirdiği doğal dekorları sağlamak için ya da Türkiye’deki el emeğine biçilen fiyatın düşüklüğünden yararlanmak için geliyorlar. Başka türlü de olamaz zaten.”

    Sonuç olarak sinema mekânlarını istediği yerde bulur, bulamadığında da yaratır. Sinema için ne hudut, ne ülke, ne de kıta ayrımı vardır. Gösteri bir aldatmacaya dayanacaksa o aldatmaca, gerçeğine benzer şekilde, istenilen yerde gerçekleştirilebilir. Sinemanın büyüsü de kısmen burada yatmaktadır.

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Türk Sinemasında Yarım Kalan Filmler

    Her şey ilk hesabın yapıldığı gibi şekillenmiyor. Koşullar ilk etapta yapılan hesapları tam anlamı ile yıkabiliyor. Öngörülemeyen detaylar bütünün tamamlanmasında büyük bir engel oluşturabiliyor. Yapılan hesaplar kimi zaman uygulamaya yansımıyor. Kimi filmlerin çekimleri yarıda kalır, negatifleri yıkanamaz, iş kopyası alınamaz, kurgusu yapılamaz. Hayatın her kesiminde olduğu gibi sinema sektöründe de bazı yapıtlar yarım kalırlar ve seyirciyle buluşamazlar.

    Fuat Uzkınay'ın 1914'lerde çektiği, kimi iddialara göre de çekilmediği, kimine göre arşivlerde kaybolduğu veya tüm diğer tartışmalı iddialarla şekillenen "Ayestefanos Abidesinin Yıkılışı" gibi kuşku yaratan, depo yangınlarında kül olan, çok özel yaşamları konu alması nedeniyle dava açılıp "Kayıp Kız Ayla" gibi gösterimi yasaklanan filmler bir yana bırakılırsa, Türk sinemasında "yarım kalan yapımların tarihi" 1916'da başlar. Tabiki bu süreç görünenlerin belgelerin anlatımıdır, birde gizli bilinmeyenlerin tarihi vardır ki asıl orda karşımıza çıkacak rakamlar ve gerçekler kesin rakamları ve tarihi oluşturmaktadır.

    Türkiye'ye sinemayı getiren ilk kişi olan Romanya uyruklu Polonya yahudisi Sigmund Weinberg, 1916'da dönemin ünlü tiyatrocularından Benliyan Topluluğu ile anlaşarak "Leblebici Horhor" adlı filmi çekmeye başlar. Ne var ki, çekim sırasında başrolü üstlenen oyunculadan birinin ölmesi sonucu yapım yarım kalır ve tamamlanamaz. Eğer Weinberg'in başına bu beklenmedik kaza gelmeseydi "Leblebici Horhor", Türk sinemasının "ilk konulu filmi" olacaktı. Lakin hiçbir zaman evdeki hesap çarşıyı tutmuyor. Yıllar sonra "Leblebici Horhor"u Muhsin Ertuğrul, 1923 ve 1934'te iki kez beyaz perdeye uyarlayacaktır. O zaman tamamlanamayan bu proje zaman ve koşul uygunluğuyla daha sonra hayat bulabiliyor.

    Yine dönemin ünlü komedyenlerinden İsmet Fahri (Gülünç), "Tombul Aşığın Dört Sevgilisi" adlı bir sahne oyununu filme çekmek ister ve filmin çekimlerine başlanır. İsmet Fahri, filmin hem yönetmeni, hem de başrol oyuncusudur. Bu kez ortaya çıkan bir anlaşmazlık sonucunda durum yine değişmez. Bu "ilk komedi filmi denemesi" de yarım kalır ve ilk komedi filmi olma gururu bu aksilikle başka bir yönetmen ve oyuncuya layık olur.

    Türk sinemasının başlangıç yıllarında yarım kalan filmler, türleri oluşturan ilk denemelerdir. Örneğin 1918 yılında çekimine başlanan "Alemdar Mustafa Paşa", tamamlanıp seyirci karşısına çıksaydı sinemamızın "ilk tarihsel filmi" olacaktı ama bu yapımda o fırsatı kaçıran yapımlardan olmuştur. Ama şu gerçeğide gözardı etmemek lazım ki her türlü oluşumun kuruluş aşaması sancılı ve zor olmaktadır.

    Sedat Simavi, karikatürleriyle ün yapan genç bir gazeteci olarak "Pençe" ve "Casus" adlı Türk sinema tarihinin ilk dönem filmlerini yönetmiştir. Kendisi gibi genç bir gazeteci olup foto muhabirliği yapan Burhan Felek'le üçüncü konulu filmi "Alemdar Mustafa Paşa"yı çekmeye başlar ve Burhanettin Tepsi'nin başrolünü oynadığı filmin görüntü yönetmenidir Burhan Felekte. "Alemdar Mustafa Paşa"nın yarım kalma talihsizliği ise filmin çekim aşamasından sonra ortaya çıkar. Yani, kopyası basılmadan esrarengiz bir şekilde kaybolur. Dönemin tek sinema tarihçisi Rakım Çalapala'ya göre "Alemdar Mustafa Paşa"nın negatifleri pozitif kopyası alınmadan, I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu yenilgiye uğrayınca "imha" edilmiştir. "İmha" edilsin ya da kaybolsun, sonuçta "Alemdar Mustafa Paşa", Türk sinema tarihine "yarım kalan film" olarak geçecekti.

    Tiyatro yazarı Fazlı Necip adı, "tiyatro ansiklopedileri"nin hiçbirinde geçmiyor. Sinema ansiklopedilerinde de. Gizli bilinmeyen bir isimdir Fazlı Necip ama "Malül Gaziler Cemiyeti" adına 4 filmde yönetmenlik bile yapmış: "İstanbul Perisi", "Lale Devri", "İstanbul Esrarı" ve "Binbirdirek Vak'ası Yahut Tayyarzade". Ki kaderidir sanki Fazlı Necip’in yarım kalmış filmlerin yönetmeni olmak. Dört filmide yarım kalmıştır Fazlı Necip’in.

    Fazlı Necip'in son üç filmiyle ilgili olarak daha aydınlatıcı bilgiye yazık ki sahip değiliz. "İstanbul Perisi" adlı filmin yarım kalıp kalmadığı konusuna gelince, birbiriyle çelişen iki iddia var. 1922 tarihli "İstanbul Perisi", Rakım Çalapala'ya göre çekilmiş, Nijat Özön'e göre ise "yarım kalmış". Görüldüğü gibi Fazlı Necip'in ve "İstanbul Perisi"nin durumu, "şimdilik" kaydıyla oldukça kuşkulu.

    Bu kuşkulu durum da 1958'de çekimine başlanan "Bir İnsanlık Meselesi-Allah Korusun" adlı film için geçerli. Filmin yönetmeni, ünlü seslendirme sanatçılarından Vala Önengüt’dür. Önengüt, adı geçen filmi kabullenmeyip "ben çekmedim" desede, oyunculardan Fikret Hakan karşıt bir açıklamayla şöyle diyor: "Önengüt'ün çektiği 'Bir İnsanlık Meselesi'nde başrolü Suat Taner adlı bir genç oynuyordu. Bir ara beni çağırdılar. Bu kez bez ben oynamaya başladım. Bir anlaşmazlık çıkıp yarım kaldı, bilemiyorum. Geçmişteki bu olay biraz karışık."

    1960'lı yılların başı. Metin Erksan, Halit Refiğ ve Tarık Dursun K'dan sonra, bir "sinema eleştirmeni" olarak Rekin Teksoy da ilk kez yönetmenlik yapacaktır. Polisiye bir komedi olarak tasarlanıp "çakaralmaz aptal bir hafiye tipi" üzerine kurulu öykünün senaryosunu da gazeteci-romancı Cengiz Tuncer yazmıştır. Tuncer, aynı zamanda "Tabancamın Sapını Gülle Donatacağım" adıyla çekilecek filmin de Rekin Teksoy'la birlikte ortağıdır. "Çakaralmaz aptal hafiye"yi Teksoy'un avukatlığını yaptığı ünlü piyanist İlham Gencer oynayacaktır. Gencer, başından düşmeyen şapkasıyla, göğsündeki karanfiliyle ve elindeki tabancasıyla kamera karşısına geçip çalışmaya başlar. Film tıkır tıkır seyrinde giderken birden beklenmedik bir olay patlak verir. Dörtte üçü çekilen filmin bir sahnesinde İlham Gencer, Aysel Tanju sevişirken, ünlü piyanistin yeni evlendiği eşi sete gelir. Ertesi gün filmin setine gelmeyen İlham Gencer, ortalıktan kaybolmuştur. Durum anlaşılır. Aysel Tanju ile sevişmesine bozulan eşi yüzünden Gencer, oynamaktan vazgeçer, film de yarım kalır. Böyle ilginç hatta traji komik hikayelerlede bazı filmler yarım kalmıştır sinema tarihimizde. Şunuda gözardı etmemek lazımki hiçbir milletin tarihinde bizde olduğu kadar çok değildir traji komik hikayeler.

    Teksoy ve Tuncer, filmin banyo paralarını ödeyemedikleri için negatiferi stüdyodan alamazlar. Ve ne ilginçtir ki filmin pavyon gibi bazı sahneleri başka filmlerin aralarına eklenerek bedavadan kullanılır.

    1964'te kendi adına şirket kurup "Vur Gözünün Üstüne" adlı filmle ilk kez gerçekleştirdiği "yönetmenlik serüveni"ni, daha sonraki yıllarda sürdüremez Hayri Caner. Anadolu bölgesi işletmecilerine güvenerek çekimine başladığı ya da ön hazırlıklarını sürdürdüğü filmlerin tümü yarım kalacaktır. Yılmaz Güney ve Türkan Şoray'lı iddialı hayali listelerle ortaya çıkan Caner'in gerçekte eti budu nedir ki?.. Süleyman Turan'ın başrolünü oynadığı "Altın Yumruk" ve diğer 2 film, "Viski Kadın ve Pasta" ile "Arkadaşımın Aşkısın" yarım kalır. Birbiri ardına tamamlanamayan bu filmlerin Türk sinemasındaki rekoru, bir süre önce yitirdiğimiz Hayri Caner'dedir.

    1968'de Ajda Pekkan'ın oynadığı ve çekimini bitirdiğini söylediği "Zehirli Hayat" adını taşıyan filmin de kayıtlarda yer almadığı görülür. Oysa Ajda Pekkan'ın, o tarihlerde çekimi yarım bırakıp Ankara'ya şarkıcılık yapmaya gittiği bilinmektedir. Ve Caner, Pekkan'lı filmi Adanalı işletmeciye teslim edemeyip zor durumda kaldığından intihar girişiminde bulunduğunu bir yazısında açıkladığına göre "Zehirli Hayat"ın durumu da bellidir.

    Türk sinemasında yarım kalan filmler listesi, 1965'de oyuncu Fahri Sadedil'in "Milyon Kurbanları"yla 1967 yapımı Oksal Pekmezoğlu'nun Yıldız Tezcan'lı "Nemli Gözler" filmiyle sürüp gider.

    Bu tarihsel süreçte, bilgimizin dışında çeşitli nedenlerle yarım kalmış başka filmler yok mu? Unuttuklarımız veya atladıklarımız varsa da çok azdır.

    Türk sinema tarihinin yarım kalmaktan kıl payı kurtulan iki önemli filmi ise "Zavallılar" ile "Yol"dur. Yılmaz Güney'in çekimine başlayıp tutuklanması sonucu yarım bıraktığı "Zavallılar"ı, uzun bir aradan sonra "eski dostuna gönül borcu" olarak Atıf Yılmaz tamamlamıştır. Yine demir parmaklıklar ardındaki "mahpus Güney"le anlaşmazlığa düşen Erden Kıral'ın yarım bıraktığı ya da "bıraktırıldığı" "Yol"un yeniden çekimini Şerif Gören gerçekleştirmiştir. "Zavallılar" ve "Yol", her ne kadar konumuzun dışında gibi görülse de bir dayanışma sonucu ziyan edilmekten nasıl kurtarıldığını gösteren ilginç iki örnektir.

    Sinema tahinin bilinen bu yarım kalma örneklerinin yanında birde bilinmeyen onlarca belkide yüzlerce yarım kalma hikayesi mevcuttur. Yarım kalan filmler birer olumsuz örnek gibi gözüksede, bu yükün altına elini koyan ve olanaklar çercevesinde bir yapıt oluşturmaya çabalayan tüm emektarlara teşekkür etmemiz gerekiyor. Kimi zaman ufak kimi zaman büyük sorunların engellediği bu yapıtlar tamamlanamasa bile mevcut amaç ve sarf edilen emeğin kutsallığı tartışılmaz bir fayda ve olumluluk olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Türk Sinemasında şarkıcı Oyuncu Denemeleri

    Sinema, yüzyılı aşkın bir süredir insanoğlunun en popüler oyuncaklarından birisi olarak süregelmiştir. Oyuncak diyorsak sinemayı küçümsüyoruz sanmayın sakın. Başlarda sadece eğlence amacı güdülerek yapılan bu sosyal aktivite, kısa sürede nitelikli yapımlar ve teknik gelişmeler sayesinde yeni bir sanat olarak tanımlanmıştır zaten.

    Günümüz sinemasının vazgeçilmez unsuru sesin nasıl sinemayla bütünleştiği, başlangıcı insanlıkla bir olan müzikle ne kadar mükemmel bir uyum tutturduğundan bahsedeğiz. Böylece Türk Sineması'nda bir dönem büyük bir furya haline gelmiş şarkıcı - oyuncu filmlerinin temelinde yatan gerçeklikleri rahatlıkla analiz edebileceğiz.

    Sinema modern dünyanın en büyük icatlarından biri olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Kaldı ki, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa, Amerika, Sovyet Rusya ve Almanya başta olmak üzere pek çok ülkeden ünlü yönetmenler yetişmiş, kitleleri sinema salonlarına büyük oranlarda çekmişlerdir. Fransa da Bunuel ve René Clair'in sanat filmleri, Amerika da Chaplin komedileri, Sovyetler de ise Eisenstein'in realist filmleri hüküm sürüyor, insanların dillerinde, gözlerinde ve beyinlerinde hakimiyet sağlıyordu.

    Bu dönemde sinemada daha ses icat edilmediği için açıklayıcıı ara yazılar bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyordu. Lakin ses gitgide yokluğu hissedilen bir olgu haline gelmeye başlamıştı. 1927 yılına geldiğimizde ise o zamanlar küçük bir prodüksiyon şirketi olan Warner Bros "Jazz Singer" (Caz Şarkıcısı) adındaki sesli filmi piyasaya sürdü. Film, büyük bir yankı uyandırdı ve bu gelişme sonucu sinema sektörünün tamamı sesli film yapımına geçti. Alan Crosland tarafından çekilmiş bu filmin bir başka özelliği de Al Johnson adında bir şarkıcının başrolü oynamasaydı. Böylece sinema tarihindeki ilk sesli filmin, aynı zamanda ilk şarkıcı - oyuncu denemesi olduğu burdan anlaşılıyordu.

    Hollywood'un sinemaya sesi sokmasıyla birlikte müzikal filmler ardı ardına izleyici karşısına çıkarken Frank Sinatra, Dean Martin, Sammy Davis, Liza Minnelli gibi pek çok şarkıcı, müzikal hünerlerini gösterebildikleri filmlerle bir star haline geldi. Müzikal yapımlar sahnelerden beyaz perdeye kaymaya başlamıştı. Sahnede yapılan bir gösteri bir salonda izleyiciye ulaşırken sinema sayesinde yapılan bir yapıt farklı mekanlarda ve farklı zamanlarda izleyicisi ile buluşabiliyordu. Bir kerelik bir emek artık ölümsüzleşiyor ve zaman ile mekan olgusunu yıkıyordu.

    Dünyada böyle bir başlangıç oluşmuş ve tüm firmalar bu tutan yapımları ardı arkasına piyasaya sunmaya başlamışlardı. Peki ya Türkiye'de bu süreç nasıl işledi?Sesli filmin büyüleyici bir ilerleme olduğu su götürmez gerçek lakin beraberinde getirdiği ekonomik yükümlülükte dönemin Türkiye'si için karşılanması çok zor bir yüktü. Lakin unutulmamak gerekir ki o dönemde müthiş bir batılılaşma çabası içerisinde olan Türkiye ve onun sinemadaki uzantısı Muhsin Ertuğrul, sinemamızda tek adamdır ve sesli film teknolojisini Türkiye'ye getirmek için elinden geleni yapacaktır. Bu idealist sinemacı Muhsin Ertuğrul kısa sürede çalışmalarını tamamlar ve dünyada gösterilen ilk sesli film "Jazz Singer"dan yaklaşık dört yıl sonra, 1931 yılında ilk sesli-şarkılı Türk filmini izleyiciye sunar. "İstanbul Sokaklarında" adındaki bu film Darülbedai kadrosunu barındıran, kimi sahneleri Mısır ve Yunanistan'da çekilmiş bir ortak yapımdır. Dönem eleştirmenleri filmin içeriğinin vasat olduğu savunulsalar da, ses unsurunun filmi izlenebilir kıldığı tartışılmaz bir gerçek olarak kabul edilir.

    1933 yılına geldiğimizde ise süreç gelişerek yenilikleri beraberinde getirmiştir. Gene bir başka Muhsin Ertuğrul filmi Türk Sineması'nda bir ilki oluşturmaktadır; "Karım Beni Aldatırsa" büyük ilgi gören ilk operet filmimiz olarak tarihteki yerini almaktadır. Bu sayede Ertuğrul'un sinema anlayışını oluşturan vodvil uyarlamaları, ve yabancı film uyarlamalarından sonra operetlerde bir tür olarak sinema tarihinde yerini almaktadırr. Aynı yıl çekilen "Söz Bir Allah Bir", bu filmler arasında eleştirmenler tarafından en başarılı yapım sayılanıdır.

    1939 yılında Muhsin Ertuğrul'un sinemadaki saltanatının sallandığı görülür çünkü ilk sinemacı yönetmenimiz olan Faruk Kenç "Taş Parçası" filmiyle sinemaya başarılı bir giriş yapmaktadır. Ertuğrul ise bu durum karşısında bol şarkılı bir film çekme kararı alır. Bu sefer batı müziğini değil Türk halkına daha yakın olan bir şeyleri seyirciye sunma niyetindedir. Bizden değerlerle izleyiciyi sinemalara çekme kararlılığındadır Ertuğrul. Böylece sinema tarihimizin ilk şarkıcı-oyuncu filmi olarak adlandırılan "Allah'ın Cenneti" çekilir. Müziklerini Sadettin Kaynak gibi usta bir bestekarın yaptığı filmde Münir Nurettin Selçuk şarkılarıyla ön plana çıkmaktadır. Bu çalışmanın başarısını takiben iki sene sonra aynı kadroyla gene bir şarkıcı - oyuncu filmi "Kahveci Güzeli" çekilir. Münir Nurettin Selçuk'un oynadığı filmler arasında en başarılısı olarak adlandırılan bu film, kopyaları günümüze dek korunabilmiş ender çalışmalardan biridir.

    Münir Nurettin Selçuk, sinema oyunculuğu yapan ilk erkek müzik sanatçısıdır. 1940'da ise bir başka Muhsin Ertuğrul çalışması olan "Nasreddin Hoca Düğünde" filminde Müzeyyen Senar kısa da olsa şarkılarıyla filmi renklendirmiş, sinema aktristliği yapan ilk kadın şarkıcı ünvanını almıştır. Tam anlamıyla bir oyunculuk olmasada sinemaya kattığı renk ile büyük beğeni kazanmıştır. Artık sinema sadece öykülerin aktarıldığı bir perde olmaktan çıkıp eğlence ve müzikalitesi ağır basan bir aktiviteye dönmüştür. İçerisinde görüntü ile göze hitap eden sinema artık sesi ilede kulaklardaki pası silme gayretindedir.

    40'lı yıllarla birlikte sinemamızdaki tiyatro etkisi silinmeye başlar ve ortaya çıkan film sayısında gözle görülür bir artış olur. Sazlı sözlü film ihtiyacını karşılamak için Münir Nurettin ve Müzeyyen Senar'la başlayan şarkıcı-oyuncu geleneği ise Mualla Mukadder, Şükran Özer, Melahat İçli, Perihan Altındağ, Safiye Ayla, Abdullah Yüce gibi Türk Sanat Müziği sanatçıları ile devam etmekte ve bu yapımların başarıları yenileri için yönetmen ve yapımcıları şevklendirmektedir.

    Türk Sinemasında tiyatrocular döneminin kapanıp sinemacılar döneminin açılışı Lütfi Akad imzalı "Vurun Kahpeye" filmi ile başlamış ve Yeşilçam sinemasının temelleri atılmışdır. Elbette neşeli şarkılara, acıklı melodilere ve bol assolistli sahnelere bu dönemde daha çok ihtiyaç vardı. Kimi zaman iki önemli şarkıcı bir filmde başrolü paylaşacak, kimi zaman bu sayı dördü beşi aşacaktı. Perihan Altındağ ve Münir Nurettin'in başrolleri paylaştığı "Üçüncü Selim'in Gözdesi" (1950); Müzeyyen Senar, Perihan Altındağ, Abdullah Yüce, Suzan Güven, Şemsi Yastıman gibi Türk Sanat Müziği sanatçılarımızın rol aldığı "Ne Sihirdir Ne Keramet" (1951); Hamiyet Yüceses ve Safiye Ayla gibi iki önemli kadın yıldızın bulunduğu "Caz Saz" (1952) bu filmlerden bazıları olarak sıralanabilir.

    Elbette tek rağbet gören müzik türü Türk Sanat Müziği değildi. Hafif Batı Müziği ve Caz yaparak sanatlarını icra eden geleceğin pop sanatçıları da kamera önüne geçerek, çeşitli filmlerde roller üstlendiler. 1947 yılında başrolünü Cahide Sonku'nun oynadığı "Yuvamı Yıkamazsınız" filminde Türkiye'nin ilk kadın seslerinden biri olan Rüçhan Çamay da çok önemli bir rolü üstlenmekteydi. Necla İz ise 1950 tarihli "Estergon Kalesi" filminde başrol oynayarak, başrol oynayan ilk kadın Pop müzik sanatçımız ünvanını alır. "Unut Sevme Beni" bestesiyle tanıdığımız Baki Çallıoğlu müziklerinden de sorumlu olduğu "Aşk Besteleri" (1952) filmiyle izleyici karşına çıkarak bu furyayı devam ettirdi. Aynı yılda pop şarkıcıları arasında başrol kapan ilk erkek olarak da Yaşar Güvenir "Bergama Sevdalıları" adında bir filmde oynayarak bu ünvanı alır.

    Bu tarz yapımların sektör içerisinde hem şarkıcı için hem de yapım şirketi için önemli bir ekmek teknesi konumuna gelmesi Zeki Müren'in başrolünü oynadığı "Beklenen Şarkı" (1953) ile gerçekleşmektedir. Bir kadının yardımıyla şöhretli bir şarkıcı olan gencin öyküsünün anlatıldığı film daha sonra filmin yapımcısı Cahide Sonku ile filmin oyuncusu Zeki Müren'i mahkemede karşı karşıya getirecektir. Bu sansasyonel olaylar zaman içerisinde filmin daha çok ilgi görmesine neden olacaktır. Bu durum magazin denen olgunun o zamanlar içinde ne kadar etkili olduğunun bir kanıtı durumunda karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Zeki Müren bu tarihten sonra şarkıcılığını teşhir edebildiği pek çok benzer konulu filmde oynayarak başarı grafiğini yükselttecektir. Müren’in sahip olduğu şöhret içerisinde şarkılar ve plaklar kadar filmlerin de önemi yadsınamaz. Birçok genç kız Müren filmlerini takiben onun plaklarını alma ihtiyacı duymuşlardır. Ayten Alpman, Aysel Gürel gibi kulaklarımızın aşina olduğu isimler de bu yıllarda kamera karşısına geçmeye başlar. Daha sonraları Pop Müziğin patlamasıyla birlikte hepimizin bildiği Ajda Pekkanlı, Gönül Yazarlı, Erol Büyükburçlu, Emel Sayınlı, Neşe Karaböcekli filmler peşi sıra izleyiciyle buluşacaktır. Yapımcılar ve film şirketleri halkın ilgi gösterdiği bu filmlerden büyük paralar kazanırken, şarkıcılar da Anadolu'nun en ücra köşelerine bu filmlerle sayesinde ulaşacak ve tanınırlıklarını arttıracaklardır. Dönemin eğlence mekanları olan gazino ve cluplerin dışındaki halk kitleleri ile bu filmler vasıtasıyla tanışacaklardır. Bu filmlerden hem para kazanacak hem popülaritelerini arttıracaklar hemde kişisel reklamlarını yapmış olacaklardır. Şarkıcı oyuncu furyası çok yönlü bir fayda ile hem sanatcılara hem sinema sektörüne hemde yapımcılara hizmet etmiş olacaktı.

    Görülüyor ki, ülkemiz sinemasındaki ses olgusu geçirdiği evrim ile kendisine has bir tür yaratmış ve farklı bir çalışma alanı bulmuştur. Belki günümüzde videoklip kavramı, sanatçının reklam ihtiyacını karşılamaktadır ama hem sinemayı hem de müziği etkileyen bu furyanın etkileri yadsınamaz.

    Bugünde birçok popüler müzik sanatçısını beyaz perdede ve beyaz camda görmek mümkün olmaktadır. Sanat dallarının iç içe geçtiği günümüzde, şarkıcılar oyunculuk yapmakta, hatta senaryolar yazıp filmleri yönetmektedirler. Kimi zamanda yapımlar başarılı olabilmek için oyuncuların yanına ünlü bir şarkıcıyı koymayı kendilerine bir zorunluluk olarak görmektedirler. Burda karşımıza çıkan fark ise eskiden şarkıcı kimligi ile sinemaya giren kişilerin günümüzde genellikle oyuncu yönü ağır basan rollere soyunmaları olarak çıkmaktadır. Artık popülarite tüm sanat dallarının kapısını açan bir anahtar olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Bir zamanlar arabesk müzik sanatçılarından Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Mahmut Tuncer, Ferdi Tayfur, Küçük Emrah, Küçük Ceylan gibi isimlerin arabesk furyası adı altında imza attıkları yüzlerce film günümüzde büyük bir dönüşüm yaşayarak Özcan Deniz, Mahsun Kırmızıgül, Emre Altuğ, Işın Karaca, ... gibi şarkıcı isimleri ile farklı senaryo ve yapımlarla izleyici karşısına çıkmaktadır.

    Sinemaya müziğin girdiği ilk andan itibaren popüler olan müzik sanatçıları kendilerini istemli veya istem dışı olsun bir şekilde sinema ekranında bulmuşlardır ve süreç gösteriyor ki bulmaya da devam edeceklerdir.

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Sinema Ve Televizyonun Eğitici Misyonu Nedir? Ne Değildir?

    Sinema ve Televizyon’un misyonu nedir? Eğitmeli mi yoksa eğlendirmeli mi? Daha doğrusu ne kadar eğitmeli ne kadar eğlendirmeli ?!?

    İnsanların ufkunu genişleten bir unsur mu sinema ve televizyon yoksa onları sonsuz kış uykularına sürükleyen bir uyku hapı mı? İnsanlara neler veriyor insanlardan neler çalıyor sinema ve televizyon. Bu durumu irdelemekte büyük fayda olacağı kanısındayız.

    Öncelikle şunu belirtmek lazım ki konu eğitim misyonu olunca sinemayı ayrı, televizyonu ayrı değerlendirmek gerekiyor. Televizyon sinemayıda içerisinde barındırmasına rağmen çok daha geniş ve farklı bir mantaliteye sahip bir derya. İçerisinde, haber bültenlerini, yoğun mağazin bombardımanını, reklamın alenisini-gizlisini, kadın proğramları başlığı altındaki duygu sömürüsünü, olanı, olmayanı, olmasını istediğini, dini sömürüyü, siyasi uyutmayı-yönlendirmeyi, gündem takibini veya gündem oluşturmayı, ... yani herşeyi barındırıyor televizyonlar daha açık bir ifadeyle televizyon kanalları. Bir günah keçisi aranıyorsa işte size en görünür kurban; TELEVİZYON... Bir uyutma, bir şuursuzluk hali mevcutsa toplumumuzda bunun büyük suçlusu, arsızı arlanmayanı,... cevap hazır; TELEVİZYON!

    Peki yok mu bunun alternatifi? Aslında var. Ülkemizde belgesel kanalları da var insanların arkadaş ortamlarında sürekli izlediğini söyleyip de aslında hiç bakmadığı.. Aslında kaliteli haber kanalları da var milletimizin sadece maç yayınlarından takip ettiği.. Aslında sanat programları da var üüüfff ne sıkıcı diye tabir edilen.

    Her türlü ARZ var ama TALEP tek yönlü. Talep magazine, duygu sömürüsüne, şarkı türkü eğlenceye... Siyaset İbrahim Tatlıses’ten dinleniliyor, Türkçe dersleri Bülent isimli ablamızdan, güncel yorumlar en zeki kadınımız Hülya Avşar’dan(Hangi geçmiş onu bu konuma getirdi anlamak imkansız), gündem de Pazar Keyfi isimli programla belirleniyor,.... ve daha niceleri! Tüm sunucularımız Türçe uzmanları Filoloji Profesörleri olan Mankenlerimizden seçiliyor !?! Zaten ülkemizde manken olmanın ön koşuludur dil bilim doktorasını tamamlamış olmak yaaa ! O sebeptendir tüm sunucularımızın mankenlerden seçilmesi !

    Yani bir suç varsa ortada o suç organize bir suç. Yayın yapan kanallar kadar o boş, beyni uyutan diye tabir edilen programlara reyting rekorları kırdıran halkta suçlu bu durumda. Kaliteli yapımları birkaç bölüm sonunda yayından kaldırmaya mahkum eden bizlerde sorumlu ve suçluyuz bu durumdan. Ve her yazımda değildiğim gibi o halkı böyle bilgisiz ve bilinçsiz yetiştiren eğitim sistemide suçlu bu durumda. Her ağaç kökleriyle vardır. Evet burda gövde televizyonsa bile onu besleyen kökler farklı farklı.. Biri eğitim sistemiyle, diğeri paraya dayalı kapital sistem, bir diğeri siyasi rant, diğeri taleplerini yanlış belirleyen halk,..... her biri suçlu sayısız kök.

    Evet televizyonun eğlendirme yanında eğitme misyonuda vardır ama bu misyon bir insan karakteri için çok küçük bir anlam ifade etmelidir. İnsan tüm eğitim işlevini televizyonlara bırakmamalıdır. Ailesi, okulu, kitaplar ve iyi seçilmiş arkadaş ortamı oluşturmalı kişinin eğitimini. Ayrıca kişi kendi akıl süzgeci ile süzebilmeli doğruyu yanlışı. Herşey salt doğru veya salt yanlış değildir. Onun içinden süzmeli insan doğruyu da yanlışı da. Bu durum televizyon içinde böyledir. Bilinçli bir izleyici için televizyon büyük bir artı değer oluştururken bilinçsiz bir izleyici içinde köreltici ve hatta yanlış yönlendirici bir özellik bile arzedebilir.

    Eğitim misyonu baz alındığında sinema, televizyona oranla çok daha farklı bir konumdadır. Sinema çok daha fazla kişisel tercihe bağlıdır. Oysa televizyon pek farkına varmasak bile kişiyi sürekli bir ileti bombardımanı altında tutmaktadır. Kişi istem dışı olarakda olsa televizyonun verdiği iletilerden etkilenmektedir. Ayrıca içerdiği farklı yapılanmalarla televizyon sinemaya oranla daha fazla bilgi verme işlevi üstlenmektedir. Oysaki sinema sadece eğlendirme işlevi üstlenmektedir. Eğitme, bilgi verme işlevi üstlenen filmlerin yoğunluğu sinemanın böyle bir işleve sahip olduğu kanısınıda uyandırmamalıdır.

    Sinema bir olayı, bir süreci aktararak hedef kitlesine hoşca vakit geçirmek arzusundadır. Kimi zaman fantastik, kurgu, kimi zaman gerçek hikayeden ama hiç bir zaman bilgi verme amacı gütmeden olayları aktarır. Korkutma amacı güder, güldürme amacı güder, düşündürme amacı güder, dramalarda üzme amacı dahi güder,.... ama öğretme amacı gütmez. Siz eğer birşeyler yakalayıp öğreniyorsanız oda sizin artınız olarak yanınıza kar kalır. Ve hiçbir zaman şunuda unutmayın sinemadan öğrenilecek herdaim birşeyler vardır. Çünkü o hayatın yansımasıdır ve insanın öğrenmesi gereken tek olgu aslında hayatın ta kendisidir.

    Ateş kimi zaman ısıtır donmaktan kurtarır, kimi zaman evleri, ormanları yakar felaket olur; su aslında yaşamın kaynağıdır, ama kimi zaman sel olur can alır,.... v.b. gibi. Genel bir söylemde olduğu gibi birşey iyi veya kötü değildir o sizin nasıl baklıtığınıza ve kullandığınıza bağlıdır.

    Sinema ve televizyon yapıtları içinde günümüzde yoğunlukla yaşanılan niceliksel artışın niteliksel bir gelişmeyi de doğurmasını diliyoruz. Sinema salonlarında belgesel yapımlarda yaşanılan boş koltuk görüntülerinin bir nebzede olsa azalması o sinema salonundan veya o filmin yapımcısından çok o toplumun faydasına bir görüntü oluşturacaktır.

  10. #10
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Türk Sinemasının Hem Kalbi Hem Beyni; Yeşilçam Sokağı

    Beyoğlu semtinin ortasında herkesin bildiği meşhur istiklal caddesi vardır. Bir ucu Taksim’e, diğer ucu Galata kulesine kadar uzanan bu caddenin tam ortasında birde kendi haline terkedilmiş küçük bir sokak bulunmaktadır. Bu sokak, Türk sinemasının yıllarca kalbi sayılmış, binlerce insana ekmek kapısını açmış, birçok ünlünün keşfedilmesine ön ayak olmuş yeşilçam sokağıdır. Tabelası bile olmayan bu sokağa gittiğiniz zaman göreceksiniz ki, sokakta birkaç seyyar satıcı ve kapalı kepenklerden başka görecek bir şey kalmamıştır.

    CHP iktidarı döneminde, 1948 yılında belediye Gelirler Kanunu'nda, yerli filmler için %75 olan vergi, %25'e düşürülünce, para kazanma olasılığını gören yapımcılar, şirket yazıhanelerini yeşilçam sokağına kurmaya başlarlar. Bu dönemde yerli filmlerde hızlı bir artış olduğunu görmekteyiz. 10 yılda 50 film üreten Türk sineması aynı sayıya 1 yılda ulaşmaya başlar. 1950'ler Yeşilçam sinemasının ilk büyük yıllarıdır. Yeşilçam kavramı, ilk olarak belirli bir mekan ortaklığını, bu ülkenin ticari sinemasını anlatmaktadır. Bu mekan yaklaşık 30 yıl boyunca Türk sinemasının kalbi olmuş, sinema sanatının ülkemizde yerleşmesini sağlamıştır.

    Yeşilçam sokağının tam ortasında, 1924'de kurulmuş ve ilk adı "Melek" olan "Emek" sineması bulunmaktadır. Sinema adını, sahnenin iki tarafında yer alan sarı-turuncu renkli 2 melek tablosundan alır. Daha sonraları yok olan tabloların yerinde bugün boş nişller bulunmaktadır. Sinemadan önce burada “Skating Palace” adıyla bilinen Pera’nın yegane buz pateni sahası bulunmakta idi. Ara sıra paten sahasının kimi bölümlerinde film gösterileri yapılmakta idi. Sinemanın ilk sahibi 1945'de iflas eden A. Saltiel ve H. Arditi idi. Sinema, İstanbul belediyesi'ne, oradan da emekli Sandığı'na geçer. 1958'e kadar İpekçi kardeşler tarafindan işletilir. Sonra Emekli Sandığı Emek Film'i kurarak işletmeyi üstlenir ve bugünkü adını verir. 1968'de Turgut Demirağ'a geçen sinema, 1975'ten beri ise İsmet Kurtuluş tarafindan işletilmektedir.

    Yeşilçam sokağında bir zamanlar, bugün açık olmayan Opera sineması vardı(1924). Bu sinemada yerler halılarla kaplıydı ve fraklı, beyaz eldivenli teşrifatçılar hizmet verirdi. 21 Ocak 1932'de, ingiliz yapımı olan Çanakkale filmini izlemek üzere Atatürk bu sinemaya gelir ve salondan çok etkilenir. Sinemanın sahibi Mehmet Rauf Sirman'dan sinema sektörünün Türkiye'deki durumu hakkında bilgi alan Atatürk, yüzde 33 olan sinema vergilerini yüzde 10'a indirir. Atatürk, sonraki yıllarda defalarca Opera Sineması'na gelir. Sonradan Şehir Tiyatroları'na geçen Opera Sineması, bir giyim mağazasına kiralanır ve 1970'lerin sonunda yanarak kapanır.

    Bakın Giovanni Scognamillo Yeşilçam Sokağı için ne diyor; "Tarihsel olarak 40'lı yıllarda Türk sinemasını Yeşilçam sokağında doğmuştur. Bugün Yeşilçam sokağı bir simge olarak kalmıştır ve ona böylece bakmak gerekiyor. Uzun bir süre merkez görevini yaptı ve sonra doğal olarak yapımevlerinin çoğalması ile başka mekanlar, başka sokaklar daha uygun görüldü. Kala kala bir çeşit mitos olarak kaldı ve kalıyor. "

    Yeşilçam sokağının restorasyonu konusunda kimler neler yaptı bilmiyoruz ama görünen köy kılavuz istemez misali ortada pek bir şey yok diyebiliriz. Bu sokağı değiştirebilecek kişi ve kurumlar kimler. En başta Beyoğlu belediyesi, Kültür bakanlığı, Sinema dernekleri ve bu işe gönül veren zenginlerimiz. Neden bu işin geciktiğini, alınan kararların kağıt üstünde kaldığını bilmiyoruz ama bu işinde bir an önce bitmesi gerekiyor. Kendi tarihine ve kültürüne sahip çıkmayan bir ülke kimin değerlerine sahip çıkacak. Hollywood’un mu.

    Beyoğlu belediyesi 1996 yılından beri Türk sinemasının kuruluş günü sayılan 14 kasımda çeşitli etkinlikler düzenlemektedir. Bununla yetinmeyen belediye şu sıralar başta istiklal caddesi olmak üzere Beyoğlu’nun tarihi ve kültürel mekanlarını yeniden restore etmek için çaba harcamaktadır. Yeşilçam sokağına henüz dokunmayan belediye, bu sokak ile ilgili çeşitli projeleri olduğunu ve bu projeleri en kısa zamanda hayata geçireceklerini söylediler. Yapılan çalışmaları SO-DER ve Mimar Sinan üniversitesi ile ortak olarak yürüttüklerini söyleyen Beyoğlu Belediyesi Başkan Danışmanı Tülin Ersöz, reform çabalarının yeni başladığını ve yerel esnaf, medya ve kültür bakanlığından yeterli destek geldiği taktirde Beyoğlunu eski güzel günlerine dönüştürebileceklerini söylemektedirler. Bizim isteğimizde yıllarca vaat edilen bu projelerin biran önce hayata geçirilmesi ve yeşilçam sokağının hem turistik, hem de kültürel yapıya biran önce kavuşturulmasıdır.

    Sokak için neler yapılabilir mesela; ünlülerin el ve ayak izleri kaldırımlara konulabilir mesela, mesela duvarlara ünlülerin resimleri ve film afişleri konulabilir. Sinemayı çağrıştıran sokak tabelaları oluşturulup sokağa serpiştirilebilir. Sokak içinde sinema müzesi oluşturulabilir. Sokak, Mimar Sinan Ünv. Sinema bölümünün korumasına verilebilir. Araçların bu sokağa girişi ve otopark yasaklanabilir. Yeşilçamın emektarlarına bu mekanda iş olanakları sağlanabilir.

1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon

Benzer Konular

  1. Yeşilçam Ödülleri
    YukseLL Tarafından Sinemalar Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 04-03-2009, 01:27 PM
  2. Yeşilçam'ın yıldızıydı..
    Bay X Tarafından Sinemalar Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 21-12-2007, 03:06 AM
  3. Yeşilçam'ı Resimlerle Analım
    dogangunes Tarafından Sinemalar Foruma
    Yorum: 5
    Son mesaj: 23-11-2007, 03:22 PM
  4. Nostaljik Yeşilçam oyuncuları
    dogangunes Tarafından Sinemalar Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 27-08-2007, 02:00 AM
  5. Yeşilçam Emektarları
    Bay X Tarafından Nostalji (Mazi'den Kalanlar) Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 03-06-2007, 10:23 PM
Yukarı Çık