Merhaba



Bugün artık bebek daha anne karnındayken tespit edilen hatalı genlerin değiştirilmesi ile yapılacak “genetik tedavi” tıp dünyasının en büyük hedeflerinden birisi haline gelmiş ve bu yolda önemli adımlar gerçekleştirilmeye başlanmıştır.

Sadece tıp dünyasının değil farmakolojinin, genetik mühendisliğinin ve biyoteknolojinin de araştırma alanına giren genlerin tespiti, değişimi ve tedavisi geliştikçe, temel bazı konuların tekrar değerlendirilmesine ve yeni bakış açılarına, hatta bilimde devrimlere sebep olmaktadır. Çalışmalar hayal gücünü bile aşan öyle noktalara varmaya başlamıştır ki, vaktiyle bilimsel ve teknolojik çalışmalara din adamları karşı çıkarken, bilim adamları artık kendi kendilerini durdurmak üzere aralarında anlaşmalara yapmaya başlamışlardır. Bu konudaki en önemli anlaşmalar insan embriyosu ile yapılacak çalışmalar ile ilgilidir.



Yeni doğacak bebek merakla beklenir “acaba kime benziyor” kaygısıyla…

Doğar doğmaz herkes bir fikir beyan eder, babasına, annesine ya da dayısına vs benziyor diye… İnsan bir taraftan ideal canlı diye tanımlansa da pek çok özelliği kritize edilerek iyi ya da kötü diye değerlendirilir. Fiziki kusurların yanı sıra, olumsuz huylar için de ayrıca değerlendirmeler yapılır ve hiç kimse yeni doğan bir bebeğin kötü diye tanımlanan fiziki, ruhsal ya da psikolojik özellikleri almış olmasını istemez. Eşler birbirlerine tahammül edemedikleri konulara atfen, çocuklarına kızdıklarında “kör olasıca babasına benzemiş” ya da “çekmez olası annesine çekmiş” gibi yargılarda bulunurlar. Kim değerlendiriyorsa iyi taraflar kendine, kötü taraflar kızgın olunan eşe mal edilir komik bir biçimde. Hala toplum içinde “anasına bak kızını al” hükmü geçerlidir. Önemli işler söz konusu olduğunda, şirketler alacağı elemanın diğer özellikleriyle birlikte geçmiş soyuna bile dikkat eder titizlikle. Siyasette atalarının bu konuda bir tecrübesi varsa adayların öne çıkma eğilimi vardır, tam tersi örneklerin çokluğuna rağmen. Pek çok başarılı babanın oğulları siyasette denenmiş ve başarılı olamamıştır oysaki. Eş seçimi konusunda özellikle mezhep ayrılıklarında aileler hala tutucudur, soylarının devamını düşünerek…



Epigenetik Değişimler

Bu konudaki ısrarlı bakışın sebebi, insanın gen yapısının atadan oğula miras olarak geçtiği bilgisidir. Biyologlar elli yıldır kalıtımın temel unsurunun DNA olduğunu söylüyorlarsa da, son yıllarda sadece DNA’nın kendisinin değil, molekülü etrafında meydana gelen karmaşık kimyasal değişimlerle, yani epigenetik değişimler ile de bir takım özelliklerin kuşaklar arasında aktarıldığını savunan bilim adamları mevcuttur. (Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerle açıklanamayan, mitoz veya mayoz yoluyla aktarılan gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır.)Bu konuda yapılan çalışmalar genetik ile ilgili yazılan kitapların değişmesine yol açacak kadar önemli boyuttadır. Epigenetik kalıtım tezi ile ilgili çalışmalar İsrail, Fransa ve İngiltere’de halen devam etmekte. Konuyla ilgili ilk tezi İsrail’den Eva Jablonka 1995’re ortaya atmasına karşın o zaman pek kabul görmedi. Jablonka’nın tezi, zoolog Lamarck’ın da iki yüz yıl önce “koşulların etkisiyle doğanın insanlara kazandırdığı ya da kaybettirdiği özellikleri gelecek kuşaklar için sakladığı” teziyle aynı doğrultudaydı ve Lamarck’ın tezi o zaman Darwin tarafından kesinlikle reddedilmişti. Darwin evrim konusunda tartışılmaz bir otorite olarak görüldüğünden Jablonka da pek dikkate alınmadı.

Bu konuyu destekleyen eski bir çalışmada ise, İkinci dünya savaşı sırasındaki kıtlıkta doğan düşük kilolu bebeklerin devam eden soylarında da aynı düşük kilonun tekrar görülmesi dikkat çekiciydi. Koşullar iyileşmiş olsa bile doğan düşük kilolu ikinci ve üçüncü kuşak bebekler için klasik genetik teorileriyle bir cevap bulunamamış ve araştırma sonuçları rafa kaldırılmıştı. Klasik kalıtım kurallarına göre; sonradan oluşan koşullarla ilgili bu değişim, gelecek kuşaklara aktarılmamış olmalıydı.

2000’li yıllarda yapılan bir araştırmada çocukken çok iyi beslenen kişilerin torunlarının şeker hastalığına yakalanma riskinin çok yükseldiği tespit edildi. 9 -12 yaşları arasında yetersiz beslenenlerin torunlarının ise daha uzun yaşadığı gibi ilginç bir sonuç bulundu. Yine bir çalışmada 10 yaşından önce sigaraya başlayanların torunlarının obez olduğu saptandı. İlginç olan, çevresel faktörlerin yaptığı varsayılan değişikliğin birinci kuşakta kayıt edildiği ve ortaya çıkmadığı, ancak ikinci kuşakta mutasyon sonucunun gözlendiğidir.



Sorunsuz DNA

Birçok rahatsızlığın genetik olarak kuşaktan kuşağa geçtiğini kesinlikle bilmemize rağmen ruhsal rahatsızlıkların mutlaka ve mutlaka aktarıldığına dair kesin kanıt olmadığı kabul edilir. Birbirinden ayrı büyüyen ve ailesinde ruhsal rahatsızlık bulunan tek yumurta ikizlerinin, ayrı ve farklı ortamlarda büyüyen kardeşlerin izlenmesi ve incelenmesi bu konuda en önemli gözlem verisidir. Aynı ailenin içinde görülme sıklığı fazla olan bir ruhsal hastalığın geçiş aracı tek bir gen değil de genler grubu olarak biliniyorken, şimdi epigenetiğin de faktörlerin arasına katılması ile durum daha karmaşık bir hal almıştır. Epigenetiğe göre; atadan oğula aktarılan sorunsuz DNA değişmeden geçtiği halde, taşıyıcı başka proteinler sorunlu özelliği gelecek kuşağa taşımaktadır. Bu noktada hem DNA’nın, hem de DNA dışı taşıyıcıların değerlendirme kriterleri içine sokulması gerekmektedir.



Şizofrenide kalıtım durumu

Önemli bir hastalık olan şizofrenide kalıtım durumu incelendiğinde düşünülmesi gereken ilginç rakamlarla karşılaşırız. Şizofrenik bireylerin kardeşlerinde hastalığın görülme sıklığı %8, şizofrenik ebeveynin çocuklarında görülme sıklığı sadece bir ebeveyn şizofrenikse %12; her iki ebeveyn de şizofrenikse %40 dır. Şizofrenik bir bireyin eş yumurta ikizinde şizofreni görülme sıklığı ise %48' e kadar yükselmektedir. Her şey sadece DNA’ya bağlıysa aynı genleri taşıyan kardeşlerin şizofreni oranı % 100 ya da buna yakın olmalıydı oysaki.

Bu tür inceleme ve sonuçlar; bize genetik hastalıklarda bile bütün aktarımların sadece genlere bağlı oluşmadığı konusunda yeterince kanıttır.

“Doğuştan taşıdığımız genetik miras mı, yoksa sonradan kazandığımız kültürel-çevresel etkenler mi davranışlarımızın şekillenmesinde önem taşırlar” ikilemini yıllardır tartışırız.

Doğa mı yetiştirme mi ( nature - nurture) tartışmasının, taraflardan biri lehine kesin bir cevabı yoktur ve insan doğaya karşı direnmeye ve kendini değiştirip pozitif geliştirmeye doğru hızla evrimleşmektedir. Bütün değişimlerin pozitif olmayacağı gerçeğinin tartışılmaz doğru olması noktasında, epigenetiğin ne kadar önemli bir konuyu incelediği önemlidir. Epigenetik, genetik bilimi içinde açılmış önemli bir parantez gibidir.

İnsanın davranışlarını genler mi, bilinç mi belirler veya hangi oranlarda belirler sorusunun cevabı, bizi hem bilim, hem ahlak konusunda bilgilenmeye zorlar. Bu bilgiler ise düşünce ve dinler tarihinin uzun yıllardır sürdürdüğü tartışmalara götürür. İnsan davranışlarını inceleyip nedenlerini aradığımızda, insanın kalıtsal yanının ne kadar davranışsal sonuçlara ulaştığını genetik bilimi bir ölçüde açıklayabilmiştir. Fakat insan var oluşunun, karmaşıklığı ve zenginliği dolayısıyla, basitçe genlerin etkisiyle açıklanamayacağı gerçeğini görmezden gelemeyiz.



Düşünce Gücüyle Değişme ve İyileşme Gerçekleşebilir mi?

Eskiden bilimdışı kabul edilen enerji dengeleme, düşünce gücü, şifalanma, telekinezi, uzaduyum, astral seyahat gibi bazı kavramlar artık modern insanda çok fazla ilgi uyandırıyor. Düşünce gücünün üzerinde yapılan çalışmalar ve yazılan kitaplar zaten eskiden beri var olan ama isimlendirilip bir konu başlığında sunulmamış bir kavramı ortaya koydu: “Bilinç ve düşüncenin değiştirebilme ve iyileştirme gücü”.

İnsan; kendi kendine telkin, iyiyi ve güzeli, başarıyı hedefleyip kendine çekme ve amaca odaklanarak mutlak gerçekleştirme yöntemleri konusunda doğal seyrinden çıkıp, bu konuda yazılan eserlerle, danışman ve rehberlerle karşılaşınca, bilinç ve düşünce alanında yükselen ani bir ivme gösterdi. Bilim- din- bilinç üçgeninin içinde kalan kendi gerçekliğini daha fazla değerlendirip, kendini kendi gücünle değiştirmeye başladı. Bu durum daha fazla ego sahibi olmasına neden olsa da, taşıdığı gücün farkında olması ile kendine daha fazla fayda sağlayabilmesi, insanlığın toplam ilerleyişi için de pozitiftir aslında. Dengelemesi gereken ego şımarıklığı, ilerleyen zaman içinde tabiatın doğal eleme yöntemi ile mutlaka doğru çizgiye çekilecektir. Evren kendi doğallığına ters gelen keskin köşeleri vakti geldiğinde düzeltmekte ustadır.

DNA ve psişik yetenekler

İnsanın kendini değiştirmesinin yanında, etrafında ona etki edecek binlerce maddi ve manevi etmen mevcut. Teknolojinin yaydığı manyetik alanlardan tutun da güneşin ısı ve ışığına, atmosferin değişen içeriğine, çevre ve gürültü kirliliğine, toplumun sosyal değişiminden doğan kötü olaylara, kişilerden aldığımız iyi, kötü etkilere kadar binlerce etki faktörü ile her an karşı karşıyayız. Kullandığımız sözcüklerin ve içerdikleri titreşimlerin bile DNA yapısını değiştirdiği de bilimsel olarak öngörülüyor.

DNA’nın yüksek iletişimsel yapısını da gözler önüne seren bir araştırmada DNA’nın protein üretmek için kullanılan %10’luk potansiyelinden geriye kalan %90’lık sözde işe yaramayan potansiyelinin psişik yetenekler için kullanıldığı hakkında önemli ipuçları içeriyor. Yaşayan dokudaki DNA özü, sözcüklere göre uygun frekanslara ayarlanan lazer ışınlarına ve radyo dalgalarına pozitif tepkiler veriyor. Bu şekilde, X ışınları ile bozulan genetik yapının onarılması bile mümkün oluyor. Ayrıca sağlıklı bir genin yapısı, sağlıksız genin yapısına aktarılarak yeniden sağlıklı bir yapıya ulaşılabiliyor. Böylece DNA’ya yapılan küçük bir müdahale ile iyileşme gerçekleştirilmiş oluyor. Böylece, kelimelerin ve düşüncelerin DNA üzerindeki gücü de bilimsel olarak açıklanmış oluyor.



Su kristalleri deneyi

Burada bir parantez açarak Masaru Emetu’nun su kristalleriyle ilgili inanılmaz çalışmasından bahsedebiliriz. Su kristallerinin düşünceleri, duyguları kaydettiğini ve değişip farklılaştığını kesin olarak ispatlayan bilim adamı, insanın %70’in su olduğu düşünüldüğünde olağanüstü bir bakış açısı yaratmıştır. Hücreler ve proteinler dolayısıyla bütün yapıtaşlarımız su olduğu için, DNA boyutunda da düşünce ve duygu ile değişebiliriz demektir.



DNA’ya Bilimsel Müdahale hangi Noktada?

Bütün bu çalışmalar sadece genlerimizin doğasının değil, çevrede ve düşüncemizde oluşan her türlü koşulun değişim ve gelişim için bizi etkilediği kesinlikle ortaya çıkıyor. Üstelik bu değişimler sadece bizde oluşmakla kalmayıp bizden sonraki kuşaklara da taşınabiliyor. Bu taşınma seçiminin neye göre yapıldığı ise en kritik soru. Milyonlarca hatta milyarlarca etkinin sonuçları DNA’mızda ya da farklı hücre yapılarımızda depolanırken hangisinin bir sonraki kuşakta dominant görünüme kavuşacağı olasılığı sanırım matematikçileri zorlayan bir üslü çokluğu gösteriyor.

Çevredeki tüm materyaller, olaylar, bilinç ve hatta kelimeler bile DNA yapımızı değiştirirken, insanoğlunun bilimsel bilinçli müdahalesi sonucu genlerde yaratacağı değişiklikler, gelişim ve değişimin hızını katlayarak arttıracaktır. Buna örnek bir çalışmanın sonuçları yeni açıklandı ve belki de bilim dünyasında yeni bir çağın başlangıcı olacak.

Bilimadamları, DNA’ya özgü bilgi saklama özelliğine sahip bir molekül dizisi üretmeyi başardılar. Danimarka’nın Kopenhag Üniversitesinden Prof. Dr. Peter E. Nielsen ve ekibinin 15 yıllık çalışmalarının ürünü olan bu polimer meleküle PNA (Peptid Nükleik Asit) adı verildi. PNA molekülünün, DNA’nın hücrede üstlendiği genetik kodların saklanması ve çoğaltılması işlevini gördüğü açıklandı. Hücreye enjekte edilebilen PNA’nın bir başka özelliği ise 3’üncü sarmal olarak DNA’ya eklenebilmesi. Eklenen 3’üncü sarmal, DNA’ya destek olup hatalı proteinlerin üretilmesine engel olacak ve hasar görmüş DNA’nın onarılmasında etkin rol üstlenecek. PNA ile yapay yaşam oluşturulabilecek ve yaşam nasıl oluştu sorusunun cevabı verilebilecek



Nature – nurture tartışmasının dönüm noktası olabilecek bu keşif, her şeyi değiştirebilir. Genlerin aktarımına müdahale edilebilecek, hatalı gen üremesine engel olunabilecekse, insanın doğal seyrinin rotası değişecek demektir. Kendi fıtratımızdan çıkıp programlanan bir insan yapısına doğru gidiyoruz. Bir süre sonra doğacak bebeğimizi beklerken şimdiki kadar merak ve endişede olmayacağız. Doğacak bebeğin hatalı genlerini değiştirip, istediğimiz özellikleri yükleyip, bize daha az benzeyen çocuklar yaratacağız. “Anasına bak kızı al” deyimi tarihe karışacak.

Kendi kendimize nerede dur diyeceğimiz ise büyük bir meçhul!

Nesrin Dabağlar

Gen mi evre mi? (Nature - Nurture)