Merhaba



Arkeolojik anlamda bu kadar zengin, geçmişin bu kadar iz bıraktığı çok az ülkeden biriyiz, belki de bizim kadar fazla zenginliğe sahip yer yok bile, yok bunu herkesin yaptığı genel abartma hastalığımız nedeniyle söylemiyorum, bunu rakamlar söylüyor. Ama ne yazık ki Türkiye’de arkeolojinin daha her anlamda alacağı çok yol var. Yeni bir kültür bakanımız var, o da diğerleri gibi pek çok sorunu taşıyan bir bakanlık üstlendi, üstelik bir de turizm ekli. Neyse ki tarihe, arkeolojiye, sanata meraklı birisi ama yine de bir yapı oluşturmadan, sorunları tüm gerçekliğiyle göremeden, üzerine gidemeden, maddi kaynak yaratmadan istekler her zaman sınırlı olacak. Aslında az maddi kaynakla çok ciddi planlar yapan ülkeler de yok değil elbette, ama ne yapacaksınız, tarihle ilişkisi hep zayıf bir toplum olmuşuz.

Biliyor musunuz? O kadar zenginliğe rağmen bu ülkedeki tarihi eser kaydı çok az. Şu anda tescilli arkeolojik eser sayımız 3 bini biraz geçmiş halde… Kültür Bakanlığı’nın resmi sitesinde askeri yapılar, dinsel yapılar, mezarlıklar, şehitlikler, korunmaya alınan sokaklar –sadece 47 ne yazık ki- , idari ve ticari yapılar, özetle toplamı 82 bine yakın tescilli eser gözüküyor ama bu sayıda doğal varlıklar başlığı da sivil mimari örneği de anıt ve abideler de var, yani liste geniş… Konuyla ilgili şaşırtıcı örnek verirsek çok popülerleşen Zeugma’nın bile ünlendikten sonra eski eser kaydımıza girdiği en çarpıcısı… İstanbul’daki bazı eski eserlerin kaydı olmadığı için bir Bizans sarnıcını satın almış Sıvaslı birisiyle tanışmıştım, 1997’de tanıştığım bu kişi Haliç’te gayet makul bir paraya aldığı bu yeri kafe mi yapsam diye düşünüyordu, hatta sütunları da yıkarım gibi görüşleri vardı!.. Bir diğer sarnıç yine atölye olarak kullanılıyordu… Yüzyılların yapılaşması bir yana, o yapılaşma değmeden olduğu gibi kalan tarihi eserlerimiz de var.

Ez cümle eleman az, yapacak iş çok… Bir örnek: Türkiye’nin en büyük ve önemli müzelerinden İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde –bu müzede 1 milyona yakın eser var– 35’e yakın arkeolog çalışıyor. Bu arkeologların üzerine eski eser zimmetli, İstanbul’daki hafriyat kazılarının tümüne gidiyorlar, kazı yapılıyorsa başındalar, aynı zamanda eğitim çalışmaları yapıyor ve koleksiyonerleri denetliyorlar. İstanbul’da değil ama Anadolu’daki bazı müzelerde 2863 sayılı yasa gereği anıtsal bir ağacın, tarihi bir mağaranın tespiti için dahi arkeologlar gidiyor. Yani müzelerin çok yoğun iş kapasitesi var, gerçek görevleri sınırlarla çizilmediğinden de bu yoğunluk içinde debelenip duruyorlar. Müzekart uygulaması şahane bir fikir, umut veriyor ama insanlar gezdiğinde rahat anlayacağı bilgilendirme eksiği var-, yani müzeler ne yazık ki içler acısı, eleman eksikliği, sergilemedeki yetersizlik, tıkanmışlık, maddi kaynak yetersizliği açısından… Depolar o kadar dolu ki sadece İstanbul eserlerine yönelik İstanbul dışında araştırmacıların kullanımına bir bina yapılması planlanıyor.

Bir sistem ve bir yapı olmadığı için her şey kurumların, kentlerin başındaki kişilerin bilgisine, ilgisine, çabasına bağlı seyrediyor. Bu yıl yaz aylarında cnnturk’te yayınlanan Taştaki Sır programı nedeniyle yaptığım gezilerde şunu gördüm; bir bölgede belediye başkanı ya da vali ya da müze müdürlerinin bilgisine, eğitimine, merakına vs’ye bağlı olarak bir takım insiyatiflerde bulunuluyor. Bakanlığın belirlediği kurallar mı yok, bu kadar çok şeye sahibiz diye bir uyuşma hali mi var, anlamak mümkün değil. Bazı yerlerde yıllardır değişen hiçbir şey yok; insanın aklı almıyor, anlayamıyor. Mesela neredeyse 25 yıldır değişmemiş Miletos –yani o zaman nasılsa ören yeri bugün de aynı, ama haksızlık etmeyeyim, yeni müzesi inşa halindeydi– antik kenti terk edilmiş hissi veriyor. Alman kazı heyeti burada yıllardır güzelce kazılarını yapıyor, tarihi kentin sınırlarını, en eskiye giden geçmişini öğreniyorlar, yayın yapıyorlar ama biz bu yeni bilgilerle bir bilgilendirme, gezi panoları oluşturamamışız. Didim’e geçiyorsunuz, muazzam tapınağın önünde sadece tek bir harita var ve o da Almanca! Filanca strasse’nin acaba neresi olmalı diye çözmeye çalışıyorsunuz. Hierapolis’te İtalyan kazı heyeti yeni panolar hazırlamış, çizimleriyle vs yerleştirilmiş, çok iyi diye hevesleniyorsunuz ama bilgiler önce İtalyanca, Türkçelerine gelince bir arkeologun bile zor anlayacağı bir dilde! Üç kere okumanız lazım… Peki bu panolar herkesin anlaması için konmuyor mu acaba? Dünyada arkeoloji, tarih bilgileri en basit dille aktarılıp gezenlerin anlamasına çalışılır, buralarla ilişki kurmaları sağlanırken bizde tam tersi. Efes’e gidiyorsunuz, kazı yapanlar ve buldukları prehistorik yerleşimle gurur duyarak basına demeç verirken koskoca Efes Müzesi’nde bunun kaydı yok, sene sonu raporlarını, neler bulduklarının bilgisini vermemişler. Yıllardır kazı yapan heyetler, kazı sonunda genelde bilgi ve fotoğraf vermiyorlarmış, yani bizim sınırlarımız içinde yapılan bir kazının bilgisine müze yetkilileri bile sahip değil. Nasıl yani diyorsunuz… Burada uzun yıllar çalışan ülkelerle farklı anlaşmalar yapılamaz mı, bu kadar mı zor? (Tabii yine eleman ve kararlılık eksikliği karşımıza çıkıyor) Labranda’ya gidiyorsunuz, şahane bir yer, tepede, muazzam bir kutsal alan. Yine eski bilgilerle dolu tabelalar… Birtakım panolarda rahip evi gibi –MÖ 4. yy’a ait bu arada, o sırada rahip diye bir şey yok– Hristiyanlık diliyle açıklamalar konmuş, üzülüyor insan… Yani sorgulamama, yabancılar diyorsa doğrudur anlayışımız var.

2000 yılında Atina’daki metro çalışmalarında tarihin nasıl korunduğunu, kazılar yapıldığını anlamak için gazeteci olarak buraya gitmiştim, Tempo Dergisi’nde bu yazıyı zamanın belediye başkanının görmesini sağlamış, sonra burada yapılan yanlışlara ilişkin örgütlenmeye çalışıp -Kasımpaşa’daki şantiyeye gidip durumun vahametine bizzat tanık olunca dehşete düşmüş- sonra çaresiz izlemeye almıştım –o zamanlar basın bu kadar ilgili değildi konuyla, facebook’ta yoktu!-. Aradan demek bayağı bir zaman geçmesi gerekiyormuş ki bugün biraz olsun bu durum değişti. İşte bu iş gezisi nedeniyle görüştüğüm bakanlardan biri sayesinde Yunan Kültür Bakanlığı’nın yapısı hakkında bilgi sahibi oldum ve ülkemiz adına çok üzüldüm. Çünkü burada, yani bu küçük ve tarihi bizimkiyle kıyaslanmayacak bu ülkede prehistorya, Ön Asya gibi ciddi ayrımlarla bakanlıkta yapılanmalar vardı. Hiçbir şey kaderine terk edilmemişti, topraklarındaki az sayıda tarihe deli gibi sahip çıkıyorlardı, zaten belli ki bu yapılanmanın içinde pazarlama dahisi olarak da çalışılıyordu ki insanlar akın akın buraya gidiyorlardı. Üstelik bize kıyasla gezeceğiniz yerlerde görevli insanların vurdumduymazlığı nedeniyle neredeyse işkence çekiyordunuz.

Şimdi devir değişti, insanlar tarihine, kentine daha çok sahip çıkmaya başladı ama bilgisizlik hâlâ sürüyor. Bilen bilmeyenin konuştuğu tartışmaların içinde buluyoruz kendimizi. Fikri ve haber takip, sahip çıkıp olayı bütünlüğüyle görme yerine kimi zaman zorlama muhalefete dayalı tepkiler gösteriyoruz. Bu ülkede iş yapmak kolay değil, ama yapan da hemen güzelce karalanabiliyor, yani ölçüsüzlük, değer bilmeme gibi bir hastalığımız var yoğun bir şekilde… Soğukkanlı olmayı da sahici muhalefeti de beceremiyoruz –istisnalar kaideyi bozmaz-. Son örnek, İstanbul’da yapılan kazılarda tarih tahrip ediliyor yazıları… “Büyük” yazarların suçlamaları, hemen birilerine çarpı atmaları… Gitmeden, görmeden, sorup öğrenmeden bir bakıyorsunuz ortalık toz duman oluyor. Yıllardır takip edilmeyen konular birden gündem maddesi oluyor, taraflar, olayların gerçeği ve daha pek çok şey, yani olayın bütünü görmezden geliniyor. Galiba bu bizim toplumsal hastalığımız, muhalefetimizi bile hislerimizle ve duyumlarla yapıyoruz; kitapları okumadan yazarlarını sevmiyor, özetle, bilmeden, sorgulamadan tepki gösteriyoruz. Çare derseniz, benim bildiğim şeffaflıkta, kültürü anlaşılır kılmakta ve yaşama sokmakta, bunlarla ilgili sahici projeler yapmakta, yazılı ve görsel basının magazin dünyasından sıyrılıp bu konulara gerçekten ilgi göstermesinde… Ve daha pek çok şey…

Emine Çaykara