Günümüzden yaklaşık 4000 yıl önce, Anadolu’da yepyeni bir güneş doğdu. Bu topraklarda ilk devlet kuruluyordu. İÖ 700 yıllarına dek üç dönem boyunca süren ve 1100 yıllık egemenliklerini koruyan bu ulus, günümüzde yaygın olarak kullanılan adlarıyla Hititler’di.


Bilinen en eski kayıtlara göre Kussara Beyi Pithana çevredeki beylikleri kendine bağlamıştı. Ölünce yerine oğlu Kral Anitta geçti. Bu beylikler ayaklandı. Kral Anitta babası gibi beylikleri dize getirdi. (Kaniş) Neşa’yı krallık merkezi yaptı. Siyasal birliği sağlayarak Hitit İmparatorluğu’nu kurdu. Hattuşa’yı kuşatıp kenti açlığa mahkum ederek ele geçirmeyi başardı. Burayı lanetleyerek bunu bir tablette yazıp kentin kapısına yerleştirdi.
Yüz yıl sonra Hattuşa yeniden canlandı ve Labarna adlı kral onu başkent yaptı. Kendi adını da “Hattuşalı” anl***** gelen “Hattuşili” olarak değiştirdi. Hattuşili, Toros Dağları’nı aşarak ülkesini egemenliğini Güney’e, Suriye’ye yaydı.

Hattuşili yerine torunu Murşil’i atadı. Tahta geçen Murşil Halab’ı ele geçirdi. Babil’i işgal etti. Ancak eniştesi Hantili’nin içinde yer aldığı komplo ile öldürüldü. Bu kanlı olay iç karışıklıkları artırdı. İÖ 16’ncı yüzyılda tahta çıkan Telipinuş bir buyruk yayımlayarak kanlı olayları önlemek için yeni bir düzen ilan etti. Telepinuş Buyruğu yönetimin, düzenin, tahta çıkışın kurallarını belirlediği için dünyanın ilk anayasasıydı. Demokrasinin temelleri de bir yerde Hititler’ce atıldı.
Bu buyruğa göre Pankuş adını verdikleri bir meclis kuruldu. Pankuş sarayda girişilecek suikastlarda verilecek cezaları belirlediği gibi suç işleyen soyluları da cezalandırma yetkisine sahipti. Pankuş, kentlerin su ve tahıl gereksiniminin düzenlenmesi ve bunların ulaştırılması sırasında yapılacak yolsuzlukları soruşturup ölüm cezası verecek güce de sahipti. Günümüzde de çok büyük bir sorun olan miras yoluyla mülkiyetin parçalanıp küçülmesi konusunda Hititler o zaman çözüm bulmuşlardı.
Hitit kralı I. Şuppiliuma imparatorluğun sınırlarını Suriye ve Mezopotamya’ya yaydı. Hititler Mezopotamya’da Mitanni’ler Suriye’de Mısırlılar’la savaşırken dağınık biçimde yaşayan Kaşkalar gibi komşularının saldırılarına uğrardı. Bu da yetmezmiş gibi veba vb. salgın hastalıkların ülkeye yayılması da olumsuzlukların yaşanmasına neden oluyordu. Krallar ölüyordu. Bu Tanrılar’ın onları cezalandırması olarak algılanıyordu


Mısır Firavunu Tutanakamon ölünce, eşi, Şuppiluliuama’ya bir mektup gönderdi. Hitit prenslerinden birini kendisine koca olarak göndermesini istedi. Çok şaşıran Şuppiluliuama mektubun doğruluğunu araştırdı. Ancak aradan geçen zaman içinde Mısır kraliçesi tahtından edilmişti. Şuppiluliuama’nın gönderdiği oğlu Zannanza öldürüldü. Bu olay Kadeş Barış Antlaşması ile sonuçlanan Hitit-Mısır savaşına yol açtı. Hititler, tarihin bilinen en eski uluslararası barış anlaşmasını da Mısır’la imzaladı. Bu antlaşmanın bir örneği bugün BM binasının duvarında sergilenirken, Akadça dilinde yazılmış olan özgün tablet İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndedir.
Anadolu’da birçok kent Adaniya/Adana, İkonia/Konya, Milidia/Malatya gibi Hitit izlerini ve adını taşır. Büyük imparatorluğa bağlı 20 küçük krallık merkezi vardı. Günümüzün Avrupa Birliği, ABD gibi federal bir yapıydı. 400 yıl süren Eski Devlet dönemi ardından Yeni Devlet dönemi başladı. Tıpkı Selçuklular’ın dağılmasının ardından kurulan Anadolu beyliklerine benzer “Geç Hitit Şehir Devletleri” kuruldu. Denizden gelen ve kasırga gibi eserek Anadolu’yu yakıp yıkan bir akının sonucu Hitit uygarlığı son buldu. Denizde bu düşmanları yenilgiye uğrattıklarını sanan Hititler bunları anlattıkları tabletleri fırında pişirmeye zaman bulama- dan ani baskına uğrayıp tarihin tozlu raflarında yerlerini aldılar.
Hititler unutulup gitti. Onlardan geriye yalnızca Tevrat’ta geçen Ht sözcüğü kaldı.
Arkeoloji bilimi yeryüzüne yayılmaya başladığında, ilk kazıbilimciler Tevrat’ta adı geçen kentleri ve uygarlıkları araştırdılar. Din reformcusu Martin Luther, Ht olarak yazılan sözcüğü Almanca’ya Hethit olarak, Fransızca ve İngilizce’ye aktaranlar ise Hittit olarak yazdılar. Osmanlı’nın son yıllarında artan Batılılaşma eğilimleri ile birlikte Fransızca yaygın ve özenilen bir dildi. Hitit sözcüğü bu yolla Türkçe’ye girdi. Atatürk’ün önerisiyle bir süre Etiler olarak tarih kitaplarında yer aldı.

Britannica Ansiklopedisi yaşayan kimselere çok ender olarak yer verdiği halde sağlığında hakkında “Doğubilimlerine yaptığı hizmetleri bir bir anlatma olanağı yoktur” yorumunu yaptığı Archibald Henry Sayce, Hititler’in kaşifiydi.
Yıllar önce, George Friedrich Grotefend Asur çivi yazısını, Jean François Champollion ilk Mısır hiyeroglifini okumayı başarmıştı. Hititler’in varlığını kanıtlamak için ona komşu uygarlıkların yazılı kaynaklarına yönelindi. Asur belgelerinde Heto, Mısır yazılarında Ht olarak adından sıkça söz edilen bir uygarlık vardı.


Mısırlı bir kadının çevresindeki yabancıları uzaklaştırmak için fırlattığı toprak kabın Mısır’da o zamana dek bulunmuş en önemli kil levha arşivinin parçaları olduğu ortaya çıktı.
Bu arşiv, Firavun IV Amenophis dönemine ait Tel-el-Amarna Arşivi’ydi. Bunlar arasında iki mektup bilinmeyen bir dilde, Hititçe yazılmıştı. Bu yazıyı ve dili çözmek zaman aldı. Norveçli Doğubilimci J. A. Knudtson Hititçe’nin Hint Avrupa dili olduğunu 1902 yılında açıkladığı zaman hiç kimse ona inanmadı. Sonunda eski Almanca sözcüklerden yola çıkan Dr. Friedrich Hrozny şifreyi çözdü. İlk okuduğu tümce şöyleydi:
“Şimdi sen ekmek yiyeceksin ve sonra su içeceksin.”
1893 yılında Ernest Chantre, Fransız Kültür Bakanlığı adına ilk kazıya Alacahöyük, Boğazköy ve Kültepe’de başladı Bu arada çevredeki köylülerden çok sayıda tablet satın aldı. Bulunan tabletlerin dili farklıydı. Kazılara Osman Hamdi Bey büyük önem veriyordu. Yardımcısı Theodor Makridi Bey Osmanlı hükümeti adına gözlemcilik yapıyordu. Hititler’in peşinde koşanlar arttıkça arttı. İngiliz ajan Arabistanlı Lawrence bunlardan biriydi. Karkamış’ta kazı yaparak çok sayıda yapıt ortaya çıkardı. Araya giren Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı kazıları durdururken toplanan malzemelerin değerlendirilmesi ve Hitit dilinin çözümlenmesine ağırlık verilmesine neden oldu.
Atatürk’ün “Bütün Dünya” dergisinin Haziran 2003 sayısında kendi el yazısıyla verdiği sözleri Türkiye’nin tarihe, geçmişe bakış açısının özetiydi. Atatürk özel olarak kazıbilim ve sonuçlarıyla ilgilendi.
Hititler, bugün Hititçe olarak adlandırdığımız dilde kendilerini Hatti ülkesinin insanları olarak tanımlıyorlardı. Konuştukları dile de Neşili ya da Neşumnili diyorlardı. Mısır’da ele geçen yazılı belgelerde ise Hititler’in İÖ 1800 yıllarında Anadolu’da yaşadıkları ve kendilerini Akkadça’da “Hatti” biçiminde yazılan “Hattuşa kenti ülkesinin halkı” adını verdikleri belirlendi. Neşa, Hitit diline adını veren İlk Hitit başkentiydi. Hattuşa yüz yıl sonra başkent olmuştu.
Çivi yazısını Sümerler’den alan Hititler Mezopotamya dilleri ile de etkileşim içine girdi. Kimi Hitit belgeleri birkaç dilde yazıldı. Bu onların dillerinin çözümünde son derece yararlı oldu. Özellikle Adana Karatepe’de bulunan üç dilli yazıtlar bu konuda en çarpıcı olanıydı. Bugün bilinen eski Hint-Avrupa dili, Hititçe’ydi. Yeniden doğuşlarına en büyük neden yazının zamana karşı koyan gücünü elde etmiş olmalarıydı.

Hitit tabletlerinin gün ışığına çıkarılması insanlık tarihinin her alanı için ayrı bir öneme sahipti. Yazıtlarda kişinin adı, soy kütüğü, ailesinin, kendisinin beceri ve başarıları, yazıtın, kentin, korunması için kutsama ve lanetler yer alırdı. Tarihi olayların, savaşların dile getirildiği yazıtlarda anlam ve anlatım güzelliği şaşırtıcıydı. Oluşturdukları kitaplıklar, kil tablet odaları günümüze ışık tuttu. Bu tabletler kağıt ve benzeri malzemeden olmadığı için yüzlerce yıl dayanma gücü buldu. Kitaplıklardaki tabletler sıralanıp etiketlendikten sonra dizinleri bir tablete işlenmişti. Son yıllarda yapılan araştırmalarda sözlük benzeri tabletler de olduğu ortaya çıktı. Kurkuma’da (Maraş’ta) yapılan kazılarda ortaya çıkarılan bir mezar stelinde Hititler’in okuma yazmaya ne derece önem verdiğinin kanıtları vardı. Bir kadın kucağında çocuk elinde yazı tahtası, yazı gereçleri ve oyuncak bir kuş bulunmaktaydı.
Dünya edebiyatı açısından önemli belgeler bulundu. Sanatçılar saygın bir yere sahipti. Yaptıkları yapıtlara adlarını ve imzalarını atardı. Hititler maden işlemeciliğinde, duvar kabartmalarında çok ustaydılar. Şiirler yanında şarkı sözleri de bulundu. Bunlar Anadolu ezgilerine benzemekteydi.

Ticaret oldukça yaygın bir ağa sahipti. Mimaride de ilerlemişlerdi. Taş temellerin üstünde ağaçlar kullanılarak 4-8 ev bitişik duvarlarla yapılıyor, bunlar bir mahalle oluyordu. Evler 40-80 m2 ve iki katlıydı. İki odalı evlerin tabanı toprak ya da taş döşeli olup atık su kanalları bu döşemenin altındaydı. Kentlerde mezarlık yoktu. Ölüler evlerinin oda tabanına gömülüyordu. Mahalleleri birbirinden ayıran sokaklar iki metre genişliğindeydi.
Hitit uygarlığının gizlerinin çözümünde özel bir yere sahip olan buluntu mühürler oldu. Onama, güvenlik ve mülkiyet simgesi olan mühürlerde sahibin adı yanında, dini ritueller, insan hayvan figürleri, günlük kullanım araçları, mobilyalar, bitki, ekmek çeşitleri gibi çok ilginç kültürel bilgiler sunuyor.


Bunlar Hitit kültürüne ayna tutuyor. Mühürler dil kültür açısından olduğu denli günü, ayı, yılı ya da dönemi gösteren bir takvim yaprağı gibi tarihleme çalışmaları açısından da önemliydi.
Mühürlere yalnızca erkekler sahip değildi. Kadınlar erkeklerle eşitti. Bir yazıda Karkamış Kralı II. Suhi’nin eşi “Her nerede kocam adını kutsarsa, benim adımı da saygıyla kutsar” demiştir. Çok sayıda kadına ait mühürün varlığı Hititlerde kadın erkek eşitliğinin bir başka belgesiydi. Bu mühür geleneği okuma yazmanın yaygın olmadığı yakın dönemde de bir gelenek olarak Anadolu’da sürdü. Hâlâ kimi yaşlılar imzaları yerine geçen mühürler kazıtıp taşırlar. Hititler’de çok değişik mühür biçimleri geliştirildi. En ilginç olanları yüzük biçimine getirilenlerdi.
Hititler’de büyük kral aynı zamanda başrahip, kraliçe de başrahibeydi. Kendilerini “Bin Tanrı’lı Halk” olarak tanımlayan Hititler’in en büyük tapınak merkezi Yazılıkaya Kaya Tapınağı’ydı. Charles Texier tarafından bulunan bu yer aynı zamanda Hitit uygarlığının ortaya çıkarılmasında önemli bir rol oynadı. 90’dan fazla Tanrı, Tanrıça, hayvan, hayal ürünü yaratıkların yer aldığı bir tapınak yeriydi. Hacivat ve Karagöz tiplemelerindeki giysiler ve ayakkabılar içinde olan Tanrı’lar geniş bir şal altında, kemerli ve pliseli uzun bir etek, geniş kollu bir bluz, ucu sivri ve burnu kalkık pabuçlar, kulaklarında küpe, başlarında yüksek ve üstü çıkıntılı başlıklar içinde saçları tutam halinde sırtlarına iner biçimde duvarlara işlenmişti. Yumruk halinde sağ el ileriye, sol el ise başa doğru kalkık ve açık bir biçimdeydi. Birçok Tanrı’nın topuz ve orak biçiminde ya da kemerinde yarım ay şeklinde kabzası olan kılıçları bulunmaktaydı.

Hititler’de ilginç bayramlar da vardı. Çiğdem, Hız, Bahar, Güz ve 38 gün süren Bitki Bayramı yanında 4 ya da 9 yılda bir kutlanan bayramların olduğu tabletlere yazılmıştı. Bayram ve törenlerde içki, yiyecek sunanlar, hazırlayanlar, müzisyenler, şarkıcılar, dansçılar vazgeçilmez unsurlardı. Adaklar arasında hayvanlar yanında, ekmek, meyve, sebze, peynir, bal, içki bulunuyordu. Müzik aleti olarak lir, davul, zil, çalpara çok az sayıda da arp yaygındı.


Müzisyenler tek olmaları yanında değişik yerlerden gelen gruplar olarak da sahne alırlardı. Son zamanlarda çözülen bir tablette opera tarihinin en eski belgesi olarak tanımlanacak bir metin yer alıyordu. Metinde dansın ne biçimde yapılacağı yazılıydı.
Fal Hitit kültüründe yaygın bir gelenekti. Karaciğer, Şans, Kuş Uçuşu Falları ve düş yorumlarına ilişkin sayısız tablet ortaya çıkarıldı. Kurbanlıkların karaciğerlerine bakarak yapılan yorum çok yaygındı. Bu fal Mezopotamya’ya yayıldı. Kuş uçuşlarına bakılarak yapılan gözlemler kehanete dönüştürülürdü. Bu falların bir başka yararı o dönem kuşları hakkında günümüz kuş bilimcilerine sunduğu zengin malzeme oldu. Bugün de kimi köylerimizde saygın bir yere sahip olan “kocakarı”lara Hititler “Bilge Kadın” diyordu. Bu kadınlar ellerindeki fal için kullandıkları nesneleri yere atıp yorumluyordu. Falcılar kralların danışmanlarıydı.
Bugün Sivas bölgesi sınırları içinde olan (Kuşaklı) Sarissa kenti konusunda yapılan araştırmalar Hititler’in su sorununa çözüm bulmak için barajlar kurduklarını gıda gereksinimi için de depolar yaptıklarını gösteriyor. Bu suyun ve tahılın toplanması ve dağıtılması konusundaki duyarlılık ve özen ise adalet ve eşitlik açısından kat ettikleri aşamanın en güzel belgesidir.
Üç tür mahkeme vardı. Saray Kapısı adını taşıyan normal mahkeme, onun üstünde Yüksek Mahkeme ve en üst yargı yeri Kral Mahkemesi’ydi. Mahkemenin kapısında bronz mızrak ve adaletin simgesi olan tahtadan bir terazi asılı dururdu. Her türden yazılar arasında sıkça geçen “Bu doğru olmaz” sözcüğü onların hukukun egemenliğine olan bağlılıklarının simgesiydi. Kral memurlarına da şu buyruğu verirdi:
“Doğru olanı yap. Gittiğin kentlerde tüm halkı topla. Kim hak arıyorsa, karar ver ve çözüm getir.”
Memurların ekmek ve bira gibi en masum armağanları alması bile yasaktı. Özellikle yargıçların dürüst ve tarafsız olmasını zorunluluktu.

Tanrı’lara, krala karşı saygısızlık, cinayet, büyücülük, hırsızlık, tecavüz, öldürmek ve ormanı tahrip etmek de ağır suçtu. Yılan öldürmek, ormanın ağaçlarını kesmek ölüme varan cezalara uğramaktı. Başkasının tarlasını, bahçesini, samanlığını, evini kundaklamanın cezası zarara uğrayanın kölesi olmaktı.
Kraliçe meclis toplantılarında yer alırdı. Devlet belgelerine mühür basma, elçileri kabul etme ve diplomatik yetkilere sahipti. Mahkemelerde yargıçlık yapardı. Meclis yüce bir kurumdu. İmparatorluğu temsil ettiği gibi, kral ve kraliçeyi, tüm devlet büyüklerini görevlilerini denetler ve yargılama ceza verme hakkına sahipti. Yasaların çıkarılmasında, kralın ve öteki görevlilerin atanmasında ve reddedilmesinde yetkiliydi.
Hitit kralları, kendilerinden önce ve sonra yer yüzünde yeşeren krallar ve diktatörler gibi kan dökücü değillerdi. İşte bunun bir örneği Büyük Kral Tabarna’nın, Telepinuş Buyruğu’nda yer alan sözlerinde görülür:

“Pankuş Meclisi onları ölüme mahkum etti. Ben kral ‘Onlar niçin ölüyorlar?’ dedim. Onların gözlerini bağladılar. Ben kral onları bağışladım. Onları çiftçi yaptım. Onların sağ tarafından silahlarını aldım ve ellerine saban verdim.”
Kişi suçunun cezasının bedelini kendisi öderdi. Suç ve ceza kişinin ailesine, malına mülküne, bağlı bulunduğu kuruma mal edilmez ve onlara zarar verilmezdi.
Dokumada keten ekimi ve koyun yününden yararlandıkları saptandı. Giysiler son derece değerliydi. Bir elbise için 3000 litre şarap verildiğini tabletlerden öğreniyoruz. Binek ve taşımacılık için at ve eşek besliyorlardı. Kent planlamasında da ileri düşünceye sahiptiler. Kentin yerleşiminde genel kurallar vardı. Örneğin, yangın tehlikesini yaşamamak için çömlek fırınları yerleşimin uzak noktasında birarada tutuluyordu. İsteyen istediği yere istediği yapıyı konduramıyordu. Taşımacılıkta gönderilen ya da bir yerde depolanan malın tam olduğunun kanıtı olarak vurulan mühürlerdi.

Fırıncı ve aşçıların temizliğine son derece özen gösteriliyordu. Tabletlerde bu işi yapanların yıkanmaları, tırnaklarını kesmeleri ve temiz giyinmekle yükümlü oldukları aktarılıyor.



Hititler, aynı çağda yaşayan öteki kültürlerden daha hoşgörülüydüler. Çevrelerindeki yabanıl kalmış kabile ve topluluklarla iyi ilişkiler geliştiren Hititler bugün hoşgörü ve barış diyerek dünyaya egemen kılınmak istenen düzeni o zaman yaydılar. Diplomatik bağları güçlüydü. Yabancı din, töre, dil, yaşam biçimlerine saygılı ve hoşgörülüydüler. Komşu ülkelerin saraylarında kendilerini dil öğrenme, çevirmenlik, yazıcılık, sanatkarlık vb. yetenekleri ile kabul ettirerek danışmanlık yapıyorlardı. Sabırlarını ve sınırlarını zorlayan Mısır gibi süper güçlere karşı da direnen ve onları ağır yenilgilere uğratan bir güce de sahiptiler. İlişkileri güçlendirmek için diplomatik evlilikler yaptılar. Diplomatik mektuplaşmalar yürüttüler.

Hitit halkının çoğunluğu özgür insanlardan oluşuyordu. Toplumun en alt kesimini oluşturan kölelerin bile hakları vardı. Kölenin değeri özgür insanın yarısıydı. Ceza ise özgür insanlara verilenin yarısıydı. Kölelerin mülkiyet hakları vardı. Kölelerin özgür kadınlarla evlenme hakkı vardı. Aynı ailenin bireyleri birbiriyle evlenemezdi. Bugün Anadolu’da hâlâ varlığını koruyan bir geleneğin izleri vardı. Eşi ölen bir kadın kayınbiraderi ile evlendirilirdi. Başlık parası vardı. Kızın babasına verilen bu para erkek evlenmekten vazgeçtiğinde geri verilmezken, kız vazgeçerse para erkeğe geri veriliyordu. Evlenen erkek kız evine taşınıyordu. İç güvey olarak yaşıyordu.
Hititler askeri açıdan da çağının modern ülkesiydi. Mısır kabartmalarında görkemli biçimde tasvir edilen savaş arabaları o dönemin en gelişmiş aracıydı. İki tekerlekli, bir atın çektiği arabada bir sürücü, iki asker vardı. Askerler zorlu savaşçılardı. Yiğit, disiplinli olma yanında güçlü silahlarla donanımlıydılar. Ok yanında, Anadolu’nun zengin yer altı zenginliklerini işleterek elde ettikleri madenlerden çeşitli silahlar taşır ve madeni miğferler giyerlerdi. Giyiniş biçimleri daha sonra Yunan ve Roma dünyasını etkiledi.

Binyıllar boyu süren Hitit uygarlığından kalan önemli yapıtlar, bugün yurdumuzun çeşitli yörelerindeki müzelerimizde sergilenmektedir.
Bu yapıtların en değerlileri, Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bulunmaktadır.
Atatürk’ün isteği doğrultusunda 1938 yılında yapımına başlanan ve 30 yıl süren çalışmalar sonunda 1968 yılında “Eti Müzesi” adıyla ziyarete açılan bu “tarihsel hazine”miz, bugün Anadolu Medeniyetleri adıyla dünya müzeleri arasında ön sıralarda yer almaktadır.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi, 1997 yılında Avrupa’da yılın müzesi ödülünü kazanmıştır.

Yaşar ÖZTÜRK