Merhaba!
Ahtamar Kilisesi - Işıkla Canlanan Duvarlar

Van Gölü'ndeki küçük bir adada, çok uzaktan bile görülebilen bir konumda yükselen Ahtamar Kilisesi, dış cephesini şeritler halinde saran kabartmalarıyla, Doğu-Hıristiyan mimari sanatının eşsiz bir örneğidir.

Ön Asya’daki Hıristiyan sanatı, geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından yirminci yüzyılın sonuna dek uzanan zaman dilimi içinde sürekli bir araştırma konusu olagelmiştir. Ermeni ve Gürcü anıtları üstüne kapsamlı araştırmalar yapmış bazı önemli kişilerin adlarını burada anmak gerekir: Dubois-Monpereux, Brosset, Grimm, Schnaase, Texier, Lynsch, ayrıca Viyana Okulu üyeleri ve bazı Rus bilim adamları. Bu çalışmaların ışığında, sanat tarihi açısından büyük önem taşıyan belirli yapıtların da incelenmiş olması gerekirdi. Bu beklenti günümüze kadar karşılanmamıştır. Önceki kuşakların büyük ölçekli projelerinin tekil araştırmaların önünü açmaktan çok tıkadığı izlenimine kapılmamak mümkün değildir. Böyle bir araştırma ortamında elimizdeki bu çalışma –Anadolu’nun güneydoğusundaki bir Hıristiyan kilisesinin (916-921) monografisi– fazlaca bir savunma yapmayı gerektirmemektedir.

Bugüne dek Ahtamar üstüne yapılan araştırmalarda, kilisenin mimarisi ve süslemeleri birbirinden ayrı ele alınmıştır. Mimarisi eski moda ve fazla yöresel olarak nitelenip dikkate değer bulunmamıştır. Kilise yalnızca çok zengin dış cephe süslemeleri açısından ilgi çekmiş, bu süslemeler de çoğunlukla ikonografik açıdan incelenmiştir. Ne var ki, burada mimari yapı ile süslemeleri birbirinden ayırmanın doğruluğu sorgulanmalıdır. Ahtamar’ın dış tasarımı bir plastik-mimari örneğidir. Mimarisindeki işlevsellikle anlam bulmuş, mimarisi de plastik sanat öğelerinin taşıyıcısı olarak önem kazanmıştır. Mimari ile süsleme Ahtamar’da öylesine birbirine bağlıdır ki, yalnızca bu bağlantı çerçevesinde doğru açıdan incelenebilirler. Kısacası, kilisenin bir bütüncül sanat yapıtı olarak ele alınması gerekir. Ahtamar’ın sanat tarihi açısından önemi ancak böyle bir bakışla açığa çıkar ve bizce şimdiye dek böyle bir değerlendirme yapılmamıştır.

Ahtamar Haç Kilisesi, Van Gölü’ndeki küçük bir adada, çok uzaktan bile görülebilen bir konumda bulunmaktadır. Yalnızca kuzey cephesi, dik kayalıklar yüzünden gözlerden uzaktır. Kilise, iki basamaklı yüksek bir kaide üstünde duran bir anıt gibi göğe uzanmaktadır. Kilisenin bu anıtsal görünümü, dış cephesini kuşaklar halinde çevreleyen, plastik sanat öğeleriyle süslü frizlerden kaynaklanmaktadır. Bu süslemeler kiliseyi, Kapadokya’daki mağara kiliselerinin bütünüyle karşıtı bir yapı türü haline getirmiştir. Doğu’nun kiliseleri genelde iç mekâna yönelikken, Ahtamar zengin dış süslemeleriyle dışarıya ve dört bir yana doğru açılmaktadır.

Kilisenin dışı, sayısız kabartmayla bezenmiştir. Çoğu öylesine yassıdır ki, puslu havalarda ya da gölgede, duvarın içinde belirsizleşmektedir. Bu kilisedeki plastik sanat öğeleri ancak gün ışığında canlanır. Kabartmalar bir zamanlar renkli taşlarla bezeliymiş ve söylenenlere bakılırsa altınla kaplıymış. Işığı yansıtan bu malzemeler ve gölün yüzeyindeki ışık oyunları, yontulara öylesine büyük bir parıltı kazandırmıştır ki, eski kaynaklarda kilise “ikinci bir güneş” olarak tanımlanır. Ahtamar, o dönemde yaşayanlara, kendiliğinden ışık saçan bir nesne gibi görünmüş olsa gerek.

Kuşkusuz, yüksek rakımlı Van bölgesinde güneş ışınlarının giderek yoğunlaşması, bu ışıldama ve parlama etkisine katkıda bulunmuştur. Mimarlık tarihi açısından büyük önem taşıyan nokta ise, mimarın geleneksel Ermeni tarzından uzaklaşıp yapıyı poligonal biçimde bölerek ışığı yönlendirmeyi başarmış olmasıdır. Duvarlardaki ışık kırılmalarıyla yapı adeta perdahlanır; güneşin devinimiyle sürekli değişen ışık altında duvar yüzeyleri karanlıkta ışıldayan reflektörleri andırır. Parıldayan dış donanımın da buna eklenmesiyle, kilise tam bir ışık kütlesi haline gelir.

Kısacası, Ahtamar Kilisesi’nde mimari ile dış donanım, ayrılmaz bir bütündür. Kiliseyi ışıldayan bir yapı haline getiren de bu bütünlüktür. Ahtamar’ın, daha önce başka örneklerde de görülmüş bir yapı tipini temsil etmesi olasılığı elbette yadsınamaz. Ama Ahtamar Kilisesi iyi korunmuş tek örnektir ve Doğu’daki Hıristiyan mimari sanatı tarihinde eşsiz bir anıt olarak kalacaktır. İşte bu nedenle, bu yapının monografik bir incelemesinin yapılması gereklidir.

“‘Işık sanatı’ –yani sanat yapıtı ile ışık arasındaki ilişkinin özellikle vurgulanması ve ön plana çıkarılması– ne anlama geliyor; bu ışık sanatı tanımının ‘ardında’ acaba bir ışık tanrısı, bir ışık mitosu, bir ışık metafiziği ya da ışık estetiği mi var?”1 sorusu burada da akla gelmektedir. Zerdüştlerin ülkesinin çok yakınındaki Van yöresinde, güneş kültüne bağlı Mazdek inancıyla erken Hıristiyanlık döneminin etkileşime girmiş olması belki de olayın temelini oluşturmaktadır. Bu etkileşimin bir sonucu olarak onuncu yüzyılda özgün mimarisiyle bu kilise ortaya çıkmıştır.

Ahtamar’ın dış donanımındaki anlaşılması güç resimleme programı ancak bu temelden hareketle açıklığa kavuşur. Hareketli hayvan figürleriyle bezenmiş taştan oyma yaprakların tam ortasında sayısız kutsal figür ve Eski Ahit’ten sahneler bulunmaktadır; bunların seçimi ve sıralanışı eski Hıristiyan dua kurallarına göre belirlenmiştir. Hıristiyan inanç dünyasını sergileyen bu taştan oyma yaprakların, Strzygowski’nin ileri sürdüğü gibi, İranlıların çok önem verdiği “kutsal topraklar”ı simgelediği görüşü bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir. Çünkü İranlıların doğadan alınma simgeleri yapıtlarında kullandıkları kesin olarak kanıtlanmamıştır. Ne var ki, Ahtamar’da bulunan ve Hıristiyan inanç dünyasından aşina olduğumuz balıklar, tavuskuşları, geyikler ve benzeri simgeler, Zerdüştçülerin kutsal kitabı Avesta’daki simgelerle (Hvarenah) öylesine benzerlik taşımaktadır ki, bitki ve hayvan görüntülerinin büyük olasılıkla İran’dan esinlenilmiş olduğunu düşündürmektedir.

Bu monografide yer alan fotoğraflar, 1960 yılında Van yöresine yapılan uzun bir inceleme gezisinde çekilmiştir.* Gezi için gereken mali kaynağı sağlayan İstanbul Üniversitesi’ne duyduğum şükran borcunu dile getirmek isterim. Daha sonra, birkaç sömestr konuk profesör olarak bulunduğum Tübingen kentindeyken, bu malzeme üstünde çalışma olanağı buldum. Alman meslektaşlarımla birlikte çalıştığım bu dönemi güzel bir anı olarak saklayacağım. Özellikle Prof. Hubert Schrade’ye, mesleki katkıları ve verdiği destekten ötürü teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Ayrıca, görsel malzemenin hazırlanması ve kitabın basılmasında bana büyük anlayış gösteren yayıncım Dr. C. A. Kupferberg’e de şükranlarımı iletirim.
Mazhar Şevket İpşiroğlu/YKY'de 1. Baskı: 2003

http://www.ykykultur.com.tr/kitap/?id=1293