Sürekli iç içe, karşı karşıya olmamıza rağmen; üzerinde zorunlu kalmadıkça konuşmadığımız bir konudur ölüm. Bu tutumumuzun, mantıklı sayılabilecek açıklamaları vardır. Konu, pek hoşa gitmez ve çoğumuz için iticidir. Öte yandan, bir doktor olarak "ölüm" konusuna uzak durmamız söz konusu değildir. Yaşamın kalitesini artırmaya ve süresini uzatmaya yönelik çabalarımızın; ölümü tanımadan, ölümü yok sayarak anlam kazanması ve başarılı olması mümkün değildir.

Ölüm ile yaşam arasındaki bağlantı bu iki kavramın tanımlarında kendini çok iyi sergilemekte; yaşamı tanımlamadan ölüm tanımlanamamaktadır... Ölümü genel anlamıyla "yaşamın olmaması" biçiminde tanımlamak çok pratik bir çözüm gibi görünmesine rağmen, bu tanım yanıltıcı olabilir. Uzayda yaşam olmaması ile uzayın ölü olması aynı değildir. Ölüm, yalnızca yaşamış veya yaşamakta olan varlıklar için söz konusu olabileceğinden, uzayın ölü olduğunu söylemek onun yaşamış olduğunu söylemek olur.

Ölümü daima yaşama başvurarak tanımlamak zorunda olmamız, bizi yaşamın tutarlı bir tanımının gerekli olduğu yargısına götürür. Ancak, yaşamın her koşulda doğru ve anlamlı olan bir tanımı yapılamamış ve sınırları belirlenememiştir. Bu nedenle ölümün de ideal bir tanımı yapılamaz. Doğa, yaşam ile ölümü birbirinden ayırma konusunda bizim kadar ısrarcı değildir!

Yaşamı, canlılığı belirleyen öğeler olarak şunlar gösterilebilir:
organizasyon,
uyarılabilirlik,
hareket,
büyüme,
üreme
uyum sağlama.

Bazı canlılarda bunlardan bir veya birkaçı bulunmayabileceği gibi (virüslerde hareketin olmaması), bazı cansız varlıklarda bu özelliklere rastlanabilmektedir. Örnek olarak, gökcisimleri yukarıdaki özelliklerin bazılarını gösterebilir. Uygun koşullarda kendi kopyalarını oluşturma yeteneği gösteren inorganik maddelerin varlığı; binlerce yıl hiçbir metabolik etkinlik göstermeyip kültür ortamında üremeye başlayan virüslerin bulunması, canlılık kavramının sınırlarını belirsizleştirir.
Canlılığı tanımlamadaki bu karmaşa yalnızca bir felsefe sorunu değildir. Canlılığı tanımlamadan ölümü tanımlayamıyor olmak; hepimizi ilgilendiren, işimizi etkileyen bir sorundur. Ölüm, birer doktor olarak, kimi zaman çabalarımızın odak noktasını oluşturmakta; kimi zaman başarımızın derecesini belirlemektedir. Doktorların, ölüm olgusunu zihinlerinden uzak tutmak, anlamaktan kaçınmak gibi bir lüksleri yoktur. Hastaların gözünde doktorlar, ölümü bilen kişilerdir. Önceki yüzyılın aksine, ölümlerin artık dörtte üçü hastane ortamında gerçekleşmektedir; hastaneler bu yönleriyle birer ölüm evidirler. Belki de bu yüzden; insanların üçte ikisi, evlerinde ölmeyi tercih edeceklerini söylemektedirler.