Merhaba

Gümüş dizisinin çekildiği Kandilli’deki Abud Efendi Yalısı…



Japonya’ya kadar ticaret yapmış, Osmanlı’nın son dönemini simgeleyen tüccar Abud Efendi’nin kızı Belkıs ile konuşmalarının geçtiği salonu aramaya başlıyorum. Daha geriye gidip Abud Efendi’nin yalıyı Baron de Vandoeuvre’den alışı gözümün önüne geliyor. 1900’lerin başında kızının ölümüyle 24 odalı yalının içini simsiyah saten kumaşlarla kapatmış, içinde bir süre böyle matem tutmuş, sonra satışa sunmuş Fransız Baron… Abud Efendi’nin karısına sürpriz yapıp bu yalıyı alışını, kızı Belkıs’ın yan yalıdaki piyanistin notalarından çıkan seslerden hiç görmediği bir kişiye çocukça aşkını, sonra zorla Abdülhamid’in başkatibi Süreyya Paşa’nın oğluyla evlendirilişini, tahteravanla, harem ağalarıyla gelin olarak çıkışını, günlerce ağlayışını… ‘İnce hastalığa tutulup’ yalıdan Avrupa’ya ‘hava değişimine’ yola çıkışını… Mehmed Abud’un doğuşunu, kışın Suriye Pasajı’ndaki eve, yazın buraya göçlerini, yalının önünden kayıkla geçerek dondurma, su satan satıcıları… Çocukların neşe çığlıkları atarak denize girmelerini… Her ay bir gece çocukların kendi çıkardıkları dergileri yalı eşrafına okumaları…

Her yerine hüzün sinmiş yalının her odasından yükselen fısıldaşmalar Gümüş’ü de bugünün tuhaflığını da bastırıyor ve küt diye karşımıza çıkıyor… Sevinçler, hüzünler, İstanbul’un kurtuluşunun kutlamaları, opera geceleri, birbirinden renkli sahici hikâyeler iç içe geçiyor… Bir zamanlar Sinekli Bakkal, Hep O Şarkı, Paşa’nın Kızı, Sürgünden Geliyorum, Katır Tırnağı, Yolcu, Şıpsevdi filmleri bu yalının bahçesinde, birkaç salonunda çekilmişti. Hatta bugünlerde yeniden gözde olan o meşhur Aşkı-Memnu dizisi bile… Yalının hikâyesini iyi bilen biri olarak duygusallaşmam doğal, onların sahiciliğinin üzerine Gümüş dizisinin beni kesmemesi de… Evet, yalı artık Abud Efendi’ye ait değil, 80’lerde el değiştirdi, en önemli karakterler birer birer öbür dünyaya göç ettikten sonra satıldı, yeni sahibi İsmail Özdoyuran eşiyle buraya yerleşti -24 odalı yalıda iki kişi, çalışanlarla bilemediniz 6 kişi-. Evet, artık farklı bir dönemdeyiz; tv, görsellik insanları büyülüyor, sersemleştiriyor, popüler kültür ite kaka her şeyin önüne geçmeye çalışıyor. Ama her şey bu kadar kolay mı unutulmalı? İstanbul gibi yüzyılların geçmişine sahip bir kenti sevmek için biraz o günlere de gitmemiz gerekmez mi? Bu eski eşyalar ve bu duvar resimleri nereden geldi diye sormaz mı insanlar? Yoksa burayı bir dizi dekoru mu sanırlar?

Burayı bir simge olarak görelim... Malum, kentimizde, ülkemizde böyle yığınla çok yaşamış, tarihi yer var. Müzelere gitmiyoruz, yanından geçtiğimiz tarihi çeşmelere bakmıyoruz vb örnekler çoğaltılabilir. Toplum olarak meraksızız, geçmişe merak duygumuz belki yeni yeni oluşmaya başladı, sadece bugüne odaklı bir dünyamız var. Sanki geçmişi olmayanın bugünü ve geleceği olabilirmiş gibi… Ama kültür bakanlığı, yerel yöneticiler kültürümüzü bize hatırlatmakla, onu korumakla sorumlu değil mi? Hadi yalının yeni sahibi Gümüş dizisi için delirmiş turistlerin kıyamet gibi ısrarına dayanamadı ve kapılarını açmak zorunda kaldı diyelim. Sesli düşünüyorum… Bir bilgi panosu bile konmaz mı, konamaz mı –diyeceksiniz ki sanki yazarlarımızın, şairlerimizin evlerinin bilgi panosu var, sen de çok oldun. Evet, Sultanahmet’te Haseki Hürrem Hamamı’nın içinde halılar sergileyen, hediyelik eşya dükkânına çeviren bir bakış açısı tam da bunu düşünüyordu. Bir yerin ilgi çekmesi için illa tv’de dizi mi olması lazım?

Biliyorum, bu mikro bir örnek, ama Haseki Hamamı örneğini alın o zaman… Burası mesela niye hamam kültürünü anlatan bir müze olmaz. Çok mu zor? Bu kentte yaşanmış ne varsa bilmemek üzerine kurulu bir gelecek bu kenti yaşatır mı? Kültürlü diye bilinen insanların kültür anlayışlarının para kazanmaktan, kişisel çıkar sağlamaktan öteye geçmediği bir düzen bizi nereye taşır? Tek örnekle sonuca gidilmez biliyorum ama yalıya turlar düzenleyen Cem Polatoğlu’nu araştırıyorum; Baracudatour’un sahibiymiş, TÜRSAB’ın çeşitli komisyonlarında görevler almış, iyi derecede İspanyolca, İtalyanca, İngilizce ve bitmedi Almanca bilirmiş. Bu nasıl bilmek diyesi geliyor insanın…

Gözlerimi kapıyorum… Mehmed Abud’un piyanosundan çıkan sesler denize ulaşıyor, biraz müstehzi gülümsüyor, Chopin’in Nocturne’ünü çalarken kafasını kaldırıp ‘onlar Gümüş’ün kırmızı bavulunu arıyorlar, şaka mı yapıyorsun sen’ diyor, hayır, diyorum, gayet ciddiyim…

Emine Çaykara