Merhaba!

Iste size kitap-lik aralik2009 dergisinin ”Deneme gunluk”
Basligindan super ve ILGINC bir konuda nesir.

Doğu’da Yolculuk - Nerval ve daguerréotype

1839’da, Théophile Gautier’ye inanacak olunursa Gérard de Nerval’in gençliğini andıran Sultan Abdülmecid’in tahta çıkışıyla ticarileştirilmiş ilk fotoğraf yönteminin –daguerréotype– insanlara duyurulması aynı döneme rastlar. Bilim Akademisi’nde işin içine ulusal gururu da katarak, Fransa’nın “tüm dünyayı cömertçe onun buluşuyla donatmak” istediğini ileri süren Louis Arago aygıtın mucidi Daguerre’in ateşli bir savunucusu olur. Arago’ya göre, fotoğraf sanatın ve bilimin hizmetindeki bir araç olmalıdır – böylece tüm 19. yüzyıl boyunca bu yeni aracın kazanacağı ikircilli konumun altını çizer.
3 Ekim’de, Arago’nun kamuya açıklama yapmasının üstünden iki ay bile geçmemişken, buluş Takvim-i Vekayi’de halka duyurulur. 15 Ağustos 1841’de, bir başka gazete, Ceride-i Havadis, aygıtın ilkesini tanımlar ve teknik bir kitaptan söz eder. Belki de söz konusu yapıt, Daguerre’in yazdığı, türünün ilk örneği olan kılavuzdur, çünkü bilimsel yaygınlaştırma ve “kitlelerin eğitimi” olarak adlandırılan şeyin yandaşı olan Arago’nun öne sürdüklerinin tersine, daguerréotype tekniği hiç de öyle kolay değildir.
* * *
Félix Nadar Ben Fotoğrafçıyken’de, gümüş kaplama levhaların üstünde görüntülerin sabitlenebildiği söylentisi yayıldığında bunun halk arasında genel bir şaşkınlığa yol açtığını anımsar. “O kadar ki bazıları buna inanmayı bile reddediyorlardı” diye ekler Nadar. Buluşun duyurulması insanların bu işe kuşkuyla ve “nefret dolu bir alaycılıkla” yaklaşmasına neden olur. Bunun “düzenbazlık”, “vantrilok üçkâğıtçılığı” olduğunu söyleyenler çıkar. Aygıta karşı olanlar arasında, tahmin edileceği gibi kendi sanatlarının yerini alabilecek bu mekanik yönteme isyan eden ressamlar başta olmak üzere sanatçılar da vardır. Ama sonsal bağlamda çok daha şaşırtıcı gerekçeler de ileri sürülür. Örneğin Walter Benjamin’in “Fransa kaynaklı bu şeytan icadıyla zaman kaybetmeden mücadele edilmesi gerektiğini düşünen şoven bir gazete” olarak damgaladığı Leipziger Anzeiger’de şu gerekçeler sıralanır:

Aynanın kaçak görüntülerini sabitlemek istemenin derin Alman araştırmalarının da gösterdiği gibi olanaksız bir şey olması bir yana, buna heveslenmek bile başlı başına Tanrı’ya hakarettir. İnsan Tanrı suretine göre yaratılmıştır ve insan yapımı hiçbir makine Tanrı’nın suretini sabitleyemez. […] Şu açıkça anlaşılmalıdır ki herkesin kendi görüntüsünü bir düzine aynaya yansıttırabildiği andan itibaren, insanlık kibrine boyun eğecek, Hıristiyanlıktan uzaklaşacak ve selametini yitirecektir.
Buna karşılık olarak, daha en başlardan daguerréotype’çi olan Marc Antoine Gaudin’e göre, Arago’nun duyurusu meraklılar arasında gerçek bir heyecan yaratır: “Birkaç gün sonra” diye yazar Gaudin, “herkes penceresinden görünen manzaranın kopyasını çıkarmak istiyordu ve ilk denemede gökyüzünün üstündeki çatıların karaltısını elde eden kişi pek mutlu oluyordu.” Yeri gelmişken şunu da belirtmekte yarar var, daguerréotype’in, kullanımının zorluğunun yanı sıra, olası heveslilerin sayısının kısıtlı kalmasına neden olan bir başka elverişsizliği daha vardır: Fiyatı. Ona 400 frank değer biçilmiştir, bu da bir işçinin sekiz ayda aldığı ücrete denktir. Aynı şekilde, yeniden üretilemez oluşuyla da sorun yaratan gümüş levha üstündeki görüntülerin fiyatı da bir hayli yüksektir.
* * *
1843’te, Gérard de Nerval yanında bir daguerréotype’le Doğu’ya yolculuğuna başlar. Öncelikle, zamanının yazıncılarının birçoğuyla birlikte yeni mekanik görüntüye pek sıcak bakmayan yazarın Daguerre’in buluşunun duyurulmasıyla harekete geçen, özellikle de bu tekniği denemek isteyen ilk kişilerden biri olması şaşırtıcıdır. Doğu’ya gitmesinin nedenleri daha iyi bilinmektedir: Gérard de Nerval geçirdiği ilk nöbetten sonra belini doğrultmak, onun akıl sağlığı üstüne ortalıkta dolaşan söylentilere ve kendisini ölü ilan eden makalelere yanıt vermek istemektedir. Sözgelimi Jules Janin’in 1 Mart 1841’de, Journal des Débats’da yayımlanan ve Nerval’in aklını kaçırdığını ileri süren makalesi. Nerval önce ona mektupla karşılık verir:

Yedi aydır deli muamelesi görüyorum. […] Sayenizde yüce bir deli olarak görüldüğüm için her zaman minnettar kalacağım […] kim olduğumu hiçbir yerde söyleyemeyeceğim, asla evlenemeyeceğim, insanların beni ciddiyetle dinlemesini sağlayamayacağım.
Bu “asla evlenemeyeceğim” sözü içe dokunur ve Nerval “arkadaşlarının” kabalığını ve ihanetini asla unutmayacaktır. Öncelikle Janin’inkini, sonra da Arsène Houssaye ve Alexandre Dumas ’nınkini.

Nerval babasına yazdığı 25 Aralık 1842 tarihli bir mektubunda “tüm bunların anısını ortadan kaldıracak büyük bir girişim” gerçekleştirmesi ve “[kendine] insanların gözünde yeni bir görünüm kazandırması” gerektiğini söyler. Nerval için kendini yenilenmiş biçimde göstermenin yolu, yanına dört yıl önce gelip geçici olacağını öngördüğü o yeni buluşu alıp ünlü öncellerinin izinden uzak ülkelere gitmek miydi? Hiç kuşku yok ki bu yolculuk onun gözünde karşılık verilmesi gereken bir meydan okumadır. Üstüne üstlük, Nerval tedavi edici, hem beden, hem de ruh için kurtarıcı Doğu mitosuna inanan ne ilk ne de son kişidir.
Daguerréotype’e düşen role gelince, Nerval beraberinde hiç resim getirmediği için buna karar vermek güçtür. Öte yandan aygıtı kullanmayı azıcık da olsa bilip bilmediği bir sırdır. Bildiğimiz tek şey Mısır gemisine binmeden önce, Marsilya’ya giden trende, babasına “çok yüklü bir fazla bagaj ücreti” ödemek zorunda kaldığını yazmasıdır. Aygıtın aşırı yer kaplayacağını ve aşırı ağır geleceğini önceden düşünmüş olsa gerektir, çünkü gereçler bütün halinde aşağı yukarı kırk kilo çekmektedir.

Daguerréotype Kullanımı Üstüne Yeni Bilgiler adlı bir el kitabının yazarının söylediği gibi, “heveslisi için korkutucu bir makine, karmaşık kutulardan, şişelerden, lengerlerden, süzgeçlerden, kaplardan ve lambalardan oluşan gerçek bir Çıfıt çarşısı, sırf görüntüsü bile yeni gizleri öğrenmek isteyen kişilerin ondan tiksinmesine yetiyor.” Sıcak, aşırı parlak ışık, her yere doluşan toz ve kum, aynı zamanda çekimlerin hemen ardından yapılması gereken banyo etme işleminin olmazsa olmazı su ve karanlığın hiç de kolay bulunmayışı yüzünden, iş yolculukta daha da güçleşir.

Mısır’a vardıktan sonra, Nerval’in başarısız birkaç denemeden sonra daguerréotype’ini bıraktığı varsayılabilir. Kuşkusuz yapacak daha önemli işleri olduğunu, “tam anlamıyla Doğulu yaşamını denemek”le, demek ki bir ev kiralayıp evlenmekle ve Kahire halkının arasına karışmakla işe başlaması gerektiğini düşünür. En azından, anıtlarla ve daha önceden belirlenmiş yollarla pek ilgilenmediğini gizlemediği yolculuk öyküsünde aktarılan düşünce budur. Bununla birlikte mektuplarından öğrendiğimize göre, piramitleri ziyaretinden daha fazla zamanı Mısır Derneği’nde geçirir, çünkü bir şeyleri görmeden önce, eski ve çağdaş kitaplardan elinden geldiğince çok okuması gerekir.

Bir başka varsayıma göre, Nerval’in daguerréotype’in teknik özelliğindense buluşa eşlik eden ruhla ilgilendiği düşünülebilir. O dönemde karikatürcülük yapan Nadar anılarında Balzac’ın tuhaf bir kuram ortaya attığını, Gérard de Nerval’le Théophile Gautier’nin de onun yolundan gitmekte gecikmediklerini anlatır: “Doğadaki her cisim, gözün o cismi algıladığı her yönde, üst üste binmiş sonsuz sayıda katman halinde, incecik yapraksı tabakalar halinde duran, bir dizi hayaletten oluşmuştur.

İnsan asla yaratamadığından –demek ki bir görüntüden, elle tutulamayandan katı bir cisim ortaya çıkaramadığından–, her daguerréotype işlemi şaşkınlık vermiş, objektifin karşısına konan cismin katmanlarından birini kendisine uyarlayarak ayırıp alıkoymuştur.” Balzac’la girdikleri bir tartışmayı anlatan Nadar İnsanlık Güldürüsü’nün yazarının daguerréotype’ten “gerçekten” korkmadığını, daha çok “romantik” bir tavır takındığını ileri sürer. Nadar bu anısının tarihini vermez ama büyük olasılıkla 1839 yılında, “daguerréotype gizeminin tamamen fizik açıklamasının sıradan insanlara ulaşması”ndan önce ve Le Livre d’or dergisinin baş redaktörü Nadar’ın Balzac, Nerval ve Gautier gibi yazarlarla sık sık görüştüğü bir dönemde yaşanmıştır.

Ben Fotoğrafçıyken 1900’de yayımlandığında, kitabın konusu fotoğrafçılık değil, o sırada seksen yaşında olan ve büyük tanık rolünü üstlenmek, 19. yüzyıl Paris toplumunu gözler önüne sermek isteyen Nadar’ın kendisidir. Balzac’la Nerval’i büyüleyen, içrekçilikten esinlenen kavramları geniş ölçüde önemsiz gösterir ya da bilmezden gelir. Daguerre’in buluşuyla ilgili söylentiler dolaşmaya başladığında, Balzac gerçekliğin o zamana dek algılanamayan önemli bir bölümünün keşfedildiğine inanmış gibidir. Cam levhaların görüneni değil, görünmeyeni gösterdiğini düşünür.

Romancı için, teknik bilginin hem yorumsal, hem de şiirsel bir boyutu vardır: Daguerréotype elle tutulamayanı somutlaştırır, “yakalanabilen bir hayaleti” açığa çıkarır. Nadar’ın çoğu zaman gülünç olarak değerlendirilen anlatısı Balzac’la Nerval’in Swedenborg’a olan hayranlıklarını da es geçer. Doğal olanla ruhsal olanın birbiriyle sıkı ilişki içinde olduğuna inanan İsveçli gizemci, görünen evrenin geçmişiyle ilgili olarak kaleme aldığı tarih kitabına ilke olarak benzeyen bir doğaüstü dünya tarihi oluşturmak isteyerek öğretisini bilimle uzlaştırmıştır. Bir şekilde düzenli olarak ruhlarla düşüp kalkan bu akılcı ermiş onların dilini insanlarınki kadar açıklıkla anlayabiliyordur.

Bu hayalet savını benimseyecek olan Théophile Gautier de yanında bir daguerréotype’le İspanya’ya gider. Ne 1840’ta gerçekleşen bu yolculuktan, ne de aygıtla yaşadığı deneyimden hiçbir şey kalmamıştır geriye. Nerval’in fotoğrafçılığı denediğinin kanıtı 1 Mayıs 1843’te Kahire’den Gautier’ye yazdığı bir mektuptur. Bir Mısır balesi üstünde çalışan dostuna şöyle yazar: “Keşke sana daguerréotype provamı yollayabilseydim.” Gautier’nin dekor olarak kullanabileceği, servileriyle ve çiçeklikleriyle betimlenmiş, ay ışığında dolaşacak ya da şölenlerin ışıklarıyla aydınlanmış havuzlarda yüzecek kadınlarla dolu olduğu düşlenen bir köşktür söz konusu. Aslında, hiçbir aygıtın yaratamayacağı bir ortam: Düşsel bir daguerréotype.

Nerval Doğu’da Yolculuk’unda üç kez bir daguerréotype’çiye anıştırma yapar. Öncelikle, bu rolü Fransız Oteli’nde karşılaştığı bir ressama yüklediği Kahire’de. Bu adamın Nerval’in gözünde iki kusuru olduğu fark edilecektir: Biri fizyolojik, ikincisi de onun fotoğrafçılığıyla ilgili bir kusur. Nerval’in yazdığına göre, sözü geçen ressam “çok cana yakın ama biraz sağır, yetenekli ve daguerréotype’i kullanmada çok usta”dır. Metnin daha ilerisinde, ressamın bir daguerréotype gezintisinde kendisine eşlik etmesini önerdiği anlatıcı, amaçsızca gezinmeyi yeğler ve arkadaşını onun “sihirbazlık” yaptığını sanan saygılı insanlara pek çekici gelen işiyle baş başa bırakır. Daguerréotype üçüncü kez, Doğu’da Yolculuk’un son bölümünde, “Ramazan Geceleri”nde çok daha uzun bir parçada sahne alır. Nerval İstanbul’a servet kazanmak için gelen bir daguerréotype’çinin serüvenini Göksu’yla konumlandırır:
Bu sanatçı çok kalabalık yerleri aradığı için, günün birinde, aygıtını yerleştirmek üzere, Göksu gölgeliklerine gelmişti.

Bir çocuk çayırda oynuyordu; sanatçı, onun görüntüsünü aygıttaki gümüşlü levha üzerinde başarıyla saptadı; sonra, çok güzel bir sonuç elde etmenin sevinciyle, bu durumlarda hiç de eksik olmayan meraklılara gösterdi onu.

Ama öykü burada bitmez. Çocuğun annesi oğlunun görüntüsünün bu kadar iyi yansıtılması karşısında şaşkına dönüp bunun bir sihirbazlık olduğunu düşünür ve sanatçıya kendisinin Üsküdar’daki evine gelmesi gerektiğini anlatır bir şekilde:

Kitap-lik 133/ Catherine Pinguet