Bir ressam, tuvali önüne yerleştirdiğinde şu haklara sahip midir?
İstediği konuyu çizebilir,
İstediği nesneleri tablosuna yerleştirebilir,
İstediğini önce, istediğini sonra çizebilir.
İstediği nesneyi istediği renklerle bezeyebilir,
İstediğini silebilir.
Evet, tuval ve boyalara sahip her ressam bu haklara da tabii olarak sahiptir.

Tuvale çizilen herhangi bir nesne önceden yoktu. Yokluktaydı.
Ressam çizince var oldu, varlığa büründü.
Yani var olmayabilirdi de.
Böyle olunca resimde yer alan bir yürüme engellinin:
—Neden beni böyle sakat çizdin? Veya:
—Niçin ben, görme engelli olarak çizildim?
Demek hakkına sahip midir?
—Niçin ben kısa boyluyum? Veya bir kuş:
—Neden ben insan değil de kuş olarak bu tabloda yer alıyorum?
Diyebilir mi?
—Niçin ben işçi olmama neden olan bir zekâ ve akıl düzeyine sahibim.
—Neden zekâ ve beceri yüklü bir donanımla tuvale resmedilip tablodaki en iyi yere konumlanmadım?

Tabloyu çizen ressam tablonun sahibidir. Dilediğini dilediği gibi resmedebilir.
Bir bakıma ressam ‘yaratan’,
tablo ve tabloda yer alan tüm nesneler de ‘yaratılan’ konumdadır.
Ressam istemeseydi o nesneler beğenmedikleri konumda bile olmayacaklardı.
Yani hiç olmayabilirlerdi.

Evet, gördüğünüz ‘Harvester’ tablosunu yapan, Rönesansın büyük ressamlarından Pieter Bruegel.
Bir sürü yer gezer, açı kollar ve Hollanda’daki bu çiftçileri tablosuna seçer.
O günden bugüne orada her şey yok olur; ama tabloda yer alanlar sadece bugüne gelir. Tabloda yer alan nesneler kendi iki boyutlu resim alanlarında mutlu bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Çünkü yok olacaklarken ressam onları bugüne taşıdı.



Şimdi de konuyu gerçeğe taşıyalım.

Biz ister kabul edelim, ister etmeyelim üç boyutlu dünya tuvalinde yer alan varlıklarız.
Her birimiz yok olabilirdik veya var olmayabilirdik.
Bir erkeğin vücudunda, hayatı boyunca kaç çocuğa varlık sebebi olabilecek hücre (sperm) üretilir?
Her hafta azaldığı ölçüde yenilenen 350 milyon hücreyi göz önüne alırsanız bu rakam trilyonları herhalde aşar.
Yani bir insan, trilyonlarca farklı canlıya “ilk hücrelik” yapacak bir potansiyeli ömrü boyunca üzerinde taşıyor.
Şöyle düşünebiliriz:
Yok olan, hayata kaynaklık etmeyen trilyonlarca üreme hücresinin kullanılmadan atıldığını göz önüne alırsanız “insan olabilme piyangosu”nun trilyonlarda bir de olsa bize çıktığını düşünebiliriz.
Yani biz hiç olmayabilirdik. Ama Allah bize insan olma şansı vermiş.
Yaşamdan aldıkları lezzetler kısıtlı bir karınca veya bir kaplumbağa olabilirdik.
Dünya tuvalinde bir ot, bir buğday başağı veya bir kuş olarak yer alabilirdik.

Yokluktan var olmaya bir de şu açıdan bakalım:
Herhangi bir televizyon kamerası çarşı pazarı dolaştığında herkes etrafına toplanır.
İnsanlar birbirini ezer ekrana çıkabilmek için.
Kimi el sallar, kimi hiç olmazsa başını kadrana yerleştirmeye uğraşır, bazısı saçına başına şekil verir güzel çıkabilmek için.
Bu, TV ekranına girebilme savaşıdır.
Trilyonlarca hücrenin insan olma yarışı bu yönüyle sanki bu gayrete benzerdir.

Biz ilahi bir lütufla bir insan vücudu üzerinde kendi ruh benliğimizle var olma ayrıcalığına erişmişiz.
Ve insan olurken de tüm insanlardan farklı fırça darbeleriyle çizilip şekillendirilmişiz.

Farklı donanım, farklı sima, farklı ruh yapısı ve farklı DNA kodlarıyla yaratılmışız.
Parmak izlerinden, kornea halkalarına kadar ve daha nice farklılıkları da barkot olarak düşünebiliriz.
Bizim ne eşimiz ne de benzerimiz bugüne kadar var oldu ve bugünden sonra da var olmayacak.

Eşi menendi olmayan bir donanımla tüm yaratılmışların en donanımlısı olarak var edilmişiz.

Ama hiç yaratılmamış olma olasılığı karşılığında
Kim şu soruları sorabilir ki?
—Ben neden siyah (zenci) yaratıldım?
—Ben niye çok zeki değilim?
—Ben niye çok güzel biri değilim?
—Neden işitme engelliyim?
—Niçin görme engelliyim?
—Neden kısa boyluyum?

Kimsenin yaratana bu soruları sormaya hakkı yoktur. Tuvalin sahibi odur.
İstediğini istediği gibi, istediği konum ve biçimde yaratabilir.

Tabloda yer alan hiçbir nesne varlığını borçlu olduğu fırçadan şikâyetçi olamaz.

Var olmak başlı başına bir lütuf değil midir?

Bize düşen, bu geçici dünya hayatını gözlemleyip ebedi var oluşa ait ipuçlarını bulmak,
sonrasında sahip kılındığımız güzellikler için “Yaratan”a teşekkür etmek
ve eksikliklerimizin ebedi âlemde tamamlanması için dua etmek en doğrusu değil midir?


AYNISI BURDADA VAR