Merhaba

Ekonomist Jeremy Rifkin ( ABD başkanı Bill Clinton ve AB Komisyonu başkanı Romano Prodi’ye danışmanlık yaptı ) Ekonomik Eğilimler Vakfı başkanı sıfatıyla yazdığı denemeler ve çalışmalar ile biliniyor. Ütopist ve kaos senoryalarına ait düşünceleri tartışma yaratıyor. J. Rifkin’in yeni kitabı, “The Empathic Civilization: The Race to Global Consciousness in a World in Crisis” İnsanlığın 20. yüzyılın endüstriyel devriminden artık çıktığını, aynı yüzyılın fosil ve nükleer enerji bağımlılığının bizi bügünkü çevre kaosuna getirdiğini ve egoist bireyci büyüme modelinin nasıl iflas ettiğini, İnsanlığa yeni bir empatinin nasıl hakim olduğunu anlatıyor...



Le Monde: Japon trajedisi size neleri düşündürüyor ?
Jeremy Rifkin: Fukushima bir dönemin sonunun çanlarını çalıyor. Kömür madenlerinin sanayi işletmelerine açılması, fabrika yüksek fırınlarının ve lokomotiflerin inşaa edildikleri prometeen dönem sona eriyor; bu şekilde Tanrıya meydan okuyor, ve halklara refah vaadediyorduk.

İşte şimdi, bu doğal kaynakların kesif ve yoğun bir biçimde kullanılması, nükleer enerjiyi ile maddenin manipülsyonu, mühendislerin dur durak bilmeyen spekülasyonları sayesinde sadece sanayi devrimiyle insanlığın özgürlüğe kavuşacağı hülyası son buluyor.

Fukushima faciası, sahip olma hırsı, büyük küresel çatışmalara yol açan kömür, petrol, gaz ve uranyum gibi doğal kaynakların sonunu haber vermektedir. Sömürgecilik ve yeni-sömürgecilik savaşları açıldı, hükümetler devrildi, alenen diktatörlükler savunuldu, ülkeler talan edildi, sadece enerji tedarikini güvenlik altına alma kaygısı ile milyonlarca insana kıyıldı. Sanayileşmiş zengin ülkeler hem kendi hayat seviyelerini yükselttiler, hem de dünyanın şehirleşme sürecini hızlatarak, tüm insanlığın yaşam biçimini değiştirdiler. Fakat, aynı zamanda, Güney ülkeleri, bugün, refah seviyelerini yükseltme yoluna girdiklerinden, sanayi devriminin negatif neticelerini gözlemliyoruz. Fukushima faciası bu olgunun en dramatik sembolüdür.

İnsanlığın üçüncü sanayi ve enerji devrimi başladı; çoğunlukça kabul edilen bir saptamaya dayanmaktadır bu devrim: eskisi gibi devam edemeyeceğiz; ve yeni bir çevresel sorumluluk üstlenmek, giderek yenilenebilir enerjilere daha çok yatırım yapmak, ve bilhassa ademi-merkeziyetçi bir gelişme modeline geçmek zorundayız. Ben buna aynı zamanda, ''biyosfer politikası'' da diyorum.

Le Monde: İkinci bir düşünceniz ?
Jeremy Rifkin: Daha evvel 2004 tsunamisi ve 2010 Haiti depremi esnasında gördüğümüz küresel bir dayanışmayla karşı karşıyayız. Tüm Dünya endişe içerisinde, ve aynı zamanda vazgeçilmez bir dayanışma arzusu içerinde.

Bu felaketler verilen küresel cevaplar, tüm insanlığı kaplayan empati gerçekliği örnekleridir. Bugün, kollektif bir dram, çevresel bir facia, nükleer bir kaza, herbirimizi etkilemektedir. Diğerlerinin acılarını paylaşıyoruz; diğerleri ile özdeşleşerek, acılarına sahipleniyoruz. Böyle bir empatiyi nasıl anlayabiliriz ?

Evvela bu dramlar bizi ilgilendiriyor, zira, orada, biyosferin başına gelenlerin bizi de etkileyeceğini biliyoruz. XX.yüzyılın sonununa ait, bireysel bencillik dönemini aşmış bulunuyoruz; tamamen birbirimize bağımlı ve küremizi tehdit eden felaketler, örneğin Fukushima' dan salınan radyoaktif parçacıklara karşı kendimizi dayanışma içerisinde hissediyoruz. Aynı zamanda sosyolog Marshall McLuhan' in da dediği gibi, iletişim şebekeleri ve ağları ( telefon, elektronik medyalar ) bundan böyle, herkesi mütemadiyen birbirine bağlayan bir ''global köy'' teşkil etmekteler. Bir yerde, Dünya elektronik dokusu, herbirimizin sinir sistemini ''dışa vurmakta'', duyu alıcılarımızı, dinleme kapasitelerimizi harekete geçirmektedir.

Le Monde: Yani, empatinin sosyal ağların ritmiyle yaygınlaştığını mı söylemek istiyorsunuz ?
Jeremy Rifkin: Tüm dünya ebeveyinleri, Japonya' dan gelen bir fotoda, küçük bir kızın üstüne, radyoaktivite ölçen aletlerle çullanan, tepeden tırnağa kadar sterilize komibinezon içerisinde teknisyenleri gördüklerinde tabii olarak çok heycanlandılar. Gerçek bir elektronik agora oluşmaktadır; ve milyonlarca insan anında tepki göstermektedir. Aralık 2004' de Güney Asya ve Doğu Afrika kıyılarını altüst eden tsunaminin binlerce videosu anında internette görülebiliyordu; birkaç gün içerisinde binlerce blog sayesinde, küresel bir dayanışma ve yardımlaşma ağı gerçekleşebildi.



Aynı olguyu Japonya veya Libya için de gözlemliyoruz. Kaddafi' nin tankları, özgürlüklerine kavuşan binlerce insanı bombalamaya başlayınca, bu bize tahammül edilemez birşey olarak gözüktü. Bu bombardımanlara müsaade etmememiz gerektiğine inandık. Uluslararası kurumlar bile bu şekilde tepki gösterdiler; Birleşmiş Milletler müdahale kararını bu kaygıdan hareketle aldı.

Le Monde: Bu belirttiğiniz empati medeniyetini biraz daha tasvir eder misiniz ...
Jeremy Rifkin: İnsanlık tarihinde ilk defa, kendi kendimizi yok edebilme olasılığı ile karşı karşıyayız; ve giderek, kollektif olarak idare edilen, mütemadiyen birbirine bağlı, tüm tehlikelere beraberce göğüs germeye mecbur olan global bir medeniyete doğru ilerlediğimizi ileri sürmek hiç de ütopik birşey olmasa gerek. İnsanlık, zaten, epeyi zamandır küresel çapta siyasi, ekonomik, insani yardımlaşma, çevresel kurum ağıyla örtülü; bugün BM' in, örneğin Libya krizinde kazandığı önemi görmek yeter; ayrıca Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu, Avrupa Birliği, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Meteoroloji Örgütü, HükÜmetler arası Iklim Bilirkişi Grubu, Uluslararası Adalet Divanı ve daha birçokları...

Bu küresel bağımlılıklar, insan faaliyetlerinin tümünde gözlemlenebiliyor. Sizle konuştuğum şu anda, 2 bin 500 uydu dönüyor yer küresinin etrafında; bu uydular Libya' da cereyan eden olayları, çevresel felaketleri, yanan ormanları, iklim şartlarını anında gözlemliyorlar ve milyarlarca insana milyarlarca mesajlar halinde iletiyorlar; bu uydular her gün 49 bin uçağın uçabilmesini mümkün kılıyorlar, milyarlarca araba kullanıcısının yollarını bulmalarına yardımcı olmakta, diktatör rejimlerin ve teröristlerin gizli faaliyetlerini gözlemektedirler.

Le Monde: Fakat bu küreselleşme bir medeniyet oluşturuyor mu sizce ?
Jeremy Rifkin: İnternet ve sosyal ağlar çağında milyarlarca insan bilgileniyor, eğitim görüyor, diğerlerinin nasıl yaşadığını görüyor; aynı zamanda bilimsel araştırmaların nerdeyse tamamı, kitaplar, sanat eserleri herkesin ulaşabileceği bir konuma girmiş bulunuyorlar. Devamlı eleştirilen küreselleşme, eğer yakından bakıldığında, bilgiye ulaşmanın küreselleşmesidir de. Aynı zamanda dünya ticareti önemli gelişmeler göstermekte, yoksul ülkeler mallarını Dünya piyasasına sürebilmektedirler. Ticaretin ne denli barışçı ilişkilere paranın ve ödeme vaadlerinin ne denli kollektif bir güven varsayımına bağlı olduğunu unutmayalım. Birçok sanayi ürünü, arabalar, uçaklar, makinalar, birçok ülkede üretilen parçalardan oluşmaktadırlar. Küresel nesne çağındayız. Geçen yüzyılda birçok kanlı savaşlara sebep olan kendi üzerine kapanma, milliyetçi ve ekonomik korumacı politikaların müdafileri ne derlerse desinler, insanlığın birbirine bağımlılığı tamdır; bu bağımlılık olmadan Arap devrimleri mümkün olmayabilirdi...

Le Monde: Arap devrimlerini nasıl yorumluyorsunuz ?
Jeremy Rifkin: Bu bence, Orta Doğu' da 1848 Devrimidir !

Halklar, aynı XIX. yüzyılda Avrupa'da oldugu gibi mutlakiyet rejimlerini ve krallarının boyunduruğunu silkeliyorlar. Facebook, Twitter ve bloglar sayesinde insanlar anında kendi şehirlerinde veya başka yerlerde olanlardan haberdar olmakta, diktatörlerin düşüşüne tanık olmakta, devrim kahramanlarının anında şehit olmalarına tanıklık etmektedirler.

Bu bağlamda da, arzuların, ayaklanmaların, demokratik fikirlerin yayılmasını, çarpışıp ölenlere karşı duyulan empatiyi gözlemliyoruz. Bu insanlar, 2000 yılında geliştirdiğim bir kavram olan ''erişim çağı'' kaps***** giriyorlar; küresel ağların dışında beslenmek istemiyorlar; ağların sunduğu tüm bilgi ve zenginliklere ulaşmak istiyorlar. Fondamantalistlerin arzu ettiği gibi geçmişin değerlerine geri dönmeyi değil, ilerleyen Dünya kervanına katılmak istiyorlar...

Le Monde: Fransa' da Sağ gruplar bu ayaklanmaların önemli bir göçe sebep olacağından korkmaktadırlar...
Jeremy Rifkin: Dünyamız mütemadiyen küreselleşmektedir; aynı zamanda kozmopolit ve çok kültûrlü bir dünya çoğu insanı ürkütmeye devam ediyor; bu ise bazı şiddetli tepkilere yol açıyor. Buna yeryüzünün büyük metropollerinin birçok değişik kökenden insanın birbirine kültürel ve sosyal olarak karıştığı yerler olduğunu da eklersek tablo tamamlanır.

2007 yılı İnsanlık tarihinde önemli bir çağ değişikliğinin habercisi oldu; bu aynı İnsanlığın tarımı icat etmesi gibi birşeydi; ilk defa İnsanlığın çoğunluğu, yani 3,5 milyar insan şehirlerde ve çevresinde yaşıyorlar. Bundan böyle 'homu urbanus' olduk. Bu ise devamlı değişik kökenlerden insanlarla ilişkide olmamıza, ve onlarla beraber yaşamamıza sebep olmaktadır. Bu geriye dönmesi mümkûn olmayan bir sürece benzemektedir.

Amerikalı sosyolog Ronald Inglehart' ın 80 ülkede gerçekleştirdigi bir çalışma, bu seviyede bir kozmopolitizmin, kamu oylarının çoğunluğunda endişe ile karşılandığını saptamış bulunuyor. Yabancılar, yerlilerin işini elinden almakla, sosyal sigortalarını paylaşmakla suçlanıyor; bu endişelerin gerçeklerle pek az ilişkisi olmasına rağmen.

Buna karşın, gündelik hayat ve istihdamın bir sorun yaratmadığı zamanlarda, etnik ve kültürel çeşitlilik olumlu bir değer kazanmaya başlamakta, hatta dürtücü rol oynadığı bile kabul edilmektedir. Ve Ronald Inglehart, ''bireysel güvenlik empatiyi artırır'' sonucuna varır.

Le Monde: O halde, kozmopolit dayanışmanın sadece hali vakti yerinde insanlarda rastlandığı sonucuna varabilir miyiz ?
Jeremy Rifkin: Esasında bu davranış biçimine Dünyanın tüm şehirleşmiş ortamlarında rastlıyoruz; ve genellikle nesilden nesile gelişmekte, bilhassa yerel politikalara son derece bağımlı kalmaktadır. Bunu kendi şehrim Washington'da, büyük banliyöleri Virginie ve Maryland örneklerinde görebiliyorum. 1960' da Washington' un, birbirlerinden kaçan, önemli bir siyah nüfusu ve zengin bir beyaz cemaatı vardı. Bugün binlerce değişik kökenli ve renkte insan aynı mahallelerde beraber yaşıyorlar. Tüm cemaatların yaşama biçimleri ( beslenme, giyim kuşam, müzik vs... ) sokakları, mağazaları ve kültürel hayatı derin bir şekilde değiştirdi. İlk gelenler genellikle çekingen ve içlerine kapanık olurken, çocukları ve torunları diğer cemaat mensuplarıyla daha özgür ilişkiler kurabiliyorlar. Gençler her gün okullarda, spor sahalarında, iş yerlerinde birbirleriyle rastlaştıklarından, normal ilişkiler yaratıyorlar.

Yavaş yavaş, evvela gençler arasında beliren düzenli ilişkiler, sosyolog Annick Germain' in dediği gibi ''konukseverlik kültürü'' ne yol açar.

Kanadalı bir coğrafyacı, Vancouver' de, mahallesi Cedar Cottage' da kozmopolit bir yaşamın nasıl geliştiğini inceler. İngiltere, Orta Avrupa ve Orta Doğu kökenli ilk sakinler, yeni gelen Çin, Tayvan, Endonezya kökenli göçmenlerle beraber yaşamaktadırlar. Bahçıvanlığın, bu değişik kökenli insanların birbirlerine yaklaşmasında önemli bir rol oynadığını kaydetmektedir. Komşular arasındaki konuşmaların önemli bir çoğunluğu bahçe bakımı ile ilgili ipuçları etrafinda gelişmektedir. Ana vatanlarından getirdikleri tohumları ekerek bu yeni gelenler, yeni ülkeye bir nevi kültürel kök salmaktadırlar ! Bugün Cedar Cottage, Sicilya domatesinin, Vietnam nanesinin, Çin bok choy' unun ve Portekiz baklasının bir arada bulunduğu ''mikrokozmopolit'' bir ekosisteme dönüşmüş bulunuyor. Haliyle komşular birbirleriyle daha çok konuşuyorlar, birbirlerinin geçmiş hikayesini keşfediyorlar ve daha çok yardımlaşmacı bir dünya görüşü beliriyor...

Le Monde: Bu empati medeniyetinin, sizce bir geleceği var mı ?
Jeremy Rifkin: Başka bir olasılık göremiyorum. Yirmi yıldır, biyoloji ve tanıma bilimlerinden ( science cognitive ) yeni bir insan doğası yüze çıkmaktadır. Beyin ve eğitim uzmanlarının en son keşifleri, insan doğasıyla ilgili, doğal olarak saldırgan, bencil ve yararcı insan anlayışını terk etmemiz gerektiğini salık vermektedir.

Bu araştırmalar, esasında, insanın, başkalarının acılarına ve canlıların yok olmasına tahammül edemiyen, son derece sosyal bir hayvan olduğunu, ve tehlike belirdiğinde kamu menfaati yönünde çaba sarfettiğini kaydetmektedirler.

Japonya Fukushima trajedisinin küresel yankısı, insanlar arası yardımlaşma, ekoloji, enerji gibi kaygıların, sosyal ağlarda önde gelen konular olarak belirmesi bu tavrı kanıtlamaktadır.

Oxford Üniversitesi araştırmacıları, iklim tahminlerini daha çok doğruya yaklaştırmak amacıyla 150 ülkeden 100 bin internet kullanıcısından, bir bilgisayar zamanı ayırmalarını elde ettiler; bu şekilde en hızlı bilgisayarların hesaplama gücünden birkaç misli büyük bir hesap kapasitesine ulaşabiliyorlar. Bilimsel çevrelerde bu tür dayanışma projeleri giderek çoğalmaktadır;

Neden insanlar bu tür projelere katılıyorlar ? ''Başkalarını düşünme'' birçok katılımcı için ilk ileri sürülen gerekçe olarak beliriyor. ''Wiki ekonomi'' nin en önde gelen isimlerinden olan Wikipédia, yüz binlerce katılımcının her alanda sahip olduğu bilgi ve tecrübenin ortak yarar için paylaşıldığı bir siteye dönüştü; yüz binlerce internet kullanıcısı, Linux gibi son derece performan yazılımlar ( logiciel ) yaratıyorlar...

2009 Ekonomi Nobel ödülü Elinor Ostrom, bize, bir ülkenin deniz kaynakları ve verimli toprakları gibi ''ortak zenginlikler'' inin sadece aktörlerin işbirliği sayesinde korunabileceğini gösterdi. İnovasyonları bir grup içerisinde dolaştırmayı hedefleyen 'peering'' ise, giderek, büyük firmalarda ve hatta sivil toplum örgütlerinde revaçta bir metot olarak belirmektedir.

Bütün bu ekonomik modeller, sadece bireysel menfaatlarla hareket eden insana dayanan ultra liberal dünya görüşüne taban tabana zıt bir varsayım üzerine kurulmuşlardır.

Çoğunluğun yaşam şartlarının iyileştirilmesi veya kamu menfaati söz konusu olduğunda, insanlar eğer firsatını bulurlarsa ve de ellerinde imkan varsa, genellikle diğerleriyle işbirliği yapmaya meyilli oluyorlar.

kinci Grup