Tasavvuf ve Tevhîd


Tasavvuf gerek kulu kul eden ahlâkî erdemlere ve güzel huylara ermeyi sağlayan boyutuyla (tahalluk); gerekse kulu Hakk ile buluşturan insan, varlık ve Allah çizgisinde varlıkta birliği öğreten, Hakk ile kâim olmayı hedefleyen boyutuyla bir eğitim ve bilgi sistemidir. Dînin temeli tevhîd olduğu gibi tasavvufun temeli de tevhîddir.
Tasavvufta tevhîd, Bir/Allah’ı bilmekle başlayan, Bir’i tanımak ve anlamakla yükselen, Bir için amel ve ibâdetle gelişen ve nihâyet muhabbet ve aşkla Bir’i yaşamak sûretiyle zirveye ulaşan bir disiplindir. Bilmek zihnî, anlamak aklî, tanımak kalbî, yaşamak ise hem kalbî hem bedenî bir eylemdir. Bu yüzden tasavvufî telakkîde Birlik sadece zihnî ve aklî faaliyetten ibâret değildir. Aksine zihnî ve aklî faaliyete kalbî ve bedenî aksiyon da eklenmiştir. Tasavvufta tevhîd sâlikin varacağı nihâyî Birlik anlayışıdır. Felsefede sadece zihnî ve aklî, ilm-i kelâmda aklî ve bedenî anlayışa, tasavvuf kalbî aksiyonu hayâtî bir eylem olarak ilâve etmiştir.
Organları yöneten, duyguları etkileyen, görüş ve düşünceyi yönlendiren kalb ve gönüldür. Aklî eylem kalb ve gönle yerleşince kişinin hayâtı algılayış, varlığı okuma ve olayları yorumlama biçimi de değişir. Tevhîde ermenin yolu zihni bilgiyle, aklı düşünceyle, kalbi aşk ve muhabbetle doldurmaktan geçer. Aşk ile dolu bir gönül nereye bakarsa sadece O’nu görür, O’ndan başkasını görmez. Çünkü Kur’an’da: “Nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır”1 buyurulmaktadır.
Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığına inanan,2 mutlak varlığın sadece O olduğunu bilen insanın gözünde fâil-i mutlak O’dur. Çünkü mü’min: “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm” ifâdeleriyle her türlü güç, kuvvet, tâkat ve enerjinin Yüce Allah’tan olduğunu itirâf etmektedir. Gerçek tevhîd bu itirâfı kalben hissetmektir. O yüce varlığa vuslatın yolu kendi varlığından geçmek, muhabbetle her şeyde Allah’ı tefekkür etmektir. Halk içinde en aşağı kendini görmek, tevâzû libâsına bürünmektir. Bu bir bakıma hiçliğe ermek, kendi fânî varlığını yok saymak, Hakk ile kâim olduğunu kavramaktır. Bu idrâke ererek aşk eteğine yapışan gönlünden Hakk’ın dışındaki ağyârı temizlemiş olur. Şâirâne ifâdesiyle:
Kendime yokluktan özge bir iyi kâr bulamadım
Benden ednâ halk içinde kimse zinhâr bulamadım
Şöyle fehmettim ki varlıktır beni yoldan koyan
Dâmen-i aşka yapıştım dilde ağyâr bulamadım3
Hayâtı anlamlı kılan hedefler belirlemek ve bir gâye istikâmetinde yürümektir. Kâinâtın gözde varlığı insanın, var oluş gâyesi sadece Allah’a kulluktur.4 Hazreti Mevlânâ, inanan için varlığın Mâşuk/Allah’tan ibâret bulunduğuna; âşıkın mürde/ölü, Mâşuk/Allah’ın gerçek diri5 olduğunu söyleyerek hedefin Allah ve O’nun rızâsı olduğuna dikkat çeker.
Yâr/Allah ile olan gönül bu gerçeğin farkındadır. Ama ağyâr ile olan, mâsivâ ile kirlenen gönül ise istîlâya uğramış gibidir. İstîlâya uğrayan gönül kararır. Kararan gönlün aşkla temizlenmesi takdîrinde kul Allah’ı kalbi ile idrâk etmeye, Birliği yaşamaya başlar. Allah adamı hem âlemde, hem kendi varlığında Hakk’ı arayandır. Ancak insan dış âleme gitmeden kendi iç âleminde Hakk’ı bulabilir. Çünkü Allah insanla berâberdir. Nitekim Allah kuluna şah damarından daha yakın olduğunu belirtmektedir.6 İnsan O’nu ağyârda değil kendi içinde aramalıdır. İnsan gönlünün derinliklerine dalarak kendine bakmayı bilmeli, ilâhî olana; muhabbet ve ma’rifete âid bulunana yönelmelidir. Allah içte de dışta da insanlara kudret âsârını göstereceğini şöyle ifâde buyurur: “Biz onlara âfakta ve enfüste âyetlerimizi göstereceğiz.”7
Gören göz, düşünen akıl, seven kalb hep O’ndandır. İnsanın kendine âid neyi var ki? Nitekim Hz. Mevlânâ şöyle der: “Sen şu görünen bedenden ibaret değilsin. Sen rûhânî bir gözsün, bir görüşsün. Eğer sen, sende bulunan canı görebilsen, bedenden de, cisimden de kurtulursun.”8
İnsanın kendine âid bir varlığı olmadığını kavraması tevhîdde önemli bir merhaledir. Çünkü insan bu anlayışa erdiği zaman ben, ben demekten kurtulacak ve benim sandığı her şeyin kendisinin olmadığını, hatta kendisinin de kendisi olmadığını kavrayacaktır. Hz. Mevlânâ bu gerçeği Mesnevî’sinde ne güzel belirtmektedir:
Biz ney gibiyiz. Bizdeki ses, sendendir. Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı sendendir. Ey bizim cânımıza cân olan Rabbim! Biz kim oluyoruz da, sana karşı, “biziz” diye ortaya çıkalım. Allahım bizim varlığımız aslında yoktan, “gerçek varlık” ise Senden ibârettir. Görünüşte biz bayrakların üstündeki arslanlarız. O arslanların zaman zaman oynayışı rüzgârın tesiri iledir. Arslanların oynayışı görünür de onları oynatan rüzgâr görünmez. İşte o görünmeyen var ya, O eksik olmasın, hiç bir zaman bizden uzak kalmasın. Allahım bizi hareket ettiren güç de bizim var oluşumuz da, senin ihsânındır. Varlığımızın hepsi Senin eserindir.9
Bilmek, bulmak ve olmak tasavvuf yolunda önemli menzillerdir. Bilmek ilme’l-yakîn ölçüleri içerisinde Hakk’ı, hakîkati, varlığı ve varlığın sahibini tanımaktır. Bilmek sonuçları itibariyle motivasyon tesiri olmayan, bununla birlikte kalbî irfâna açılan bir pencere niteliğindedir. Bu pencereden gelen ışık ve şua insana aradığını bulma imkânı sunan, bir bakıma ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne ulaştıran aracı niteliğindedir. Ayne’l-yakîn sayesinde açılan basîret gözü ibâdet ve tâatlerdeki mânevî haz, rûhânî aşk ve şevk ile hakka’l-yakîn ile olmayı ve kemâle ermeyi gerçekleştirir. Böylece Allah yolunun yolcusu gerçek tevhîd ile sonuçlanacak ma’rifet ve aşk yolculuğunda ilme’l yakîn/bilmek, ayne’l-yakîn/bulmak, hakka’l-yakîn/olmak menzillerinden geçmiş olur.
Tasavvufta tevhîdin varlığı ilgilendiren ontolojik bir mânâsı varsa da asıl nihâyî mânâsı ve gâyesi insanın duygu ve düşüncelerindeki dağınıklığı toparlamak, hedefini teke indirmek (tevhîd-i kusûd) ve bu sâyede yaptığı işten, ibâdetten, hizmetten mânevî haz ve lezzet almaktır. İbâdetlere nefsin verdiği îğvâ ve idlâlden kurtularak aşkla yönelmek, kendini tanıyarak Rabbını tanımanın hazzına ermektir.
Tasavvuf edebiyatında tevhîd ilâhîsi olarak bilinen sâlik ve zâkirleri hem tevhîd zikrine, hem de tevhîd idrâkine çağıran şiirler bu bakımdan zengin bir lirizm ihtivâ etmektedir. Kelime-i Tevhîd’in nefy bölümündeki “lâ ilâhe” lafzıyla gönüldeki Hakk’ın dışında her türlü ilgileri, sevgileri, hevâ ve nefs tanrılarını atıp yok ederek onun yerine “illallah” isbâtıyla sâdece Allah’ı ikâme etmektir. Nitekim Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ne güzel söylemiştir:
Buyruğun tut Rahmân’ın / Tevhîde gel tevhîde
Tâzelensin îmânın / Tevhîde gel tevhîde
Yaban yerlere bakma / Cânın odlara yakma
Her gördüğüne akma / Tevhîde gel tevhîde
Mâsivâdan gözün yum / Ne umarsan Hakk’tan um
Gitsin gönülden hümum / Tevhîde gel tevhîde
Sen seni ne sanırsın / Fânîye aldanırsın
Hoş bir gün uyanırsın /Tevhîde gel tevhîde
Sakın nefse inanma / Kendini bildim sanma
Şirk âteşine yanma / Tevhîde gel tevhîde
el-Hâsıl tevhîd fânî olandan ölmek, Bâkî ile olmak ve dirilmektir. Tevhîd, aşkı tetikler, aşk da ibâdet ve hizmet heyecânını ateşler, böylece insan hayâtı sevgi ve heyecân ile anlam kazanır.
Dipnotlar: 1) el-Bakara, 2/215. 2) el-A’râf, 7/156. 3) Ahmed Kuddûsî, Dîvân, İstanbul 1291, s. 113. 4) ez-Zâriyât, 51/56. 5) Mesnevî, I, b. 30. 6) Kâf, 45/16. 7) Fussilet, 41/53. 8) Mesnevî, VI, b. 811. 9) Mesnevî, I, b. 600-606.


HASAN KAMİL YILMAZ