1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 15
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Ricâlü’l-gayb

    Merhaba

    Bilinmeyen Hak dostları, ricâlullâh veya gayb erenleri diye de adlandırılan
    ricâlü’l-gayb kavramı, tasavvuftaki Allah dostluğunun gizliliğine işâret sayılır.
    Gökkubbenin altındaki velîlerin kimler olduğunun Cenâb-ı Hak’tan başka hiç kimse
    tarafından bilinemeyeceği anlayışı, “velâyet sırrı”nın gizemini ortaya koymaktadır.
    Dr. Ahmet ÖGKE
    Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dali

    Ummi-Böyle kimseler insanlara dini tebliğle yani irşadla görevlendirilemezler.ne kainatı ne yönetmesi.
    sahv ve sekr ile ilgili konuma bakınız lütfen.

    Ma-i Nisan:Sen bahs ettigin kitaplara bakiyosun, ama korsun goremiyorsun o derin dogrulari.
    Selam!

    Gorelim su DERIN DOGRULARI!
    Kimden gorelim?
    En buyugunden!
    Yani
    Tasavvufun Allahu Ekber'den sonra
    Ikinci ekber olarak Islama soktugu
    Seyh'ul Ekber Muhiyddin ibn-i Arabi hoca.

    İBN ARABÎ NİN RİCÂLܒL-GAYB İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

    İbn Arabî,
    ricâlü’l-gaybi; sayıları artıp eksilmeksizin hiç değişmemekle birlikte belli olanlar (ricâlü’l-aded)
    ve sayıları değişken olup, artıp eksilmekle birlikte belli olmayanlar (ricâlü’l-merâtib)
    olmak üzere iki kısma ayırır. Ona göre ricâlü’lgaybin ayrıntılı listesi ve sayıları şöyledir:
    Sayıları belli olanlar: Kutub (ve gavs) bir, hâtem bir, havâriyyûn bir, ricâlü’l-ayn bir, imâmân iki,
    ricâlü’l-ganî billâh iki, ilâhiyyûn üç, ricâlü imdâdi’l-ilâhî üç, evtâd dört, ricâlü’l-ilâhiyye dört, sulehâ beş,
    ricâlü’l-iştiyâk beş, ricâlü salavâti’l-hams beş, ricâlü eyyâmi’s-sitte, altı, ebdâl yedi, ricâlü maârici’l-ulâ yedi,
    nücebâ sekiz, ricâlü kuvveti’l-ilâhiyye sekiz, büdelâ on, ricâlü ayni’t-tahkîm ve’z-zevâid on,
    ricâlü tahte’l-esfel on bir, nükabâ on iki, ricâlü’lcenân on beş,
    recebiyyûn kırk, ahyâr kırk (veya sayıları belli değil), ve
    mustafûn/müctebûn üçyüz kişidir.
    Sayıları belli olmayanlar ise: Melâmiyye, efrâd,ümenâ, ricâlü’l-mâ, ahillâ, kurrâ, sücûdü’l-kalb,
    ahbâb, sümerâ, verese ve muhaddesûndur.

    KUTUB

    Her zaman bir kişi olup, Allâhü Teâlâ’nın nazar-gâhı konumunda bulunan kutba Cenâb-ı Hak,
    kendi katından en büyük ilâhî esrârı vermiştir. Rûhun bedende dolaştığı gibi o da
    kâinâtın gizli ve açık noktalarında dolaşır durur.

    Zîrâ evrenin en yüce ve en aşağı mertebelerinde sürmekte olan hayâtın rûhu ondan feyezân eder.
    Bir de kutbu’l-aktâblık (kendisine sığınıldığı zaman gavsü’l-a’zam da denir) makāmı vardır ki bu,
    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinin bâtını olup, ancak ekmeliyet derecesine ulaşması hasebiyle
    onun özel verâsetini kazanmış olan kimseler bu makāma erişebilir.

    Kutbu, kendisinde hikmet ve esmâ tecellîsinin izlerinin zâhir olduğu ve Cemâl ve Celâl isimlerinin tecellîsiyle
    münfail ve müteessir olan kimse olarak tanımlayan İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı eserinin
    mütercim ve şârihi Ahmed Avni Konuk (ö. 1938) ayrıca şu görüşlere yer verir:
    Ümmet-i Muhammed’in (s.a.v.) avâmı, zamânın halîfesinin ve kutbunun kim olduğunu bilemez;
    bunu ancak ümmetin havâssı olan evliyâ bilebilir.
    Zamânın halîfesi olan kutub, ilâhî nazarın ve rabbânî tecellîlerin de mahallidir.
    Gizli ve açık, bu âlemde gerçekleşen ilâhî isimlerin her türlü tecellîsi hep ondan sudûr edip tüm halka dağıtılır.
    Zîrâ o, yeryüzünde ilâhî hazînenin emînidir. Meselâ, bir kimseye merhamet veya azâb olunsa, bu, hep onun sebebiyle olur.

    İbn Arabî’nin bu konudaki görüşlerini aktaran Ahmed Avni Konuk’un kaydettiğine göre:
    “Âlemde tasarrufât-ı ilâhiyye, halîfetullâh fi’l-arz olan kutub vâsıtasıyladır.
    Onun mahall-i nazarı, ancak Hak Sübhânehû hazretleridir.
    Ve bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye,âleme onun vâsıtasıyla nâzil olur. Ve onun ism-i mânevîsi Abdullâh’tır.
    Binâenaleyh o,“İlâhi’n-nâs” makāmında kāimdir.”

    İbn Arabî’ye göre kutub âlemin rûhu, âlem de kutbun bedenidir.
    Herşey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder; yâni herşeyi o idâre eder.

    Kutub,her zaman tüm ahvâl ve makāmâtı kuşatıcıdır (câmi’). Kutubluk, ya asâleten veya niyâbeten olur.
    Ayrıca her beldede ricâlüllahtan o beldenin kutbu olan bir kişi bulunur ve o bölgedeki cemaatin şeyhi de onların kutbudur.

    Kutubluğun belli bir süre sonra sona erebileceğini, yâni kutbun gerekli görülürse
    bu makamdan azledilebileceğini ileri sürenler olmakla birlikte; kutubluk için sınırlı ve belli bir müddet olmadığını,
    kutbun adâletten hiçbir zaman ayrılmasının mümkün olmayacağından dolayı makāmından azledilmesinin de söz konusu
    olmayacağını, onun ancak vefât etmesi netîcesinde bu makamdan ayrılabileceğini söyleyenler de vardır.

    GAVS

    Kendisine ilticâ edilen ve kendisine sığınıldığı zamanlarda gavs adını alan kutubdur.
    Bir başka ifâdeyle gavs; yardımcı, imdâda yetişen, medet ve nusret veren ve
    Efendimiz’in (s.a.v.) nûrâniyetinde kendini yok edip o nurla sâhib-i vakt olan veliyullah demektir.

    Mopsy-Burada araya girelim:
    Simdi MUHAMMED=ALLAH neden soylendigi anlasildi mi?
    Resulun nuriyeinde kendini yok eden veliyullah ne olur?
    VELIYULLAH=ALLAH!

    Iste butun bu uydurmalar hep bunun icin.
    Seyhlerin insanlarin kulluguna sahip olmalari...
    devam edelim...


    Gavs-ı a’zam da bütün mâsivâyı unutup Vâcibü’l-Vücûd olan Cenâb-ı Allah ile ünsiyet kuran kimsedir.
    Yâni gavs, ilâhî tecellîlere merkezlik görevi yapan ve bütün kemâlâtı şahsında toplayan kutubdur.
    Demek oluyor ki gavslık, kutubluk derecesinden sonra gelen yüce bir makamdır.

    Devrin en büyük gavsı, kutbu’l-a’zamdır. Bunun duâsı reddolunmaz.

    Mopsy-Burada araya girelim:
    Muhammd as'in duasi reddedilirken
    Bismillahirrahmanirrahim
    9.80.İster af dile onlar için, ister dileme. Yetmiş kez af dilesen de onlar için, Allah onları affetmeyecktir...
    Sadakallah!

    Gavs'in istegini reddetmek.
    Hasa............?
    devam edelim.

    Sıkıntısı olanların kendisine ilticâ ettikleri için ona gavs denmiştir.
    Yüce Allah ona ledün ve gayb ilminden çok büyük bir pay vermiştir.
    Gavs-ı a’zam, -ulvî ve süflî- her varlığa feyiz verdiği gibi,
    dört büyük meleğin özelliklerini de bünyesinde barındırır.

    İnsanların Kâbe’yi tavâf etmeleri gibi, kutbu’l-aktâb’ın kalbi de dâimâ
    Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsini tavâf eder.
    Halka yaptıkları hizmetler sırasında bile Hak ile berâber oldukları halde halka göre onlar,
    vücutları ile dünyânın herhangi bir köşesinde bulunurlar.
    Her asırda en mübârek ve en mükemmel insan, o zamânın kutbu olup onun etrâfındaki ricâl (evliyâ)
    ise yeryüzünün yine en mübârek ve en mükemmel insanları sayılırlar.

    İbn Arabî’ye göre gavs,
    Her zamanda tek olur ve gavslık, biri zâhire, biri de bâtına hükmeden olmak üzere iki türlüdür.
    Ancak Hz. Resûlüllâh (s.a.v.) ve dört büyük halîfenin hükmü hem zâhire ve hem de bâtına geçerdi.
    Onlardan sonra gelen silsile-i meşâyihten Hasan-ı Basrî, Habîb-i Acemî, Selmân-ı Fârisî ve Bâyezîd-i Bistâmî gibi
    evliyânın ise zâhire değil, yalnızca bâtına hükümleri geçerdi.

    İmâm-ı Rabbânî, (1034/1624)
    evliyâdan kemâle ermiş zevâtın, imâmet ve hilâfet makamlarının yerine zıllî olarak geçecek
    irşad kutubluğu ve kutb-i medâr makamlarına sâhip olabileceklerini söyler.

    Onun belirtiğine göre Muhyiddin ibn Arabî, buradaki kutb-i medârın,
    gavsiyet makāmındaki kimseleri ifâde ettiğini söylemiştir.
    Zîrâ ona göre gavslık, kutubluk makāmından ayrı ve tek başına olan bir mertebe değildir.
    İmâm-ı Rabbânî’ye göre ise gavs, kutb-i medârdan farklıdır.
    Şöyle ki:
    Gavs, yapacağı işlerde kutb-i medâra yardımcı olur; yâni kutb-i medâr, bâzı işlerinde ondan yardım ister.
    Gavs, ebdâl makāmına tâyin edilecek kimselerin belirlenmesinde etkin bir rol üstlenir.
    Şu durumda yardımcıları da dikkate alınırsa,kutub için kutbu’l-aktâb adı da kullanılabilir.

    Demek ki İbn Arabî kutub ile gavs arasında belirgin bir ayrıma gitmezken;
    İmâm-ı Rabbânî, bu iki kavramı birbirinden ayırarak ricâlü’l-gayb arasındaki hiyerarşide
    gavsı kutb-i medârdan daha aşağıda bir mevkîye yerleştirmektedir.

    İMÂMÂN

    İki önder demektir. Bunlardan birincisi kutbun sağında bulunup melekûtu,
    ikincisi de solunda bulunup mülkü gözetir. Bunlardan ikincisinin derecesi ve
    makāmı birincisinden daha yücedir. Kutbun ölümünden sonra onun yerine geçecek
    şahıs da bu ikincisidir.

    İbn Arabî’ye göre
    ricâlü’l-gayb hiyerarşisinde kutubdan sonra iki imam (imâmân) vardır ki,
    birisi kutbun sağında olup, nazarı âlem-i mülkün bâtını olan âlem-i melekûtadır.
    Mülk âlemi, taayyünât-ı esmâiyyeden ibâret olup, ef’âl-i ilâhiyyenin tecellî-gâhıdır.
    Esmânın bâtını ise sıfât olduğundan âlem-i melekût, âlem-i sıfâttır.
    İşte bu imam, “Rabbü’n-nâs” makāmında kāim olup ism-i mânevîsi Abdürrab’dir.
    Öbür imâm ise kutbun solunda bulunup, nazarı âlem-i mülkedir.
    Onun için “Meliki’n-nâs” makāmında kāim olup ism-i mânevîsi Abdülmelik olan
    bu imam, mertebede Abdürrab’den efdaldir.
    Âlem-i mülkte âlem-i melekût mündemic olduğundan ve
    “İlâhi’n-nâs” makāmında kāim olan kutub bütün mertebeleri hâiz olduğundan,
    daha üstündür.”

    Kısacası imâmân her zaman iki olup, birinin adı Abdürrab, diğerininki ise
    Abdülmelik’tir. Kutbun adı da Abdullâh’tır.
    Nitekim buna işâretle Allâhü Teâlâ: “Ve o Allah’ın kulu (Abdullâh) kalkınca...” buyurmuştur.
    Yâni Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ve bu iki imamdan birinin nazarı melekût âlemine ve
    birininki de mülk âleminedir. Bu iki imam, kutbun vezirleri olup, o vefat edince
    kutbun solundaki Abdülmelik onun yerine geçer.

    Devam edecek..........

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    EVTÂD

    Doğu, batı, kuzey ve güney olmak üzere dört yönde bulunan ve bu
    yönlerde koruyuculuk yapan dört ermiş kişidir ki, bu yönlerin muhâfazası husûsunda
    bunlara Cenâb-ı Hak nazar ve kudretini tecellî buyurur.
    Sehl b. Abdullah etTüsterî’ye hâl ilminin ne olduğu sorulduğunda;
    bu ilmin, tedbîri terk etmek olduğunu ve bu sıfatı kendisinde bulunduranın
    evtâddan olacağını söylemiştir.

    İmâm-ı Gazzâlî de
    Kâbe-i muazzamayı her sabah bir evtâdın tavâf etmekte olduğunu ve bunun sona
    ermesi hâlinde Kâbenin yerden ref’ olunmasına sebep olacağını haber vermektedir.

    elHucvirî ise
    Evtâd denilen velîlerin âlemi her gece dolaşmalarının gerektiğini söyler.
    Eğer gözlerinin değmediği ve görmediği bir yer kalır ve burada da herhangi bir aksaklık
    ortaya çıkarsa, o zaman himmetine mazhar olabilmek için kutba başvururlar.
    Kutbun bereketiyle Allâhü Teâlâ bu aksaklığı ortadan kaldırıncaya kadar
    ona mürâcaatlarına devam ederler.

    Mülk âlemini bir çadıra veya bir eve, evtâdı da o çadırı dört bir tarafından
    destekleyerek ayakta tutan direklere veya sütunlara benzeten İbn Arabî, evtâdın,
    insanların güzel ve yüce ahlâklarını sembolize ettiğini, onların her birinin insanların
    mülkünde söz sâhibi ve idâre edici bir konumda bulunduklarını söylemektedir.

    Onun verdiği bilgilere göre, her zaman dört olup bundan fazla ya da az sayıda olmayan
    evtâddan biri batı, biri doğu, biri kuzey ve biri de güney tarafta tasarrufta bulunurlar. Bu
    yönlerin taksîmi, merkez noktası Kâbe kabul edilmek sûretiyle başlar. Cenâb-ı Hak
    bunları Kur’ân-ı Kerîm’de “cibâl (dağ)” olarak zikreder: “Biz yeryüzünü bir beşik ve
    dağları (cibâl) da birer kazık (evtâd) olarak yaratmadık mı?”

    Yâni nasıl ki dağlar yerin çivileri konumunda ise
    bu evtâd da âlemin çivileri mesâbesindedir. Bir başka
    ifâdeyle, yeryüzü dağlarla sâkin durduğu gibi âlem de bunlarla sâkin olur.
    Allâhü Teâlâ, Kur’ân’ın başka bir yerinde bunlara İblîs’in ağzından çıkan
    şu sözlerle işâret eder:
    “Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım...”
    Yâni İblîs, Âdem’i saptırmak için bu dört taraftan yol bulur. İşte
    evtâd bu dört yönü koruma altına alırlarsa İblîs buna yol bulamaz.
    Evtâd nâdiren kadın evliyâdan olmakla birlikte genellikle erkeklerden olur.
    Bunların adları: Abdülhay, Abdülalîm, Abdülkādir ve Abdülmürîd’dir

    İbn Arabî, kına ticâreti yapan İbn Ca’dûn adlı evtâddan bir zâta
    Fas’ta rastladığını söylemektedir.
    Yine o, kendi zamânında yaşamış ve 599 (1202-03 M.)
    yılında vefât etmiş olan Ebû Ali el-Havâriyye adındaki şahsın, er-Rebî’ b. Mahmûd
    el-Mardinî el-Hattâb’ın yerine evtâd olarak geçtiğini haber vermektedir.

    EBDÂL

    Seriyyü’s-Sekatî (257/870), ebdâlin dört özelliğini sayar: Vera’
    husûsunda tam bir titizlik, sağlam irâde, iç dünyâyı ahlâkî sorunlardan arındırmak ve
    ahlâkî konularda samîmî olup ilkeli davranmak.

    Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de ricâlullahtan bâzılarına;
    mutmainliğe ulaşan nefslerinin kalbe tesir eden yönünün
    nurlanması netîcesinde ahlâklarını güzelleştirmeye ve kötü sıfatlarını iyiye doğru
    “tebdîl” etmeye başlamaları sebebiyle ebdâl denildiği yorumunu yapmaktadır.

    Cüneyd-i Bağdâdî (297/909) otuz ermiş kişinin (ebdâl) kendisine; “halkı
    Yüce Allah’a dâvet etme ehliyetine sâhipsin” diye işârette bulunmadıkça, nasihat etme
    faâliyetine girişmediğini söylemektedir.
    İmâm-ı Gazzâlî de Kâbe-i muazzamayı her akşam bir ebdâlin
    tavâf etmekte olduğunu ve bunun sona ermesi hâlinde Kâbenin
    yerden ref’ olunmasına sebep olacağını haber vermektedir.

    Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî (1311/1893), büdelânın (ebdâl) yedi
    kişiden müteşekkil olduğunu ve bunların mânâ âleminin önderleri sayıldığını
    bildirmektedir. Kalbleri Hz. İbrâhim’in (a.s.) kalbine bağlı olan bu kişilerden biri,
    herhangi bir yerde bulunmadığı zaman içlerinden bir başkası onun yerine geçip vekillik
    yapar. Bulunduğu yerde sâdece sûreti bulunup rûhu ise başka yerde olan bu kişilerin bu
    durumlarını kendilerinden başka hiç kimse bilmez

    İbn Arabî’ye göre
    ebdâl yedi kişiden fazla veya az olmayıp, Allâhü Teâlâ bunlara yedi iklîmin
    tasarrufunu vermiştir:
    Birincisi Hz. İbrâhim (a.s.) kademinde olup, birinci iklîmin mutasarrıfıdır.
    İkincisi Hz. Mûsâ (a.s.) kademinde olup, ikinci iklîme tasarruf eder.
    Üçüncüsü Hz. Hârun (a.s.) kademinde olup, üçüncü iklîme tasarruf eder.
    Dördüncüsü Hz. İdrîs (a.s.) kademinde olup, dördüncü iklîme tasarruf eder.
    Beşincisi Hz. Yûsuf (a.s.) kademinde olup, beşinci iklîme tasarruf eder.
    Altıncısı Hz. Îsâ (a.s.) kademinde olup, altıncı iklîme tasarruf eder.
    Yedincisi Hz. Âdem (a.s.) kademinde olup, yedinci iklîme tasarruf eder.

    Yedi yıldızda (kevâkib-i seb’a) bulunan havâssa ve esrâra vâkıf olan bu kişilerin
    her birine bir yıldız musahhar kılınmıştır.
    Bunların dördünün adı evtâd isimlerine uygun olup üçününki farklıdır.
    Bunlar:
    Abdülhay, Abdülalîm, Abdülkādir, Abdülmürîd, Abdüşşekûr, Abdüssemî’ ve Abdülbasîr’dir.

    Bu kimselere ebdâl denmesinin sebebi şudur:
    Bunlardan biri herhangi bir iş görmek için bir yere gidecek olsa,
    kendi sûretinde bir şahsı yerine “bedel” koyup öyle gider ve
    hiç kimse o kişiyi ondan ayırt edemez.
    Şeyh Şihâbüddin es-Sühreverdî ebdâlden idi.

    Mopsy-Star tv.de sihirli annam adli dizide
    Kucuk periler kendi suretlerinden bir kopyayi yerlerine birakip gezmeye gidiyorlar.
    İbn Arabî, Mekke’de çok güzel bir semtte ebdâl ile karşılaştığını bildirir.
    Yine o, bu zümreden olan Mûsâ es-Sedderânî’ye 586 (1190 M.)
    yılında İşbîliyye’de rastladığını belirtmektedir.

    Burada İbn Arabî, haftanın yedi gününde olacak olayların
    yedi iklim ve yedi peygamber vâsıtasıyla ebdâlin tasarrufuna verildiğini söylemekle
    bunlarda birtakım metafizik nitelikler ve güçler bulunduğunu kabul etmektedir.

    NÜKABÂ

    İnsanların içinden ve kalbinden geçenleri bilen, gizlilik dünyâsının
    mânevî erleri olarak dâimâ hazır bulunan kimselerdir.

    Nükabâ başlıca üç gruba ayrılır. Bunlar;
    birtakım yüce hakîkatlere vâkıf olan ulvî şahıslar;
    mahlûkāt katındaki süflî şahıslar ve
    birtakım insânî hakîkatleri bilen orta dereceli (vasatî) şahıslardır.

    Bu üç gruptan her birinde, Cenâb-ı Hakk’ın gizli emânetleri ve ilâhî sırlar bulunmaktadır.
    Bunların sayıları üçyüzdür.

    İbn Arabî’ye göre ise nükabâ, her zaman on iki olur; az veya çok olmaz.
    Cenâb-ı Hak, on iki burcun esrâr ve ahvâlini bunlara musahhar kılmıştır; burçların ne
    kadar tesirleri varsa sâbit olan o burçlara intikal ettiğini tamâmen bilirler ki bâzen
    astronomi (ilm-i hey’et) bilginleri, sâbit yıldızların (kendi burçlarındaki hareketlerinin)
    sırrını bilmekte âciz kalmaktadırlar.

    Aynı zamanda Allâhü Teâlâ bunlara kalblerde olan bütün gizli sırları ve halleri bildirmiştir.
    Hattâ o kadar ilimleri vardır ki; yeryüzüne ayak basan her kişinin saîd mi
    yoksa şakî mi olduğunu bilirler. Zîrâ Allah, onlara, herhangi bir kişiyi gördüklerinde
    onun yüzündeki saâdet veya şakāvet izini kolaylıkla tanıyabilme ilmini vermiştir.

    Mopsy-Muhammed as taniyamiyor ama onlar taniyor.

    Bismillahir rahmanir rahim
    63.4.Onları gördüğünde gövdeleri hoşuna gider.
    Bir şey konuşsalar sözlerine kulak verirsin.
    Onlar birbirine dayandırılmış keresteler/Hint kumaşı giydirilmiş kütük parçaları gibidirler.
    Her bağırtıyı aleyhlerinde zannederler.
    Düşmandır onlar; sakın onlardan!
    Allah onları kahretsin! Nasıl da aldatıp döndürülüyorlar!
    Sadakallah!
    Ayrıca bu kimseler, nefsin tüm hile ve oyunlarını bilirler
    ve şeytan da onlar tarafından kolaylıkla tanınabilir.

    Devam edecek..........

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    NÜCEBÂ

    Son derece şefkatli ve yaratılıştan merhametli olduklarından,
    taşıyamadıkları yükümlülükler konusunda halka yardımcı olan nücebâ, insanların
    işlerini ve durumlarını düzeltmekle görevli bulunan ermiş kimselerdir. Tüm mahlûkātın
    yüklerini taşır ve sıkıntılarını gidermeye çalışırlar. Cenâb-ı Hak’tan başkasına
    bakmazlar. Bunların kırk veya yetmiş kişi oldukları söylenir.

    Ancak İbn Arabî’ye göre ise nücebâ, her zaman sekiz
    kişidir; fazla ve az olmaz. Cenâb-ı Hak, kabir
    ehlinin bütün hallerini bunlara bildirmiştir. Bunlara bâzen öyle bir hal gelir ki altlarında
    ve üstlerinde kimlerin bulunduğunu dahi bilemezler. Bunlar sekiz tür ilme sâhiptirler ki
    sekizincisi idrak bilgisidir.
    Nücebâ, kürsî makāmında olup yıldızların seyirleri
    hakkında yüksek ilimleri vardır.

    HAVÂRİYYÛN

    Bir kişi olup dîne yardım etmekte kılıç gibidirler; savaşta
    yardım edip kılıç kullanırlar. Savaşçı kimseler olduklarından, kimse karşılarında fazla
    kılıç sallayamaz. Bu makam, Resûlüllâh’tan (s.a.v.) sonra Zübeyir b. Avvâm’a
    müyesser olmuştur. Nice savaşçılar dîne yardımda bulunmuşlardır; ancak Zübeyir
    hepsinden daha faydalı olmuştur. Zîra Cenâb-ı Hak ona havâriyyûn mertebesini
    vermişti. Bunlar hem en önde kahramanca çarpışarak kılıç ile cihâdı, hem de ilim ve
    örnek hayat tarzlarıyla dînen hüccet oluşu bünyelerinde toplamışlardır. Makamları; tıpkı
    peygamberlerin mûcizeleri gibi, dîni sağlam ve meşrû bir şekilde temsil etme
    bakımından hüccet olma husûsunda âdetâ meydan okumaktır (tehaddî).
    Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra, onun iddiâlarının doğruluğunu
    ortaya koyan delil, ancak onun havârîsidir.

    RECEBİYYÛN

    Her zaman kırk kişi olup Hak Teâlâ’nın azametinde
    müstağrak olarak kalmış haldedirler. Kur’ân-ı Kerîm’de
    “Kuşkusuz biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız”
    âyetinde istiğrâk hâline atıfta bulunan “kavl-i sakîl (ağır söz)”
    tâbiriyle bunlara işâret edilmektedir. Bu kimselere recebiyyûn denmesinin sebebi,
    bunların yukarıda sözü edilen istiğrâk hallerinin Receb ayında vâki olmasıdır. Bunları
    herkes bilemez; ama onlar birbirlerini bilirler. Bâzısı doğuda, bâzısı batıda, bâzısı
    değişik yerlerde, bâzısı da bütün şehirlere dağılmış vaziyette bulunurlar. İstiğrâk hâli bu
    kimselere Receb ayının ilk günü gelirse bunlar ateşli bir humma hastalığına yakalanmış
    gibi yataklara düşerler; üzerlerine büyük bir ağırlık çöktüğünden hiç hareket edecek
    mecalleri kalmaz; ne yerlerinde rahatça durabilirler, ne oturabilirler, ne el ve ayaklarını
    kımıldatabilirler ve ne de gözlerini açabilirler; öylece bulundukları yere dayanıp
    kalırlar. İkinci gün bu durum bir parça hafifler; üçüncü gün daha da azalır. Üç günden
    sonra artık konuşmaya başlayabilirler. Receb ayı sona erince onlar bütün mugayyebâta
    muttali olmuş olurlar. Şâban ayı gelince de işlerine güçlerine dönüp, tâcir olan
    ticâretiyle, sanatkâr olan da sanatıyla meşgul olur.

    İbn Arabî, recebiyyûnun Yemen, Şam ve Diyarbakır gibi çeşitli beldelere
    dağılmış vaziyette bulunduklarını ve bunlardan biriyle Diyarbakır’ın Düneysir
    kasabasında karşılaştığını, çok arzulamasına rağmen recebiyyûndan daha başka birine
    ondan sonra rastlayamadığını bildirmektedir. Onun anlattığına göre Düneysir’de
    karşılaştığı bu zat, Şia’dan Râfizî olan kimseleri, kalabalık arasında bulunsalar bile,
    domuz sûretinde görerek kolaylıkta tanıyabilmekteydi.
    Hattâ Râfizî olduğu halde aslâ
    bilinmeyecek biçimde bunu gizleyen bir kimseyi bile domuz şeklinde görerek onun
    içyüzünü rahatlıkla bilerek: “Sen Şiî-Râfizî’sin. Hemen Allah’a tevbe et!” diye seslenir
    ve o adam da hayretler içerisinde kalırdı. Eğer o kişi tevbe eder ve tevbesinde samîmî
    olursa artık onu insan sûretinde görmeye başlar; yok eğer yalan yere tevbe etmişse onu
    tekrar domuz şeklinde görür ve “Yalan söylüyorsun. Gerçekten tevbe etmedin” diye
    tekrar uyarırdı. Bu açıdan kesinlikle yanılmaz ve aldanmazdı. İşte recebiyyûnun en
    önemli özelliği, sünnî olmayanları domuz sûretinde görerek hemen teşhis
    edebilmeleridir

    ...insanların işlerini ve durumlarını düzeltmekle görevli bulunan ermiş kimselerdir....
    Dunya imtahani ne oldu?
    ....savaşta yardım edip kılıç kullanırlar.....
    Artik kilic ta yok ama!
    .......sünnî olmayanları domuz sûretinde görerek.........
    Harry Potter filmi gibi
    devam edecek...........

  4. #4
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215
    Bediüzzaman hazretlerinin kırklardan olduğu söyleniyor.

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Alıntı yeşeren´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Bediüzzaman hazretlerinin kırklardan olduğu söyleniyor.
    Selam!

    Hoca nasilsa Hakkin Rahmetine kavustu.
    Meydan bos
    Onu 40 lardan da yaparlar,
    40x40 lardan da.....

  6. #6
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    HÂTEM

    İbn Arabî’ye göre hâtem her zamanda bir kişi olmakla birlikte,
    iki türlü velâyet bulunduğundan,
    bu her iki velâyet türü için de birer hâtem bulunur.

    Nitekim bir hâtem vardır ki onunla velâyet-i Muhammediyye hatmolup sona erer ve
    Muhammed (s.a.v.) ümmetinin evliyâsı arasında ondan yüce kimse yoktur.

    Başka bir hâtem daha vardır ki Hz. Âdem’den kıyâmete kadarki velîlik mertebeleri olan velâyet-i
    âmme de onunla sona erer. O da Hz. Îsâ’dır (a.s.). İbn Arabî’ye göre Îsâ (a.s.), mülk
    devresinin hâtemi olduğu gibi, aynı zamanda hâtemü’l-evliyâdır. Ona göre kıyâmet
    gününde Hz. Îsâ’nın, biri ümmet-i Muhammed ile ve biri de diğer peygamberlerle
    olmak üzere iki haşri olacaktır.

    Zîrâ
    hatm-i nübüvvet zamanla sınırlı olup, Hz.Muhammed (s.a.v.) ile sona erdiği halde
    hatm-i velâyet zaman üstüdür; ezelden ebede
    kadar sürer. Zîrâ nübüvvet nebînin, velâyet ise Allâhü Teâlâ’nın vasfıdır.

    Ahmed Avni Konuk’un Fusûs şerhinde kaydedildiğine göre ise
    dört türlü hâtem vardır:

    Birincisi
    hâtem-i kebîr olup, hulefâ-i râşidînin sonuncusu olması
    hasebiyle bu, Hz. Ali b. Ebî Tâlib’dir.

    İkincisi
    hâtem-i sağîr olup, ahlâken Hz. Peygamber’e (s.a.v.) benzemekle birlikte
    derece olarak onun altında bulunan, âhir zamanda ortaya çıkacak olan ve
    adı Muhammed olan Mehdî’dir.

    Üçüncüsü
    hâtem-i asgar olup, hem sûrî ve hem de mânevî tasarrufâta câmi’ olan
    Muhyiddîn ibn Arabî’nin kendisidir.

    Dördüncüsü ise
    hâtem-i ekber olup, velâyet-i âmmenin kendisiyle hatmolduğu Hz. Îsâ’dır (a.s.).

    Bâzılarının zannettiği gibi İbn Arabî, hâtemü’l-evliyâdan sonra velînin
    gelebileceği ihtimâlini reddetmez. Ümmet-i Muhammed’de veya başka bir toplumda,
    bilgilerini nebîlerden verâsetle alan velîler ortaya çıkabilir. Onun reddettiği; hiç
    kimsenin, doğrudan hakîkat-i Muhammediyyeden ilm-i bâtına ulaşamayacağıdır. Biten
    velâyet, genel anlamdaki velâyet değil; hakîkat-i Muhammediyyeden verâsetle
    gerçekleşen velâyettir.
    Ondan sonra gelecek velîler, Hz. Muhammed’in vârisleri değil;
    diğer nebîlerin vârisleri veya müslümanların velîleridir. Bunların elde edecekleri bilgi,
    hâtemü’l-evliyâ aracılığıyladır. Bu şekilde nebî ve velîlerin, ilimlerini rûh-i
    Muhammedîden istimdâd etmeleri gibi, hâtemü’l-evliyâ da, velîlerin ilimlerini elde
    ettikleri yeni bir mânevî kaynak hâline dönüşmektedir.

    MUSTAFÛN (MÜCTEBÛN)

    Bunlar üçyüz kişiden müteşekkil olup bundan fazla ya da az olmazlar.
    Hz. Âdem (a.s.) kalbi üzere olup kemâlâtları ve kalplerine
    gelen ilim, Hz. Âdem’inki (a.s.) gibidir. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre bu üçyüz kişi
    ona mâlum olmuştur. Onların duâları şöyledir: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik;
    eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak ziyâna uğrayanlardan
    oluruz.”

    Onlar, bu âyet-i kerîmeyi çok sevdikleri gibi, bu âyeti sürekli okuyan
    kimseyi de severler. İlâhî mârifet, önce melekler ve peygamberler vâsıtasıyla bu
    kimselerin kalbine gelir; sonra da onlar aracılığıyla diğer iyi insanların kalplerine iner.
    Bu üçyüz kişiden her biri, üçyüz ilâhî ahlâkı üzerlerinde taşırlar ve insanlardan biri bu
    ahlâklardan herhangi biriyle ahlâklanırsa o kişi saâdete erer

    Mopsy-
    Demistim ya;Tasavvufun SERIK'leri resmi gecit yapsa
    Gunler surer,yinede kortejin sonu gelmez.
    Maasallah ordu gibiler.
    Serikler ordusu..........

  7. #7
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    Simdi yukaridaki mesaji buyultecle inceliyelim.
    Allahu Ekber'den sonra tasavvufun Islama soktugu,
    Enduluste Yahudi kabala hahamlarinin yetistirdigi
    Ikinci Ekber;
    Seyh'ul Ekber Muhiyyddin Ibn-i Arabi diyor ki:

    Biten velâyet, genel anlamdaki velâyet değil; hakîkat-i Muhammediyyeden verâsetle
    gerçekleşen velâyettir. Ondan sonra gelecek velîler, Hz. Muhammed’in vârisleri değil;
    diğer nebîlerin vârisleri veya müslümanların velîleridir
    .
    Muhammed as'in adini kullanip itirazi onluyor.
    Sonrada
    Yahudi Rabinlerin/Kahinlerin devrinin basladigini ilan ediyor!
    ....diğer nebîlerin vârisleri...
    Peki bunlarin delillerini Islama nasil sokuyor.

    Neyin ardina saklandiysa ,ona mal edilen soz/Hadisleri
    Yani
    Kitaplarinda,KESF/Ruyada Peygamberi gorup
    Ondan duydugu hadislere(!?) yer vererek.
    Bu hadisleri kendi sozlerine delil edinmistir.
    [bkz.Israliyatci hadisler]

    Yani
    Kendin cal kendin oyna....

    Ve bu inanci yayacak olanlarin da onunu acmak icin
    ...veya müslümanların velîleridir....
    Bolumunu de eklemeyi ihmal etmiyor.

    Ama veli sartinida
    Evliya dininden olmaya bagliyor.
    ...Bunların elde edecekleri bilgi,
    hâtemü’l-evliyâ aracılığıyladır...
    Yani
    Kur'an/Vahy baglantisini kesiyor.

    Peki
    Allah cc velayetin devrini kabul ediyor mu?

    Bismillâhir rahmânir rahîm.
    18.44.Hunâlikel velâyetu lillâhil hakk...
    İşte burada velâyet hakki Allah'a aittir
    Sadakallah!

    ...li allâhi el hakkı...
    Ancak Allah cc'nun dur!
    ETMIYOR!

    Devam edecek.............

  8. #8
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    AHYÂR

    Bunların sayısının yedi veya üçyüz olduğu rivâyet edilir.
    İbn Arabî, ise ahyârın sayısının tesbit edilemeyeceğini söyler.
    Ona göre ahyârın sayısı değişse bile yeryüzündeki varlıkları sürer.
    Ne var ki İbn Arabî başka bir yerde de bunların sayısının kırk olduğunu söyler.

    Mopsy-
    ....ahyârın sayısının tesbit edilemeyeceğini söyler....
    ....bunların sayısının kırk olduğunu söyler....

    Zaten ne dedigini biliyor mu?
    Sekr dir,sekr.....
    Deyip gecelim.
    O, ahyâr ile ilgili görüşlerine Kur’ân-ı Kerîm’in
    Sâd sûresindeki şu âyeti delil gösterir:

    “Onlar bizim katımızda seçkinlerden, hayırlılar(el-ahyâr)dandır.”

    İbn Arabî’ye göre ahyâr,
    Nuh Peygamber kalbi üzere olup ümmet-i Muhammed’dendir.
    Makamları gayret makāmıdır; dîne aykırı olan her şeye incinirler.

    Mopsy-
    Su soylemi bile ne kadar Kur'an'a/Islama aykiri.
    Din tek!
    Adi Islam!

    Fark:
    "Hepinize ayri seriat verdim,o halde hayirlarda yarisin"
    Ayetiyle Peygamberlerin ummetleri ayrilmistir.

    Simdi:
    Nuh as kalbinde/seriatinda olup
    Muhammed as ummetindeler

    Hukmunun ayete aykiriligi
    acikca gorulmektedir.
    Nitekim Nuh sûresinde Allâhü Teâlâ bunlara işâretle:
    “Rabbim! Beni, anamı-babamı, inanarak evime gireni,
    inanan erkek ve kadınları bağışla; zâlimlerin de
    sâdece helâkini arttır!” buyurur.

    Mopsy-
    Nuh as;Kafirlerden kendisini,ailesini ve
    Onun peygamberligine iman edenlerin korunmasi icin
    Rabb'ine dua ediyor.

    Ne ahyari,ne evliyasi?
    Sn.Bursalinin soylemiyle;
    Tam bir SALLAME olmus...........
    SULEHÂ

    İbn Arabî, bunların her zaman beş kişi olduklarını söyler.
    Bu kimseler Cebrâil (a.s.) kalbi üzere olup ilimleri,
    makamları ve mertebeleri ondan fazla olmaz.
    Haşr oldukları zaman bile Hz. Cebrâil (a.s.) ile haşr olurlar.

    Mopsy-
    Eh!
    Artik Melaike'ye el atmalarinin zamani gelmisti.
    Artik denkliyecek obje de kalmamisti.
    Ama biraz yukardan basladilar.
    Insanlar Meleklerle beraber diriltilecek.
    Hem de bas Melekle.

    Eger kafirin geleneklerini yaparlarsa,
    Muminleri; kafirlerle birlikte diriltmeyle
    Tehdit eden Bir Kitabin takipcisi,

    Hangi ayetin isiginda
    Mumini Bas melekle diriltiyor.

    Tasavvufcu icin ayet ne?
    Cikip levh-i mahfuz'a bakar.....
    İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1725),
    ruhların hükümdârı olan Cebrâil’in nefesinden ve
    ilminin feyzinden kalbler nasıl hayat buluyorsa,
    tarîkat ehlinin hükümdarları olan bu beş kişinin
    nefes ve ilim feyzinden de gönüllerin hayâta kavuşacağını söyler.

    Mopsy-
    Musluman!
    Senin tek bir efendin var.
    O herseyin efendisi.
    Senin ruhunun/nefsinin
    TEK EFENDISI!
    Adi mi?
    "huvallâhu"
    O=Allah'tir. (cc)
    ON RİCÂLܒL-GAYB

    Bu gayb erenleri her zamanda on kişi olurlar.
    Huşû ve hudû ehli olup yeryüzünde âheste âheste yürürler;
    âheste âheste, yumuşak ve fısıltı şeklinde konuşurlar.
    Dâimâ Cenâb-ı Hak ile münâcât ve müşâhede hâlinde bulunurlar;
    ondan başkasını bilmezler.

    Mopsy-
    Kur'an'da vesveseci:
    Yumusak,yumusak,Fisildayan
    Birinden bahseder ama...
    İbn Arabî’ye göre şu âyet onların hallerine çok uygundur:
    “Rahmân’ın kulları öyle kimselerdir ki yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler,
    câhiller kendilerine lâf atarlarsa “selâm” derler.”

    Bunlar gāyet hayâ ehli olurlar; birisi kötü bir söz söylese
    vücudlarına bir titreme gelir ve
    kendi hallerinde bir gerileme olacağını düşünürler.

    Mopsy-
    Takva ehlinin tarifi
    Yani
    Muslumanoglu Musluman!
    Ne alaka?
    Bâzı kimseler, cinlerin sâlih olanlarına;
    bâzıları da ilmin ve rızkın gaybden
    kendilerine ulaştığını bilen kimselere ricâlü’l-gayb derler
    .

    RİCÂLÜ KUVVETİ’L-İLÂHİYYE (RİCÂLܒL-KAHR)

    Devamlı sekiz kişidirler.
    Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de onların hâlini:
    “...kâfirlere karşı çok şiddetlidirler (katıdırlar)...”
    âyetiyle îzah eder.

    Mopsy-
    Ayetin basi:"Ey inananlar! İçinizden kim dininden dönerse şunu bilsin:
    Allah, yakında, kendilerini sevdiği ve kendisini seven,
    müminlere karşı boynu bükük,
    kâfirlere karşı başı dik bir topluluk getirecektir...."
    Islam geleneginde,Araplardan sonra
    Islamiyeti yayacak olan bu mevali
    Yani
    Arap olmiyan ummet icin cesitli soylemler vardir.
    En meshuru Bizansi yikan Osmanlilardir.
    Bunların esmâullâhtan zikirleri “Zü’lKuvveti’l-Metîn” olup,
    Hak Teâlâ onlara o kadar büyük kuvvet vermiştir ki
    ne isterlerse yapabilirler ve insanların nefslerine
    nasıl isterlerse o şekilde himmet ederler.

    Muhyiddin ibn Arabî:
    “Fas şehrinde Ebû Ali ed-Dekkāk adında bir kimse vardı.
    O bu tâifedendi ve onun dışındaki bâzı meşâyih de bu tâifedendir” demektedir.

    Mopsy-
    Bu tasavvufcular
    Yalanin icinde yalan uretiyorlar.
    Bakin Seyh'ul Ekber Ibn-i Arabi bu konuyu nasil anlatiyor.

    Bir kere diyor İbn Arabî Fas'ta iken bir zümre görmüştüm. Cinler bunlara diledikleri suretleri hayal ettirebiliyorlardı.
    Ebu'l-Abbas ed-Dekkak bunlardan biri idi. Kendisine ruhlarla konuştuğu hayal et*tiriliyordu.
    O, kesinlikle ruhlarla konuştuğunu söylüyordu. Bunun sebebi de onların nağmelerini bilmemesiydi.
    Meclisime gelince susar, sonra da gördüklerini anlatırdı. Ama ben bu hususların ken*disine hayal ettirildiğini biliyordum.
    Bazen gördüğü hayalî suretle çekişirdi bile.
    Böylece cin başka bir yoldan ona zarar verir ama o bu zararı o suretten bilirdi.
    Oysa onların nağmelerini bilenler de çok azdır.
    İbn Arabî ruhlarla konuştuğunu iddia eden bir çok kimsenin,
    onlara benzeyen bazı ha*yalî suretler gösterilip cinler tarafından aldatıldıklarını,
    bu sebeple bu konuda her söylenene inanmamak gerektiğini ifade ederken
    bunun sebebi olarak onların nağmelerini (frekanslarını, melodilerini) bilmeme halini gösteriyor.
    Ama bu nağmelerin ne olduğunu ve nasıl öğrenilebileceğini söylemiyor.
    İbn Arabî. Futuhât, IV, 95.
    İbn Arabî’ye göre bu sekiz kişinin ilk beşi şiddetle,
    son üçü de yumuşaklıkla muâmelede bulunan kimselerdir.
    Bunların makāmı peygamberlerden bir basamak aşağıdadır ki
    Cenâb-ı Hak bunlar hakkında: “Ona yumuşak söz söyleyiniz”
    ve “Allâh’ın rahmeti sebebiyledir ki sen onlara yumuşak davrandın...”
    buyurmuştur. İbn Arabî, bu tür kimselerle karşılaştığını ve
    onlardan istifâde ettiğini bildirmektedir.


    Devam edecek.............

  9. #9
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    RİCÂLܒL-CENÂN (ATF-I İLÂHÎ)

    On beş kişi olup görevleri halka şefkat
    ve merhamet edip hepsine aynı nazarla bakmaktır. Mü’min olsun, kâfir olsun, Allâhü
    Teâlâ yarattığından, herkesi bir nazar üzere görürler. Hak Teâlâ bu kimselere aslâ
    velâyet-i zâhire vermez. Zîra velâyet-i zâhire için bâzı haller gereklidir; ne fazlaca
    gazap, kahır ve güç lâzımdır ve ne de fazlaca yumuşaklık, şefkat ve merhamet
    gereklidir. İbn Arabî, Allâhü Teâlâ’nın haklarında: “...ve rahmetim her şeyi
    kaplamıştır..”
    buyurduğu bu kimselerle bir arada bulunduğunu bildirmektedir.

    Mopsy-
    Bakalim Allah cc mumin ile kafire ayni nazarla mi bakiyor?

    2:10 -Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.

    3.54.Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.
    .........daha yuzlerce ayet
    RİCÂLܒL-FETH

    Yirmi dört kişidirler. Ehlullâhın gönlüne ne feth olunursa
    hep onların vâsıtasıyla feth olunur; yâni ne kadar mârifet ve esrâr varsa hep onların
    himmetleriyle feth olunur. Bunlar yeryüzüne dağılmış durumda olup bir arada
    bulunmazlar. Ancak ikisi doğuda, ikisi batıda, ikisi kuzeyde ve ikisi de güneyde
    bulunurlar; diğerleri dört bir tarafta kendi yerlerinde dururlar. İbn Arabî’nin
    bildirdiğine göre;“Allah insanlara bir rahmet açtı mı onu tutan olamaz; onun (Allâh’ın)
    tuttuğunu da ondan (Allah’tan) sonra salacak yoktur. O üstündür; hüküm ve hikmet
    sâhibidir”
    ve “Allah yedi göğü tabaka tabaka yarattı”
    âyetleri ricâlü’l-fethe işâret etmektedir.

    Mopsy-
    Bu ne celiski anlamadim.
    Hem Allah cc dan baskasi olmaz Ayetini soyleyeceksin.
    Hem de hep onların himmetleriyle feth olunur.
    ...diyeceksin

    Eh!
    Seyh'ul Ekber isen kim soracak ki?
    Seyhine olu gibi ol!......varya!
    RİCÂLÜ MAÂRİCİ’L-ULÂ

    Bunlar yedi kişi olup, her nefeste Allâhü
    Teâlâ’ya mîraçları vardır ve her mîraçta ayrı bir ilim tahsil ederler. Bâzıları bunların
    ebdâlden olduklarını düşünmüşlerdir. Enfüsî âlemin en yüce şahsiyetlerinden olduğunu
    söyleyerek “...ve siz üstünsünüz ve Allah sizinle berâberdir...”
    âyet-i kerîmesini onlara işâret olarak değerlendiren
    İbn Arabî, bu zümreden olan ricâlullâh ile karşılaştığını
    ve onların hallerine muttali olduğunu belirtmektedir.

    Mopsy-
    ...her nefeste Allâhü Teâlâ’ya mîraçları vardır ....
    Vah benim Peygamberim.
    Bir kez Mirac yaptim dedi,herkes yalanci dedi.
    Ya!!!
    Bunlarin dedigini deseydi.......
    RİCÂLÜ TAHTE’L-ESFEL

    Bunlar on bir kişi olup gıdâları ve hayat kaynakları nefes-i Rahmân’dır.
    “...Sonra onları aşağıların aşağısına (esfele sâfilîn) gönderdik...”
    âyetini onlara işâret sayan İbn Arabî, buradaki ‘esfele sâfilîn’den
    kastedilenin tabîat âlemi olduğunu ve Allâhü Teâlâ’nın bu kişileri o tabîat âlemini
    hayatta tutmaları için gönderdiğini söylemektedir. Zîrâ aslında tabîat âlemi ölüdür;
    Allah, bu kişilere bahşettiği nefes-i Rahmân ile o âlemi diri tutmaktadır ve böylece
    kâinatta hayat akıp gitmektedir. Şu halde Allâh’ın dışındaki her şey (mâ-sivallâh)
    canlılık ile ölüm arasında olup “vücud olarak diri,” fakat “hükmen ölüdür.” Cenâb-ı
    Hak: “İnsan önceden hiçbir şey değilken kendini nasıl yarattığımızı düşünmüyor
    mu?”
    buyurmakla buna işâret etmektedir. Zîrâ Allâhü Teâlâ insanın “şey’iyyet”i
    konusunda ondan, olduğu gibi kendisiyle berâber olmasını istiyor; oysa o bu “şey’iyyet”
    değildir. Bu yüzden insan “vücûden diri, hükmen ölü”dür.

    Mopsy-
    ...bu kişileri o tabîat âlemini hayatta tutmaları için gönderdiğini söylemektedir....
    Iste
    Bunlarda melekleri emekli edenler.(!?)
    Ne diyeyim sasirdim artik.
    Kufur seli denir buna,
    Kufur........
    Devam edecek.............

  10. #10
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    RİCÂLÜ İMDÂDİ’L-İLÂHÎ ve’l-KEVNÎ:

    Üç kişi olup Hak Teâlâ’dan istimdâd edip halka medet ederler.
    Ancak katılık ve kahır ile değil, yumuşaklık ve lütuf ile halka faydaları dokunur.
    Kısacası Hak’tan alıp halka verirler. Bir kısmı erkek ve bir kısmı da kadın olabilir.
    Bunlar halka o kadar yumuşak davranırlar ki görenler onun
    halka bir faydasının dokunmayacağı gibi halktan yardım talep edecek sanırlar. Bu üç
    kişiden birinin yardımı süreklidir, hiç bir zaman kesintiye uğramaz; makamları da
    değişmez ve Cenâb-ı Hak huzûrunda halkın işlerini görürler. “Allah ki ondan başka ilâh
    yoktur; dâimâ diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir” âyeti bu kimseye işâret eder.

    Bunlardan biri de melekût âleminde meleklerle berâber bulunur. Bunun hal ve makāmı
    değişebilir; her zaman ayrı bir sûret üzere çeşitli haller vâki olur. Bu kimse meleklerden
    yardım görür. Birisi de mülk âleminde, insanlar arasında bulunur. Bunun da makāmı ve
    mertebesi değişir. Bu kimse insanlardan ve hayvanlardan yardım görür. Şeyh
    Muhyiddin ibn Arabî bunlardan Mûsâ b. İmrân adlı birine İşbîliyye kentinde
    rastladığını ve zamânın büyüğü olan bu kişiyle sohbet ettiğini bildirir.

    İLÂHİYYÛN (RAHMÂNİYYÛN):

    Her zaman üç kişi olurlar. Ebdâl olmadıkları halde bâzı halleri onlara benzer.
    Sürekli hâtiften bir tür ses işitmekte olan bu kimselere bu sûretle vahy-i ilâhî olur.
    Bu zümreden olan kişilerle ilgili olarak Muhyiddin ibn Arabî şunları söylemektedir:
    “O sesi onların nasıl işittikleri, mânâlarını nasıl bildikleri veya
    vâsıtasız olarak anlayıp anlamadıkları konusu bana mâlum olmadı.

    Durumlarını en iyi biçimde ancak Allah bilir. Ben birisine bu kimseler hakkında
    sordum; cevap vermedi. Hak katından da hallerinin nasıl olduğuna dâir bana bir bilgi
    gelmedi.” İbn Arabî, “Onların beyt(ullah) yanındaki namazları da ıslık çalmaktan...
    ibârettir” meâlindeki âyetin, devamlı olarak duydukları şıngırtıya benzer bir sesle
    ilâhî hitâba muhâtap olan bu kimseleri târif ettiğini söyler.

    RİCÂLܒL-AYN:

    Her zaman bir kişi olup makāmına sakîtu’r-refref denir.
    Şânı ve hâli yüce bir kimsedir. Muâmelesi dâimâ Allâhü Teâlâ ile olup, kendi nefsiyle
    meşgul olur ve nazarı oldukça etkilidir. Muhyiddin ibn Arabî, Konya’da, oldukça kötü
    ve zelîl bir haldeki böyle birini gördüğünü söyler. Bu kimsenin pek çok maârif-i
    ilâhiyyeye sâhip ve gāyet ehl-i hayâ bir zat olduğunu bildirir.

    RİCÂLܒL-GANÎ BİLLÂH:

    İki kişi olup, Hak Teâlâ gınâ (zenginlik) makāmını onlarla muhâfaza eder.
    Bu iki kişiden biri Hakk’a izâfe edilmiştir ki o en yücedir;
    öbürü nefse izâfe edilmiştir ki o da en aşağıdır. Yâni biri şehâdet âlemine
    medet verir ve orada ne kadar zenginlik varsa onun sebebiyle olur; diğeri de melekût
    âlemine medet verir ve orada da ne kadar zenginlik varsa onun sebebiyle olur. Bu
    kimseye de âlem-i ulvîden beşer olmayan biri medet verir ki bunu da sayarsanız
    ricâlü’l-ganî üç olur. Ancak yalnızca beşerden olanları sayarsanız iki olur.
    Ricâlü’lganî hâtun kişiden de olabilir.

    “...Allah âlemlerden zengindir (ganî)...” meâlindeki âyetlerin
    bunlara işâret ettiğini belirten İbn Arabî, bu üç kişiyi tanıma husûsunda
    kendisine az da olsa bir bilgi verildiğini ifâde etmektedir.

    RİCÂLÜ AYNİ’T-TAHKÎM VE’Z-ZEVÂİD:

    Her zaman on kişi olurlar; fazla ve az olmazlar. Tasarruf makāmında olurlar.
    Halleri, gaybe yakînen îman etmiş olanların hâlidir; gayb âlemi onlara şehâdet âlemi gibi görünür.

    İbn Arabî, bu kimselerle ilgili olarak şu âyetleri zikreder:
    “‘Rabbim! İlmimi arttır!’ de!”
    “...îmanlarına îman katsınlar (îmanlarını arttırsınlar) diye...”
    “...Bu onların îmanlarını arttırır ve onlar sevinirler.”
    “Kullarım, sana benden sorar(lar)sa (söyle):
    Ben onlara yakınım. Duâ eden, bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm...”

    BÜDELÂ:

    İbn Arabî’nin bildirdiğine göre büdelâ, her zaman on iki kişi olup
    bunlar ebdâlden farklıdırlar. Yeryüzünde kimse tarafından bilinemeyen bu kişileri
    ancak gök ehli bilebilir. Ne zaman ki bunlardan biri, diğerlerini bulamasa; hemen
    onların yerini alır ve hepsinin işlerini görür. Böyle olunca da her biri geri kalanının aynı
    olduğundan, bu kimselere büdelâ denmiştir. Allâhü Teâlâ, bütün âlemin kemâlâtını bir
    şahısta toplayabileceğinden, bu, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti dışında değildir. Sayıca
    nükabâya benzemekle birlikte yaptıkları işler bakımından insanların ebdâl sandıkları bu
    kimselerle ilgili olarak Kur’an’da: “...O sanki odur (tıpkı onun gibidir)...” buyrulur.
    Yâni sanki onun aynıdır ve o odur; ona ancak nefsi ve aynı bakımından benzer.

    RİCÂLܒL-İŞTİYÂK:

    Beş kişi olup, dâimâ şevk ve iştiyak hâlinde bulunurlar.
    Müşâhedeye nâil olan bu kişilerin vasfını bir şâir şöyle tasvîr eder:
    “Lestü edrî etāle leylî em lâ / Keyfe yedrî bi-zâke men yetekallâ.”
    Yâni; gecenin uzun mu ya da kısa mı olduğunu bilmem.
    Bir kimse Cenâb-ı Hak tarafından istenmiş olsa, gecenin kısa
    mı uzun mu olduğunu nasıl idrâk edebilsin?

    RİCÂLÜ EYYÂMİ’S-SİTTE:

    Altı kişi olup, Allâhü Teâlâ Âdem’i (a.s.) yaratırken altı yönün (cihât-ı sitte)
    sultanlığını onlara vermiştir. Onların tesbîhi:
    “Andolsun, biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık; bize hiç
    bir yorgunluk dokunmadı”âyetidir. İbn Arabî’nin verdiği bilgilere göre ricâlü
    eyyâmi’s-sitte, insan vücûdunda bulunan altı yöne etkisi olan kişilerdir. O, bu zümreden
    olan İbn Hârun er-Reşîd es-Sebetî ile Kâbe’yi tavâf ederken 599 (1202-03 M.)
    senesinde karşılaşmasını anlatır. Ayrıca Anadolu’da (Rûm) Erzinli bir zâta daha
    rastladığını; o şahsın bu zümreden olduğunu gözünden ve sohbetinden tanıyarak
    bildiğini; aynı kişiyle Şam’da, Sivas’ta, Malatya’da, Kayseri’de ve Harran’da çeşitli
    zamanlarda karşılaştığını ifâde eder.

    RİCÂLܒL-İLÂHİYYE:

    Dört kişi olup, evtâda onlar medet ve yardım ederler.
    Çoğunlukla halleri rûhânî, kıbleleri semâvîdir ve yeryüzünde bilinip
    tanınmazlar. Gök ehli dışında kimse onları bilemez. Bu dört kişiden birini Hak Teâlâ şu
    sözünde istisnâ eylemiştir: “Sûr’a üflenmiş, göklerde ve yerde olan (korkudan)
    bayılmışlar; ancak Allah’ın dilediği sarsılmamıştır...”

    Bu dört kişiden ikincisinin uçsuz bucaksız, sınırsız ilmi ve yüce makāmı vardır.
    Üçüncünün de sınırsız, çok yüce himmeti vardır.
    Dördüncünün ise kendisinin hiç bir irâdesi olmaksızın elinden çok işler
    ortaya çıkar. Bu dört kimsenin yüce mertebeleri gökleri kaplamıştır. Biri Hz.
    Resûlüllâh (s.a.v.) kalbi üzere, biri Hz. Şuayb (a.s.) kalbi üzere, biri Hz. Sâlih (a.s.)
    kalbi üzere ve biri de Hz. Hûd kalbi üzeredir. Muhyiddin ibn Arabî: “Evliyâda bunlar
    gibi kimse yoktur. Elhamdülillâh, Dımaşk’ta bunlarla buluştum ve tanıdım. Ama bir
    kere daha önceki zamanda Endülüs’te buluşmuş ve o vakit de bilmiştim. Sonra
    Dımaşk’ta buluşunca hâlime çok şükrettim” der. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre bu
    dört kişiden birine Azrâil, birine Cebrâil, birine Mîkâil ve birine de İsrâfil nezâret
    eder. Bunlardan biri Allâh’a am⒠(ahadiyyet veya vâhidiyyet mertebesinde) iken, biri
    arşa nisbetle, biri semâya nisbetle ve biri de yeryüzüne nisbetle ibâdette bulunur.
    Böylece bütün kâinâtın ibâdeti, bu dört kişi üzerinde toplanmış olur.

    RİCÂLÜ SALAVÂTİ’L-HAMS:

    Beş kişidirler. Bunların her biri bir farîzaya mahsus olup, gece olsun,
    gündüz olsun, hiç bir namazda gevşeklik ve tembellik göstermezler.
    Hattâ bâzen keşf vâki olur ve gerçekte öyle olmadığı halde namaz ona
    cisim sûretinde görünür ve o da öyle tahayyül eder. Muhyiddin ibn Arabî der ki:
    “Sâlih b. el-Berberî bunlardan idi. Ona kavuşup onunla arkadaşlık ettim ve çok
    faydalar gördüm. Fas şehrinde de Ebû Abdillâh el-Mehdî bunlardan idi; onunla da
    arkadaşlık ettim.” Yine ona göre: “Namaz, benim gözümün nûru kılındı”hadîsi ve
    “Namazları ve orta namazı koruyun...”âyeti, Allâh’ın âlemin varlığını kendileriyle
    hıfz ettiği bu kimselerden bahseder ki bunlar gece-gündüz namaz kılmaktan geri durmazlar.

    Buraya kadar anlatılanlardan başka ricâlü’l-gaybden on sekiz kişi daha vardır
    ki Hak Teâlâ’nın emriyle sürekli kerâmetler izhâr ederler. Olağanüstü olaylar onlardan
    sâdır olur. İbn Arabî, Şeyh Ebû Medyen’in bunlardan olduğunu söyler ki bu zat,
    arkadaşlarına şöyle derdi: “Nasıl ki insanlar Allâh’a muhâlefetlerini açıkça ortaya
    koyuyorlarsa, siz de ona olan muvâfakatınızı açıkça belirtiniz. Allâh’ın size bahşettiği,
    görünen (zâhir olan hârikulâde hâdiseler) ve görünmeyen nîmetlerini (maârif-i ilâhiyye)
    siz de onlara gösteriniz.” Bu on sekiz kişilik zümreden olanların zuhurları Allah ile ve
    kıyamları da Allah hukūku ile olup olağanüstü hâdiseler onlar için sıradan olaylar hâlini
    almıştır. Şu iki âyet onların hallerinden bahseder: “...’Allah!’ de ve onları bırak;
    daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.”
    “Sonra ben onları açıkça dâvet ettim.”
    Bu on sekiz zâtı zâhiren ve bâtınen Allah’tan başka kimse bilemez.

    Ayrıca ricâlü’l-gaybden bir kişi daha vardır ki Allah’tan başka her şeye gücü
    yeter. Onu cengâver bir kimseye benzetirler ki bütün askerlerin önüne düşüp düşmanla
    savaşır ve hiç kimse onu yenemez. Bu kişi hakkı söyler ve adâlet ile hükmeder. Şeyh
    Muhyiddin ibn Arabî böyle bir kimseyi şöyle tanıtır: “Bu makāmın sâhibi, Bağdat’ta
    benim şeyhim Abdülkādir el-Cîlî idi. Bu makam ona müyesser olmuştur. Hak’tan
    aldığı kuvvetle halktan herkese karşı gālip gelirdi. Benim zamânımda bu makāmın
    sâhibi olan ondan başka bir kimseye erişmedim.” İbn Arabî, “Ve o, kullarının üstünde
    tam hâkimdir/kahredicidir (kāhir)...” âyetinin bu kimselerden bahsettiğini söyler.

    Yine ricâlü’l-gaybden bir kişi daha vardır ki rûhânîlik/beşerîlik veya insan
    oluş/cin oluş arasında mürekkeb ve mütemezzic halde bulunur. Her zamanda bir olur;
    kendi makāmında başka kimse olmaz. Hz. Îsâ’ya (a.s.) benzer; ruhla birlikte beşerden
    hâsıl olur; atası olmaz. Nitekim Belkıs cin ile insten hâsıl olmuştur. Zîra şöyle anlatıldı
    ki Belkıs’ın atası cin, babası da ins idi. Onun için bizim katımızda olmuştur. Eğer hem
    babası, hem de anası cin olsaydı cinler katında doğardı. Bu kişi, iki farklı cinsten
    olmuştur ki biri rûhullâh, biri de beşerdendir; rûhâniyeti baskındır.

    Bir kişi daha vardır ki her zamanda bir olur; iki olmaz. Erkek veya kadın
    olabilir. O, bütün âlemden ve ahvâlinden haber vermekle birlikte, belirli bir yerde de
    bulunmadığından, onun makāmının nerede olduğunu kimse bilemez. Bâzı ehl-i hâl bu
    kimseyi kutub sanmasına rağmen gerçekte kutub değildir.

    Her nefeste hâli değişen bir kişi daha vardır ki hiç bir an bir menzilde ve bir
    mertebede karar kılmaz. Ricâlullâh arasında bundan daha acâip halli biri bulunmamakla
    birlikte, mârifette de ondan daha kâmil kimse yoktur. Muhyiddin ibn Arabî: “Ben bu
    kimseyi gördüm. Bana hayli faydası dokundu. Alâmeti, farz namazları kılarken bütün
    organlarının Allah korkusundan titremesidir” der. İbn Arabî, bu kimse için “...Ona
    benzer (misl) hiçbir şey yoktur; o işitendir, görendir”
    ve “Sonra tekrar size onları yenme imkânı verdik...” âyetlerini delil gösterir.

    Muhyiddîn ibn Arabî, buraya kadar anlatılan gayb erenlerinin sayılarının belli
    olduğunu, aşağıda kaydedeceğimiz kimselerin ise sayılarının belli olmadığını ifâde eder:

    Devam edecek.....

1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon

Benzer Konular

  1. Gayb -huşu...!
    mopsy Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 18-08-2010, 01:04 PM
  2. Gayb Hâtifi
    mopsy Tarafından Süper Sözlük Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 27-05-2010, 01:03 PM
  3. Allah kullarından dilediklerine gayb hakkında bilgi verir
    ahmetsecer Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 14-04-2010, 08:23 PM
  4. Gayb!
    mopsy Tarafından Kuran-ı Kerim Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 18-10-2009, 09:57 PM
Yukarı Çık