Merhaba

Nefs'in bu evrelerini ve mertebelerini görelim: [413]

I- Nefs-i Emmâre:

Nefs'in ilk mertebesi olan Nefs-i Emmâre Kur'an-ı Kerîm'de;
"...Muhakkak ki Nefs, daima kötülüğü emredicidir..." [414] biçiminde geç*mektedir.
Nefs-i Emmâre, bedenin doğal isteklerine meyleden Nefs'tir. Bu Nefs, dünyevî lezzetleri ve hissî şehvetleri emreder ve kalbi, alçak, aşa*ğılık yöne doğru çeker. Bu tür Nefs, tüm şerrin barınağı, kötü huyların kaynağıdır. Nefs, kötülüklere karşı koymayı terk eder, şehevî isteklere ve şeytanın çağrılarına kulak verip itaat ederse, buna Nefs-i Emmâre denir. [415]

Hayvanî lezzetlere düşkünlük ve Allah'ın buyruk ve yasaklarına bağlı kalmama açısından şehvanî tabiatın gereketirdiği şeyleri yapması nedeniyle "kötülüğü emredici" vasfını alan [416] Nefs, ilk ortaya çıkışından beri şu görünür dünya ile içli-dışlı olmuş, bundan tad almıştır. Bu açı*dan Nefs'in soyut, ilahi âleme yönelmesi pek az gerçekleşir. Bu ancak kâmil insanlara özgü bir ayrıcalıktır. Bu durum onlarda bile pek seyrek gerçekleşir. Şu durumda, insan nefsinin cismânî âlemin çekiciliğine ka*pılıp ona meyletmesi daha çok olduğu için "kötülüğü emredici" denil*miştir. [417]

Kötülük duygusu Nefs'te gizlidir. Nefs, kötü ameller işlemek, hoş olmayan işler yapmak ister. Allah kulu nefsiyle başbaşa bırakırsa, nefsindeki şer ve bu şerre neden olan kötü ameller onu helake doğru sü*rükler. [418] Bu konuya açıklık getirmek üzere Cüneyd-i Bağdadî (V 297 H./909 M.) şöyle demiştir:
"Nefs-i Emmâre, kişiyi helak olmaya çağıran, düşmana yardımcı olan, hevâya uyan ve türlü türlü kötülüklerle itham edilen Nefs'tir." [419]

Hakîm Tirmizî (V. 285 H./898 M.), Allahü Teâlâ'nın Kur'an'da; "in*san ve cin şeytanları" [420] buyurmasına dayanarak Nefs-i Emmâre'nin de şeytan olduğunu ileri sürmüştür. [421] Bize kalırsa Hakîm Tirmizî'nin bu*radaki kastı, şeytanın özelliklerini taşıyan Nefs'tir. Zira Nefs-i Emmâre ile şeytanın özellikleri arasında büyük bir paralellik vardır.

Nefs-i Emmâre aklı ve kalbi aldatır. En değerli ve en güzel şeyleri akla ve kalbe kötü, çirkin ve değersiz gösterir. [422] "Nefs-i Emmâre'den kalbe geçen ilk hastalık şehvettir. Şehvetin peşinden (kötü şeylere) sev*gi, istek ve öfke geçer. Bunların peşinden de kibir, çekememezlik, zu*lüm ve tutku gelir." [423]

Nefs-i Emmâre'nin ortaya çıkmasına sebep olan en önemli organ gözdür. Göz haramlara baka baka gönül gözü kör olur. Ne kadar kötü sıfat varsa, bunları görmez olur. Bu nedenle gözü haramlardan sakın*mak gerekir. Kulak, dil, deri v.s. gibi diğer duyu organları da böyledir. [424]

Bâlî Sûfiyyevî'nin bildirdiğine göre Nefs-i Emmâre'nin üç mertebesi vardır:
1- Fiiller Mertebesi: İnsan tabiatından kaynaklanan günahlardır.
2- Sıfatlar Mertebesi: Zahirde veya mânâda bu günahlardan kurtul*maya çalışmak, kurtulmak istemektir.
3- İsimler Mertebesi: İnsan tabiatından kaynaklanan günahlara bu*laşmasına rağmen bundan üzüntü ve pişmanlık duyar. Ama yine de giz*li ya da açık günahlar sâlikte bulunmaktadır. [425]

Nefs-i Emmâre fâsıklarda, münafıklarda ve kâfirlerde bulunur. [426] Ağaçtan, taştan veya çamurdan yapılmış putlara, hayvanlara, kadına ta*panlara ve böyle kimselerde bulunan kötülüğü emredici Nefs sahipleri*ne Hz. Ali: "Ey adam olmadıkları halde adama benzeyen yaratıkları" di*ye hitap ederdi. [427]

Hakîm Tirmizî'nin deyimiyle "Nefs-i Emmâre kuşları; şirk, şüphe, nifak ve benzeri vadilerde gezer dolaşır.[428]
Nefs-i Emmâre, Makâm-ı Sadr'dır. Bu makamda Nefs sultandır ve hâkimdir. Şeytanî akıl onun veziridir. Kin, haset, kibir, riya, tûl-i emel, hırs, tama', baş olma sevdası, cimrilik, v.b. kötü sıfatlar Nefs-i Emmâre'de bulunur ve tüm bunlar şehvet ile gazaptan doğar. [429] Ayrıca bu Nefs'te cahillik, kabalık, buğz, kahır, küfür ve nifak vasıfları da var*dır. [430]

Boş şeylerle uğraşmak, alay etmek, başkasına eziyet vermek, kendi*ni beğenme, makam sevgisi, gıybet, gammazcılık ve dedikodu yapmak da özellikleri arasında yer alan ve aslında tüm vasıfları saymakla bitirilemeyecek olan Nefs-i Emmâre'nin seyri Allah'a doğrudur. Âlemi, bu görünen âlemdir. Yeri, göğüstür. Hâli, meyildir. Yolu, şeriatın dış ölçü*leridir. [431]

Kâmil bir şeyhe kesinlikle ihtiyaç olan [432] bu mertebede, şeyhi müri*de, Kelime-i Tevhîd'i telkin eder. Müridin, Kelime-i Tevhîd'e verdiği mânâ "Lâ ma'bûde illallah (Allah'tan başka kendisine ibadet edilecek bir varlık yoktur)" şeklindedir. Nefs-i Emmâre sahibi müridin gözüne, işlemekte olduğu günahlar hiç görünmeyip sâlik kendini yüce görür. [433]

Nefs-i Emmâre aşamasında kötü huyların giderilmesi pek mümkün değildir. Bu mertebede sâlikin düzelmesi, iyi sebeplere yapışarak huyla*rını güzelleştirmesiyle mümkün olur. Kötü huyları güzel ahlâka çevir*meden bir üst mertebeye geçmemelidir. Eğer geçerse bu, onun için zu*lüm ve helak demektir ve ileriki aşamalarda bu kötü huyları, sâlike en*gel olur. [434]

Sâlik Nefs-i Mutmainne ve daha sonraki aşamalara ulaşsa bile, in*san yaşadığı sürece Nefs-i Emmâre vücuttan ayrılmaz, yani o yok edile*mez. Zira kötü huyların hakikati kalpte konmuştur. [435]

Nefs-i Emmâre, Nefs-i Mutmainne'nin karşıtıdır. Nefs-i Mutmainne ne zaman güzel bir amel işlese, buna karşılık Nefs-i Emmâre derhal o güzel ameli bozacak kötü bir iş yapar. Nefs-i Mutmainne'de iman ve tevhîd yer bulunca, derhal Nefs-i Emmâre imana şüpheyi ve nifakı kat*maya çalışır. Tevhide ise şirki, Allah'tan başkasına sevgi, korku ve ümi*di katar. Böylece her iki Nefs arasında tam bir savaş yaşanır. [436]

II- Nefs-i Levvâme

Nefs'in ikinci mertebesi olan Nefs-i Levvâme Kur'an-ı Kerîm'de; "Hayırı. Daima kendini kınayan Nefs'e yemin ederim" [437] şeklinde geçer.

Makâm-ı Kalp olan Nefs-i Levvâme, hevâ ve heves, hile, kendini beğenme, kahır, v.b. gibi kötü huyları kınayan Nefs'tir. [438]
"Nefs-i Levvâme, insanı gaflet uykusundan uyandırdığı kadar, kalp nuruyla da aydınlanan Nefs'tir. Her ne zaman bu Nefs'ten herhangi bir kötülük ortaya çıksa, onun karanlık yapısı, kendisini kınamaya başlar ve o kötülükten tevbe eder." [439]

Sâlik, Nefs'in sükûnete ermesi tamam olmamakla birlikte, şehvetle*re uyan Nefs'e bazen uyar, bazen karşı koyarsa buna "Nefs-i Levvâme" denir. Çünkü bu tür Nefs sahibi kişi, Rabb'ine kulluk etmedeki kusur*larından dolayı kendini kınamaktadır. [440]

Nefs-i Levvame'ye bu ad, kötülüklerden dönüşe ve onlarla ilgiyi kesmeye başlaması dolayısıyla verilmiştir. Sanki bu tür Nefs, bu helâlce götürücü şeylere daldığından dolayı kendisini kınar, kötüleyip yerer. Bu nedenle "Levvâme (Kmaytcı)" adı verilmiştir. [441]

Aslına bakılırsa, Nefs-i Levvâme'nin ne olduğu konusu tartışmalı*dır. İbn Kayyim'in (V 751 H71350 M.) bildirdiğine göre bu konuda bir*kaç görüş ileri sürülmüştür:

Birinci görüşe göre; "Nefs-i Levvâme sabit bir halde durmaz." Bu görüşte olanlar "Levvâme" teriminin, tereddüt etmek, değişimi ve renklileşmesi çok olan şey anlamlarına gelen "televvüm"den alındığını sa*vunurlar. Levvâme Nefs, ömürde, ayda ve günde değişmesi bir yana, bir anda bile değişivererek renklileşir. Bunun sonucu olarak da bir anda Allah'ı zikreder, ondan gafil olur; O'na yönelir, vazgeçer; Iatîf olur, yo*ğun olur; Allah'a sığınır, bundan vazgeçer; sever, kızar; sevinir, üzülür; razı olur, karşı koyar; itaat eder, korkar, günah işler. Kısacası her an renkten renge girerek çeşitli hallerde bulunur.

İkinci görüş: "Levvâme" terimi "levm"den alınmıştır. Bu görüşü ile*ri sürenler, "levm"in mânâsının ne olduğu konusunda anlaşamamışlar*dır. Kimine göre levm; mü'min kişinin nefsidir ve onun soyut sifatlarındandır. Hasan-ı Basrî (V 110 H./728 M.) ise; "Mü'min kişinin sürekli nef*sini kınadığını görürsün:
"Şunu yapmam istemiyordum; bunu niçin yap*tım? Başka türlü yapmak veya şöyle söylemek daha iyi olurdu" diyerek kendini kınayıp durur" der.

Üçüncü görüş: "Nefs-i Levvâme; günaha düşen, sonra da işlediği günahtan ötürü kendini kınayan mü'min kişinin nefsidir." Nefs'in bu şekildeki kınaması, şakı (kötü, günahkâr, cehennemlik) kimsenin kına*masından farklı olarak imandan gelir. Çünkü şakı kimse, nefsini gü*nahtan dolayı kınamaz; günah işleyemediği için kınar.

Dördüncü görüş: Buradaki kınamanın iki şekli vardır, iyi olsun, kö*tü olsun her insanda nefsini kınamak vardır. Saîd (iyi, mutlu, cennet*lik) kişi, Allah'a itaati bırakıp günah işlediği için nefsini kınar. Şakî kimse ise zevk ve hevâsına uyamadığı için nefsini kınar.
Beşinci görüş: Bu tür kınama kıyamet günü olacaktır. Orada her in*san nefsini kınayacaktır. Günahkâr kişi suçlarından dolayı, salih kişi ise ufak-tefek kusurlarından dolayı nefsini kınar.

Aslında bu görüşlerin hepsinin gerçeklik payı vardır ve aralarında herhangi bir çelişki yoktur. Zaten Nefs'te anlatılan tüm bu özellikler bulunduğu için ona "Levvâme" adı verilmiştir. [442]

Öyle anlaşılıyor ki; Nefs-i Levvâme, insanı denetleyen ve onu sor*guya çeken Nefs türüdür.
Sühreverdî'ye (V 632 H./1234 M.) göre "Nefs, yaratılışındaki kök*lerden gelen vasıflardan sıyrıldığı ve tabiî karakterinden kurtulduğu za*man, itmi'nân mak***** doğru yönelmeye başlar. Bu Nefs'in adı Levvâme'dir. îtmi'nân mahallini bilmesi ve oraya bakması dolayısıyla Nefs, kendini yine kendisi kınayarak kendinde var olan kötülüğü emredici normal durumuna çekilir." [443]
Hakîm Tirmizî'nin deyimiyle "Nefs-i Levvâme kuşları bazen yük*seklik, izzet, Allah'ın ikramlarına bakma ve Allah'ın nimetlerine sevin*me vadilerinde, bazen de Allah'a ihtiyaç duyma, alçakgönüllülük, ken*dini küçümseme, kendini alçak ve miskin görme vadilerinde dolaşır." [444]

Nefs-i Levvâme, Hakk'a Emmâre'den daha yakındır. Ancak yine de o aldatıcıdır ve söylenenin tersini yapar. [445]
Yukarıda tanıtmaya çalıştığımız Nefs-i Levvâme'nin kendini kınama ve yerme özelliğini kendilerine prensip edinerek Tasavvuf Tarihi'ne "Melâmet" veya "Melâmîlik" hareketi [446] olarak geçen bir grup da vardır. Hucvirî, bu gruba işaretle şöyle diyor:
"Bir grup vardır ki; bunlar halkın kendilerini hor ve hakir görme yoluyla nefsîerini edeplendirmek için Nefs riyazeti amacıyla Melâmet denemeleri yaparlar. Böylece nefslerinden öc alırlar. Çünkü bu toplulu*ğun geçirdiği en hoş zaman, nefsîerini belâ ve zillet içinde bulduğu vakittir. [447]

Melâmîlik hareketinin kurucusu sayılan Hamdun Kassâr (V. 271 H./894 M.) Nefs'i yerme ve küçük görme hususunda şöyle der:
"Bir kimse, nefsinin, Firavun'un nefsinden daha hayırlı olduğunu zannederse kibirlilik göstermiş olur." [448]

Melâmîlikle ilişkisine kısaca işaret ettiğimiz Nefs-i Levvâme'nin sı*fat ve özelliklerine devam edelim:
Nefs-i Levvâme'nin seyri Allah'adır. Âlemi, berzah âlemi; mahalli gönüldür. Hâli, mahabbet; gidişi, tarikattır ki; bu Allah sevgilisinin fiil*lerinden ibarettir. Sıfatları; yerme, kınama, heves, fikir, kendini beğen*me, başkalarıyla çekişme, kalıır, gizli riya, makam sevgisi ve şehvet tut*kusudur. Bu makamın ana gayesi, kendinden sonraya kıyasla karanlık perdelerinden sayılan nefsanî şehvetlerden sıyrılmaktır. [449] Ayrıca bu tür Nefs'te; mezhep, takva, ar, kulluk, namaz, oruç, hacc, çokça zikir, umre ve gaza gibi güzel vasıflar da bulunur. [450]

Nefs-i Levvâme sahibi sâlike îsm-i Celâl telkin edilir. Sâlik, işle*mekte olduğu günahlara sürekli pişmanlık duyar ve tevbe edip Al*lah'tan af diler. Bu mertebedeki sâlik, Kelime-i Tevhîd'e "La maksûde il*lallah (Allah'tan başka kendisine yönetip arzu edilecek bir varlık yok*tur)" mânâsını verir. Bu aşamadaki müridin kalbini İsm-i Azam yakar, kalbine etki eder. [451]

Nefs-i Levvâme sahibi kul sadık rüya görür, gönül gözü ve kulağı açılır, kalp zenginliğine ulaşır ve her tarafı nurla dolmaya başlar. [452]

Nefs-i Levvâme evresinde sâlikin kalbine ilahî ve insanî olmak üze*re iki türlü perde ilişir ve bu perdeler çoğunlukla ilmî perdelerdir. Zira bu makamda sâlik, salih amellere, zühd ve takvaya sımsıkı sarılır, işte bu iltifat, onu ruhanî amellerden perdelenmiş yapar. [453]

Nefs-i Levvâme aşamasında sâlikte Kabz ve Bast halleri görülür. Konuyla ilgili olarak Sühreverdî:
"Nefs, Levvâme sıfatında olduğu sürece bazen üstün gelip dedikle*rini yaptırır, bazen de mağlup olup sahibine söz, geçiremez. Buna göre Kabz ve Bast halleri, Nefs-i Levvâme'den kaynaklanmaktadır" [454] der.[455]

III- Nefs-i Mülhime

Seyr-i sülükün evrelerinden üçüncüsü olan Nefs-i Mülhime ile ilgili Kur'an'da; "Ona (Nefs'e) bozukluğunu ve korunmasını (isyanını ve itaati*ni) ilham edene andolsun" [456] âyeti geçmektedir.

"Nefs-i Mülhime'lik makamı, iyi ahlaklarla ahlaklanmak, basiretin açılması ve açılan bu basiretle Hakk'ı görmektir. Bâtınî kulağın da açıl*ması ve bu açılan bâtınî kulakla Rabbânî ilhamların işitilmesi makamı*dır." [457]

Nefs-i Mülhime sahibi sâlikler, Allâhü Teâlâ'dan gelen ilhamlarla şereflenir ve kalpleri aydınlanır. İbadet ve tâatin tadını can ve dimağla*rında duyarlar. Hayrı serden ayırdederler. [458]

"Allah Nefs-i Mülhime'ye hayrı ilham eder. Nefs'in hayır olarak iş*lediği herşey, ilahî ilhamladır. Şer olarak işlediği şeyler de tabiata uyma*sı nedeniyledir. Bu uyma, bilfiil ona yapılan bir emir durumundadır. Sanki o, Nefs'ine emrettiği için bunun gereklerini yapar. Bu sebeple "Emmâre", ilahî ilhamdan dolayı da "Nefs-i Mülhime" diye adlandırı*lır." [459] Demek ki; aynı Nefs, zaman zaman Emmâre, zaman zaman Lev*vâme ve zaman zaman da Mülhime'lik özelliği kazanabilmektedir.

"Bu üçüncü makam, makamların en zoru ve en tehlikeiisidir. Zira bu makam; hayır ve şerri, yarar ve zararı içine almış olduğundan onda Hakk ile bâtıl, hakikat ehli ile zındıklar birbirinden fark edilemez. Bu makam, birbirine son derece benzeyenlerin ayırdedilme yeridir." [460]

Hakîm Tirmizî'nin deyimiyle "Nefs-i Mülhime kuşları bazen takva vadilerinde, bazen de günah vadilerinde dolaşır." [461]
Nefs-i Mülhime'nin âlemi, ruhlar âlemi; mahalli, ruhtur. Hâli, aşk; kanaat, alçakgönüllülük, sabır, tahammül, özürleri kabul etmek, iyi zan ve ezaya katlanmaktır. [462] Ayrıca bu tür Nefs'in akıl, hikmet, paklık, ha*ya, hayır, fazilet, iyi huy ve güzel ahlâk [463] gibi özellikleri de vardır.

Makam-ı Ruh olan Nefs-i Mülhime makamı, aşk makamıdır. Bu tür Nefs kâh ağlayıp sızlanarak acı çeker, kâh sakin olup karar eyler; kâh kalbini ihya etmeye başlar, kâh terk eder; kâh çokluğun birliğinden (vahdet-i kesretten) zuhur eyler, kâh gaybet eyler; kâh "Ene'1-Hakk" ve Rabb'lik ortaya çıkar, kâh gizli olur; kâh şâhid, kâh mahbüb; kâh âşık, kâh ma'şûk; kâh tâlib, kâh matlûb olur. Bu tür haller, Allâhü Teâlâ'nın isimlerinin sonuçlarıdır. Zira esma ve sıfat ilimleri, sâlike bundan zu*hur eyler. [464]

Nefs-i Mülhime sahibi sâlikin zikri "Hû" zikridir, sâlik, Kelime-i Tevhîd'e "Lâ mahbûbe İllallah (Allah'tan başka kendisine sevgi beslene*cek bir varlık yoktur)" mânâsını verir. Bu aşamadaki sâlik, işlediği gü*nahlardan ötürü bir daha işlememek üzere tevbe-i nasuh ile tevbe eder ve Allah aşkının ateşi yüreğinde yanmaya başlar. "Hû" ve "Lâ mahbûbe illallah" zikirlerinin harareti vücudunu etkileyip bütün organları zikret*meye başlar. Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellileri bu evrede ortaya çı*kar. Bu aşamada sâlikin nefsi onun önüne çıkıp yoldan sapıtmaya yeltenir. Yani "Sen artık işini bitirdin, büyük zât oldun. Bu mertebeye binde bir kişi ancak ulaşabilir. Sana Allah böyle büyük bir makam verdi" gibi sözlerle onu aldatmaya çalışır. [465]

Ayrıca, Nefs-i Mülhime aşamasındaki sâlik için pek çok nurânî per*de vardır ve bu perdelerden biri de keramettir. Zira sâlik keramete karşı büyük şevk duyar ve ona bağlanıp kalır, Bu bağlılık, yüce amellerden sâliki alıkoyar ve ileriki mertebelere ulaşmasına engel olur. Bu nedenle kerametlere kanmamak gerekir. [466]

IV- Nefs-i Mutmaınne

Nefs'in dördüncü mertebesi de Nefs-i Mutmainne'dir ki, Kur'an-ı Kerim'de;
"Ey huzura eren Nefs." [467] biçiminde geçmektedir.
Nefs-i Mutmainne, kalbin nuruyla nurlanması tamamlanan Nefs'tir ki; sonunda, kötü özelliklerden uzaklaşmış ve güzel ahlâkla donanmıştır. Nefs emir altında sükûna erer ve şehevî arzulara karşı koymad doğan ıstırap ondan uzaklaşırsa, buna Nefs-i Mutmainne denir. [468]

"Nefs-i Mutmainne'ye bu ad, Hakk'ta sükûna ermesi ve onunla hu*zura kavuşması dolayısıyla verilmiştir. Bu durum, kötü fiiller ve kötü hatırlarla ilgiyi tamamen kestiği zamandır. Kötü hatırlar ondan tam an*lamıyla uzaklaşmadıkça ona "Mutmainne" denmez." [469]
Ebu Nasr Serrâc Tûsî (V 378 H./988 M.)'nin ifadesiyle "Mutmainlik, aklı tam, imâm güçlü, bilgisi sağlam, zikri saf ve hakikati sabit olan bir kulun yüce bir hâlidir." [470]

İbn Kayyım (V 751H./1350 M.) mutmain olma ile ilgili olarak Tefsirciler'in görüşlerini şöyle özetlemiştir:

"İbn Abbas (r.a.) (V 68 H.) der ki:
"Mutmain olmak, doğrulamak*tır."
Katâde (V 118 H./736 M.): "Allâhü Teâlâ'nın va'dettiği şeylerde gönlü mutmain olan kişi mü'mindir" der.
Hasan-ı Basrî (V 110 H./728 M.):
"Allah'ın bildirdiklerini doğ*rulamaktır."
Mücâhid (V 100 H./718 M.):
"Allah'ın Rabb'i olduğuna Nefs'in ke*sin olarak inanması; yapmasını emrettiği şeyleri gerçekleştirmesidir."
Mansûr'un:
"Allah'ı yakînen Rabb’bilen, emrine uyma uğrunda şid*detle hüzünlenen Nefs'tir" dediği nakledilir.
İbn Ebî Necîh de:
"Mutmain Nefs, Allah korkusundan huzur bulan Nefs'tir" der. Başka bir sözünde de:
"Allah'a kavuşacağını kesinlikle bilen Nefs'tir" demiştir.
Selefin mutmainlikle ilgili görüşleri, görüldüğü gibi iki temel esas üzerindeydi: Birincisi ilim ve amel tatmini, ikincisi de irâde ve amel tat*minidir." [471]
Sûfîlerden Sehl b. Abdullah Tüsterî (V. 283 H./896 M.) şöyle der:
"Kulun kalbi Mevlâ'sında sükûn bulursa, onda itmi'nâna erer. Kulun herşeyle dostluğu güçlü olursa hali de kuvvetli olur." [472]
Şiblî'ye (V. 334 H./945 M.) Ebu Süleyman Dârânî'nin (V 216 H./830 M.);
"Nefs kuvvet kazanırsa itmi'nâna erer" sözünün ne demek olduğunu sorarlar; o da şöyle der:
"(Nefs,) kendisine gıda vereni bilip tanırsa itmi'nâna erer." [473]

Gerçek mutmainlik, ancak Allah'la ve O'nu anlamakla mümkün olur. Zira Cenâb-ı Hakk:
"Onlar ki; iman edip kalpleri Allah'ı zikirle mutmain olmuştur. Biliniz ki; kalpler ancak Allah'ı zikirle mutmain olur" [474] buyurmuştur. Kalbin tatmin olması; üzüntü, rahatsızlık ve acı*nın gitmesiyle sükûna erip oturmasıdır. Allah ve O'nu zikretme olma*dan kalbe mutmainlik aramak boşunadır. [475]

Serrâc Tûsî'nin (V. 378 H./988 M.) bildirdiğine göre mutmainliğin üç şekli vardır:

"Birinci şekli: Avâm'ın mutmainliğidir. Çünkü onlar zikrettiklerin*de, bu zikirlerinden dolayı mutmain olurlar. Yine onlar, rızıklarının bollaştırılması ve belâlardan kurtulmaları için yaptıkları dualarının ka*bul olunmasından haz duyarlar. Allâhü Teâlâ'nın; "Nefs-i Mutmainne" dediği şey, yani Allah'tan başka kötülükleri giderici ve engelleyici ol*madığına inanmak, işte budur.

İkinci şekil: Havâss'ın (bazı özel kulların) mutmainliğidir. Zira on*lar Allah'ın hükmüne razı olmuşlar, O'nun belâlarına sabretmişler, ihlâslı ve takvâlı olarak sükûn bulmuşlar ve Allah (c. c.)'ın;
"Kuşkusuz Allah, takva ve ihsan sahibi olanlarla beraberdir."; [477]
"Allah sabreden*lerle beraberdir" [478] buyruğundaki "beraberdir" sözüyle itmi'nâna ve hu*zura ererler. Onların mutmainliği, Allah'a olan ibadetlerini görme ile karışıktır.

Üçüncü şekil de Havâssın Havâssı'nın mutmainliğidir. Bunlar, Al*lah'la itmi'nâna ermeye ve O'nunla birlikte huzur bulmaya, heybet ve azamet bakımından gönüllerinin güç yetiremeyeceğini bilirler. Zira Al*lâhü Teâlâ idrak edilebilen bir gaye değildir ve "O'nun benzeri hiçbirşey yoktur", [479] "ve O'na hiçbir kimse denk olamaz" [480] Gönlünde (Allah'tan başka) birtakım şeyler bulunan kimsenin kalbi neyle huzur ve sükun bulabilir? Allah'ı çok isteme ve dileme susuzluğuna düşen kişi, içinde evhânın akmadığı bir denize dalar." [481]

Makam-ı Sır olan Nefs-i Mutmainne'nin alâmet ve özellikleri şun*lardır:
Cömertlik, tevekkül, tezellül (kendini küçük görme), gam, iba*det, şükür, rızâ ve ihsandır. [482] Ayrıca fakr, sabır, adalet, insaf, tahkik, merhamet, yakın, sözünde durmak, [483] kahramanlık, haya, yumuşak huyluluk [484] da onun vasıflarındandır. Güleryüzlülük, tam müşahede, sürekli huzur, büyüklere hürmet, kalp sevinci, tatlı dil, kusurları örtme ve hataları bağışlayıcı olmak gibi sıfatları da olan Nefs-i Mutmainne'nin seyri Allah ile birliktedir. Âlemi, Muhammedi hakikattir. Mahalli, sır; hâli, sâdık bir tatmin hâlidir. Kendisine gelen mânâ, şeriat sırlarıdır. [485]

Bu makamda sâlik, beşerî sıfatları ehadiyet sıfatında ifna edip Allâ*hü Teâlâ'nın ahlakıyla ahlâklanarak ilâhî sıfatlarla sıfatlanır. [486]
Nefs-i Mutmainne sahibi sâlike, zikir olarak "Hayy" ismi telkin edi*lir. Kelime-i Tevhid'e "Lâ mevcûde illallah (Allah'tan başka hiçbir varlık yoktur)" mânâsını verir. Bu aşamadaki sâlikte büyük bir kalp yumuşak*lığı ortaya çıkar ve Allah aşkının ateşi günden güne artmaya başlar. Fa*kat henüz maddî âlemin perdelerinden kurtulamamıştır. Birtakım keşf ve kerametler ortaya çıkar. Bu evrede sâlik, çokça "İlâhî! Ente maksûdi ve rızâke matlûbî (Ey Rabb'im! Maksadım sensin ve istediğim de senin rızândır)" derse, Allah'ın sıfatları tecellî eder. Bazılarına; "Ey huzura eren Nefsi Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabb'ine dön! iyi kullarını ara*sına gir!" [487] müjdesi verilir. Ama bazılarına da bu makamda şeytan; kürsî üzerinde, bazılarına gök ile yer arasında, bazılarına da yanan ateş içerisinde görünüp, "Ben sizin en yüce tanrınızın [488]" v.b. sözlerle onu aldatmaya kalkışır. [489]

Nefs-i Mutmainne aşamasında fenâyı sıfat [490] gerçekleşir ve Cenâb-ı Hakk ile kul arasındaki perdeler kalkar. Bu makama ulaşan sâlik, ken*disinin tam olgunluğa erdiğini, doruğa, makamların en üstününe ulaş*tığını zanneder. Ama giderek eski beşerî sıfatlarına geri döner. Bu ne*denle acele etmemeli, sabırla seyr-u sülük yoluna devam etmelidir. [491]

"Nefs-i Mutmainne'nin hudûu Üns'ten, huşûu da Heybet'tendir. [492] Huşu ve hudû, birbirine oldukça yakındır. Ancak aralarında ruhun işa*retiyle anlaşılan latîf bir fark vardır." [493]

Mutmainne makamı sâlikin ulaştığı uç nokta, Ehlullah'ın da baş*langıç noktasıdır. [494] Nefs-i Mutmainne dâhil, buraya kadarki Nefs mer*tebeleri çalışarak elde edilebilir. Ancak bundan sonrakiler Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna bağlıdır. [495]

Nefs-i Mutmainne mertebesinden sonraki aşamalarda sâlik için ne ruhtan ve ne de mevcudattan eser kalır. Hakk'tan başka her ne varsa fe*na olur. O âna kadarki hevâ sıfatı, muhabbete; gazap sıfatı da aşka dö*nüşür. Bu menzil "Ruh-i Kudsiyye" makamıdır. Bu aşamadaki ilim aklî değil, zevkidir; tadmayan bilmez. Bu makamda Yüce Allah, insanın gö*ren gözü, tutan eli, işiten kulağı olur. Âşık ile maşuk, zâkir ile mezkûr bir olur; Hakk'ı Hakk'la anlar. Buraya istiğrak âlemi derler. İnsan aklı buraya giremez. [496]

V- Nefs-i Râzıye

Seyr-u sülûkün beşinci evresini oluşturan Nefs-i Râzıye ile ilgili olarak Kur'an'da; "Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabb'ine dön" [497] âyet-i kerimesi geçer.

Nefs-i Râzıye, Allah'ın celâli ve cemâlî [498] tecellîlerini gönül hoşluğu ile karşılayan ve kaderden şikayeti bulunmayan Nefs'tir. [499]
Nefs-i Râzıye evliyanın sıfatıdır. Evliyanın sıfatı olan Nefs-i Râziye'ye, gerek ruh ve gerekse varlıkların tamamından geçmeden ulaşıla*maz. Bu tür Nefs, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmış Nefs'tir.

Makam-ı Hafî olan Nefs-i Râzıye mertebesinin başlıca özellikleri; keramet, zühd, ihlâs, riyazet, zikir ve vefadır. [501] Ayrıca vera', mahabbet, Mevlâ ile dostluk, ilâhî huzur, Allah'tan başka herşeyi terk edip unut*mak, tam bir teslimiyet ve rızâ [502] sıfatları da vardır.
Nefs-i Râzıye'nin seyri, Allah'tadır. Âlemi, lâhüt (ruhanîler) âlemi; mahalli, sırrın sırrıdır. [503] Hâli Fenâ'ya varmış olmaktır. Bu makamdaki Fena, üçüncü mâkamdakinden farklıdır. Bu Fena, bu yolun son sınırın*daki Fena hâli olup sonsuzluğa sarkan sâlikin vardığı bir haldir ki; o da beşerî sıfatların büsbütün yok olmasıdır, sâlikin Beka devletini bulup ona varmış olmasıdır.

Nefs-i Râzıye sahibi sâlik, mânâ âleminde bütün varlıkları yok ol*muş görür. Bu sâlike, zikir olarak "Yâ Hakk" ismi telkin edilir. Kelime-i Tevhid'e sâlik, Mutmainne'de olduğu gibi " Lâ mevcûde illallah" mânâ*sını verir. Bu mertebedeki sâlik, Allah'ın kendi hakkındaki kaza ve ke*derine tamamen razı olup bir anlık bile O'nun rızâsından ayrılmaz. Dünya ve âhiretle ilgili tüm isteklerden geçip; "İlâhi!. Ente maksüdî ve rızâke matlûbi" sözü kendine hal olur. Bundan dolayı da bu mertebede sâlik, kendine zuhur eden keşf ve kerametin tümünden geçer ve her gördüğü şeyden kendine müşahede zuhur eder. Bu aşamadaki sâlikte Fena fillâh ve peşinden de Beka billâh gerçekleşir. İşte bu makam hali*felik makamıdır. [505]

VI- Nefs-i Marzıyye

Nefs'in mertebelerinin altıncısı da Nefs-i Marzıyye'dir. Bu tür Nefs'le ilgili olarak da Kur'an-ı Kerîm'de, Nefs-i Râzıye konusunda anı*lan âyet-i kerime [506] delil gösterilir. Ayrıca; "Rahmân'ın kulları ki; onlar yeryüzünde alçakgönüllü olarak yürürler ve câhiller kendilerine lâf atarsa "selâm" derler" [507] âyetinde tanıtılan "Rahmân'ın kulları", rahmete ve itrfı'nâna ermiş Nefs-i Marzıyye'dir ve bunlar kendilerine İlm-i Ledün [508] ve hikmet verilmiş kimseler olarak da yorumlanmıştır.

Makam-ı Kürsî olan Nefs-i Marzıyye mertebesinin başlıca özellikle*ri; "Allah'ın ahlakıyla ahlâklarım!" hitabının muhatabı olmak, beşerî sıfatları terk, Allah'ın yarattığı varlıklara karşı iyi davranmak, Allah'a ya*kınlaşmak, Allah'ı düşünmek, her yanı Allah'ın nuruyla dolmak, Al*lah'ın zâtında O'nunla karşılaşmakdır.

Nefs-i Marzıyye'nin seyri, seyr anillah (Allah'tan seyr) dır. Âlemi, şu görünen madde âlemi; mahalli, sırdır. Hâli hayrettir. Yolu, şeriattır. Sı*fatlarından bazıları; hataları bağışlayıcı ve ayıpları örtücü olmaktır, iyi zanda bulunmak, herkese iyilik ve şefkat göstermektir. Halkı kendi ta*biatlarının karanlıklarından ruhlarının nurlu ülkesine çıkarmak için onlara eğilim ve yönelmedir. Halk ile Hâlik'ın sevgisinin bir arada bu*lunmasıdır. Bu makamın sahibi, hem Allâhü Teâlâ ve hem de kullar katında razı olunmuş ve kendi de herkesten razı olmuştur.

Nefs-i Marzıyye sahibi olan sâlik, her an ve her nefes müşahede üzere olup Allah'ın isim, ef'âl ve sıfatlarının tecellileri zuhur eder. Bu sâlike, zikir olarak "Yâ Kayyûm" ismi telkin edilir. Kelime-i Tevhîd'e "Fa'lem ennehü lâ ilahe illallah (Bil ki; o Allah'tan başka ilâh yoktur)" mânâsını verir. Bu mertebedeki sâlikten keşf ve keramet türünden ola*ğanüstü haller ortaya çıkar. Ancak kendileri buna asla önem vermeyip bir an bile olsa huzûr-u ilâhîden ayrılmazlar. Bu makam, vahdet maka*mıdır. Herkes bu makama ulaşamaz. Bu makamdaki sâlikte Fena fillâh ve Beka billâh halleri zuhur eder.

VII- Nefs-i Kâmile

Seyr-u sülûkün son evresini oluşturan ve Kur'an'da; "Nefs'ini temiz*leyen kurtuluşa ermiştir" [513] âyetiyle kendisine işaret edilen Nefs-i Kâ*mile, tam olgunluğa eren Nefs'tir.

Makamı Seyrulîah olan [515] Nefs-i Kâmile'ye, "Nefs-i Zekiyye" [516] veya "Nefs-i Sâfiyye" [517] de denir ki; her ikisi de temizlenmiş, saf ve du*ru Nefs anl***** gelir.

Nefs-i Kâmile'nin seyri, seyr billâhtır. Âlemi, çoklukta birlik; birlik*te çokluk âlemidir. Mahalli en gizli bir yerdir (sırrın sırrı) ki; onun giz*liliğe (sır) nisbeti, ruhun cisme nisbeti gibidir. Hâli, Bekâ'dır. Takip et*tiği yol, bütün önceki Nefs aşamalarında açıklanan yolların tümüdür. Sıfatları da önceki bütün nefslerin iyi ve güzel vasıflarıdır. Bu makamda riyazete gerek yoktur. Orta bir yol izlemek yeterlidir. [518] Çünkü artık sâlik, sülükünün doruk noktasına ulaşmıştır.

Nefs-i Sâfiyye sahibi zât, Allah'ın bütün isimlerine, sıfatlarına ve zâ*tının tecellîlerine mazhar olur. Nefs-i Sâfiyye sahibi zât her yüzyılda bir, iki ya da üç tane bulunur. Bunlardan birisi irşâd edici Kutub, [519] ikinci*si Gavs-ı A'zam, [520] üçüncüsü de Kuttu'l-Aktâb [521]'dır ki; bunlara "Üç*ler" denir. Bazı asırlarda Kutub, Gavs-ı A'zam ve Kutbu'l-Aktâb'lığın her biri ayrı ayrı zâtlara, bazen de üçü bir tek zâta ihsan olunabilir. Nefs-i Sâfiyye sahibi olmak, yani Nefs-i şerifleri aslî sıfatını bulup nefsinden geçmek, bu "Üçler" denilen zâtlara özgüdür. "Kendini tanıyıp bilen Rabb'ini bilir" sözü bu makamdan sözeder.

Seyr-u sülükte Nefs'in her bir mertebesinin kendine göre halleri vardır. Örneğin ilk iki makamda sâlikte Havf ve Raca (Korku ve Ümit) halleri görülür. Salık üçüncü makama geçince onun korkusu Kabz'a, ümidi de Bast'a dönüşür. Dördüncü makamda Kabz hali Heybet'e ve Bast hali de Üns'e dönüşür. Beşinci ve altıncı makamda da böylece gi*der. Nihayet yedinci makama vardığında Heybet'i Celâl'e ve Üns'ü de Cemâl'e dönüşür.

Araştırmamızın Nefs'in Mertebeleri bölümünde; ilk Tasavvuf kay*naklarında Nefs'in "Emmâre, Levvâme ve Mutmainne" aşamalarının dı*şındakilere değinilmediği, diğer mertebelerin Felsefi Tasavvuf anlayı*şıyla birlikte (IV. H./VTI M. asır sonraları) işlenmeye başlandığı, özellik*le de tarikatların sistemleşmesinden sonra Nefs'in yedi mertebesine yer verilerek genişçe ele alınmış olduğunu gördük.
Tek bir tane olan Nefs'in, ilk basamaktan yedinci mertebeye doğru yol aldıkça; cismiyet, karanlık ve yoğunluk özelliklerinin azalarak dere*ce derece ruhânîlik, nurânîlik ve latîflik kazandığını tesbit ettik. Her Nefs'in, kendine göre seyri, hâli, ismi ve müşahedeleri ile vasıf ve özel*likleri vardır. Her aşamanın bir zikri ve eğitim metodu bulunmakta ve sâlik, Kelime-i Tevhîd'e her evrede değişik anlamlar vermektedir.

Bunun yanısıra, insanların çoğunda Emmâre türü Nefs görülmekte, Levvâme ondan biraz az, Mülhime, Mutmainne daha azdır. Bu azalma, aşağıdan yukarı doğru gidildikçe artarak devam eder. Nihayet Kâmile Nefs sahibi kul sayısı çok azdır.

Ahmet Ögke'nin doktora tezinden

1969 yılında Antalya'da doğdu. Antalya Merkez Gökçam Köyü İlkokulu (1980), Antalya İmam-Hatip Lisesi(1987) ve Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (1992) mezunudur. 1992-93 yıllarında Konya'da bir yıl öğretmen*lik yaptı. Yüksek lisansını, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı'nda "Kur'an'da Nefs Kavramı" adlı teziyle 1994'te tamamladı. Halen Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tasavvuf Bilim Dalı'nda "Yiğitbaşı Velî Ahmed Şemseddin-i Marmaravî, Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri" konusunda doktora yapmakta olan yazar, aynı zamanda Yüzüncü Yıl Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Tasavvuf Bilim Dalı araştırma görevlisidir.


Ahmet Ögke hocaya tesekkur ederiz.