6. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 45678 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 51 ile 60 Toplam: 143

Tasavvuf Sözlüğü

islam (Müslümanlık) Kategorisinde ve Tasavvuf Forumunda Bulunan Tasavvuf Sözlüğü Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> İDRÂK: Arapça, kavramak demektir. Tehânevî'ye göre idrâk iki çeşittir: 1. Basît idrak: Hakk'ın vücûdunu (varlığını) idrak etmekle beraber, bu idrakin ...

  1. #51
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    İDRÂK:Arapça, kavramak demektir. Tehânevî'ye göre idrâk iki çeşittir:

    1. Basît idrak: Hakk'ın vücûdunu (varlığını) idrak etmekle beraber, bu idrakin ve idrak edilen Hakk'ın şuurunda olmamak.

    2. Mürekkeb (Bileşik) İdrak: Hakk'ın varlığını idrak etmekle beraber, bu idrakin ve idrâk edilen Hakk'ın şuurunda olmak.

    İDRİSİYYE: Hızriyye'nin kollarından biridir. Kurucusu; Seydî Ahmed b. İdris el-Fâsî'dir. 1253 /1837 senesinde Zübeyde'de vefat etmiştir. Bu tasavvuf yolunun temeli; Hz. Muhammed (s)'in ahlâkını gerçekleştirmek, ve "La ilahe illallah Muhammedün Rasûlullâh" zikrine bütün gücü ile, dil ve düşünce ortaklığı şartına bağlı olarak devam etmekten ibarettir. Seydî Ahmed, tasavvuf olgunluğunu, Hüseyn el-Mısrî'nin yanında elde etmiştir.

    İGTİŞÂŞİYYE: Kübreviyye'nin Horasan kolu olan bir tasavvuf okulu. Kurucusu, İshak el-Huttalanî (ö. VIII/XV. y.y.)dir. Kübreviyye'nin Horasan koludur.

    İHÂNE:
    Bir şeyi hakir görmek, küçük görmek anlamında Arapça bir kelime. Kâfir ve fâcirlerden zuhur eden harikulade şeylere ihâne denir.

    İHBAT:
    Alçak gönüllü, huşu sahibi olmak manasına Arapça bir kelimedir. Tasavvuf ıstılahında ihbât'a ulaşan kimse, gönül huzurunu elde eden ve sükûnete ermiş, şehvet açısından günaha girmekten uzaklaşmış, istekleri gafletten sıyrılmış, talebi gönül rahatlığında kavuşmuştur. Aksi durumda, irâdeye bir nedenle noksanlık arız olur, bir fitne olarak yol alamaz. Övme ve yermenin eşit olması ve nefsi kınamanın sürmesi, insanların eksikliklerini görmemek, ihbâtın özelliklerindendir.

    İHLÂS: Gösterişi bırakmak, taatta, ibadette samimi olmak manalarını ihtiva eden Arapça bir ifade. Kalbi, safasına keder veren şeyden kurtarmak. Tam bir doğrulukla kullukta bulunmak. Amellerinde, Allah'tan başkasından karşılık beklememek. Istılâhât-ı Maşâyıh'ta, İhlasın nasıl gerçekleştiği hususu şöyle anlatılır: "Mutasavvıf olununca anlaşılır ki, bir şeyi, gayri bir şey meşub eder, yani karıştırır, bozar. Pes, karışıklıktan safi ve hâlis olunca, ana hâlis tesmiye olunur.

    Ve ihlâs; amel için, Allahü Teâlâ'dan gayri şahit taleb etmemeye dahi denilir. Ve denildi ki, ihlâs, abd ile Allahü Tealâ'nın beyninde bir sırdır. Melek ânı bilmez ki anı taciz ede. Sıdk ile ihlâs beyninde fark şudur ki, sıdk; asıl ve evveldir. İhlâs fer'dir. Ve bir farz dahi İhlasın amele duhûlden sonra olmasıdır".

    Kaside bir bahane, hem gazel efsanedir ancak
    Garaz ihlasımı sıdk ile hâk-i paye inhadır.
    Nef'î

    Bu suretle ortaya çıkıyor ki, ihlâs, bir işi sırf Allah için, O'nun rızası için yapmaktır. Bazı sûfiler ihlâsı; hareket, sakinlik, ayakta duruş, oturuş, her türlü işin ve sözlerin sırf Allah için olmasıdır, diye tarif ederler. Muhlis (ihlasa erdiren) Allah, muhlas (ihlâsa erdirilen) ise kuldur. Kişinin, işinde Allah'tan gayriyi görmez hale gelmesi, İhlasın en son noktasıdır.

    İHRAM: Haram kılmak, ihrama girmek manasına Arapça bir kelime. Tasavvuf terminolojisinde, mahlukata ait şehveti terketmektir. İhramdan çıkmak ise, mak'ad-ı sıdk katından insanlara inip, onlara hoş görülü davranmaktır.

    İHSÂ: Arapça, saymak, ama teker teker saymak demektir, ilâhî isimlerin sayılması, yaratılışa ait şekillerden fani olunca, hazret-i vahidiyyette onları gerçekleştirmekle olur. Beka, Hazret-i ehadiyyette beka iledir. Esma-i İlâhînin sayılması, o isimlerle ahlâklanmakla olur. Bu da sahih bir tâbi oluş ile, verase cennetine girişi gerektirir. Burada "Onlar Firdevs cennetine mirasçı olanlardır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar", (Mü'minûn/11) âyeti söz konusudur. Esma-i iâhînin sayılması onları yakinen anlayıp, ihtiva ettiği manayı uygulamakla olur. Çünkü bu, ef'al cennetine girmeyi gerektirir. Bu da, mücazât makamında Allah'a sağlıklı bir tevekkül ile mümkündür.

    İHSAN:
    İffetli olmak, korumak anlamında Arapça bir kelime, ihsan; basîret nuru ile, hazret-i rububiyyetli müşahede ederek kulluğu gerçekleştirmektir.

    İHSAN:
    Bir şeyi iyi ve güzel etmek, güzel bilmek, mânâsına Arapça bir kelime. Tasavvufta terim olarak; her ne kadar görmese de, sanki Allah'ı görüyormuş gibi kulluk etmendir, anlamındadır. İhsan bir makamdır. Bu makamda kul, Hakk'ın isim ve sıfatlarının izlerini düşünme durumundadır, ibadet yaparken Allah'ı hemen önünde imiş gibi düşünür ve sürekli O'na bakış halindedir. Bunun en düşük derecesi, Allah'ın kendisine baktığını düşünmektir.

    Bu, murakabenin ilk derecesidir. Bunun tahakkuku için yedi şeye ihtiyaç vardır: Tevbe, Allah'a yönelme (inâbe), zühd, tevekkül, işleri Allah'a havale etmek (tefviz), rıza ve ihlâs. İhsan sebebiyle şükretmek, sûfiyyenin edeblerindendir. Bu da, onların Allah'a tam tevekkül etmelerinden, tevhidlerindeki saflıktan, Allah'tan başkasına asla bakmamaktan ve nimet vasıtasıyla nimet vereni görmekten kaynaklanan bir husustur, ihsandaki rü'yet yakinen olup, hakikaten değildir.

    İHTİBÂR : Arapça, imtihan etmek, denemek manasına bir kelimedir. Allah'ın, sâdık mü'minlerin sıdkını sınamasına ihtibâr denir.

    İHTİYAR :
    Arapçada, seçme manasına gelir. Kulun kendi isteğiyle Allah'ı seçmesi veya Allah'ın kulu seçmesine ihtiyar denir. Kul, bu seçimi, Allah'ın kendisine olan inayeti ile yapar. Böylece, neticede Allah'ın seçmesiyle seçmiş, istemiş olur. Kendi nefsinin isteğiyle değil.

    İHVAN: Arapçada, kardeş manasına gelen "ah" kelimesinin çoğuludur. Aynı tasavvuf okuluna mensub olanların birbirleri hakkında kullandıkları bir ifadedir.

    Yusuf gibi enva-ı mihan çekmeğe muhtaç.
    Asan değil ihvâne veliyyü'n-niam olmak.

    İHVAN-I BÂ SAFA:
    Arapça, safalı kardeşler demektir. Bâ; aslen Farsça beraberlik, li, lı gibi sahiplik ifade eden bir takıdır. Bu tâbir Mevlevîlere aittir. Saf yani kalbinde şüphe ve karışıklık bulunmayan kardeşler demektir.

    İHYA:
    Arapça, diriltme ve canlandırma mânâsına bir kelime. Tecellînin nefse doğuşu ve İlâhî nurlarla onu aydınlatışına ihya denir.

    İHYA GECESİ :
    Cuma ve pazartesi gecelerine denir. Gece gündüzden evvel geldiği için, perşembe günü akş***** cum'a gecesi, pazar günü akş***** da pazartesi gecesi denir. Bu islâm âleminde böyle iken, Batı'da perşembe günü akş***** perşembe gecesi, pazar günü akş***** da pazartesi gecesi denir. Mübarek geceleri müslümanlar ibadetle değerlendirirler ve buna ihyâ-i leyi derler, yani geceyi boşa geçirmemek, o gecenin canlı tutulması, değerlendirilmesidir. Bu da Kur'an okumak, namaz kılmak, Allah'ı zikretmek, tevbe etmek, tefekkür ve muhasebe yapmakla olur.

    İKÂB:
    Arapça, cezalandırmak manasında bir kelime. Akl-ı evvel olan kalem, sebebsiz olmak üzere ilk önce bulunmuştur. Zira ilk mevcud, ilk zuhur eden zatî feyz için icabettirici olmaz. Kudsî âlemde ikabdan daha yücesi bulunmaz.

    ÎKÂN:
    Kesin bilgiye ulaşmayı ifade eden bir kelime. Arapça, if'al babında olup yakîn ile aynı kökten türemiştir. Tehanevî Keşşafında "istidlal ve akıl yolu ile elde edilen doğru ve kesin bilgi" diye tarif eder. Yakinî, kesin ve apaçıktır, tatmin edici özelliğe sahiptir.

    İKANİYYE:
    Yeseviyye'nin kollarından biri olan bu tasavvuf okulu, Kemal el-İkânî tarafından kurulmuştur.

    İKİLİK : Tevhidi bozan şeye ikilik denir. Şirktir.

  2. #52
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    İKİNCİ DOĞUM : Hz. isa "bir kimse iki kez doğmadıkça melekûtun sırlarına eremez" der. Burada ilk doğum, ana karnından dünyaya gelmedir ki, bu, maddî doğumdur, maddî planda bir anne ve babaya ihtiyaç vardır. İkinci doğum ise, kişinin maneviyat dünyasına doğuşudur. Ancak bunu sağlayan manevî babadır, yani mürşiddir.

    ilk doğuş manâ'dan maddeye gelişi ifade ettiği gibi, ikinci doğuş; kişinin ölmeden önce ölme sırrına ererek, maddeden yine ilk geldiği mânâ dünyasına dönüşü, asla ve öze dönmeyi ifade eder. Aynı mürşidden, mânâ âlemine doğan kişilerin birbirlerine ihvan (kardeşler) demelerinin altında yatan espri, buradan kaynaklanmaktadır. Yani bu kardeşlik maneviyat kardeşliğidir. Çoğu zaman, maneviyat kardeşliğinin, maddî kardeşlikten önce geldiği, Allah'ın Hz. Nuh'a "oğlun senin ehlinden değildir" (Hûd/46) Kur'an ifadesine dayanılarak savunulur.

    İKİNDİ MEYDANI: Mevlevi tâbiridir. Sabah namazı kılındıktan güneş doğana kadar, ikindiden de güneş batana kadar, tefekkür ile meşgul olan bir müslümanın, Allah katında sevap kazanacağına ait bir hadis-i şerife dayanarak konulmuş bir usûl.

    İKRAR ALMAK : Tasavvufa girdiğine dair verilen söze denir. Tasavvufa giriş sırasında, Şeyhe, gerekli şartlara uyacağına dair söz vermek sebebiyle, bu tabir kullanılır olmuştur. Bu tâbiri daha çok Bektâşîler kullanır.

    İKRAR POSTU:
    Konya Mevlevîhanesi'nin "Meydan-ı Şerif" denilen, büyük meydan odası kapısının sağ tarafındaki postun adıdır. Kapının karşısındaki sağ köşede şeyh postunun rengi kırmızı, dedelerinki de beyaz idi. Ancak ikrar postunun siyah olduğunu, bu yönden farklılık arzettiğini görüyoruz.

    İKRAR VERMEK : Tasavvuf yoluna girenin, Allah'a yaklaşmak niyetiyle boynunu şeyhe teslim etmesi, bir şeyhe, derviş olduğunu ve verdiği sözden dönmeyeceğini ifade etmek demektir. Mevlevi şeyhi Remzi Efendi "Ta'birât-ı Mevleviyye" adlı eserinde, Mevlevî ikrarını şu şekilde açıklar: "Terk ve tecrid ile çile-i merdâne râğıb ve tahsil-i saadet-i sermediyyeye tâlib olan âkil ve baliğ mükellef, evvelemirde, silsile ve evradı ve tarz ve etvârı tahkik olunup sahib-i evlad ü iyâl olmadığı ve kâffe-i ilel-i sâriyeden salim olduğu bilmuâyene zahir olduktan sonra, o kimseye keyfiyet-i çile ve ahvâl-i mücâhede kemâliyle ifâde ve tefhîm edilir.

    Cümlesine inkiyâd-ı tam ile eyvallah gû surette, hey'et-i asliyyesiyle yani lâbis bulunduğu elbise ve kıyafetle üç gün saka yerine ik'âd olunur. Bu üç gün zarfında, gerek ihvanından, gerek sâireden hiç kimse ile musâhebe ve mükâlemede bulunmaz. Hasbelicâb, yalnız içeri meydancısına ifade-i hâl ve bir haceti var ise, ondan sual eder. Evkat-ı sâirede sükût üzere bulunur. Bu üslûb üzere üç gün tamam olduktan sonra, ol sâlik şehzade olsun, gedâzâde olsun seyyan ve yeksan muamele edileceğinden, ibtidâ ayakçılık hizmeti verilir.

    Onsekiz gün sonra, kisve-i asliyyesi alınıp hıfzedilerek sikke-i şerife ve tennure ilbâs olunur. İcâbında liyâkat ve istidadına göre hizmeti değiştirilir. O sâlike artık "can", "nevniyaz", "matbah canı" tâbir olunur. Her ne hizmet teklif edilirse, cümlesini eyvallahgûyî ve serfürûyî ile kabul ve hüsn-i rıza ve teslim-i can ile eda ve ifâya sâî olup, hiçbir veçhile red güne muamelede bulunmaz. Kendinden ileride bulunan zâbitâne (mürebbisine) itaat ve riâyet üzere olub, rızasına muhalif hareket etmez. Ondan destur ve izin almadıkça çarşı ve pazara dahi gitmez.

    Beş vakti ihvanıyla eda ve her sabah namazı akabindeki "ism-i Celâl" i ve meydan sünnet-i seniyyesini beraberce îfâ eder. Hâlî vakitlerde Kur'an okur. Büyüklerin menâkıbını dinler. Ehlullah'ın sohbetiyle meşgul olur. Ancak memur olduğu hizmeti varken ibadat-ı nevâfile mesâğ-ı şer'î yoktur. Rakabesini mürşide teslim eden sâlikin hâli de böyledir. Fersiz bittabi müstesnadır". Sözünden cayanlara ve dervişlikten çıkanlara "peyman şiken" (söz bozan) denirdi."

    İKSÎR: Farsça olan bu kelime bakırı altına çevirdiği zannedilen bir madde için kullanılır. Hakk'ın eşyadaki tecellîsi hakkındaki bilgi, veya her varlık için bahis konusu olan, özel İlâhî tecellî hakkındaki bilgi.
    Tasavvufî iksir, bakır gibi değersiz insan nefsinin değişip altın gibi olmasını sağlar.

    İKTİSÂB:
    Arapça, gayret etmek, kazanmak ve yüklenmek gibi manaları ihtiva eder. "Kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de
    aleyhinedir..." (Bakara/286) âyetinde formüle edildiği gibi iktisab bir kulun, zararlı şeylerden uzaklaşması, menfaat vereni de, elde etmesidir. Kul iyiliği ve kötülüğü seçmekte serbesttir. Bu yüzden yaptığından sorumludur. Yaptıklarında mecbur değildir. Bu yüzden de yaptıklarından hesaba çekilecek, ikaba veya mükâfata nail olacaktır.

    İLÂHÎ:
    Genellikle sûfî şairler tarafından dîni ve ilâhî fikirleri taşımak üzere yazılmış olan şiirlere, ilâhî denir. İlâhî Arapça bir kelime olarak, Allah'a ait manasına gelir. Başlıca İlâhî çeşitleri şunlardır: Ayin, durak, cumhur, tâbuğ, nefes. Ayinler, mevlevî tekkelerinde; tabuğlar ise Gülşenî tekkelerinde; nefesler, Bektaşî tekkelerinde; duraklar, Halveti tekkelerinde okunurdu.

    İLÂHİYYE: Herşeyin Allah'ın birliğinde mündemiç (içkin) olarak bulunduğunu ifade eden bir tabir. Bu tabir şu şekilde açıklanır: "Hâkayık-ı mevcûdiyyenin kâffesinin birliğidir. Hz. Adem, suver-i beşeriyyenin kâffesinin birliği olduğu gibi. Çünkü, cismiyyet-i kemâliyye ehadiyyetinin iki mertebesi olup, birisi tafsilden mukaddemdir. Zira her kesret, kendisini bilkuvve cami olan vahdetle mesbuktur.

    Baksana Rabbın ezelde, henüz daha, ârâ-yı tekevvün olmayan benî beşerin eslâb-ı müstakbellerindeki zerrât-ı vücûdiyyelerini alarak ve onlara hitab ederek, onları kendilerine şahid yaptı da "Sizin Rabbınız değil miyim?" ('A'raf/172) manasında olan âyet-i kerime, mücmelde mufassalı, mufassaldan şuhûd ifâdelerinden bir ifâdedir. Âlem-i hakkanînin hurma çekirdeğinde, bilkuvve mündemiç olan şecereyi, çekirdekte görmesi böyle değildir. Buradaki görme, mufassalı mücmelde mufassalan görmek, Hakk'a, yahut inayet-i mahsusa-i Hakk'a nail olan kâmile mahsustur. O kâmil de, hatemü'l-enbiyâ ve hâtemü'l-evliyâdır.

    İLBÂS-I HIRKA:
    Arapça, hırka giydirmek demektir. Bir tasavvuf okuluna girmek ile mûtad olan menzilleri geçerek, olgunluk mertebelerine yükselenlere, şeyhlerinden gördükleri şekilde, başkalarını irşada izin verme selâhiyetini ihtiva eden "icazet-name, hilâfetname" verme yerinde kullanılan bir tâbirdir. Son zamanlarda buna "taç giydirmek" denilirdi. Taç merasimle giydirilirdi. Eskiden hırka da giydirildiği için, bu tâbir ortaya çıkmıştır. Her tarikatın hırkası farklıdır.

    İLHAM: Allah tarafından feyz yolu ile kalbe doğan şeye, Arapça'da ilham denir. İlham, delil olamaz. Sûfiyye, bunu ferdî planda delil olarak kabul eder. ilham ve ilâm arasında umûm ve husûs-ı mutlak farkı vardır. İlâm, ilhamdan daha hususîdir. Zira ilâm, kesb ile, çaba ile elde edilir.

    İLHAMİYYE: Sapık bir tasavvuf okulu.

    İLİM: Bilmek manasına gelen Arapça bir kelime. Peygamberimizden rivayet olunduğuna göre, kendisine üç çeşit ilim vahyedilmiştir:


    1. İlm-i ahkâm : Açıklamak zorunda olduğu ilim.

    2. ilm-i sırr-ı kader : Bazı havassından başkasına açıklaması yasaklanmış olan ilim.

    3. İlm-i esrar : Açıklamakta muhayyer kaldığı ilim. Sufilere göre ilim, ikidir: Birincisi; kazanmakla elde edilen ilim. Buna kesbî ilim denir. Bu tahsil etmekle ve telkin ile elde edilir, ikincisi de, vehbî ilimdir. Allah bunu kulunun kalbine atar. Buna marifet denir.

    Kesbî ilim, akıl yolu ile Şeriat-ı Garrâ'yı bilmeyi hedef alan bir usûlün mahsûlüdür. Bununla helal, haram, iyiliği emir, kötülüğü nehy gibi hususların arasını ayırmak esas alınır. Vehbî ilme, ledünnî ilim de denir. Vahy olursa nebilere mahsus olur, şayet ilham olursa hem enbiya, hem de evliyaya mahsus olur.

    Bu ilim, Kur'an-ı Kerim'de şu âyetle dile getirilir: "Onlara biz öğretiriz" (Tevbe/101). Yine bir âyet: "Onu ancak âlimler anlarlar" (Ankebut/43). "Allah Âdem'e isimleri öğretti" (Bakara/31). Yine Hz. Yusuf (a)'un şu ifadesi de bu ilme delâlet eder "Bana Rabbim öğretti" (Yusuf/37). "Allah hadiselerin te'vilini sana öğretti" (Yusuf/6). Yine bir âyet: "Onların bilmediği şey, size öğretildi" (En'am/91).

  3. #53
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    İLİM POSTU : Bektaşî tâbiridir. Meydan'da bulunan bir makamdır. Burada da, diğer makamlarda olduğu gibi niyaz olunur. Nasib alan yeni talib (derviş), rehberinin kılavuzluğu ile buraya gelir, rehberi ona şunları söyler: "Buna ilim postu derler. Cümle müşkil, bunda hallolur. Şeriatın, hakikatin, marifetin, tarikatın babı budur. Dünyada ve âhirette necat bundan olur".

    İLKÂ:
    Arapça, atmak demektir. Kalbe inen vârid ve hitâb. Bunların bazısı sahih, bazısı fasiddir. Sahih olana ilkâ-i Rabbanî, fasid olana da ilkâ-i Şeytanî veya ilkâ-i nefsâni denir. İlkine, ilkâ-ı İlâhî, ilkâ-i melekî veya ilkâ-i ruhanî de denir.

    İLLET:
    Arapça, sebeb, hastalık vs. gibi manaları ihtiva eder. Allah'ın, sebepli veya sebepsiz olarak kulunu uyarmasıdır. Zünnun şöyle der: "Herşeyin illeti, Allah'ın yaratmasıdır; O'nun yaratmasının bir illeti yoktur."

    İLLİYYÎN :
    Göğün ve cennetin en yüksek yeri. İyi amelli kişilerin ruhu bu yerde bulunacaktır.

    İLM-İ HAL:
    Arapça, içinde bulunulan halin bilgisi demektir. Tasavvuf terminolojisinde, tekkede öğretilen bilgiye denir.

    İLM-İ İLÂHÎ:
    Allah'ın bilgisi. Maddeye ihtiyacı olmayan, varlıkların hallerinden bahseden ilim.

    İLM-İ KAL: Arapça, söz bilgisi, Medresede öğretilen bilgi.

    İLM-İ LEDÜN:
    Allah tarafından öğretilen ilim. Şer'î ve zahirî ilimler, melek ve Resul aracılığı ile gelir, ilham ise direkt Hakk'tan gelir. Bu sebeple, ilhama, ilm-i ledün denmiştir. Hz. Musa'nın Hz. Hızır'dan bu ilmi öğrenmek istemesi, Kehf Suresi'nin 60-82. âyetlerinde ayrıntılı olarak anlatılır. Zahirî ilim konuşarak, kitap, kalem, defterle tahsil edilmesine rağmen bu âyetlere göre ilm-i ledün, susarak ve yaşamakla (kal ile değil hâl ile) öğrenilir.

    İLM-İ RUBUBÎ:
    Arapça, Rabliğe ait bilgi demektir, ilham yoluyla verilen bilgi.

    İLM-İ YAKÎN:
    Arapça, seksiz, şüphesiz bilgi anlammadır. Gerçek bilgi.

    İLMİYYE: Şazilî kollarından biri. Ebu Muhammad Mevlâ-yı Abdullahü'ş-Şerif b. İbrahim el-İlmî tarafından kurulmuştur. Buna İlyasiyye de denir.

    ÎMÂ:
    Arapça, işaret, hissettirme demektir. İbare ve işaret olmadan hitap etme.

    İMAM:
    Türkçe'de de aynı anlamdadır. Kur'an, Levh-i Mahfuz, tüm ümmetin uyması vacib, İslam'ı ayakta tutacak halifesi, Muhaddis, Şeyh.

    İMAMAN: Arapça, iki imam demektir. Veliler hiyerarşisinde, kutbun sağ ve solunda yer alan ik velî. Sağdaki melekût, soldaki mülk âlemine bakar. Bunlardan sağdaki, maneviyat âleminin imdadlarının merkezî kutbuna aynalık görevi yaparken, diğeri hissedilir maddî âleme yönelik bir ayna olmakla vazifelidir. Soldaki sağdakinden üstün olduğu için, kutub ölünce yerine bu geçer.

    İMAME:
    Fes, arakiyye veya taç üzerine sarılan sarığa imame denir. Şeyhlerin sarığı; kırmızı, beyaz, yeşil veya siyah olurdu.
    ;
    ÎMÂN: Arapça if'al babında, inanmak anlamında bir masdar. Kalp ile tasdik, dil ile ikrara îman denir. Yeis (ümitsizlik halinde, yani ölürken) halinde inanmak merdud, taklîdî durumdaki îman ise makbuldür. Tasavvufî açıdan îman, bir kaç çeşit olarak değerlendirilir.

    1.İlmî istidlal (ilmî deliller getirerek) ile meydana gelen iman ki buna "iman-ı istidlâlî" denir.

    2. İnanan kişide yakîn (güçlü inanç) bulunursa buna "iman-ı yakînî" denir.

    3. Kalb zevkiyle şuhuda erilirse bu îmana, "iman-ı şuhûdî" adı verilir.

    4. Sonuncusu Hakk ile mütehakkık olursa (Hakk vasıtasıyla Hakk'a ulaşır, onu gerçekleştirirse), buna "iman-ı huzûrî" denir. Son üç iman çeşidi sülük ile elde edilir. İlki satır (kitap okayarak) dan, diğer üç inanç bizzat yaşanarak kalben (yani sadırdan) öğrenilir.

    Son üç imanın oluşumu amele bağlıdır. Zira sırf inandım lafını etmek yetmez: "insanlar, sadece inandık deyip de imtihandan geçirilmeden kurtulacaklarını mı sanıyorlar. Muhakkak ki sizden öncekileri, hangilerinin inancında doğru, hangilerinin yalancı olduklarını kesin olarak öğrenmek üzere imtihandan geçirdik". (Ankebut/2-3).

    Sûfiler, velîlerin imanını, "vuslata ermek", "ulûhiyyeti seyretmek", "sadece bir olanı görmek" şeklinde değerlendirirlerken, imanın çok yüksek ileri derecelerini aşk ve hakikat olarak görürler.

    Tasavvufî açıdan iman; kısaca dil ile söyleme, islâm'ı yaşama, kalble marifete ulaşmanın bir terkibi olarak değerlendirilebilir. Allah'ın isimlerinden biri de el-Mü'min'dir.

    Din ü imanına hayr eylemiyen
    Hayr eder mi vatan ü milletine
    Kâzım Paşa

    İMTİHAN:
    Arapça, sınamak, denemek anl*****dır. Allah kendine ulaşan yolda giderken; sâliki çeşitli şekillerde sınar. Bu nihayet bir imtihandır; ya kazanılacak, ya da kaybedilecektir. İmtihan, sâlike, çektiği çile ve sıkıntılarla bir şeyler kazandırır. Sıkıntı karşısında sâlikin davranışı şükür, hamd, sükûnet ve rıza olursa, Allah da ona dereceler, makamlar, hakikatler ihsan eder. İmtihan bir terbiye olduğu kadar, sâlikin kalbini Allah'a yöneltmek içindir. Bazı sûfîler, lüks, rahat ve konforlu hayatı, en büyük imtihan olarak görürler.

    İNÂBE:
    Arapça, tevbe edip dönmeyi ifade eder. Manevî eğitim almak isteyen kişinin, bir mürşide başvurup, tevbe ederek ona bağlanmasına inâbe denir. Türkçe'mizde, kısaca el, almak tabiri kullanılır. İnâbe, aynı zamanda Kur'anî bir ifadedir. (Msl. bkz. Ra'd/27, Lokman/15, Sâd/24,34, Zümer/17, Mümtahine/4, Hûd/88, Şûra/10, Ğafir/13, Şura/13, Zümer/54). Allah'a yönelene "münîb" denir. Bu bir çeşit tören ile; şeyhin huzurunda günahlarına tövbe etmek, yalan söylemeyeceğine, hırsızlık yapmayacağına, zina vs. gibi kötülükleri işlemeyeceğine söz vermek şeklinde olurdu. Buna bey'at da denir.

    Nakşibendîlerde bu merasim eskiden şöyle yapılırdı. Hak yoluna gidecek kişi, önce mürşidini arar, bulur ve ondan tarikat alır. Ondan sonra, bu yoldaki rehberinin eşliğinde manevî eğitime koyulur. Hak yolunda çok tehlikeli geçitler, geçilmez derin sular vardır. Sâlik bu yüzden şefkatli bir arkadaşa, tarikat kurallarını tanıyan, bilen bir arife yakın olmadıkça vuslata (ihsana, Allah'la sürekli birliktelik bilincine) eremez. İşte bu yüzden "er-refik sümme't-tarik" (önce arkadaş sonra yol), "rical (arif velî) den tarik almayan, muhalden muhale yuvarlanır". "Şeyh'in irşad etmediğini şeytan yönlendirir" gibi sözler söylenmiştir. Kamil bir şeyh'in zikir telkini (zikrin nasıl yapılacağını öğrenmek) şu şekilde olur:

    Şeyh önce sâlike istihare emreder, kendi de istihare eder. Bu istihareler muvafık (uygun) olursa, şeyh sâlike gusül abdesti almasını rica eder. Zira Hz. Peygamber Efendimiz (s) böyle yaptırırdı. Şeyh ve sâlik, beraberce iki rekat namaz kılar, ardından yetmiş defa "estağfirullah el-azîm" yüz kere "sübhanallahi ve bihamdih" derler. Sâlik Allah rızası için bir fakire sadaka verir. Sonra şeyhin huzuruna gider. Şeyh onu diz üstü karşısına otutturur, sonra sâlike bütün küçük ve büyük günahlardan, kötü ahlâktan, gafletlerden tevbe ettirir.

    Bu nasuh (kesin) tevbesidir. Sonra şeyh, sâlikten ödenmesi gerekli kul haklarını ödemesi için söz (ahd) alır. Ondan sonra sâlikin sağ elini alır, musafaha eder gibi tutar. Sâlik farz, vacib, sünnet, âdâb, azimetle amel etmek için söz verir. Ardından şeyh, şu âyeti okur: "Sana bey'at edenler, muhakak Allah'a bey'at etmiştir" (Feth/10). Âyet bitince şeyh ve sâlik birlikte üç defa şu istiğfarı okur: "Estağfirullah el-azîm ellezî lâilâhe illâ hu, el-Hayya'l-kayyûm Gaffaru'z-zünûb ve etûbu ileyh ve es'elühü-tevbete ve'l-mağfirate ve'l-hidayete lenâ innehü hüve't-Tevvâbûr-Rahim, tevbete abdin zâlimin li-nefsihi darran ve la nef'an ve la mevten ve la hayaten ve la nüşûrâ. Sonra şeyh ve sâlik, ellerini dizlerinin üzerine koyup, gözlerini yumarlar.

    Ardından şeyh, "Allah" ism-i celâlini kalbiyle sâlikin kalbine telkîn usulüyle üç kere zikreder. (Sanki sâlikin ruh toprağına, Allah tohumunu diker). Bu iş de bitince, birlikte Allah'a el açarlar, şeyh dua eder, sâlik âmin der. Dua biter, eller yüze sürülür. Artık sâlik, yola ilk adımını atmıştır.

  4. #54
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    İNABE ALMAK: Bir şeyhe intisab ile, onun müridi olmak anlamında kullanılan bir tâbir. Buna "el almak", "filan şeyhten inâbe almak" "filan tarikata inabe etmek" denir. İnâbe kelimesi Osmanlıca'da "inâbet" şeklinde kullanılmıştır.

    İNABE VERMEK : Bir mürşidin bağlı olduğu maneviyat yolunu, isteyen kişiye telkin etmesine inâbe vermek denir.

    Dikkatle bak, üstadın olan hâne haraba
    Ehlinden al, ister isen eğer almak inâbe
    İhsan Hamâmîzâde

    İNÂS ÇELEBİ: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretlerinin neslinden gelen erkek çelebilerin kızlarına, "inâs çelebi" denirdi, inâs, hanım demektir. Erkek çelebilere de "zükûr çelebi" unvanı kullanılırdı, "inâs, çelebi" tâbiri, kızlardan doğan erkek evlatlar ile, yine bu erkek evlatlardan doğan erkek çocuklar için de, kullanılırdı, "inâs çelebi" sonradan doğan kızlara geçmezdi.

    İNAYET: Arapça, lütuf demektir. Cenab-ı Hakk'ın kulunu yardım ederek koruması.

    İNBİSAT: Bkz. Bast.

    İNCİL: Hz. İsa'ya indirilen kutsal kitap. Tasavvuf? olarak İncil zatî isimlerin ortaya çıkışı (tecellî)'ndan ibarettir. Yani zât'ın isimlerde ortaya çıkışma incil denir.

    İNFİSAL:
    Arapça, ayrılma demektir. Kulun isteklerini terketmesi, dünya ve âhireti bırakıp sadece Allah'a bakması. İnfisalin zıddı ittisal (bitişmek)'dir.

    İNHİNA
    : Arapça, boyun eğmek demektir. Müridler maneviyat öğretmenlerini hafifçe eğilerek selamlarlar. Mevlevîlerde buna "baş kesmek", "niyaz etmek" veya "niyaz vaziyeti" derler.

    İNNİYYE
    : Arapça benlik anl***** gelir. Zat mertebesi açısından aynî varlığın gerçekleşmesi. Hakk'ı müşahade için, kulun Hakk ile arasındaki varlık perdesini (inniyeti) kaldırması lazımdır.

    İNSAN: Arapça, gözbebeği demektir. Unutmaktan türediği de kaydedilir. Toplayıcı (cami') varlıktır, insan, cismanî olmayan mevcuddur.

    İNSAN-I KAMİL: Arapça olgun insan demektir. Gerçek insan-ı kâmil, vücûb ile imkan arasında berzahtır; hadis sıfatlarla, kıdem sıfatlarını ve hükümlerin arasını toplayan aynadır. O Hakk ile halk arasında vasıtadır. Hakk'ın feyzi, imdadı onun vasıtasıyla yayılır. Hakk'tan gayri herşey, ulvî veya süflîdir. Her ikisi arasında, ikisinden de ayrı olmayan bir berzahiyyet olmasaydı, irtibatsızlık sebebiyle İlâhî yardım âleminden hiçbirşey ulaşmazdı.

    Cürcanî'ye göre o; kevnî, küllî, cüz'î, İlâhî âlemlerin tümünü toplar. O, İlâhî, kevnî kitapların tümünü toplayan bir kitaptır. O, ruhu ve aklı bakımından "Ümmü'l-Kitâb" adı verilen aklî bir kitaptır. O, kalbi bakımından Levh-i Mahfuz kitabıdır. Yine o, nefsi açısından mahv (yok olma) ve isbat (var olma) kitabıdır. O, temizlerden başkasınca idrak edilemeyen temiz, yüce, şerefli bir suhuftur.

    Akl-ı evvel'in âleme nisbeti, insanî ruhun bedene nisbeti gibidir, insan-ı Kâmil, Hakk'm tam olarak zuhur ettiği yerdir. İnsan-ı Kâmil'e ulaşan Hakk'a vâsıl olmuştur, insan-ı Kâmili gören Hakk'ı görmüş gibidir. İnsan-ı Kâmili seven Hakk'ı sever. "Eğer Allah'ı seviyorsanız, Bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin" (Ali İmran/31) âyetinin de gösterdiği gibi, ona itaat, Hakk'a itaat, ona isyan Hakk'a isyan gibidir. O'nun makbulü, Hakk'm makbulüdür. İnsan-ı Kâmilden murad, Hz. Muhammed Mustafa (s) ve O'nun manevî mirasına sahip olanlardır. İnsan-ı Kâmil, Allah'a gerçek manada halife olmuştur, insan-ı Kâmil'e güneş, bulut, simurg (otuz kuş), bahr-ı muhit gibi çeşitli isimler verilmiştir.

    İNSIDA'U'L-CEM: Arapça, cem (toplanman)'in yarılıp çatlaması anlamında bir isim tamlaması. Vahdette (birlik'te) kesret (çokluk)'in ortaya çıkmasıyla oluşan, cem'den sonraki fark hâli; bu halde, çokluk birlikte itibar edilir.

    İNTİBAH:
    Arapça, uyanma demektir. Manevî, yardımla, Allah'ın kulunu harekete geçirmesi, zorlamsı.

    İNZİ'ÂC: Arapça, rahatsız ve endişeli olmak anlamında bir masdar. Allah hakkında işittiği veya aldığı nasihatin etkisiyle, kulun kalbinin Rabbisine yönelmesi.

    İRADE: Arapça, istemeyi ifade eder. Kaşanî, bu terime şu tanımı getirir: Hakikat çağrısına icabet etmeyi gerekli kılan, kalpteki muhabbet ateşinden bir kor parçası. İrade hakkındaki diğer açıklamalar şöyledir: İnsanın birşeye inanması, sonra ona azmetmesi, daha sonra da onu istemesi; tam anlamıyla Hakk'a yönelmek, halktan yüz çevirmek ki bu, muhabbetin başlangıcıdır. İradenin ortaya çıkışı dokuz kademelidir:

    1. Meyi : Kalbin istenen şeye çekilmesi
    2. Bu kuvvetlenir de sürekli olursa vela' adını alır.
    3. İkincisinin şiddetinin artması durumunda, buna sabbâhe denir.
    4. istenene kendini verme ve bu verişin tam olarak kalpte yer etmesine şeğaf adı verilir.
    5. Bu da, fuadda hükmünü yürütecek durumda olursa, ona heva denir.
    6. Onun hükmü cesedi kaplarsa garâm adını alır.
    7. Bu da gelişir, meyli gerektiren sebepler kaybolursa ortaya hubb çıkar,
    8. Muhib nefsinden fani olursa buna vüdd denir.
    9. Muhibbin mahbubda fani olduğu dereceye de aşk adı verilir.

    İRADE-İ İLÂHİYYE: Allah'ın iradesi demektir.

    İRFAN: Arapça, bilmek demektir. Sezgi tecrübe ve manevî yolla elde edilen bilgi.

    İRHAS: Arapça, sıkıştırmak, ısrar etmek anlamlarına gelen bir kelime. Bir peygamberde nübüvvetten önce ortaya çıkan harikulade haller. Nübüvvetten sonraki harikulade olaylara mucize denir.

    İRŞAD: Arapça, irşad etme, rehberlik etme anlamındadır. Manen aydınlatma, gafletten uyandırma. Hak yolu gösteren kişiye, mürşid denir. Mürşide, sahib-i irşad da denir. Bu manasıyla irşad, doğru yolu göstermek olarak değerlendirilir.

    Gör zahidi kim sahib-i irşad olayım der.
    Dün mektebe gitti bugün üstad olayım der.
    Bağdadlı Ruhî

    İRTİDÂ': Arapça, süt emzirmek demektir. Mürid, şeyhinden bir vakit süt emer. Yani, ondan feyiz alır, manen büyür. Kendi kendisine gıdasını alacak olgunluğa erişince, artık sütten kesilir. (Fitâm). İrtida' sohbetle olur.

    ÎSÂR:
    Arapça, seçmek, üstün saymak demektir. Fayda ve zararda başkasının kârını, iyiliğini kendi önünde tutmak. Bu, aşırı şefkat ve merhamet eseridir. Buna diğerkâmlık da denir.

    İSBAT:
    Arapça, sabit kılmak demektir. Mahv'ın zıddıdır. Kulluk hükümlerini yerine getirmeyi ifade eder.

    İSEVİYYE: Şeyh isa (ö. VII y.y.) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup, Kadiriyye'nin kollarındandır.

    İSEVİYYE:
    Himmetiyye'den Saruhanlı İlyas tarafından kurulmuş, Şemsiyye-i Bayramiyye'nin kollarından tasavvuf okulu.

    İSEVİYYE: XV. yüzyılda Muhammed b. isa tarafından Afrika'da kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    İSHAKİYYE: Ebu ishak İbrahim b. Şehriyarü'l-Mürşidü'l-Kazirûnî tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Hafifiyye'nin kollarındandır. Bu yol, "Kazerûniyye" veya "Mürşidiyye" olarak da anılır.

    İSİM: Arapça, herhangi bir kimseyi veya şeyi gösteren kelime, ad, şöhret manalarınada gelir. Selâm, Kuddus gibi ademî yahut Alîm, Basîr gibi vücûdî sıfatlarla isimlenmiş Zat'a isim denir.

    İSKAT: Arapça, düşürmek anlamında bir masdar. İtibar ve izafet (bağıntı) larını düşürmek, herşeyin zâtında, zât-ı ehadiyyeti görmek, işte buna, Tevhîd denir.

  5. #55
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    İSKAT-I İZAFAT: Arapça, iki şey arasındaki bağlantıları kaldırmak demektir. Kainatta yapma, etme işinin uygulayıcısı olarak sadece Allah'ı görmek. "Attığında, sen değil, Allah attı" (Enfal/17). "Allah sizi de, yapıp etmekte olduklarınızı da yarattı" (Saff at/96).

    İSKAT-I VESAİL: Arapça, vesileleri düşürmek, kaldırmak demektir. Kulun vuslata erdikten sonra, aradaki vesileleri terketmesi.

    İSKATU'T-TEDBİR:
    Arapça, tedbiri terketmek anlamındadır. Kulun nefsine değil, Allah'ın güzel tedbirine dayanması. Kim Allah'a tevekkül ederse, bu ona yeter. Zira Allah, yarattıklarının tedbirini üzerine almıştır. Tedbir; kulun tembel olmasını, bir kenara çekilip, oturup sessiz kalmasını ifâde etmez. Üzerinde cerayan eden kaderin hükümlerine, yine kaderin ince bir sırrını bildiği için teslim olmasıdır.

    İSLÂM: Teslim olmak demektir. Eğilme, boyun bükme, itaat, Kur'an'a ve Hz. Rasulullah (s)'a uymak. İslam beden, iman da onun ruhu olarak değerlendirilir.

    İSM: Arapça, günah demektir. Allah'ın Kur'an'da yasak kıldığı her şey.

    İSM-İ A'ZAM: Arapça, en büyük isim demektir. ism-i Azam, "Allah" lafzı olup, bütün İlâhî isimleri içinde bulundurduğu için "ism-i azam" denmiştir.
    Kulun içinde bulunduğu halde kendisine hakim olan, kendisini etkisi altında tutan isme de, ism-i Azam denir. Acıma, rahmet ve şefkatin etkisi altında olanda İsm-i Azam; er-Rahim, veya er-Rahmân olur. İsm-i Azam'ın "Zât" ismi olduğu kaydedilir. Allah'ın bir kısım isimleri sıfat-isimdir; Hayy, Semî, Basir vs. gibi. Yine bir kısım isimleri de fiil isimlerindendir; el-Mu'tî, el-Muğnî, er-Rezzâk gibi. ism-i Azam'ı bilmek, Allah'ın ahlâkını oluşturan, Allah'ın, Hz. Adem'e talîm ettiği 99 güzel ismin gereğini yerine getirmek demektir. Herkes ism-i Azam'ı kitaptan veya ezberden okur geçer. Okumak değil o isimleri yaşamak marifettir.


    Dilin er-Rahîm'i okur da, merhametsiz olursan,İsm-i Azam'ı daha tanımamış, bilememişsin demektir. "Emanet", "Hilâfet" gibi özellikleri taşıdığı için, Allah'ın 99 güzel isminin tümünü birden tahakkuk ettirip ortaya çıkaracak yegane varlık, "insan"dır. Diğer varlıklar, kendilerinde bu 99 ismin tümünü birden yansıtacak kabiliyette değildirler. Bu istidad ve kabiliyet, sadece halife olan insanda bulunur. Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmaya muvaffak olmuş, yani kendinde potansiyel olarak bulunan 99 esmayı gerçekleştiren insana, olgun insan denir. İsm-i Azam'ı bilenin yaptığı duaların, çabucak kabul göreceği kaydedilir. İsm-i Azam'ın Allah lafzı değil de "Hû" ifadesi olduğunu söyleyenler de vardır.

    Hûda var eyleyüb yoktan keramet verdi insana
    Bilürsen, ilmü'l-esmâ okursan ism-i âzamdı
    Lâ-edrî


    Şeyhine eylemiş müridi sual,
    İsm-i azamdan ala tâ ki haber.
    Şeyh-i kâmil demiş ki Mevtanın
    Bilmem hangi ismidir asgar (küçük).
    İzzet Molla.

    İSM-İ CELAL: Arapça, celal ismi demektir. Celâl; fevkalade yücelik.ululuk vs. gibi anlamlara sahiptir. Allah'ın lütuf olarak tecellisine cemal dendiği gibi, kahr olarak tecellisine de celâl adı verilir. "Allah" ismine ism-i celâl denir.

    İSMÂİLİYYE: İsmail Rumî (ö. 1041/1631) tarafından Anadolu'da kurulmuş. Kadiriyye'nin kollarından biri. "Rumiyye" de denir.

    İSRAF: Arapça, haddi aşmak, yanılmak, hata etmek, gafil ve cahil olmak anl***** gelir. Harcamalarda orta yoldan sapmak. İsraf; ifrat olarak görülürken, cimrilik; tefrit olarak değerlendirilir, itidal dediğimiz orta yol ise cömertliktir.

    İSTİ'ÂNE: Arapça, yardım istemek demektir. İstimdad manasında da kullanılır.
    Her türlü yardım Allah'dan gelir. Himmet sahibi, kurbet ehli, muhlis, mü'min kulların duası, ilâhî yardımın daha çabuk gelmesine sebep olur. "Günahsız ağızdan dua, isteyiniz" hadisinde bu inceliğe işaret vardır. Velî, Allah değildir, her ne gelirse Allah'dan gelir, ancak himmet denilen dua yani, yüksek seviyede seyreden isteme gücü ile Allah'tan ister, o da kabul eder ve verir: "Allah muttaki kullarından daha çok kabul eder." (Maide/27).

    İSTİCABET: Arapça, olumlu bir karşılık verme anlamındadır, ilâhî daveti kalben kabul ediş. İki türlü isticâbet vardır:

    1. Tevhid isticâbeti: Allah'ın birliğini dil ile kabul ediş,
    2. Tahkik isticâbeti: Tevhidi hal olarak yaşama. Tevhid sâliklerin, tahkik meczûbların halidir. İlkine halil, ikincisine habib derler.

    İSTİDRAC: Arapça, adım adım ilerleme, basamak basamak yükselme anlamındadır, inançsız kişilerden meydana gelen olağanüstü olaylar.

    İSTİGASE: Arapça, yardım istemek demektir. Sıkıntılı durumda, müridin şeyhinden ve zamanın kutbundan himmet yoluyla yardım etmesini dileme. Yardım Allah'tandır, mürşidden değildir. Yardım mürşidin duasıyla gelir.

    İSTİĞNA: Zenginlik, ihtiyaçsızlık anlamında Arapça bir kelime. Allah'a vasıl olanın O'nunla yetinmesi hali. Bu durumda başka şeye ihtiyaç duyulmaz. Allah ile istiğna güzel, fakat Allah'tan istiğna çirkindir, küfürdür. "Allah'a tevekkül et! Zira O vekil olarak kuluna yeter!.." (Ahzab/48).

    İSTİĞRAK: Bir şeyi baştan başa kaplamak anlamında Arapça bir kelime. Zâkirin kalbinin, zikir esnasında, zikre ve kalbe iltifat etmemesi. Ariflerin bundan kastı, fenâ'dır. Bu halde iken, dış âlemden uyarılar alınmaz, zira sâlik, bir tür kendinden geçmiş durumda, Rabbisiyle başbaşalığın derin bilincini yaşamaktadır.

    İSTİHARE: Arapça, hayırlı olanı istemeyi ifade eder. Hakkında tereddüt duyulan, kararsızlık bulunan bazı işlerin hayırlı olup olmadığını anlamak üzere rüyaya yatmak, islamî literatürde istihare şeklinde değerlendirilir. Ancak hayırlı olduğu bilinen konularda istihareye gerek yoktur. Peygamber Efendimiz (s) istihare yapmayı tavsiye eder, istihare duasını ashabına öğretirdi.

    Bunun için müstehab olan iki rekat istihare namazı kılınır, ardından duası yapılır, sonra hiç konuşmadan yatılır. Görülen rüyalarda şayet yeşil, beyaz gibi renk unsurları hakim ise, girişilecek işte bir hayır bulunduğu anl*****, kırmızı ve siyah olumsuzluğa işaret eder. Hayızlı olup da istihare namazını kılamayacak durumda bulunan hanımlar, sadece duayı okur, uykuya öylece varırlar.

    İSTİHDÂM-I İSMU'LLÂH: Arapça, Allah'ın adını herhangi bir hususta istihdam etmeyi, kullanmayı ifade eder. Eşyada tasarruf konusunda ruhî güç oluşturmak için, Allah'ın, isminin kullanılmasına istihdam-ı İsmu'llâh denir.

    Bu yolla, madenlerin özelliklerini değiştirmek, kurşunun altın haline getirilmesi gibi konular gündeme gelir. Burada müessir-i hakikî, Allah'tır. Allah "ol" der, o şey oluverir. Fena mak***** ulaşmayan kişinin, kâmil manada Allah'ın ismini kulanabilmesi pek mümkün değildir. Allah'a çeşitli isimleriyle yalvarmak da, tavsiye edilen işlerdendir. "Ya Kahhar, Sırpları kahret" gibi, konuyla yakın alâkası olan esmanın duada anılışı, duanın kabul edilmesini kolaylaştırır.

    İSTİHLAF: Arapça, yerine geçmek, halef olmak demektir. Şeyhin, olgunluk derecesini elde etmiş müridini, irşâd etmek üzere mezun kılması.

  6. #56
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    İSTİHSAN: Arapça, güzel saymak, güzel görmek demektir. Şeyhlerin müridlerini olgunluğa erdirme yolunda hırka giydirmek, çile çıkarmak, sema yapmak gibi, hakkında âyet ve hadis olmayan konularda istihsan yolu ile yaptıkları özel ictihadlar. Fıkıhçıların istihsanı da tasavvuf yolunun istihsanına benzer.

    İSTİKAMET: Arapça, düzeltmek, bir şeyi doğrultmak demektir. Taate yapışmakla birlikte günahtan kaçınmak, istikametin hakikatini nebiler ve velilerin büyükleri bilir. Üç çeşit istikamet vardır:

    1. Kelime-i Şehadet üzerine olan dil ile istikamet,
    2. İrade doğruluğu üzere olan canların istikameti,
    3. ibadette cehd üzere olan erkan istikameti.

    İstikametin dereceleri üçtür:

    1. Nefsi edebe getirmek.
    2. İstikamet: Kalbin süslenmesi,
    3. istikamet: Sırların yaklaştırılması. İstikamete getirilen bir tanım da özetle şöyledir: "Ahidlerin tümünde, özellikle ilâhî ve Muhammedi ahidlerde, yemek içmek, giyinmek gibi dînî ve dünyevî işlerde tavassuta riayetle, sırat-ı Müstakîm'e özen göstererek yapışmaktır.

    Halinde istikamet olmayan sâlikin çabası, boşa gider, o yoldaki harcadığı himmet de fayda vermez. İstikamet, en büyük keramet olarak görülmüştür.

    İSTİMDÂD: Arapça, yardım istemek demektir. "Meded yâ şeyh!" "Meded yâ Gavs!" diye maneviyat üstadlarından yardım isteme olayına istimdâd denir. Müridin başı dardadır "Meded" diye samimi bir şekilde yardım ister. Allah şayet dilerse bu yardım isteğini maneviyat üstadına duyurur. Özü, rahmetten ibaret olan bu muhterem zât, yardım göndermesi için elini açar, Allah'a dua eder.

    Eğer Allah, o duayı kabul ederse, yardım darda kalan kişiye ulaşır. Yani, darda kalmaktan kurtaran Allah'tır. Şeyh değildir. Şeyh kurtardı, diyen şirke düşer. Şeyh, sadece dua ile darda kalana yardıma koşan bir kuldur. Yardım Allah'tandır. Dua yolu ile yardım talebinde bulunmak meşrudur. Peygamber Efendimiz'in (s) "Günahsız ağızdan dua isteyiniz" hadis-i şerifi ile "sabır ve dua ile istiane (yardım isteğin) de bulununuz..." (Bakara/163) âyeti ışığında, birinin mü'min kardeşinden "yarın fizik sınavımın başarılı geçmesi için dua eder misiniz?" isteğinde bulunması işte bu kabildendir.
    İstimdadın şer'î kökleri "dua" ile ilgili naslara dayanır.

    İSTİNA': Arapça, sipariş vermek, dost seçmek demektir. Allah'ın kulunu nefsî yerilen özelliklerden arındırıp terbiye etmesi. Allah'ın bu tür terbiyesinin Hz. Musa (a)'ya mahsus olduğunu kabul edenlerin yanısıra, bunun bütün peygamberler için de geçerliliğini savunanlar vardır."(Ey Musa) Seni Kendim için ayırdım" (Tana/41).

    İSTİŞFA': Bkz. Şefaat.

    İSTİTAR: Arapça, gizlenme demektir. Kul ile gaybın şuhudu arasında, beşeriliğin engel olmasına istitâr denir.

    Peşinden tecellî gelen istitâr, seninle eşya arasında perde olur, böylece eşyayı (nesneleri) göremezsin.

    İSTİVA
    : Arapça, kurulma, kaplama, hâkim olma, eşit olma vs. gibi anlamlan olan bir kelime, istiva edilen şey üzerinde zuhur etmek, istiva eden Hakk; istiva edilen ise Arş'tır. Mevlevîlik tâbiri. Giyildiğinde tam orta yerinden, önce tepeden aşmak ve arkadan ense çukuruna dikey olarak uzamak üzere sikke (başlık)'ye dikilen yeşil deriye verilen isim.

    İSTİVASINI SÖKME
    K : Mevlevî deyimidir. Bir Mevlevi dervişi (can) büyük bir kusur işleyince serpa denilen yakasındaki şeritler sokulurdu. Bu, askerde suçlu bir subayın apoletlerinin sökülmesi gibiydi.

    İŞARET: Arapça olan bu kelime Türkçe'de de aynı mânâda kullanılır, ifadeyi, dilin yardımcılığı olmadan bir başkasına haber vermek. İnce manalar içerdiği için konuşanın ibareyle açıklayamadığı şey. Manevî olgunlukta, zirve (cem) de iken işaret söz konusu olur, zira o zirve, ifadelerle sınırlandırılmayan, sonsuza açılan bir kapıdır. Sınırlı akıl (ibareleri) ile o sınırsızı kuşatmak mümkün değildir. Özellikle tahkîk ehli sufîler, tevhîd konusunda üçüncü şahsın anlatımı imiş gibi konuşmayı tercih ederler.

    İşaret ehli, anlatılmak isteneni anlar, olmayan anlamaz. Aslında anlatılan, şeriatın özüne aykırı da değildir. O şekilde işarete gerek duyulması, sübjektif olmasından kaynaklanır, herkes için tecrübe edilmesi mümkün değildir. Kul yasaya yasaya (dikkat ediniz kitaptan okuya okuya değil) tahkik yolu ile işaretleri anlar hâle gelir. Şeyh Abdülhakim Arvasî, imam-ı Rabbanî'nin "Mektûbât" mı okurken "içinde anlamakta zorlandığımız ifadeler olmakla birlikte, manevî bereketten mahrum kalmamak için okuyoruz" şeklinde tevazu gösterirdi. İşaret, hal ile alâkalıdır, özeldir. Herkese göre değil, erbabına göredir.

    Arif isen bir gül yeter kokmağa
    Câhil isen gir bahçeye yıkmağa.
    Lâedrî

    İŞKIYYE: Hoca Ebû Yezîd el-lşkî tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup Kadiriyye'nin kollarındandır.

    İŞLEMELİ TÂC : Kadiriler tarafından giyilen bir tâc çeşidi. Çeşitli renkte çuha üzerine ve birbirine eklenip dikilmiş dört terk (dilim) olarak yapılır, üzeri ibrişim ile işlenirdi. Tacın tepesine Bağdat Gülü denen bir alamet konurdu.

    İSRAF: Arapça, bir şeyin yüce olması, yüksek yere çıkmak, bir şeye yüksekten bakıp muttali olmak vs. gibi anlamları bulunan bir kelime. İnsanların ruh hallerini ve kalplerinden geçirdiği şeyleri bilmek, firâset geçici, israf kalıcıdır.

    İŞRÂK:
    Arapça, aydınlatmak demektir. Bu kelime aydınlanma (illümination) yönünde Suhreverdî Mabtûl tarafından geliştirilmiş ve onun kurduğu sistem "Mezhebü'l-İşrâk" veya "İşrâkiyye" olarak adlandırılmıştır. Ruhun arındırılması sonucu doğan iç ışık ile aydınlanma, insanı hakikate götürür. Bu yüzden Suhreverdî, Heyâkilü'n-Nur'da Allah'a şu duayı yapar: "Ey Kayyûm! Bizi nur ile destekle, bizi nur üzerinde sabit eyle, bizi nurda haşreyle, taleblerimizdeki hedefi senin rızan eyle". Onun Eflatun'daki sudur nazariyesinden etkilenmiş olduğu ortada olmakla birlikte, Muhammedî Şeriatı inkar etmediği de muhakkaktır.

    İŞRAK NAMAZI
    : Sûfiyyenin dikkatle kıldığı nafilelerden biri de İşrak Namazı'dır. Güneş doğduktan 40 dakika sonra kılınır. Sabah namazı ile bu nafile namaz arasında yatılmaz, Kur'an okunur, ilimle meşgul olunur, murakaba yapılır, istiğfar edilir.

    İŞRET: içki âlemi anlamında kullanılmakla birlikte, Arapça muaşeret, arkadaşlık dostluk manasındadır. Hak ile birlikte olmanın verdiği zevk halinde kalbin terennümü.

    İŞTİBAH:
    Arapça, birşeyin karışık olması. Sâlikteki halin, Hak ile batıl arasında, iki tarafa olmak üzere müşkil veya karışık olması.

    İŞTİYAK:
    Bir şeyi arzulayıp ona meyletmek anlamında Arapça bir kelime. Muhib (seven)'in içinin lezzete ve onun dev***** visalden dolayı vuslat halinde (kavuşma) mahbûba (sevilene) doğru çekilmesi.

    İŞVE: Farsça. Naz, cilve. Güzellik (cemal) tecellisi.

    İTAB : Arapça, azarlamak anlamındadır. Kulun noksanlık sebebiyle kendini kınaması, Allah'ın kulunu bazı hallerinden dolayı uyarması.

    İTİBAR: Arapça, ibret almak, değer vermek anlamlarına gelir. Dünyanın fani, orada çaba sarfedenlerin ölümlü, ümranını harap olarak görmek.

  7. #57
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    İTİKÂF: İbadet için kulun kendini bir yere hapsetmesi anlamında Arapça bir kelime. Bakara Suresi 187. âyeti başta olmak üzere bu kelimenin türevleri, Kur'an'da dokuz yerde geçer. Muhyiddin ibn Arabi, itikafı şehvetin kontrol altına alınması için, nefse yaptırılan ekstra bir uygulama olarak değerlendirir. Bunu da, itikafta yeme içme serbestliğinin bulunmasına, buna karşılık cinsel perhizin devam etmesine bağlar.

    Hz. Peygamber (s) her Ramazanın son on günü, mescid-i şerifde itikafa çekilirdi. Bir keresinde Ramazan itikafına girmemişti. Bunu telafi için, ertesi senenin Ramazanında 20 gün itikaf yapmıştı, itikatlar ise müstehabdır. Hacı Zihni Efendi, fakihlik yönüyle şöhret bulmuş olmasına rağmen, itikafı değerlendirirken şu açıklamayı yapar: "Mu'tekif (itikafa giren kişi) kalbini dünyadan ayırmak ve nefsini Mevlâ'ya teslim etmekle, Kerîm (cömert) olan Allah'ın kapısına mülazim (yapışmış), hâl diliyle, Rabbim beni mağfiret etmedikçe ben bu kapıdan ayrılmam, demiş olur." Tasavvuftaki halvet (çile) uygulamasının şer'î dayanağı, işte bu itikaf olayıdır.

    İTİSAM: Arapça, bir şeye el ile yapışıp tutmak, sığınmak, korunmak gibi anlamları olan bir kelime. Taatı korumak, emri gözlemek, ittisale yapışmak, Hakk'ı tefrid halinde müşahede etmektir ki buna, Allah'a yapışmak da denir.

    İTİRAZ: Yolda giderken öne engel çıkması anlamında kullanılan Arapça bir kelime. Şeyhe dil ve kalp ile teslim olmama haline itiraz denir. Sayın Dr. Hulusi Baybal Efendi'nin çalışma masasının ardındaki Osmanlıca yazılmış "Ah teslimiyet!" levhası, sanıyoruz ki, tasavvufun özünü ve hakikatini açıklamaya yeter.

    İTTİHADİYYE: Hadisin Kadîm ile birleşebileceğini iddia eden sapık bir görüş.

    İTTİHAD: iki ayrı şeyin tek ve bir olması anlamında, Arapça bir kelime. Vahdet-i vücud. Hak olan vücud-ı mutlakı müşahede etmek. Sûfilere göre, her mevcûd, Hak ile mevcuttur. Yoksa kendi özü itibariyle ma'dum (yok) dur. Onun için ittihad, şuhudda olur. Yoksa ittihad, her mevcudun vücud-ı hâssı (özel varlığı) olup, Hak mevcûd ile ittihad etmiş değildir, bu mahaldir.

    İTTİSAL: Arapça, bir şeye bitişik olmak, eklenip bağlanmak anl*****dır. Kulun kendi zatını, tek olan mevcutla bitişik görmesi. Aksi halde kendi zatıyla sınırlanmış olur. Sâlik bu durumda medet ve vücudun kesintisiz olarak geldiğini görür. Sonunda mevcut öyle olur ki Beka Billlah'da bekaya erer. Bazı sufiyye, ittisali; sırrın zühul mak***** ulaşması olarak tanımlamış. Bir kısmı da ittisali; kulun yaratıcısından başkasını görmemesi, sırrını yaratıcısından şeklinde başkasına bağlamaması, açıklamıştır.

    Nuri şöyle der: "ittisal; kalblerin keşfedilmesi, sırların müşahede edilmesidir."

    İVAZ: Arapça, karşılık, bedel demektir. İbadeti kölelik duygusuyla yapmalı, karşılığında bir takım şeyler bekleyerek değil. Buna can cömertliğiyle ibadet (kulluk) denir. "Allah cennet mukabili, onların can ve mallarını satın aldı." (Tevbe/111).

    İYŞ: Arapça, yaşamak demektir. Hak ile beraber bulunmanın verdiği zevk.

    İZİN: Türkçe'de de aynı anlamda kullanılan Arapça bir kelime. Müridin her yapıp ettiği şeyde şeyhi ile istişarede bulunmasıdır ki, bu, Kur'anî bir olaydır: "Onların işleri kendi aralarında danışma iledir..." (Şura/38).

    Tarikat adabını öğretmekle görevlendirilen kişilere me'zun (izinli) denir.

  8. #58
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    J
    JENDE: Farsça, yamalı cübbe veya murakka demektir. Tasavvufta melâmî meşrebi benimseyenler, nefis kibir ve enaniyetini kırmak için yamalı cübbe giyerlerdi. Kalp kırıklığı, makam olarak, şuur altına yerleştiğinde, yani dıştaki jende, kalpte zuhur edince yamalı cübbe giyme terkedilir.

    JENDE-PUŞ: Farsça, yamalı cübbe giyen kişi demektir. Bkz. Jende

    K
    KA'BE: Yer yüzünde Allah'a ibâdet edilmek üzere inşâ olunan ilk mâ'bed. Vuslat makamı. Kalbin Hakk'a, sevgiliye, bembeyaz ihram giyerek, yani güzel huylarla süslenmiş olarak yönelmesi. Tasavvuf erbabına göre, iki türlü Ka'be söz konusudur: Birisi Hz. İbrahim'in taştan topraktan yaptığı, çok defalar yıkıldığı halde, tekrar tekrar tamir edilen ve yeniden yapılan maddî Ka'be. İkincisi de, Allah tarafından bina edilen insan gönlü, kalbi. Bu yıkıldığı zaman yapılması mümkün değildir. O'nun için gönül yıkmamak gerek. Şunu belirtmekte yarar var: Mutasavvıflar, kalbe önem vererek Ka'be'ye gitmeyi, farz olan Hac görevini, şeriatın bir emrini ikinci plana atmış değillerdir.

    Eğer bu gerçek olsaydı, hiç bir sufînin, üzerine farz olan hac görevini yapmaması gerekirdi ki, tasavvuf tarihi ve velilerin biyografilerini dikkatle okuduğumuz zaman, istisnasız hemen hepsinin hac görevini yaptığını görürüz. Onların kalbe önem vermeleri, Ka'be'yi ikinci plana atar, gibi görünmeleri, gerçekte bu mânâda değildir; zira yaşadıkları hayat, bunun reel kriteridir, göstergesidir. İslâm'ın insan için olduğu göz önünde tutulur ve onun eşref-i mahlukât yönü dikkatle incelenirse, sûfilerin bu filantropik yaklaşımı, onların İslâm'ın özünü, özellikle Louis Massingnon'un da ifade ettiği gibi "islam'ın gerçek haniflik yönünü" anladıklarını ve bu espiriye ulaşabildiklerini gösterir.

    Tasavvuf erbabının bu tür görüşlerini tenkid edenlerin, önce kendi islâmî bilgi ve kültür birikimlerinin yeterli olup olmadığını kontrol etmeleri gerekir. Çoğu zaman bu bilgi birikiminin tam olması da yetmemekte, olaya, İslâm'ın derûnî tarzda, aşkla yaşanması boyutu da eklenmektedir.

    Öyle sanıyoruz ki sûfileri, bilgi ve aksiyonun birleştiği bir alanda, anlamak mümkün olacaktır. Bu ifadelerde biz, gerçek tasavvufu, yani İslam'a derinin etle bağlandığı gibi bağlanan tasavvufu ve İslâm'ı, Rasulullah (s) edasıyla yaşama çabasında olan, bilgi ile mücehhez sûfileri kastediyoruz. Psödo (uyduruk) sûfilerin sayıca az olmadığı bir ortamda, böyle bir ayırımı yapmanın, tasavvuf tarihi içinde de büyük önem arzettiği kanaatindeyiz. Zira, sahte ve hakikisi ayırılmadan, yapılan tenkitlerin bütün sufilere teşmil edilişi, tasavvuf alanının mütehassısı olmayan kişilerde, ilmî bir yanılgı olarak sürekli gözlenmektedir. Konu, hem ihtisas, hem de yaşama işidir.

    KABZ: Arapça, tutmayı ifâde eden bir kelimedir. Daralma, kapanma gibi manaları da vardır. Bu terim, bast ile birlikte kullanılır. Bu durumda kabz ve bast, sâlikte bulunan iki zıt hali anlatır. Biri emin olunan şeyden korkmak, diğeri de korkulan şeyden feraha çıkmak ve ondan emin olmak anlamlarını ihtiva eder. Kabz kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli yerlerde geçer.

    Bunlardan biri Tâhâ Suresi 96. âyettedir. "Rasûlün, Cebrail'in izinden bir tutam aldım". Burada, Rasûlün atının basarak geçtiği topraktan, elimle bir tutam aldım, manasına gelmektedir. Buradaki kabza (tutam) makbuz manasına gelir (Bkz. Mu'cemu Elfâzi'l-Kur'âni'l-Kerim, c. II., s. 173). Furkân Suresi'nin 46. âyetindeki kabz kelimesi, mahvolmak manasını ifade ettiği gibi, Bakara Suresi'nin 245. âyetinde rızkın genişlemesi ve daralması manasına gelir. Sûfiler kabz ile korkuyu, bast ile de ümidi kastederler. Allah'ın tehdidinden korkan sûfî, kabz hâlinde olur.

    Bu durum, Tur Suresi'nin baş taraflarındaki "Muhakkak Rabbının azabı gelecektir" âyetini duyunca Hz. Ömer (r)'de görülen hal ile açıklanabilir. Allah'ın müjdesi ile sufî, bast durumuna geçer. Sûfilerden bazıları, Allah cemal sıfatı ile tecellî ettiğinde kulu bast, celâl ile tecellî ettiğinde kabz halindedir, diye yorum yapmışlardır. Sûfilere göre Kâbız ve Basit olan, Allah'tır. Kabz'a; nimetin elden gitmesi, sevgiliyi kaybetme ve mahzurlu olanın hücumundan kaynaklanan korku gibi anlamlar yükleyen sufîler, bast'ı, müridin güven ve ümit hali olarak tanımlamışlardır.

    Ancak bast'ta sevgiliye yakınlık düşüncesi, mahzurlu olanın yok olmasının şuuru söz konusudur. Sülemî, Tabakat'ında (ss. 106-124) Hızır (a)'ın sürekli olarak bast halinde olduğunu kaydeder. Sûfiler bast'ı, beka halinin oluşumuna sebep olan şeylerin ilki olarak kabul ederler. Kabz ise, fenanın ilk sebebidir. Kulun kabz'ı, bast'ı miktarıncadır.

    Diğer bir deyişle, sûfinin havf'ı, recâ'sı kadardır. Lüma sahibi Serrâc'a göre, kabz ve bast iki şerefli hâldir. Allah, kabz halinde; kulunu, yeme, içme, konuşmadan alıkorken, bast halinde; yeme, içme ve konuşmaya sevkeder. Ebu'l-Hasen eş-Şazilî'ye göre (Abdülha-lîm Mahmûd, Ebu'l-Hasen eş-Şazilî, s. 129) bast, nur içinde nur, kabz nur altında zulmettir. Havf ve reca ile kabz ve bast arasındaki fark şudur: Havf ve reca, iyi olsun, kötü olsun, istikbalde vukuu düşünülen bir şeye aittir. Kabz ve bast ise, geleceğe değil içinde bulunduğumuz zaman (hal)'a aittir.

    KABA SOFU: Taassup ve zühd-i bârid (soğuk zühd) vasıflı kimseler hakkında kullanılan bir tâbirdir.

    KABE KAVSEYN: Arapça, ok atılırken yayın elle tutulan odasıyla, sağlı sollu iki ucu arasındaki mesafeyi ifâde eden bir terkiptir. Tasavvuf ıstılahında, vücud dairesinde, ibda', iade, inme (nüzul), yükselme (urûc) failiyyet ve kabiliyyet gibi isimler arasında bulunan, tekabül bakımından esma ve sıfatın isimlerine ait yakınlığı belirtir. Ancak bu kurb (yakınlık)'un zatî değil, sıfatî olduğu da kaydedilir.

    Bunun üzerinde "ev ednâ" (yahut daha da yakın) makamı vardır. Kabe kavseyn, ittisal denilen temyizin bekasıyla beraber, Hak ile ittihaddan; "Ev ednâ" ise, ayn-ı cem'deki ehadiyyet-i zâtiyyeden ibarettir. Ev ednâ'da temeyyüz ve itibârı olan ikilik, fenâ-i mahz ve tams-ı küllî sebebiyle, abd ve Hak arasından kalkar. Müfessirler, bu kelimeyi Allah'a yakınlık olarak yorumlamışlardır.

    Matlab-ı a'lâ-yı ev ednâ'da cay itsek n'ola
    Tîr-veş itdik makâm-ı kâbe kavseyni güzâr.
    Nadirî

    Bu terim, Necm Suresi'nin dokuzuncu âyetindeki "fekâne kâbe kavseyni ev ednâ" (İki yay kadar, yahut daha yakın oldu) ifadelerinden alınmıştır.

    KABİH: Arapça, çirkin manasına gelen bir kelime. Dünyada yerilmeyi, âhirette cezayı gerektiren şeye denir.

    KABİL
    :Arapça, kabul eden manasını ihtiva eder. Tasavvufî olarak, fail olan Hak'tan vücûd feyzini ve onun fiili olan daimî tecellîyi kabul etmesi bakımından, a'yân-ı sâbite'ye "kabil" denir.

    KABZU'D-DÂHİL: Arapça, giren kabz demektir. Kum falına bakanlara göre, özel şekli olan bir işarettir.

    KABZU'L-HÂRİC: Çıkan kabz mânâsına gelir. Bunun özel şekli de, şu şekildedir:

    KADEM: Arapça, ayak anl***** gelir. Uğur ve meymenet gibi mânâları da vardır. Sûfiler misafirlerini, uğurlarken "hoş geldiniz, kademler getirdiniz, hayırlara karşı; Hak erenler gözcünüz, bekçiniz olsun" diye uğurlarlar. Gelen misafir de kapıda şu sözlerle karşılanır: "Kademlerinize kurban olayım, hoş geldiniz, kademler getirdiniz". Misafir gösterilen yerine oturduktan sonra makam sahibi "aşkolsun" der, ardından misafir, şükür secdesi yapar.

    KADEH: Arapça olan bu kelime, Türkçe'de de aynı mânâdadır. Manevî hal, cezbe, ruhî zevk, şevk, vecd.

    KADEMEYN: Arapça, iki ayak demektir. Birbirine zıt iki zatî hüküm ki aslında ikisi birdir. Hudûs-kıdem, halkiyyet-hakîkiyyet, adem-vücûd, sonlu-sonsuz, teşbih-tenzîh gibi zıt özelliklere na'leyn (iki ayakkabı) denir. Na'leyn (iki ayakkabı), kademeyn (iki ayakkabının) altındadır.

    KADEMU'S-SIDK: Arapça, doğruluk makamı demektir. Allah'ın salih kullarına vereceğini bildirdiği bir makam. Yunus Suresi'nde (ayet:2) Allah şöyle buyurur: "... İman edenlere, Rableri katında, yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele...". Sıdk, herşeyin hayırlısıdır.

  9. #59
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    KÂDI'L-HÂCÂT: Arapça, ihtiyaçları gideren manasına bir izafet terkibi. Bu tâbir, Allah için kullanılır. Zira O, herkesin ihtiyacını gideren yüce bir varlıktır.

    Bil Kâdî-i hâcâtı
    Kıl Ana münacatı
    Terkeyle murâdâtı
    Allah görelim n'eyler
    N'eylerse güzel eyler
    İbrahim Hakkı

    KÂDİH: Arapça, çakan, yaran, tesir eden gibi manaları ihtiva eden bir kelimedir. Tasavvufî açıdan hâtır'a yakın bir manası olmakla birlikte, ikisi arasında fark vardır. Hatır, yakaza ehlinin kalbine, kâdih ise gaflet ehlinin kalbine gelir. Kalpten gaflet bulutları dağıldığı zaman, zikir pırıltısı parlar.

    KADÎM: Arapça, evveli olmayan demektir. Allah'ın sıfatlarından (veya isimlerinden) biri. Kendinden başka varlığı olmayan için kullanılır. Bu da zât ile kadîmdir. Varlığının öncesinde yokluk olmayan için de kullanılır. Bu da zaman ile kadîmdir. Zat ile kadîm olan her şey, zaman ile de kadîmdir. Bu da Allah'tan başkası değildir.

    KADİR ALAYI : Osmanlı döneminde, padişahlar Kadir gecesinde, teravihe, saray dolayındaki camilerden birine özel bir alayla giderlerdi. Bu tören hakkında Ata Tarihi yazarı şunları anlatır:

    "Kadir gecesinde alâ-yı vâlâ ile Ayasofya Cami-i şerifine azimet buyurulması kaideden olmakla, eğer mevkib-i hümayun sayfiyede ise, padişah o gece, yeni sarayda iftar ettikten sonra, nöbetçi has odalılardan başka, cuma selamlığı teşrifatında bulunan menâsıb erbabı, maiyyetinde hümâyunda bulundukları ve ridâ-i şerif dairesi pişgâhından, tâ Ayasofya Cami-i şerifinin selâmlık kapısına kadar, yollar meş'alelerle aydınlatılmakla beraber, akkâmlarm taşıdıkları yirmi kadar meş'ale, has ağaların ellerinde tuttukları muşambaları, kırmızı ve yeşil boyalı kırk tane büyük feneri takiben, camiye gidilir ve nöbetçi olan imam-ı sultanîye uyulmak suretiyle Kadir Namazı (teravih namazı) cemaatla kılındıktan sonra aynı usûlle geri dönülürdü.

    KÂDİRİYYE: Türbesi Bağdat'da bulunan Abdülkâdir Geylânî tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Gilan (İran'da bir bölge)'da dünyaya gelen Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k), gençliğinde Bağdat'a gelerek Kadı Ebû Said Mahzûmî'den fıkıh, Ebu Bekir b. el-Muzaffer vesair muhaddislerden hadis dersleri aldı. Hanbelî mezhebini seçti. Elinin emeğiyle ailesinin geçimini temin ederdi. Uzun süre va'az ve öğretim işi ile meşgul olduktan sonra, İmam-ı Gazalî gibi, yakîni arama krizi ile zühdî-tasavvufî bir hayata yöneldi. Uzun süre, Bağdat ve Kerh harabelerinde, zahidâne bir hayat yaşadı. Halvetlere girdi. Son girdiği halvette, kırk gün süre ile hiçbir şey yemedi.

    Şeyh Ahmed Debbas adlı bir sûfiden tasavvufî disiplini öğrenen Abdülkâdir Geylânî, sonunda, terkettiği topluma dönüp Ebû Sa'ad medresesinde derslere ve camilerde halkı irşada başladı. Toplumda fakir, zengin, dul, yetim, yolcu, aydın, cahil herkes ile muhatap olarak doğru yolu gösterdi. Eserlerinden bir kısmı şunlardır: Melfûzât-ı Geylânî, Futûhu'l-Gayb (İbn Teymiyye Abdülkâdir Geylanî'ye olan sevgisi sebebiyle bu esere bir şerh yazmış olup, bu eserin tenkidli basımı 1989 senesinde Kuveyt'te yapılmıştır), Gunyetu't-Tâlibîn, Behcetü'l-Esrâr, Divan-ı Gav-su'l-A'zam (şiirleri bu divandadır).

    Sadık Vicdanî "Tomar"da, Abdülkâdir Geylanî'nin ebced hesabıyla "aşk" ile doğduğunu, "kemal" ile ömür sürüp "kemâl-i aşk" ile Allah'a kavuştuğunu tesbit etmiştir. Kâdiriyye'nin şubeleri şunlardır: Esediyye, Ekberiyye, Makdisiyye, Garibiyye, Eşrefiyye, Rumiyye, Yâfiiyye, Hemmâdiyye, Hilâliyye ve Hindiyye. Kadiriyye, Nakşbendiyye'den sonra, dünya üzerinde en çok yaygınlık kazanmış ikinci büyük tasavvuf okuludur.
    Sâlikân-ı Kadirî

    Sâlik-i mülk-i bekadır sâlikân-ı Kadirî
    Târik-i kûy-i fenadır sâdikân-ı Kadirî
    Cehd idüb ilm-i ilâhîden sebak-han oldular
    Varisan-ı enbiyâdır sâlikân-ı Kadirî
    Câme-i irfan ile tezyîn-i bâtın ettiler
    Zâhir-i ehl-i kabadır sâlikân-ı Kadirî
    Meclis-i işrâkıyandır halka-i ezkârları
    Sırr-ı kalbe âşinâdır sâlikân-ı Kadirî
    Eylemişler dillerin gencine-i gaybü'l-guyûb
    Mahzen-i sırr-ı Hûda 'dır sâlikân-ı Kadirî
    Çün fenafillah'dan seyr-i ilallah itmeğe
    Rehrevân-ı Kibriya'dır sâlikân-ı Kadirî
    Feyz-i irşâdiyle teshîr itmede talihleri
    Gûyiya mûciz nümâdır sâlikân-ı Kadirî
    Bûsitân-ı zikr-i cehri içredir nalişleri
    Bülbül-i bağ-i (Rıza)'dır sâlikân-ı Kadiri.
    Şeyh Rızâ-yı Talabânî

    KÂF DAĞI: Kâf, Kur'ân-ı Kerim'de ellinci surenin adıdır. Kur'ân-ı Kerim'in mukattââtındandır. Allah'ın isimlerinden birinin "Kâf" olduğu söylenir. Kudret sahibi anl***** geldiğini söyleyenler olduğu gibi, dünyayı çepeçevre kuşatan dağın adıdır diyenler de vardır. Bu dağın ardında, efsaneye göre, cinler yaşamaktadır. Ejderhalar, insanlara zarar verince, güya melekler, onları bu dağın ardına, ateşli zincirlerle çekip atarlarmış. Tasavvuf erbabına göre, "Kâf", Kur'ân'a işarettir. Ki bu da, Allah'ın bütün isimlerinin zuhur yeri olan ve bu mazhariyeti bilen ve bildiren insan-ı Kâmil'dir. Zamanın kutbu ve imamı budur.

    Kâf Dağını arkama
    Yüklendim etme aceb
    Bahr-ı Muhîti içdim
    Kanmadım amma neden.
    İdris-i Muhtefî Bayramî

    Halk arasında Kâfdağı veya Kâf ifadesi sınırsızlık, son derece büyüklük gibi manalar ihtiva eder. Çok büyüklenen insana "burnu Kâf dağında" denir. Bir uçtan bir uca yerine de "Kaftan Kafa" veya "Nundan Nuna" deyimleri kullanılır. "Süleyman Peygamber, Kaftan Kafa bütün âleme hükmetti" gibi.

    KAF-NUN,KÜN:
    Arapça, kâf ve nün harfleri bir araya gelirse "kün: ol" sözünü meydana getirir. Bakara/117; Âl-i İmrân/47; Meryem/35; Yasin/83; Mü'min/67. âyet-i kerimelerinde, Allah'ın, bir işin olmasını istemesi ve o işin hemen olması, bu sözle bildirilir. Tasavvuf edebiyatında Allah'ın dilemesi "kâf-nun" yahut "kün" sözleriyle belirtilir.

    Onsekiz bin âlemi ma'dûm iken vâreyledi
    Kâf ü nün emri ile bir kerre îmâ etti aşk
    Yusuf Sineçâk

    Kâf ü nün hitabı izhâr olmadan
    Biz bu kâinatın ibtidâsıyız.
    Harâbî

  10. #60
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    KÂHİLÎ : Rahatta iken zor duruma düşen kişi anlamında Arapça bir kelime. Seyr ü suluktaki yavaşlama. Bunun nedeni, gidilen yolun bazan sâlike zor gelmesidir. Ağır ve yavaş tahakkuk eden bu sülük, en mükemmel sülüktür.

    KAHR: Arapça, mahvetmek, ezmek anlamlarında bir kelime. Mukabili lütûf'tur. Nefsi, Allah'ın yardımı ile ezmek, dizginleyip ona galip gelmek. Allah'ın tecellîleri, ya kahr sıfatıyla, ya da lütuf sıfatıyla olur. Olgun sûfiler, her iki tecellîyi de, aynı seviyede gönül hoşluğu ile karşılarlar. Bazı veliler daha çok kahr, bazıları da lütuf tecellilerine mazhar olurlar. Kahr tecellisine mazhar olanlar, vahada bile olsa kendilerini sahrada görürlerken, diğerleri kendilerini sahrada bile olsa vahada görürler.

    KAHRİYYE: Arapça, kahretmeye mensûb anlamında kelime. Birisini kahretmek, öldürmek, yok etmek manasına gelir. "Kahriyye okumak" diye bilinen ve Allah'ın Kahhâr ismini kullanmakla ilgili bir uygulama vardır. Bu uygulamada, kalabalık bir grup, Allah'ın "Kahhâr" ismini yüksek sesle, binbir kere veya birkaç kere okuyarak, mahvedilmek istenen kişiye zihnen yönelmek suretiyle neticeye varmak söz konusudur. Bu törende, "kahriye" adı verilen bir dua da okunur.

    Günümüz medyumistik çalışmalarında da bu tür uygulamalar görülmektedir. Parapsikolojik olarak izahı mümkün olan bu olay, ahlâkî açıdan oldukça sakıncalıdır. Eski Kızılderili, Maya, Aztek, Afrika ve Asya kültürlerinde de görülen bu husus, insanın canını almayı hedef edinmesi yönüyle, sıkıntılı bir uygulamadır. Bazan Kahriye'nin okunana değil de okuyana etki ettiği görülmektedir. Buna "kahriyye'ye uğramak" denir. Olayın işleyiş tekniği oldukça karmaşıktır.

    KAHVE NAKİBİ
    : Nakib, kabile reisi, başkan, bir kavmin reisi gibi manaları ihtiva eden Arapça bir kelimedir, çoğulu nukabâ'dır. Tasavvuf ıstılahı olarak, tekkelerde kahve pişiren ve bu işle görevli bulunan kişiye denir. Aslında bu görev, dıştan önemsiz gibiymiş gibi görünse de rastgele herkese verilmezdi. Bu iş genellikle tekkenin kıdemli kişilerine verilirdi. Bektaşî meydanında, kahvecinin Ebû'l-Hasen eş-Şâzilî'yi temsil eden bir postu bulunurdu.

    KAHVE OCAĞI
    : Esma zikri ile özgünleşmiş tasavvuf okullarının tekkelerinde "cümle kapısı" denen ve bahçeye açılan kapıdan sonra, asıl tekke kapısına girilince, giriş kısmının bir köşesindeki oda, kahve ocağı diye anılır. Oda kapısının karşısındaki köşede, kahve ocağı bulunur. Odada oturmak için, boydan boya üstü kilimle örtülü bir kerevet vardır. Kahve ocağının yanındaki post, kahveci dervişe aittir. Tekkeye gelen misafir, önce kahve sunar. Misafir, şeyhi görecekse, şeyhe gidip haber verir ve misafiri alıp şeyhe götürür.

    Kahve ve kahvecilerin pîri, Şeyh Ebu'l-Hasen eş-Şâzilî'dir. Şazilî tasavvuf okulu mensupları, gece zikir ve teheccüd ibadetlerinde uyku dağıtmak konusunda, faydalı olması amacıyla, kafein ihtiva eden kahve içmeyi adet edinmişlerdi.

    KAL: Arapça "dedi" anlammadır. İlm-i kal: Şer'î ilimler, fıkıh bilimi. İlm-i Hâl: Yaşama ile ilgili, içe ait ilim, tasavvuf. Kal, hâle dönüşmedikçe makbul görülmemiştir. Hâlin de, kal ile olanı daha makbuldür.

    KALAK: Arapça, bir şeyi hareket ettirmek, kararsız kalmak, üzgün olmak demektir. Tasavvuf ıstılahı olarak, sevenin şevkle sevilene doğru harekete geçirilmesi anl***** gelir.

    KALB: Arapça, bir şeyin altını üstüne getirmek, çevirmek, vs. gibi anlamları ihtiva eden bir kelimedir. Biyolojik ve anatomik olarak insan göğsünün sol tarafında bulunan çam kozalağına benzeyen bir et parçasıdır. Ana rahminde, insan varlığının jinekolojik oluşum sürecinde meydana gelen (gebeliğin üçüncü haftasının sonunda) ilk organdır.

    Tasavvufî olarak kalb; insanın mahiyeti, madde ile mânânın birleştiği yer, akıl, ruh, Allah'ın tecellî ettiği mahal, İlâhî latîfe gibi çok yönlü manaları ifâde eder. Biyolojik manadaki kalb, insanda olduğu gibi, hayvanlarda da bulunur. İkinci anlamdaki kalb ise, sadece insanda bulunur ve insanı hayvandan ayıran özelliktir. Molla Camî, Fusûs Şerhi'nde kalb; mizacı kuvvetler ve cismanî gerçekler ile ruhanî gerçekler ve nefsanî gerçekler arasını bir araya getiren (cem eden) hakikatdır, der.

    Mutasavvıflara göre; manevî kalbin maddî kalbe bir nevi taalluku (bağlantısı) vardır. Ve bu kalp, insanın hakikatidir. Bu latîfe, idrâk edicilik ve bilicilik özelliklerine sahiptir. Muhatab, mütâleb ve muâteb olan işte budur. Türkçe'de kalbe, gönül denir. Can tabiri de kullanılır. "Kalbe bakıcı": Bayramî melamîlerinde, irşada izinli kişilere verilen addır. Kalple ilgili bazı atasözleri şu şekildedir: Kalp bir sırça kadehtir, çabuk kırılır. Kalp kalbe karşıdır. Kalpten kalbe yol vardır.

    Fukara kalbine her kim dokuna
    Dokuna sinesi Allah okuna
    La edrî

    KÂLDE KALMAK: Arapça, kal, söz, laf demektir. Tasavvufî hallere ait bilgiyi, uygulama haline getiremeyen kimseler için kullanılan bir tâbirdir. Böyle kişilerde laf var, iş yoktur.

    KALEM : Arapça, kesmek, budamak masdarından türemiş bir kelime olup kalem, makas, yazı, kumar oku ve stil gibi manaları içerir. Tasavvufta ilm-i tafsîl-i ilâhîye ve kelimelerin şekillerini çıkarmaya vasıta olan ruha, kalem denir. Tehânevî, sûfilerin bu tabiri, akl-i evvel manasında kullandığını söyler. Letâifü'l-Lügât'da da, vâhidiyyetden kinaye olan hazret-i tafsîle ve nefs-i küll'e de kalem denir. Bir kısım sufîler de, şu açıklamayı yaparlar:

    Kalem, ilm-i tafsîlin bilgisidir. Kalem, İlâhî tafsîlî bilginin, varlıklara taalluku gözönünde tutulmak suretiyle benzetme yapılarak kullanılır. "Kalem ilm-i tefâsîl-i İlâhîdir. Çünkü mezâhir-i tafsîl olan huruf, devâttaki mürekkepte mücmel olup orada oldukça tefâsili kabul etmez. Mürekkep divitten kaleme intikâl ve levhe temas ettikçe, huruf tafsil şeklini alır. Bu suretle ilim de, matlûba göre tafsil edilmiş olur. Kezalik, insanın madde-i hayatiyyesinden ibaret olan nutfe de, suret-i insaniyyede mücmel olup zahr-ı Âdem'de durdukça, tafsili kabul etmez. Kalem-i insanî ile levh-i rahme intikal edince tafsili kabil olur".

    Lisan-ı gayb olur esrar-; gayb iş'ârına kâfî
    Ne gam olsa nazardan levh-i mahfuz-ı kalem nâbûd.
    Osman Şems Efendi

    KALENDER: Farsça bir kelimedir. Dünya ile alâkasını kesip Allah'a yönelen kimselere denir. Bunların özelliği, laubali meşrep, lâkayd, mücerred ve fakir olmalarıdır. Kalenderiyye tarikatına mensup olanlara kalender denir. Bektaşîlerde derviş olmaya ikrar veren, fakat kendisine derviş olma töreni ile taç giydirilmeyen ve tekkede arakıyye ile hizmet eden kişilere de kalender adı verilir.

    Ancak bu kelime zamanla aşınmış, farklı manalarda kullanılmaya başlamıştır. Halk arasında kalender; yoksul, kimsesiz kişiye dendiği gibi, her şeyi hoş görüyle karşılayan geniş meşrepli, herkesle anlaşabilen ve geçinebilen kimselere de kalender adam denir. Kaynaklara göre, kalenderîler başı açık gezmektedirler. Sikkelerinin yukarı kısmında on iki, aşağı kısmında ise kırk dilimin bulunduğu kaydedilir.

    Bektaşîler, beyaz keçeden yapılan lengeri dört, kubbesi on iki dilimli ve tepesinde düğme adı verilen kenarları dikişli, fındık büyüklüğünde, beyaz keçeden mamul dikili bir parça bulunan taca, "Hüseynî" ve "Celâli Tâc" denir. Lengeri dört, kubbesi on iki parça keçenin, iç taraftan birbirine dikilmesiyle meydana gelen bu tacın, dıştan görünen dilimlerinin kenarları da küçük ve birbirine bitişik dikey dikişlerle dikilerek, dilimler iyice belirtilmiştir.

    Dilimleri dıştan dikili olmayanına ve tepesinde düğme bulunmayanına "kalenden taç" denir. Kalenderîler; çar-darb denilen bir uygulama yaparlardı ki, bundan kasıt, zahirî süsten vazgeçmekti. Çar-darb (dört vuruş) ise, saç, sakal, bıyık ve kaşları tıraş etmekten ibaretti. Kafadaki tüm kılların kazınmasına özen gösteren bu tip dervişlerin, cevalıka (cavlaklar) diye anıldığı da bilinmektedir.

    Rind-i kalenderim yoktur bunda şek,
    Nazını çekemem; anlasın felek
    Cehennemde yanmak minnet çekerek
    Cennete girmekten asandır bana.
    Tokadîzâde Sekip

6. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 45678 ... SonSon

Benzer Konular

  1. Kuran ve Tasavvuf
    Emre1974tr Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 30-12-2012, 04:18 AM
  2. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 38
    Son mesaj: 17-04-2010, 02:31 AM
  3. Tasavvuf nedir ?
    uzak yollar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 11
    Son mesaj: 27-01-2010, 02:53 PM
  4. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Kuran-ı Kerim Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 24-11-2009, 06:41 PM
  5. tasavvuf okuyanlar var mı?
    peniel Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 19-08-2008, 09:34 AM
Yukarı Çık