13. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 31112131415 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 121 ile 130 Toplam: 143

Tasavvuf Sözlüğü

islam (Müslümanlık) Kategorisi Tasavvuf Forumunda Tasavvuf Sözlüğü Konusununun içerigi kısaca ->> ŞEB-İ ARÛS: Farsça-Arapça bir tamlama, düğün gecesi, gerdek gecesi. Mevlevî ıstılahıdır. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi'nin ölüm gecesi (17 Aralık 1273 Pazar ...

  1. #121
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    ŞEB-İ ARÛS: Farsça-Arapça bir tamlama, düğün gecesi, gerdek gecesi. Mevlevî ıstılahıdır. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi'nin ölüm gecesi (17 Aralık 1273 Pazar akşamı) hâtırası olarak yapılan merasime, şeb-i arûs töreni denir.

    İkindi namazından sonra Kur'ân okumak, ve aynü'l-cem' yapılarak icra edilen bu merasimin gecesine Farsça Şeb-i Arûs dendiği gibi, Arapça olarak Leyletü'l-Arûs da denir.

    Bu gecenin gülbanki şuydu:

    "Pîş-i tura, pîş-i tura cân-ı men peyk der hazret-i sultan-ı men.
    Vakt-i şerifler hayrola, hayırlar fethola, serler def'ola. Leyle-i arûs-i Rabbânî vuslat seray-ı Rabbanî vuslat seray-ı Sübhanî hakk-ı akdes-i Hüdâvendigârîde ân be ân vesile-i i'tilâ-yı makam ve füyûzât-ı rûhaniyyet-i aliyyeleri cümle peyrevanı hakkında şâmil ve âm ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ Hû diyelim Hû..."


    Bu tören, Batı'da yankılar uyandırmış olup, her yıl çok sayıda turist dış ülkelerden izlemek üzere gelir. Benzeri törenler, Ahmed Bedevî ve İbrahim Desukî Hazretleri İçin de yapılmakta ve ölüm yıldönümlerinde, mevlud olunmaktadır. Bu münasebetle, ney, kudüm ve def çalınır, semâlar yapılır. Mısır'da buna iyd (bayram) de denir.

    ŞEB-KÜLÂH:
    Farsça, iki kelimeden oluşmuş bir ifâde. Gece külahı, gece başlığı demektir. Dövme yünden yapılan, bir karış veya daha kısa olan bu başlık, gece yatarken giyilir. Bal renkli ve beyaz olur.

    Her dürr-i sitâre tab'ı nazmın,
    Pirâye-i şeb-külâh-ı ma'nî.
    Nef'î

    ŞECERE: Arapça, ağaç demektir. Bir kimsenin mensup olduğu aileyi, sülaleyi dip dedelerden başlayarak gösteren soy ağacı. Tasavvuf okullarının dayandığı kişileri, ayrıldığı kollan gösteren semâya da şecere adı verilir. Buna silsilename veya ensâb kütüğü de denir. Tasavvufta şecere deyiminin yüklendiği mânâlar şunlardır:

    1.) İnsân-ı Kâmil ki bu, tümel madde kitlesinin yöneticisidir. Zira insan-ı kâmil, her şeye incelikler yayan hakikat toplayıcısı (camiu'l-hakika) dır. O, arada bulunan bir ağaçtır. Onun vücûbî doğu ve imkânı batısı yoktur. Durumu bu ikisi arasındadır. Kökü süflî toprakta sabit, dalları yüce göklerdedir. Ehadiyyetü'l-cem'e mahsus zatî tecellî bu ağacın hakikatidir. "Ben âlemlerin Rabbi'yim" sırrı (Kasas/30) bu ağacın meyvesidir. Ruhanî hakikatler bu ağacın dallarıdır.

    2) Şecere-i Tuba: Tuba ağacı. Marifet ve güzel ahlâk esasları. 3) Şecere-i ma'rifet: Ma'rifet ağacı.

    ŞED
    : Arapça, bağlama anl*****dır. Eskiden kuşak ve peştemal gibi giysilere şed denirdi. Kuşak karnın üstünde düğümlenip uçları sarkıtılırdı. Çalışırken ayağa dolanmaması için, bu uçlar yukarı kaldırılır, koyuna sokulurdu. Fütüvvet yoluna giren çırağın, mesleğinde ustalaştığında, özel bir törenle, patronu tarafından beline kuşanan kuşağa şed, bu törene de, şed kuşanma töreni, denirdi. Bunun manası, tutulan yolda sabit kadem olmak, şeyhe tam teslimiyet ve vefâlılık olarak değerlendirilir. Rifaî, Sa'dî ve Bedevî tasavvuf yollarında şed, büyük merasimlerle bağlanırdı.

    ŞED BAĞLAMAK: Uğraştığı sanat dalında başarılı olan ve maharet kazanan çıraklara, fütüvvet geleneğince, ustaları tarafından bir törenle kuşak kuşandırılır. Usta çırağına kendisine ilk şed'in kim tarafından bağlandığını (kuşak kuşandığını) anlatırdı. Her sanatın ilk piri, Fütüvvetnâme adlı eserlerde verilmektedir. Her san'atın pîrini bu eserler şu şekilde verirler:

    1. Tüccarların piri Hz. Muhammed (s)
    2. Gezginlerin piri Hz. isa (a)
    3. Çobanların piri Hz. Musa (s)
    4. Börekçilerin piri Varaka
    5. Hurdacıların piri Avn ibn İmkân
    6. Dellâlların piri Tayfur-ı Mekkî
    7. Dökmecilerin piri Ubeydullah el-Bahrî
    8. Sabuncuların piri Ahmed İbn Abdullah
    9. Şerbetçilerin piri Muhammed ibn Abdullah
    10. Çiftçilerin piri Hz. Adem (a)
    11. Hallaçların piri Hz. Şît (a)
    12. Marangozların piri Hz. Nuh (a)
    13. Devecilerin piri Hz. Salih (a)
    14. Sütçü ve Dülgerlerin piri Hz. İbrahim (a)
    15. Terzi ve yazıcıların piri Hz. İdris (a)
    16. Saatçi ve ekmekçilerin piri Hz. Zülkifl (a)
    17. Tarihçilerin piri Hz. Lût (a)
    18. Bağcıların piri Hz. Üzeyr (a)
    19. Çulhacıların piri Hz. İlyâs (a)
    20. Zırhçıların piri Hz. Davud (a)
    21. Balıkçıların piri Hz. Yunus (a)
    22. Berberlerin piri Selman-ı Farisi (r)
    23. Mimarların piri Muhammed İbn Ebû Bekir
    24. Kasapların piri Ebû Mihcen.
    25. Bakkalların piri Adiy b. Abdillah
    26. Sakaların piri Selmân-ı Kûfî
    27. Hamamcıların piri Mansur ibn Kâsım-ı Bağdadî
    28. Debbâğların piri Ahî Evran
    29. İğnecilerin piri Ebu'l-Kâsım Mübarek
    30. Kuyumcuların piri Nasr İbn Abdullah
    31. Parfümcülerin (Attâr) piri Hüsam ibn Abdullah-ı Kûfî
    32. Saraçların piri Ebu'n-Nasr b. Haşimiyyi'l-Bağdadî
    33. Çıkrıkçıların piri Abdullah Habib-i Neccâr
    34. Taşçıların piri Kasım İbn Nasrullah
    35. Okçuların piri Sa'd İbn Ebî Vakkâs
    36. Boyacıların piri Ömer İbn Abdullah es-Sabbâğ
    37. Bardakçıların piri Abdulkahhar Medenî
    38. Bahçıvanların piri Ebu Zeyd Baba Beten-i Hindî

    Esnafın çırak çıkarmaları (yetiştirmeleri) devam ettiği sürece, şed bağlamak usûlü de devam etmiş ve bu on dukuzuncu yüzyılın ortalarında sona ermiştir.

    ŞEF': Arapça, çift demektir. Yaratma olarak deyimlenmiştir. Kaşânî'ye göre, vâhidiyyet hazreti, ehadiyyet hazretine eklenmedikçe İlâhî isimler ortaya çıkmaz. İlâhî isimler yaratma ile gerçeklik kazanır. Bu sebeple tek (vitr), çift (şef) ayırımı yapılmıştır.

    ŞEFAAT: Arapça, şefaat, aracılık demektir. Bir kimsenin dileğinin kabulü veya bağışlanmasını sağlamak üzere, Allah'a yakın bir veliyi vasıta-vesile yapması. Mesalâ, ya Rabbi! Hacı Bayram Velî'nin yüzü suyu hürmetine işlediğim günahları bağışla, şeklinde ki dua bu kabîldendir. Peygamberimiz (s), hayatta iken inananlar için Allah katında şefaatçi olmuştur, kıyamet günü de olacaktır ki, buna büyük şefaat (şefaat-ı uzmâ) denir. Doğrudan ölüden şefaat istemek şirk olarak değerlendirilir. Veren Allah'tır, müslümana yakışan da O'ndan beklemek ve ummaktır. Peygamberinizin (s) şefaati bile Allah'ın izni ile (Bakara/255) olacaktır.

  2. #122
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    ŞEFKAT: Arapça, şefkat, merhamet anlamında bir kelime. Halka gerek duyduğu şeyi vermek, gücünün üzerinde onlara bir şey yüklememek, anlamayacakları tarzda hitab etmemek.

    ŞEGAF: Arapça, gönlünü çekmek anlamında bir kelime. Kalbin üzerini kaplayan ince zar. Sevginin, kalbin zarına ulaşması durumuna şegaf denir. Kalp gerçekte, hayvanlarda da bulunan bu maddî kalp değildir. O insanın sırrı ve cisimlerin kuşatamadığı Rabbi anlama yeridir. Kalbin zarındaki sevgiden, sevginin şuura iyice yerleşmesi anlaşılmalıdır.

    ŞEHADE: Arapça, gözönündeki, görülen, şahid olunan şeyi ifade eder. Şehidlik, şehid olarak ölme. Boğularak, vebadan ve garib olarak ölenlere şehid denir. En yüce şehadet mertebesi, Allah yolunda öldürülmektir. Bu sayılanlara küçük şehidlik denir. Bir de büyük şehidlik vardır ki, bu da iki kısımdır:

    1) Yüce olanı: Allah'ı ayne'l-yakîn olarak mahlûkâtta görmektir. Meselâ, bir şeye bakıldığında Allah onda, infisâl, hulul, ittisal olmaksızın müşahede edilir.

    2) Düşük derecede olanı: Sebebsiz, garazsız olarak Allah'a sevgi beslemektir.

    ŞEHÂVİYYE: Muhammedi'ş-Şehâvi'l-Burhânî tarafından kurulmuş tasavvuf okulu. Burhaniyye'nin bir kolu.

    ŞEHBAZİYYE: Seyyid Lal Şahbaz Garib tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Burhaniyye'nin kolu.

    ŞEHİR-ŞÂR: Mutlak varlık. Hacı Bayram Velî'nin şiirinde Bektaş-i Velî'nin Menakıb'ında şar, gönül, kalp olarak değerlendirilir.

    Şar dedikleri gönüldür.
    Hacı Bayram Velî

    ŞEHVET: Arapça, şiddetli arzu demektir. Nefsin bir şeyi şiddetle arzulaması. İki türlü şehvet sözkonusudur:

    1) Varlığı gerekli olan, yok olduğu zaman insanın bedenine zarar getiren şehvet,

    2) Olmadığı zaman, bedenin zarara uğramadığı şehvet. Kur'ân'da övülmeyen tarzda zikr olunmuştur: "insanlar için şehvetleri sevmek süslü gösterildi" (Âl-i imrân/14) "Sizler, kadınlar dururken, şehvetle erkeklere geliyorsunuz" (A'râf/81). Seyyid Şerif Cürcânî şehveti; nefsin hoşlandığı şey, nefsin bir şeye meyletmesi, şeklinde tanımlamıştır. İslâm'da şehvetleri yok etmek değil, terbiye etmek, meşru sınırlar içinde tutmaya çalışmak esâstır.

    ŞEK: Arapça, şüphe demektir. Tasavvuf! olarak, sözünde, özünde gerçeklik olmayan kişiye "sekte kalmış" tâbiri kullanılır. Şüphesi kalmamış kişi "sekten, şüpheden arınmış" diye övülür.

    ŞEKL: Arapça, karışık iş, bir şeyin sureti, hey'eti, durumu, şekil, uygun, benzer gibi anlamları olan bir kelime. Hakk'ın varlığı.

    ŞEKÛR: Arapça, çok şükreden, şükredene karşılık veren, nimete garkolmuş vs. gibi anlamları olan bir kelime. Verildiği zaman teşekkür edene şâkir, verilmediği halde şükredene şekûr denir. Şekûr, gerçek manada Allah'a şükretmekten âciz olduğunu anlayan kişiye denir. Bu şuura ulaşan kişi, bütün gücünü kalbi, dili ve vücut organlarıyla şükre harcar. Kalbî şükür, inançla; dil şükrü, dil ile söylemek (tahdîs-i ni'met) le; vücud organlarının şükrü de, amel etmek suretiyle olur.

    SEM': Mum, meş'ale anlamında Arapça bir kelime. Bu İlâhî bir nurdur. Sûfînin kalbini yakan İlâhî nurun pırıltısı, müşahede ehlinin kalbinde parlayan irfan nuru.

    Şem'-i İlâhî: Kur'ân-ı Kerim. Pervane kelebeği mumun etrafında döner, buna uzun süre devam eder, sonunda alevin çekici gücü onu kendi içine çeker, pervanenin tüm vücudu alev alev yanarak yok olur. Sûfînin durumu da aynen bunun gibidir, aşkın yakıcı alevine mübtelâ olur, bu ibtilâya devam eder, sonunda varlığı aşk ateşiyle aynîleşir, nihayet kendisi alev alev yanan bir ateş olur. Semâ'daki dönüş, pervanenin mum alevi etrafındaki dönüşünü sembolleştirir, semâda da aynı yanış, aynı ateş söz konusudur. Erbabına malûmdur.

    ŞEMAİL: Arapça, tabiatlar, huylar anlamında çoğul bir kelime. Cemâl ve celâlin bir araya gelip birbiriyle uyuşması. Hz. Peygamber'i tasvir eden, ruhî ve fizikî yönünü anlatan eserler. Bazan olan, bazan olmayan hafif fakat sükûnu bozmayan cezbeye de denir.

    ŞEM'İ OKUNMAK:
    Şem' Arapça'da mum, meş'ale demektir. Mevlevî tâbiri. Dört selamdan ibaret olan mukabelelerden, neş'eli geçenlerin tesirini bir kat daha artırmak amacıyla, okunan âyinlerden birinin adı. Âyin şu parça ile başlardı:

    Şem'-i ruhuna cismimi pervane düşürdüm
    Evrak-ı dili âteş-i sûzâne düşürdüm
    Bir katra iken kendimi ummana düşürdüm
    Ta'dad idemem derd-i derûnum elemim var,
    Mevlâ'yı seversen beni söyletme gamım var.

    ŞEM'İN KÜLÜNÜ ALMAK: Mumun fitilini kesmek anl***** bir söz. Bu iş, makası andıran bir âletle yapılırdı.

    ŞEMS: Arapça, güneş demektir. Ulûhiyyetin ortaya çıkış yeri ve noksanlıklardan münezzeh mukaddes özelliklerin çeşitlenmesinin tecellî yeri olan nur. Güneş, diğer unsurî varlıkların aslıdır. Allah, varlığın tümünü, güneşte remz halinde yarattı. Tabiî güçler, onu, Allah'ın emriyle yavaş yavaş varlığa çıkarır. Güneş sırların noktası ve nurların dairesidir.

    ŞEMSİYYE-İ HALVETİYYE: Şeyh Şemseddin Ahmed Sivâsî tarafından kurulmuş, Halvetîliğin kollarından bir tasavvuf okulu.

    ŞEMS KOLU - VELED KOLU: Mevlevî tabiridir. Mevlevîlikte şube olmamakla birlikte, iki neş'e vardır. Mevlevîlerin bir kısmı tam ehl-i sünnettir. Nakşîliğin Halidî kolu gibi dine ve kurallarına en ufak taviz vermeksizin sıkı sıkıya bağlıdır, bir kısmı da tam İmamiyye mezhebine sâliktir, rinddir. Birincilere "Veled kolu" ikincilere "Şems kolu" denir.

    ŞENGÎ: Farsça, güzel, zarif anl***** bir kelime. Hakk'ın, maddede tecellî eden nurları.

    ŞEPPER-ŞÜPEYR:
    Arapça'da Hasan ve Hüseyin anlamlarını ihtiva eden Süryanice iki kelime. Bu isimler Hz. Harun'un iki oğlunun adı olup, Hz. Peygamber (s) tarafından, Hz. Ali (r)'nin oğullarına verilmiştir.

    Şüpeyrü Şepper, mürşid ü rehber,
    Sundular kevser Elhamdülillah
    Üsküdarlı Hâşim Mustafa Baba

    Bu beyt, "muhabbet" denen içkili Bektaşî sohbetlerinin en sonunda, sofra kalkacağı zaman, Gülbangden önce, besteli olarak topluca okunurdu.

    ŞER: Arapça, kötülük demektir. Yokluk, zâtı bakımından sırf serdir. Zira adem (yokluk) Allah'a dayanmaz.

    ŞERBET: Arapça, içecek demektir. İlâhî, feyz, ilâhî sevgi, aşk şarabı.

    Hak'tan gelen şerbeti içdik Elhamdülillah,
    Şol kudret denizini geçdik Elhamdülillah.
    Yunus Emre

    ŞERBETLEMEK : Yılan ve zehirli hayvanların zararından korunmak üzere, ocak adı verilen kişinin okuyup üfürdüğü şerbeti içirmesi olayına şerbetleme adı verilir. Bu işi daha ziyade Rifaî Şeyhlerinin yaptığı kaydedilir.

    ŞERBETLİ : Şerbetlenen kişiye şerbetli denir.

  3. #123
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    ŞERBET VERMEK : Bedeviye tasavvuf okulu ıstılahındandır. Bey'at töreni yapılırken, mürşidin yaptığı telkin ve içirdiği şerbet için, şerbet vermek tabiri kullanılır. Şerbet, yedi şeyle birlikte verilirdi. Müridin çok cezbeli olması istenirse şerbet, nefes veya sirke ve sütle; orta seviyede cezbeli olması arzu edilirse, hurma, kara üzüm, kuru üzüm (veya kuru incir) ile; az cezbeli olması istenirse zeytinyağı ve su ile verilirdi.

    ŞERH-İ SADR: Arapça, sadrın yarılması demektir. Salikin ruhundaki kabiliyetlerin gelişmesi, ortaya çıkmasını ifade eder. Hz. Resulullah'ın (s) Mirac'tan önce, üç boyutlu alanın ötesine yolculuğa hazır olması için Kabe yanında kalbi şerh edilmiş (yarılmış) idi. Tabii manevi olarak... Yücelere yapılacak yolculuk için bu zaruri idi. Sülük yolunda da ileriye doğru merhalelerin katedilmesi, aynı ruhi kapasitenin genişletilmesiyle ilginç bir paralellik arzeder.
    Üç kere şerh-i sadr olmadıkça, ruha ait kabiliyetler gelişme kaydetmezler. Şerh oldukça, tahammül artar; yükler, çileler dayanır hale gelir. Yani yük hafifler. "Sadrını yarmadık mı? Yükünü kaldırmadık mı? Ki (o yük ağırlığından) sırtını çatırdatma mış mıydı?" (İnşirah/1-3).

    ŞERİAT: Arapça, yol, su kanalı demektir. Dinin zahirî (dış şekil) yönüne ait kaideleri veya dinin hukuk kuralları. Tasavvufa da, batinî hukuk veya batinî fıkıh denir.

    ŞERİATTA BU BENİM, ŞU SENİN, TARİKATTA BU HEM SENİN HEM BENİM, HAKİKATTA NE SENİN NE BENİM:
    Bu söz "yer ve göklerin mirası Allah'ındır, ayeti kerimesindeki vahdeti anlatmak için kullanılır.

    Bu gülistanda benimçün ne gül ne şebnem var;
    Bu kudret ü ne tasavvuf ne biş ü ne kem var,
    Bu çarşuda ne dâd ü sited ne derhem var,
    Ne kuvvet ü ne taayyün, ne zahm ü merhem var,
    Bu kârhânede bilmem neyim, benim nem var.
    Nâbi

    ŞERÎF: Arapça, şerefli demektir. Hz. Hasan (r)'ın neslinden gelenlere "Şerif", Hz. Hüseyin (r)'in neslinden olanlara da "Seyyid" denir.

    ŞERKAVE: Cezûliyye kollarından olup, Bucad (Fas)'da yaygındır.

    ŞERKAVİYYE: Halvetiyye'nin kollarındandır. Mısır'da yayılmıştır.

    ŞERNUBİYYE: Burhaniye'nin kollarından biridir. Seyyid Şihabeddin Abdü'l-Abbas Ahmed b. Osman eş-Şernûbi'l-Maliki'l-Burhanî (ö. 994/1586) tarafından kurulmuştur.

    ŞEVAHİDÜ'L-ESMA: Arapça, isimlerin şahitleri demektir. Eşyanın şevâhidi, dış âlemde haller, vasıflar ve fiiller sebebiyle, görülen farklılaşmadır. Rızık verilen (merzûk), rızk vericiye; diri dirilticiye; ölü öldürücüye şehâdet eder.

    ŞEVAHİDÜ'L-HAK: Arapça, Hakk'ın şâhidleri demektir. Bu, dışta var olarak bulunan âlemin hakikatleridir. Zira, mükevvini (yaratıcıyı) gösterir.

    ŞEVAHİDÜ'T-TEVHİD: Arapça, tevhidin şahitleri demektir. Tevhidin şevâhidi de, eşyanın ta'ayyünleridir. Herşeyin, kendisini başkasından ayıran, kendine özgü bir ta'yin ile ehadiyyeti vardır.

    ŞEVK: Arapça, iştiyak ve özlemi ifade eden bir kelimedir. Kalbin, sevgilisine kavuşmak üzere çekilişine, veya sevgili anıldığında kalbin heyecanlanmasına şevk denir. Kalbdeki şevk, lambadaki fitile, Aşk da ateşteki yağa benzer. Allah'a iştiyak duyanın O'na yakın olacağını, yakın olanın neş'eleneceğini, neş'elenin de vuslata ereceğini kaydederler. Vuslatta derinleşenler için, müjdeler ve güzel bir varış yeri sözkonusudur. Şevk ile iştiyak arasında fark vardır. Şevk sahibi, kavuşma durumunda sükûn üzere iken, aynı durum iştiyak sahibi için söz konusu değildir.

    ŞEYBANİYYE: Ebu Muhammed Yunus b. Yusuf eş-Şeybanî (öl. 619/1223) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    ŞEYDA: Çılgın, deli, aşk hastası (delice aşık) anlamında Farsça bir kelime. Cezbe halindekiler, meczublar, şiddetli sevgiyle coşup kendisinden geçenler için, bu terim kullanılır.

    ŞEY'EN Lİ'LLAH:
    Arapça, Allah rızası için bir şey anlamındadır. Tasavvuf tarihinde çok az bir kısım tasavvuf erbabı, nefs terbiyesi için, müridlerini, geçici bir süre bir şeyler toplamaya yollarlardı. Onlar da "şey'en lillah" diyerek keşkülleriyle dolaşır, topladıklarını dergaha getirirlerdi. Dervişlerin topladığı bu yiyecekler, fakirlere dağıtılırdı. Buna, "Selmana çıkmak" da denirdi. Bu tabir, hizmet sonrası dua ve niyaz sırasında da kullanılırdı.

    "Hizmetimin haklı hayırlısını dilerim, şey'en li'llah, Allah eyvallah" Mürid niyaz vaziyetinde bunu söyleyince, şeyh efendi de kısa bir gülbank ile mukabele ederdi.

    ŞEYH: Arapça, önder, kabile başkanı, yaşlı adam anl***** gelen bir kelime. Tasavvuf okulu liderlerine şeyh denir. Şeyhler, kulu Allah'a Allah'ı kula sevdirmek isteyen kişidir. Fonksiyonu bakımından, müridleri halle terbiye etmesi bir yana bıkakılırsa, her şeyiyle bir öğretmen görüntüsündedir. Şeyh'in şeriat bilgisine sahib, fena makamını geçmiş, ahlâk-ı hamide (övülen ahlak) ile süslenmiş olması gerekir. Kendisi kamildir, bu yüzden kemale erdirir, yani mükemmildir. Şeyhler çeşitlidir: Sohbet Şeyhi, Ta'lim Şeyhi, Tarikat Şeyhi, Terbiye
    Şeyhi, İrşad Şeyhi, Teslik Şeyhi.

    Şeyh ile ilgili bazı atasözleri şunlardır:

    Şeyhin elini öpeceğine kendi elini öp: Eli öpülmeyecek sahte şeyhlerin de bulunduğunu veya elinin emeğiyle geçinmenin daha makbul olduğunu belirten bir atasözü.

    Şeyhin kerameti kendinden menkul: Keramet satan sahte şeyhler için kullanılır.

    Şeyhi şeyh eden müriddir: Bir şeyhin kemalatı, yetiştirdiği müridin kalitesinden belli olur.

    Şeyh olmak kolay, derviş olmak güç: Dervişlik, teslimiyet demektir. Bu ise, çok zordur.
    Dervişliğin zor olduğu, bu sözle vurgulamıştır.

    Şeyh uçmazsa kerametle eğer, o
    Mutekitler uçurur, tâ be kamer
    Yenişehirli Avni

    ŞEYH POSTU : Şeyhlerin oturdukları posta, "Şeyh Postu" denir. Bu post, tüylü koyun derisinden olup, toplantı yapılacak mahalde en önemli yere serilirdi. Mihrab bulunan yerlerde, mihrabın sağına konurdu. Mevlevî şeyhlerinin kırmızı renkli postları kapıya göre, karşıya gelen sağ köşede serili olurdu.

    ŞEYH-İ İMARET: imarethaneleri yöneten misafirleri karşılayıp ikramda bulunan zata şeyh-i imaret denirdi.

    ŞEYH-İ NECDİ: Mecazi bir tabir olup şeytan anlamındadır. Bir Hadis-i Şerifte, şeytanın boynuzlarının Necid'den zuhur edeceği kaydedilir. Tabirin dayanağı muhtemelen, bu hadisi şeriftir.

    ŞEYHİYYE: Ulâd Sidi Şeyh Şâzilî'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu (XIX. yüzyıl).

    ŞEYHU'L-EKBER: Arapça en büyük şeyh demektir. Mutasavvıflar, Muhyiddin bin Arabi Hazretlerini büyük bir tasavvuf önderi saydıkları için, ona, "şeyhu'l-ekber" demişlerdir.

    ŞEYHU'L-HAREM:
    Harem-i Şerifte Halife tarafından görevlendirilen zata, şeyhu'l-Harem denir.
    Hac yolu üzerinde bulunduğu için Şam valileri hakkında da bu tabir kullanılırdı.

    İman ise öyle ki, Şeyhu'l-Harem olsa,
    Kur'ân'ı yakar, Kabe'yi beytü's-Sanem eyler.
    Yenişehirli Avni

  4. #124
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    ŞEYHÜ'L-İSLAM: Osmanlıda, ilmiyye sınıfının başında bulunan zata, şeyhü'l-islam denirdi.

    ŞEYHZADE: Arapça-Farsça şeyhin oğlu anlamında bir terim. Tarikat şeyhlerinin erkek evladına da şeyhzade denirdi. Bu, halk arasında hafifletilerek Şehzade diye telaffuz olur.

    Şİ'BU'S-SADA: Terakki sırasındaki cem'u'l-farka denir. Bu yükseliş (Terakki) Vahidiyet Hazretinden, Ehadiyet Hazretine doğrudur. Zıddı Sadeu'ş-Şi'b'dir, ki Ehadiyyetten Vahidiyete iniştir. Fenadan sonra davet ve başkalarını kemale erdirmek üzere, beka haline geçiş, Sadeu'ş-Şİ'b olarak değerlendirilir.

    ŞİHABİYYE : Sühreverdiyye'nin kollarından biri olup, Şihabüddin Ebu Hafs Ömer b. Muhammed es-Sühreverdî el-Bekrî (öl. 632/1234) tarafından kurulmuştur.

    ŞİİR: Hacı Bayram, insanın seziş yüceliklerinden kaynaklanan şiir hakkında şunları söyler: "Nazm evliyanın keramatındandır" Tasavvuf erbabı şiiri zorlama ile değil, hal ile söyler. Sûfîler, rumuz ve istiareli anlatımlarla, içlerinde bulundukları halleri şiirle anlatırlar. Sûfîlerin önemli bir kısmı, güzel sanatın bu yönünden uzak durmamışlardır. Divan sahiplerinin çoğu sûfîlerdir.

    ŞİKAYET: Türkçemizde de kullanılan Arapça bir kelime. Tasavvufta bela gelince, belayı gönderen Allah, kula şikayet edilmez, şikayet, Hz. Yakub (a)'un yaptığı gibi, (Hüznümü, kederimi ancak Allah'a sızlanırım, Yûsuf/86) yine belayı gönderen Allah'a yapılır.

    ŞİKEFTİYYE: Şikeft, Farsça mağara demektir. Eskiden yolculuklarında mağaralarda kalmaları, sûfîlerin şikeftiyye diye anılmalarına neden olmuştur.

    ŞİNNAVİYYE: Ebu Abdullah Muhammed Şinnavî (ö. 1208/1 61 9)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu, Ahmediyye'nin kollarmdandır.

    ŞİŞE : Ar ve namus bir şişe gibi, kırıldı mı, bir daha tamir edilemez. Kalp, ar ve namus bakımından şişeye benzetilmiştir.

    ŞİTÂB: Farsça, acele etmeyi ifade eden bir kelime. Makamlardaki marifet ve inceliklerin farkına varmadan gerçekleşen seyr. Bu seyr, bazen cezbenin etkisi ile, bazen de salikin amel ve ibadet etmesi, riyazet ve tasfiye ile meydana gelir.

    ŞİVE: Farsça, güzellerin insanların hoşuna giden üslubu, tavrını ifade eden bir kelime. Cemal ve Celal tecellileri, arada bir ortaya çıkan hafif cezbe.

    ŞÖHRET: Arapça, ün sahibi olmayı ifade eden bir kelime. Makam sahibi olma ve riyaset tutkusu. Tasavvuf yolunun önde gelenleri, bir insanın nefsinden en zor, en son çıkan hastalığın, riyaset olduğunu kaydetmişlerdir. Riyasetin, rüyaların sembolik dilindeki ifadesinin tilki olarak ortaya çıktığı kaydedilir.

    ŞÖHRET AFETTİR : Makam, mal, mülk, pek çok kişinin düşmanlığını cezbeder. Tasavvuf erbabına göre, keşif, keramet ve ledün bilgisiyle tanınmak da, sıkıntılı bir şöhrettir. Zira kişiye bir tür benlik verir, etrafta toplanan insanlardan huzuru kaçar.

    ŞUAYBİYYE: Ahmediyye'nin kollarından olup Şemsuddin Muhammed b. Muhammed b. Şuayb b. Ahmed b. Ali el-Hicazî eş-Şuaybî (ö. 1040/1630) tarafıhndan kurulmuştur.

    ŞUH: Neşeli, cilveli vs. gibi anlamları olan Farsça bir kelime, ilâhî cezbe, İlâhî tecelli.

    ŞUHÛD: Arapça, görmek, müşahede etmek demektir. Kaşanî şuhudu; Hakk'ı, Hak vasıtasıyla görmektir, diye tanımlar. Zıddı gaybettir. Ve bu gaybet, nefsin nazlarından uzaklaşıp görmemek anlamındadır.

    ŞUHUDU'L-MUFASSAL Fİ'L-MÜCMEL: Arapça, mücmelde, ayrılmış olanın görülmesi demektir. Zat-ı Ehadiyyette çokluğu görmek.

    ŞUHÛDÜL- MÜCMEL Fİ'L-MUFASSAL: Ayrılanda, mücmeli görmek anlamında Arapça bir ifade, Mufassal (çok) da mücmel (tek)'i görme.

    ŞUKÛFE: Farsça, çiçek demektir. Yüksek mertebe, yüce makam.

    ŞURB: Arapça, içmek demektir. Kula önce zevk (tadmak), sonra şürb (içmek), en sonra da reyy (kanmak) hali gelir. Bunlar, keşif halinde doğan ruhî nazlardır. Şurb için şu açıklama da yapılır: Temiz sır ve ruhların, varidat olarak gelen kerametler ile, karşılaşması ve bununla beslenmesi. Bu tıpkı su içmeye benzer. Salik, efendisine olan yakınlık müşahadesinin nurlarından kalbe gelenle, gıdasını alır.

    ŞUREYHİYYE: Sahabilerden Ebu'l- Mukaddem Şureyh b. Hani b. Mazyedi'l-Harisî (ö. 87/705)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

    ŞUR-ŞURİDE: Farsça, tuzlu, karışık, çığlık anlamlarına gelen bir kelime. Sur: Özel hal. Hal; Hakk'ın kelamını veya ibretli bir sözü duyanda, veyahut sema yapan salikte ortaya çıkan durum'a denir. Şuride: Dağınık, şaşkın, meczub, aşık; İlâhî cezbe çokluğundan hayretler içinde kalan salik.

    ŞUTTARİYYE: Işkıyye'nin kollarından olup Abdullah Şuttar (ö. 1415)'a dayandırılır.

    ŞÛÛN: Arapça, hal, rütbe, önemli iş, tabiat, ihtiyaç gibi anlamları olan şe'n kelimesinin çoğuludur. Şuûn-ı Zatiyye (zata ait işler): Zat-ı Ehadiyyetteki hakikat ve aynların nakışlarından ibarettir. Tıpkı ağacın, yaprakların, çiçek ve meyvelerin, tümünün birden, çekirdekte bulunduğu gibi. Bu, vahidiyyet hazretinde ortaya çıkar, kalem ile ayrıntılı hale gelir.

    ŞUZİYYE: XII. Asırda Seb'iniyye'den doğmuş olup, göçebe tarikatıdır.

    ŞÜKR: Arapça, bir kelime olup Türkçe'de de kullanılır. Yapılan iyiliği öğme anlamındadır. Nimetin değerini bilmek, ilim, hal ve amel ile olmak üzere üç türlüdür. Alimlerin şükrü dilde, abidlerinki fiilde, ariflerinki haldedir. Abdülkadir Geylanî, dil ile yapılan şükrün, nimetin Allah'tan olduğunu, kabul edip, onu halka bağlamamakla meydana geldiğini söyler. Kalp ile şükür de, "sendeki nimetlerin tümü, dışta ve içte, harekat ve sekenatındaki menfaatlerin, lezzetlerin cümlesinin, başkasından değil, ancak Allah'tan olduğuna, sürekli sağlam bir şekilde inanmakla, olur.

    Şükredene şâkir, şükürden aciz olduğunu idrak edene de şekûr denir. Bu son acizlik durumu için Türkçemizde bazı atasözü ve deyişler vardır: "Bin dilim olsa şükründen acizim", "sonsuz şükürler", bir de ayet-i kerim'e: "Şükrederseniz arttırırım" ibrahim/7.

    ŞÜKRÂVİZ: Farsça'dır. Sûfîlerin başlarındaki taçlara sardıkları parçaya "şükraviz" veya "risale" denir.

    ŞÜRÛD: Arapça, ürküp kaçmayı ifade eden bir kelime. Hakikat menzillerinden uzaklaştıran sıfatlardan kaçmak, hukuka yapışmak. Tusî, Şürûd'u anlatırken şöyle der: Salik'in hayatı boyunca sığınma durumunda olması ve ayıklığını, sıdk üzere bulundurması gerekir. Aksi halde, üzerine şürûd varid olur ve herkesten, bu durumdan kurtulmak üzere dua talebinde bulunur hale gelir. Eğer sık sık vecd sohbetlerinde bulunursa, o zaman şürûddan (ürküp kaçmaktan) kurtulur. Şürûd'a masiva'dan Hakk'a kaçış da denir.

    ŞÜŞTERİYYE: Ebu'l-Hasen Ali b. Abdil-lahi'ş-Şüşteri'n-Nimeyrî (ö. 668/1269)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

    ŞÜTÜR: Farsça, düzensiz, acılı, tatlılı, deve gibi anlamlar ifade eden bir kelime. İnsaniyet.

  5. #125
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    TA'ÂM: Arapça, yemek demektir. Tasavvuf! edepler arasında az yemek önem taşır. Cüneyd-i Bağdadî, Allah'ın rahmetinin, sûfîlerin üzerine üç yerde indiğini söyler ki bunlar: Yemek yedikleri zaman; onlar yemeği ancak yeterince yerler. Aralarında ilim müzakeresi yaparken; sûfîler sadece evliyanın hallerini anlatırlar. Sema yaptıklarında; onlar, ancak hakkan işitirler. Sûfiler çok acıkmadıkça yemezler, yediklerinde de ölçüye dikkat ederler. Yine sûfîler, sofrayı ganimet bilmez, yemek yerken aşırıya kaçmaz ve başkalarına da yük olmazlar.

    Az yemekten evliya olur kişi,
    Az yiyenlerin hakdır teşvişi,
    Çok yiyenlerdir ibâdet etmeyen,
    Çok yiyendir doğru yola gitmeyen.
    Eşrefzâde

    TA'N ETMEK: Arapça, ta'n dürtmek demektir. Kınamak ve aleyhde bulunmayı da ifade eder. Ta'n eden bizden, ettiren ise bizden değil: Bu, taş atan bizden, attıran bizden değil anlamında da kullanılır. Bu söz, tasavvuf yoluna giren kişinin, bağlı bulunduğu yola tenkit getirecek davranışlarda bulunmaktan sakınması, ölçülü olması ve dikkatli konuşması gerektiğini bildirir. Bu konuda Kur'an'da da şu mealde bir uyarı vardır: "Onların Allah'tan gayrî taptık (ilah) larına sövmeyin, sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler..." (En'âm/108).

    Zâhid bize ta'n eyleme
    Hak ismin okur dilimiz
    Sakın efsane söyleme,
    Hazrete varır yolumuz.
    Bezcizade Muhyiddin

    TÂ'AT: Arapça, itaat, muvafakat, emre boyun eğme gibi anlamları ihtiva eden bir kelime. Seyyid Şerif tâatı, bir emre isteyerek muvafakat etme, şeklinde tanımlar. Tâat ona ve Mu'tezile'ye göre, Allah'tan başkası için caiz olup, bu, irâdenin muvafakatidir (Emrin değil). Sülemî, tâatın nedenini, cehennem korkusu, cennet ümidi ve Allah'ın rızasına bağlar. İbadete verilen mânâlardan biri de tâattir. Allah'ın emirlerine uyana muti veya ehl-i tâ'at denir.

    TA'AYYÜN: Arapça belirme, anlamında bir kelime. Vahdet-i vücuddaki zattan ilk ortaya çıkan, beliren varlık mertebesine, ta'ayyün-i evvel (ilk belirme); ikinci varlık mertebesine de ta'ayyün-i sânî (ikinci belirme) denir. Ta'ayyünler cüz'î ve küllî olmak üzere iki türlüdür.

    TAB: Tabiat, mizaç anlamlarında Arapça bir kelime. Her şahsın hakkında, kendisiyle ilmin öne geçtiği şeye tab' denir.

    TABAKA: Mertebe, menzile hal anlamlarını içeren Arapça bir kelime. Şeyhlerle buluşma, onlardan tasavvuf eğitimi alma ve aynı yaşta olanların oluşturduğu cemaate tabaka denir.

    TABAKAT: Arapça, tabakalar, mertebeler anlamında çoğul bir kelime. Biyografileri, toplu olarak ihtiva eden kitaplar.

    TABİ'AT: Tabiat, seciye, karakter anlamlarında Arapça bir kelime. Cürcanî bunu, "cisimlere sirayet eden bir kuvvet olup, cisim onunla tabiî olgunluğuna ulaşır" diye tanımlamıştır.

    TABİB-İ RUHANÎ: Arapça, maneviyat
    doktoru demektir. Seyyid Şerife göre, maneviyat doktoru arif bir kişi olan şeyhtir. O, bu tıb ile kemâle erdirir, doğruya iletir. Eğer islâm'da bir psikolojiden bahsedilecek ise, en mükemmel psikologlar, sûfîlerdir. Zira onlar insanın iç âlemini keşfe çıkmış, durmak bilmeyen gezgin-kâşiflerdir.

    TABİRNAME: Arapça ve Farsça iki kelime-den meydana gelen bir sözcük, yorum mektubu anlamında. Uykuda görülen rüyaları yorumlamak üzere yazılan kitaplara, tabirname denir.

    TÂC: Farsça, süslü başlık anlamında bir kelime. Hükümdarların resmî günlerde, başlarına giydikleri murassa başlık. Bazı şeyh ve dervişlerin başlarına giydikleri çeşitli şekillerdeki külah, tâc olarak adlandırılır. Bu taca bakarak, giyen kişinin hangi tarikat-ten olduğu anlaşılırdı. Bu tâc, dövme yünden yapılırdı. Mevlevîlerin giydiği taca, sikke adı verilir. Tacın üst kısmına kubbe, başa geçen kısmına lenger denir. Tâcname : Taç geleneğini rivayetleriyle bildiren, her tarikatın taçlarını, şekillerini, destârlarını tesbit eden kitaplara denir.

    TAÇ GİYDİRİLMEK: Şeyhler tarafından müridlere törenle taç giydirilme töreni. Tasavvuf yolunda ilerleyip, olgunlaşan ve bu şekilde irşâd seviyesine gelenlere, şeyh tarafından taç giydirilir, ellerine de mühürlü bir "icazetname" veya "hilâfetnâme" verilir ki, bu bir tür diplomadır. Hırka da aynı durumda olanlara, törenle giydirilirdi. Meselâ Kâdiriyye tarikatında Şeyh, Fatiha suresini okur, Allah ve Peygamberimiz (s) den vekâlet kastederek, kendi eliyle hırkayı giydirir. Ondan sonra tarikat silsilesini okur ve şunları söyler: "Benim şeyhim Ahmed Efendi, bana mübarek eliyle giydirdi ve ona da şeyhi Hüseyin Efendi giydirdi. Ona da şeyhi Es'ad Efendi giydirdi..." bu isim silsilesini sonuna kadar okuyarak "ben dahi şeyhimin giydirdiği minval üzere sana giydiriyorum" der, veyahut icazetnameyi okur, tören bu şekilde sona ererdi.

    TAHAKKUK: Arapça, gerçekleşme demektir. Kâşânî, "Hakk'ı isimlerinin şekilleri olan âlemlerde görmektir. Bu durumda mütehakkık, ne Hak ile halktan, ne de halk ile Hak'tan perdelidir" şeklinde tanımlar. Hafnî de bu terimi şöyle tarif eder: "İnandığı kişi (Allah'ın) huzurunda sürekli durduğunu kalben anlamak". Bu, bir tür ihsan manasınadır. Yine, sûfînin Allah'ın verdiği ilimle, İlâhî hakikate erip, o hakikatle mütahakkık olursa, bu duruma tahakkuk denir. Serrâc, kulun hakikati bulmak ve Hakk'a ermek üzere bütün gücünü sarfetmesine tahakkuk, der. Bu durumdakilere ehl-i tahkîk veya ehl-i tahakkuk adı verilir.

    TAHALLÎ: Bir şeyin tatlı ve hoş olması, süslenmek gibi manaları ihtiva eden Arapça bir kelime. Kötü huyları terkedip, güzel huylarla bezenmeye tahallî denir. Söz ve davranışlarda sadıklara benzemeye tahallî denmekle birlikte, sırf dış benzeme yeterli değildir. Zira, Hz. Peygamber (s), imanın temenni ve tahallî ile olmayacağını, kalpte duyulup, amellerin de onu doğrulaması şeklinde ortaya çıkması gerektiğini söyler. Kur'an ahlâkı, bir müslümanın süsüdür. Hz. Peygamber'in bu ahlâkla tam anlamıyla mütehallî olduğunu görüyoruz.

    TAHALLÎ: Arapça, terketmek, boşlamak, yalnız başına kalmak gibi mânâları olan bir kelime. Tasavvufta ise, kişinin kendisini Hak'tan alıkoyan şeylerden yüz çevirerek halveti tercih etmesidir, şeklinde açıklanır. Bu mânâda tahallî, uzlet, yani insanlardan ayrılmadır. Nefsinden ayrılıp Allah'a yönelmek de tahallî olarak değerlendirilmiştir.

    TAHARET: Arapça temizlik demektir. Şeriatta, belirli azaları, özel şekilde yıkamaya taharet denir. Bir sûfî için, en sevimli şey, taharet ve nezâfettir: Elbiseyi temiz tutmak, misvak kullanmaya devam etmek, yaz-kış her Cum'a günü yıkanmak, güzel koku sürünmek, akar sulardan hoşlanmak, gusle devam, abdest üzerine abdest almak. Kalp temizliği; onu şüpheden, çekememezlikten, şirkten ve töhmetten kurtarmakla olur.

    TÂHATTUM: Yüzük takmak, bilmez görünüp susmak, bir şeyi saklamak mânâlarını ihtiva eden Arapça bir kelime. Ariflerin kalbi üzerinde bulunan Hakk'ın alâmeti.

    TÂHAYYÜR: Arapça, hayrete düşmeği ifade eder. Matlûbuna ulaştığı sırada arif kişilerin kalplerine inen şey. Bazı sûfîler tahayyürü şöyle tanımlar: Tahayyür; önce vuslat, sonra fakr sonra da şaşkınlığa düşmek şeklinde ortaya çıkar.

  6. #126
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    TÂHİR: Arapça, temiz olan demektir. Allah'ın, kendisine karşı gelmekten koruduğu kişiye denir. İçe ait tâhir, Allah'ın vesvese, hevâcis ve ağyardan koruduğu kişidir.

    TÂHİRÜ'L-BÂTIN: Bâtını temiz olan anlamında Arapça bir tamlama. Allah'ın vesvese ve şeytanî fikirlerden koruduğu kişiye denir.

    TÂHİRÜ'S-SIR: Sırrı temiz olan mânâsında, Arapça bir tamlama. Allah'tan bir an bile gafil bulunmayan kimseye denir.

    TÂHİRÜ'S-SIR VE'L-ALANİYYE: İçi ve dışı temiz olan demektir. Arapça tamlama. Allah'ın ve kullarının haklarına uyan kişi için kullanılan bir tâbirdir.

    TÂHİRÜ'Z-ZÂHİR: Dışı temiz olan anl***** Arapça bir tamlama. Allah'ın günah işlemekten koruduğu kişiye denir.

    TAHKÎK: Arapça, gerçekleştirmek anlamında bir kelime. İlâhî isimlerin şekillerinde Hakk'ın zuhur etmesine denir. Kulun gerçeği elde etmek üzere, bütün gücünü zorlaması. Cürcanî, tahkiki, bir şeyi delil ile ispatlamak olarak tanımlar.

    TAHLİYE-İ BÂTIN: İçi boşaltmak anlamında Arapça bir ifâde. Gönül dünyasında, Allah'tan başka herşeyi silip süpürmek.

    TAHT: Farsça, hükümdar koltuğu anlamında bir kelime. Bektaşî tâbiri olarak, Meydan'daki makamların en büyüğüdür.
    Diğer makamlarda olduğu gibi, burada da niyaz olunurdu. Tarikata yeni giren kişi, rehberinin delâleti ile buraya geldiğinde, ona burası şöyle tanıtılırdı: "Buna taht derler. Emr-i Sübhanî ile ve Selmân-ı Pak marifetiyle Hazret-i Peygamber-i Alışan için kurulan minber-i Resûlullah'tır". Şeyhlerin, alem, taç, taht gibi maddî dünyanın sultanlarının kullandığı eşyaları kabul etmeleri, zaman zaman, sûfîlerdeki siyasî eğilime işaret sayılmıştır.

    TAKDİS: Temizlemek, birini mukaddes kılmak anlamında Arapça bir kelime. Allah'ı, Hanlığına yakışmayacak şeylerden temiz kılmak, yüce tutmak; şirk, ayıp ve noksanlardan kesin olarak ve tamamen berî saymak, takdîs şeklinde tanımlanır.

    TÂK-I EBRU: Keman kaşlı anlamında Farsça bir tamlama. Sâlikin, ihmalkâr davranışta bulunarak, bulunduğu dereceden düşmesi.

    TAKINİYYE: Rafızî bir tasavvuf okulu.

    TAKIYYE: Arapça, korkmak, sakınmak anlamında bir kelime, inancını, yer ve zamana göre saklayarak, taşıdığının aksine bir inancı sergilemek.

    TAKÜD: Gerdanlık takmak, taklid etmek anlamında Arapça bir kelime, insanın yapmasında, etmesinde ve konuşmasında başkasına uyması. Başkasının sözünü delilsiz, hüccetsiz kabulden ibarettir. Başkasını taklid edene "mukallid" (taklidçi) denir. Bunun mukabili, tahkiktir. Tasavvuf ıstılahında taklîd; hâl ve makam ehlinin sözlerini söylemek, ancak ahlâklarıyla ahlâklanmamak, olgun olmadığı halde onlar gibi olgun gözükmeye çalışmaktır. Tahkîk ise bunun tam tersidir ve önemlidir. "Allah taklidimizi tahkîk etsin" duası, erbab-ı tasavvuf için tekâmüle ulaşma arzusunu belirtir.

    TAKVA: Arapça, korkma, sakınma, kaygılanma anlamında bir kelime. Cürcanî bu terimi, icabettiren fiillerden kendini uzak tutarak korunmak şeklinde tanımlar. Takvanın dışı Allah'ın hududunu muhafaza, içi de ihlâs ve niyettir. Takva; dini daha derin bir anlayışla yaşama olayıdır, dinde hassaslıktır. Takvada, ruhsattan kaçış, azimetle amel ediş söz konusudur. Bu yüzden, her ne kadar müftüler bir konuda fetva verseler de, sen, yine kalbine danış, derler. Takvayı üçe ayırırlar: 1. Avamın takvası: Bu sahibini ebedî cehennemden korur, 2. Havassın takvası: Sahibini cehenneme girmekten korur. 3. Ehassın takvası: Sahibinin cennette derecesini yükseltir ve Allah'ı müşahedeye lâyık kılar.

    TALİB: Arapça, taleb eden, isteyen demektir. Tasavvuf okuluna kaydını yaptırma durumundakilere tâlib denir. Tasavvufta, hedefe ulaşana kadar dört dereceden söz edilir:
    Tâlib, mürid, sâlik, vâsıl. Tâlib ilk derecedir. Tâlib eskiden hemen tasavvuf okuluna alınmaz, önce, bir süre durumu incelenirdi. Bazen işin altından kalkıp kalkamayacağını denemek üzere, hazırlık dersi yaptırılır bu aşamada başarılı olanlara, esâs ders verilirdi. Günümüzde görüldüğü gibi, bir kişinin paçasından, kolundan tutup zorla, gönüllü gönülsüz tasavvuf yoluna sokulmazdı. Sülûka kabul ediliş, çok ciddî bir konu idi. Bu sebeple, "men talebe ve cedde vecede" (isteyen ve bu isteğinde ciddî olan hedefe ulaşır) denmiştir. Yine bir isteklinin, tasavvufa girmeyi arzu etmesi durumunda, ona sünnet üzere bir istihare yapması tavsiye edilir, istiharedeki manevî işarete göre, tarikata kabul edilir veya edilmezdi.

    Tâlib olan tutar mürşid elini,
    Hakka verir ol dem can ü dilini,
    Tığbend ile bağlar mürid belini,
    Mürşidin pendini tutmak sezadır.
    Mehmed Ali Hilmi Dede Baba

    TALİBİYYE: Sale'de küçük bir Fas tarikatı.

    TAMME: Arapça, su taşkını, kıyamet ve âfet gibi mânâları olan, Arapça bir kelime. Nâzi'ât suresinin 34. âyetinde "Tamme-i Kübrâ geldiği zaman..." ifadesiyle geçen bu kelime, kıyamet günü anlamında kullanılmıştır. Maşları rastgele te'vil etmek.
    Kendini gösterme, kendini satma. Sülukun başlangıcında sâlikin dilinden dökülen marifetler. Şatah ifadeler.

    TAMS: Bir şeyin izini silme, belirsiz yapma anlamında Arapça bir kelime. Beşerî sıfatların gizliliklerinin, Rubûbî nurlara ait sıfatlarda kaybolması, yani kulun sıfatlarının Hakk'ın sıfatlarında yok olmasıdır. Kaşanî de yakın manada olmak üzere, seyr ü sülük yapanın sıfatlarının, tam olarak nurların nuru (Hakk) nün sıfatlarında yok olmasıdır, der. Bunu kısaca kulun, beşerî özelliklerinin İlâhî hüviyete bürünmesi şeklinde tanımlamak mümkündür.

    TAMTAM KAPU: Mevlevi tâbiri, Konya'da Mevlânâ türbesinin kuzey tarafında, mescidin sağlamlaştırılması için yapılan dayanak duvarı altında, kadınlar kafesine çıkılacak kapının açılıp kapanmasından meydana gelen sesten kinaye olarak kullanılırdı. Bu kapı şimdi mevcut değildir.

    TAMU: Cehennem demektir. Türkçe bir kelime. Gice gündüz işleri kamu Korkarım yerleri ola tamu. Süleyman Çelebi

    TARAB: Arapça, çırpınmak, sevinçten zıplamak anlamlarını ihtiva eden bir kelime. Cürcanî, tarab'ı sevinç veya hüzünden dolayı, insana gelen hafiflik diye tanımlar.

    TAREK: Farsça, başın tepe kısmına denir. Tacın dilimlerine târek adı verilir (bkz. Terk)

    TARÎK: Arapça, yol demektir. Alevîlerce kutsal sayılan ve kayın ağacından kesilerek hazırlanan 70-75 cm. uzunluğundaki sopaya denir. Tarîk'a aynı zamanda, "Evliya", "Erkân", "Dest-çub", "Serdeste" adları verilir. İki musâhib, törende ölü taklidi yapar, dede de yeşil kılıfından çıkardığı tarik'ı,

    Hâl erenler halidir
    Yol erenler yoludur
    Gafil olman gaziler,
    Gelen üstâd elidir

    Bismi Şah, destur-ı halife, Allah, Muhammed, yâ Ali diyerek, o musahiplerin sırtlarına üç kere değdirir. "Diyelim kalkmasına bir Allah" deyince, her ikisi de ölümden sonra dirilmiş gibi kalkar, dedenin ayaklarını öperler.

  7. #127
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    TARİF-HAN: Arapça-Farsça, açıklama yapan demektir. Eskiden tekke ve camilerde, namazdan önce, Peygamberimizin (s) ve İslâm büyüklerinin özelliklerine dâir yüksek sesle cemâate açıklamalarda bulunan görevlilere denirdi. Bu tâbir, vakfiyelerde geçmektedir.

    TARİKAT: Arapça, yol demektir. Bu kelime bir bakıma metot, usûl anl***** gelir. Şeyh denilen bir öğretmen nezâretinde, istekli (mürid veya tâlib) nin, Allah'a ulaşma, yani sürekli Allah tefekkür ve bilincini (ihsan) kazanma konusunda takip ettiği usule veya metoda, tarikat adı verilir. Tarikat, bunu gerçekleştirmek maksadıyla, farz ve vacibin ötesinde bir takım nafilelere, özellikle sünnetlere ağırlık verir. İlk devirde sûfîler, kendilerinden daha deneyimli durumda olanlardan yararlanmakla birlikte, bugün bildiğimiz şekliyle teknik mânâda tarikat kurmamışlardı. Tari-katlaşma (veya organize tasavvuf) hareketi, yaklaşık XII. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Tarikatlar, şeriata bağlı olan ve olmayan diye, ikiye ayrılır. Tarikatları;

    1) Tarîk-ı Ahyâr: ibâdet ve takva yoluna ağırlık veren tarikat,
    2) Tarîk-ı Ebrâr: Nefse çile çektirme yönü özellik kazanan tarikat,
    3) Tarîk-ı Şuttâr: Aşk ve vecd ile hedefe ulaşmayı amaçlayan tarikat olmak üzere, üçe ayrımak da mümkündür. Tarikatlar, zamanla kollara ayrılarak iyice çoğalmışlardır.


    Zikri, tefekkürî (sessiz) çeken tarikatlar olduğu gibi, dil ile açıktan çekenler de vardır. Kimi tarikatlar, zikri oturarak, kimi de ayakta yapar. Şeriat, tarikat, hakikat üçlemini kısaca şöyle anlatmak mümkündür: "Şeriatta şu senin bu benim; tarikatta, şu senin, bu da senin: hakikatta, şu ve bu, ne senin ne de benim, her ikisi de Allah'ın". Tarikatlar, kurucusu olan Şeyhlerin adlarıyla anılır: Meselâ, Hacı Bayram Veli'nin kurduğu tarikata, Bayramiyye; Hacı Şaban Velî'ninkine Şa'bâniyye; Hacı Bektaş Veli'ninkine de Bektaşîyye denir. Cürcanî, tarikatı, makamlarda yükselip menzilleri kat ederek Allah'a ulaşan sâliklere mahsûs gidiş, şeklinde tanımlar.

    Şeriattır tarikatın kapısı
    Tarikattır hakikatin yapısı
    Hakikattir marifetin tapısı
    Marifet gevheri hazinetullah.
    Mehmet Ali Hilmi Dede Baba

    TARİKAT CİHAZI: Tarikat mensup-larının sırtlarına giydikleri elbise, başlarına giydikleri külah, ayaklarına giydikleri papuç, ellerinde taşıdıkları asa (baston), bellerine takındıkları kemer, sırtlarındaki hırka vs. gibi şeyler hakkında kullanılan tâbirdir.

    TARİKATÇI: Mevlevi tâbiridir. Tarikata yeni girenlere, tarikat usûl ve erkânını öğretmekle görevli bulunan dede-ye, tarikatçı denir. Buna pîş-kadem veya ser-tarîk de denir. Çelebi Efen-di'nin yardımcısı makamındadır.

    TARİKATÇI KÖÇEĞİ: Köçek, Farsça küçik'den bozmadır, küçük manasınadır. Bu, bir Mevlevî tâbiridir. Tarikatçının hizmetinde bulunan cân'a verilen addır.

    TARİKATÇI MEZARI: Mevlevî tâbiridir. Mevlânâ'nın türbesinin Babü's-Selâm'dan girilince, sol tarafında bulunan mezarlığa verilen isim.

    TARÎK-I AHMED-İ MUHTAR: Arapça, seçilmiş Ahmed (Hz. Muhammed-s-)'in yolu anl*****, Os-manlıca-Farsça usûl üzere yazılmış bir tamlama. Hz. Muhammed (s)'in yolu. Bütün sûfiyye tarikatlarının hepsi, Tarikat-ı Muhammediy-ye(s) dir.

    TÂRİK-İ DÜNYA: Arapça, dünyayı terke-den kişi demektir. Dünya ile alâkasını kesen, uzlete çekilen (misantrop) kişi için kullanılan bir tâbirdir.

    Târik-i dünyâ geçünür derbeder,
    Der tama itme bana, kendi eder.
    Vâhid

    TASARRUF: Arapça, bir işte hareket etmek, bir işin içine girip idare etmek, gibi anlamlan olan bir kelime. İnsanlara, eşyaya, çeşitli şekillerde etki etmek, onları idare etmek, Allah'ın çok yakın dostlarına bahşettiği bir lütuf ve keramet olarak tanımlanan tasarruf olayında, "attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı" (Enfâl/ 17) âyetinde ifade edildiği gibi, gerçek fail Allah'tır. Sûfiler bu durumu, maşayla sobadan ateş alan adamın haline benzetirler. Sobadan ateşi alan maşa mıdır, yoksa adam mı? Bu misalde, Allah dostunun yeri maşa'dır. Abdülkâdir Geylânî gibi bazı büyük velîlerin, öldükten sonra da tasarruf ettiği, sık sık nakledilir. Tasarruf için ism-i azam başta olmak üzere, bazı Esmâ-yı İlâhî ve bazı me'sûr ibareler kullanılır. Ancak bu gibi esmanın etki edebilmesi, kişiye bağlıdır. Yani tesir için, Hz. İsa ağzı gereklidir. Tasarrufta gerçek fâillin kul olduğuna inanmak, şirktir, zira gerçek fail Allah'tır. Tasarrufta etkili olanlara el-Bâzü'l-Eşhel (tuttuğunu koparan doğan kuşu) adı verilir.

  8. #128
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    TASAVVUF: Arapça, yün giymek anlamında bir kelime. Kul ile Allah arasında ihsan olayının gerçekleşmesi, veya kulun ihsan vasfını kazanmasının yollarını gösteren bir ilim. Batinî fıkıh. Tasavvufun binden fazla tarifi yapılmıştır. Her sûfî, içinde bulunduğu hale göre, tasavvufu tarif etmiştir. Halvetî şeyhi, Ömer Ruşenî Dede'nin manzumesi, çeşitli tasavvuf tanımlarını 'içermesi açısından önem arzeder:

    Tasavvuf, terk-i da'vâdır, demişler
    Dahi, ketmân-ı mânâdır demişler
    Tasavvuf, terk-i kîl ü kale derler.
    Hemen vecd ü sema u hâle derler.


    Tasavvuf, hıfz-ı evkât demişler
    Tasavvuf terk-i tâmâte demişler.
    Tasavvuf, babıdır bezi ü atanın.
    Tasavvuf, beytidir mihr ü vefanın

    Tasavvuf, bir hidayettir Hûda'dan
    Bunu söylemedim bil hevadan
    Tasavvuf, terk-i evtândır demişler.
    Tasavvuf, hicr-i ihvandır demişler.

    Tasavvuf dâim olmakdır murâkıb
    Olub irte gice hâlin muhasib
    Tasavvuf etmemekliktir tasarruf.
    Hakk'ın emrine itmeyüb tasallut

    Tasavvuf, kalbi Hakk'a bağlamaktır
    Yüreğin aşk odiyle dağlamakdır.
    Tasavvuf, hüsn ü hulk ile edebdir.
    Velî, hüsn ü edeb itâ-yı Hak'dır.

    Tasavvuf, bilmedir atvar-ı kalbi
    Eridüb koymıya kalbinde kal(ı)bı.
    Tasavvuf, yâr olub bâr olmamakdır.
    Gül-i gülzâr olub har olmamaktır.

    Cihanın şahı Abdullah Ensâr(î)
    Demiş yâr ol velf bâr olma zinhar
    Düşüben aşk odına bî tekellüf
    Yanıp gülü kül olmakdır tasavvuf

    Yanar bir şem'idir Hakk'ın tasavvuf
    Dememektir iyiye yavuza tüf.
    İradettir demiş ba'zı, tasavvuf, ı
    Demeyüb şeyhine üstadına yuf.

    Demiş bir uğrayan feth ü fütuha
    Tasavvuf bezi-i nefse, bezl-i ruha
    Keramet satmamaktır tasavvuf.
    Hakk'ın işinde itmeyüb tasarruf,

    Vefa göstermedir mânend-i Yusuf
    Ganimet bilmedir vakti tasavvuf
    Geçen ömür için edüb teessüf.
    Cefa eden kesân içün telattuf,

    Demiş Zünnun-i Mısrî kim tasavvuf
    Kabul-i şer'dir, terk-i tekellüf
    Demiş Maruf-ı Kerhî kim tasavvuf
    Temellüktür, tehalluktur, telattuf.

    Ebû Bekr ü Ömer der kim tasavvuf
    Ta'arruftur, ta'aarruftur, ta'arruf
    Denilmişdir tasavvuf masebakdan..
    Sükûn-i kalbdir maduna Hak'dan.

    Demişdir bu sözü Hamdûn Kassâr
    Mürid-i bu Türab şeyh-i ebrâr
    Tasavvuf oldur olub çeşm-i tayyar.
    Ola ahval-i kalbi ayn-ı seyyar.

    Demişler bu sözü sahib icabet
    Nedir dense tasavvuf? De: İnâbet
    Olar kim şeyhlik temkine derler.
    Tasavvuf tevbe vü telkine derler.

    Ebû Osman Mekkî'nin sözüdür
    Tasavvuf zühd ü takvanın özüdür
    Demiştir kim tasavvuf, Bişr Hâfî.
    Eridüb etmedir gönlünü safî

    Tasavvuf dur diyen İbrahim Edhem
    Tarikatta Hakk'ın durmağı muhkem
    Tasavvuf dur denilmiş üns ü kurbet.
    Arayerden sürünüb havf ü heybet

    Tasavvuf buğz-ı dünya-yı demdir.
    Bu sözü söyleyen bil Ruşenîdir
    Kitabında demiş sâhib-i tasavvuf
    Cemil on (10)dur erkân-ı tasavvuf

    Tasavvuftur denilmiş safvet-i kalb
    Hûda'dan gayriden kalbin idüb kalb
    Tasavvuf halkdan kaçmağa derler.
    Öziyçün Hakk'a yol açmağa derler

    Keramet satmamaklıktır keramet
    Keramettir denilmiş terk-i âdet
    Muhib mahbubla ey sahib-i saadet.
    Görüb söyleşmedir keşf ü keramet.

    Tasavvufu yine aynı şekilde manzum biçimde anlatma çabası, Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi'de de görülür:

    Bidayette tasavvuf, sûfî bî-cân olmaya derler
    Nihayette, gönül tahtında sultân olmaya derler.

    Tarikatde, ibâretdir tasavvuf mahv-ı sûretden
    Hakikatde, sarâ-yı sırda mihmân olmaya derler.

    Bu âb u kil libâsından tasavvuf, ân olmakdır
    Tasavvuf cism-i safî nûr-ı Yezdan olmaya derler.

    Tasavvuf, lem'ayı envâr-ı Mutlak'dan uyarmakdır
    Tasavvuf, âteş-i aşk ile sûzân olmaya derler.

    Tasavvufda şerait nâme-i hestîyi dürmekdir
    Tasavvuf, ehl-i şer'u ehl-i iman olmaya derler.

    Tasavvuf ârî olmaktır hakîmen âdetullaha
    Tasavvuf, cümle ehl-i derde derman olmaya derler.

    Tasavvuf ten tılsımın ism miftahıyla açmaktır
    Tasavvuf, bu imaret küllî viran olmaya derler.

    Tasavvuf, kâli hâle tebdil eylemekdir bil
    Dahi her söz ki söyler âb-ı hayvan olmaya derler.

    Tasavvuf ilm-i ta'bîrât u te'vîlâtı bilmekdir
    Tasavvuf can evinde sırr-ı Sübhân olmaya derler.

    Tasavvuf hayret-i kübrâda mest ü vâleh olmakdır
    Tasavvuf Hakk'ın esrarında hayran olmaya derler.

    Tasavvuf kalb evinden mâsivallahı gidermektir
    Tasavvuf kalb-i mü'min arş-ı Rahman olmaya derler.

    Tasavvuf her nefesde şarka vü garba erişmekdir
    Tasavvuf bu kamu halka nigehbân olmaya derler.

    Tasavvuf cümle zerrât-ı cihanda Hakk'ı görmekdir
    Tasavvuf gün gibi kevne nümâyân olmaya derler.

    Tasavvuf anlamakdır yetmiş iki milletin dilin
    Tasavvuf âlem-i akla Süleyman olmaya derler.

    Tasavvuf urvetü'l-vüskâ yükün can ile çekmekdir
    Tasavvuf mazhar-ı âyât-ı gufran olmaya derler.

    Tasavvuf ism-i a'zamla tasarrufdur bugün kevne
    Tasavvuf cam-i ahkâm-ı Kur'ân olmaya derler.

    Tasavvuf her nazarda zât-ı Hakk'a nazır olmaktır
    Tasavvuf sûfî'ye her müşkil asan olmaya derler.

    Tasavvuf ilm-i Hakk'a sînesini mahzen etmekdir
    Tasavvuf sûfî bir katreyken umman olmaya derler

    Tasavvuf küllî yakmakdır vücûdun nâr-ı la ile
    Tasavvuf nûr-i illâ ile insan olmaya derler.

    Tasavvuf onsekiz bin âleme dopdolu olmaktır
    Tasavvuf nuh felek emrine ferman olmaya derler.

    Tasavvuf "Kul kefâ billâh" ile da'vet durur halkı
    Tasavvuf "irciT lafziyle mestân olmaya derler.

    Tasavvuf günde bin kerre ölüp yine dirilmektir
    Tasavvuf cümle âlem cismine can olmaya derler.

    Tasavvuf zât-ı insan zât-ı Hak'da fânî olmakdır
    Tasavvuf "kurb-ı ev ednâ" da pinhân olmaya derler;

    Tasavvuf canı canana verip azade olmakdır
    Tasavvuf can-ı canan cân-ı canan olmaya derler.

    Tasavvuf bende olmakdır hakikat hak ey İbrahim
    Tasavvuf şer'-i Ahmed dilde burhan olmaya derler.

    Biz tasavvufu şöyle tanımlarız: "Kur'an-ı Kerim'i Hz. Resûlullah (s) gibi yaşamaya çalışmak"

  9. #129
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    TASFİYE: Arapça, arındırma, saflaştırma demektir. Tasavvuf erbabına göre insan, Allah'ın katında iken, tertemizdi, oradan bu âleme gelip nefs hırkasını giyince, o temizliği gitti, kirlendi. işte insanın bu dünyada, tekrar melekût alemindeki temizliği kazanması, nefs kirinden arınmasıyla mümkün olur ki, bu arınma işine tasfiye denir. Tasfiye-i nefs tâbiri de, aynı anlamdadır. Diğer bir anlamda, kişinin, Kur'ân-ı Kerim'de çizilen programa göre bir hayat sürdürmesi ve hayat boyu ondan zerre kadar şaşmamasıdır. Hareketleri, kafasından geçirdiği düşünceleri islâm'a aykırı olmama halindeki kişi saflaşmış, olgunlaşmıştır.

    TASI OKUMAK: Tas, Türkçe su içmeye yarayan kaba denir. Cinleri toplamak amacıyla, tasa doldurulan suya, efsun okumak manasında bir tâbir. Cinciler, hastaların el ve yüzlerini bu suyla yıkadıkları takdirde iyileşeceklerini söylerler.

    Olup bir zaman ol dahi münkatı'
    Hemen tas okurlardı lâ yankatı'
    İzzet Molla

    TASLİYE: Arapça, birinin ardından gelmek, dua etmek gibi anlamları olan bir kelime. Bu, zikreden hakkında kullanılan bir tâbir olup, ehl-i zahir, ehl-i bâtın, evliya, enbiyâ ve ehl-i huzur kişiler için rahmetin var oluşunu ifade eder.

    TAŞRA MEYDANCISI: Mevlevî tâbiri. Konya'daki ana dergahta, büyük Mevlevî tekkelerinde iki meydancı dede bulunurdu. Birine "içeri meydancısı", diğerine de "dışarı meydancısı", yani "taşra maydancısı" denirdi. Küçük dergâhlarda taşra meydancılığını, kazancı dedeler yaparlardı. Meydancı dedeler direkt olarak şeyh'in emri altındaydılar. Bu dedelerin görevi; yaptığı gezilerde şeyhe arkadaşlık etmek, dergâhın iç ve dış hizmetlerini görmekti.

    TATAVVU: Arapça, yumuşamak, kendini itaate getirmek, nafile ibâdet yapmak anlamlarını ihtiva eden bir kelime. Cürcanî, farz ve vacipten ayrı yapılan ibâdetleri, nafile olarak tanımlar. Bu, şer'î mükellefiyetin dışındadır; tasavvufta önemi büyüktür. Farzlar ve vacipler, sûfîlerce fevkalade titizliği gerektiren tekliflerdir. Nafile denilen ve farzın, vacibin dışındaki ibadetler de , takva ve vera gereği olarak büyük önem arzederler.

    Bu husus şöyle zincirleme bir sıra arzeder: Edeblere önem vermek gerek. Edebi kaybeden sünnete bağlılıkta za'fa uğrar; sünneti yaşamakta za'fa uğrayan vaciplerde gevşek davranır. Vacibde ihmal gösteren, farzı uygulamakta za'fa uğrar. Farzlarda titiz olmayanın da imanı zayıflar. Bu formül çerçevesinde, edeb ve sünnetlere önem vermek, farzlara verilen önemi güçlendirici olarak görülür. Farzları tam yapan, kulluğu tam yapmış demektir. Bir kimse tam anlamıyla kul olursa, artık o tevhid ehlidir. İşte bu yüzden Hallâc-ı Mansûr, ruhsatları terkettiğini, dört mezhebin zor (azimet) yanlarından kendine yeni bir mezhep oluşturduğunu ve onunla amel ettiğini söyler. Mesela Hallaç, vera gereği olarak, her vakit namazını gusül abdesti ile kılardı. (K. Ahbâri'l-Hallâc) Azimetle amel, tasavvufta vazgeçilmez bir unsurdur.

    TAVUSİYYE veya TAUSİYYE: Taûsu'l-Haremeyn (Tâvûsu'l-Harameyn) lakabıyla tanınmış Ebu'l-Hayr İkbal'e dayandırılan bir tasavvuf okulu. Cüneydiyye'nin kollarından biridir.

    TAVAF: Arapça, dönmeyi ifâde eden bir kelime. Kişinin kendi mahiyetini, sınırını, menşeini ve bulunduğu yeri anlamasından ibarettir. Kişinin ilminin, gücünün, hayatının, iradesinin, konuşmasının, görmesinin ve duymasının (ki hepsi şer'î tavaftaki gibi yedi özelliktir) Allah'a râci olduğunu anlaması, bu bilince ulaşmasına tavaf denir. "Onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli olurum..." hadisi, bu hususa delâlet eder. Tavâfu'l-İfâda: İlâhî feyzin devam etmesini sağlamak üzere, manevî yükselişi sürdürmek. Tavâfu'l-Vedâ': Hal yolu ile Allah'a ulaşan hidayete, denir.

    TAVALİ' : Arapça tâli' kelimesinin çoğuludur, pırıltılar ve doğuşlar anlamını ifade eder. Kaşanî bunu şöyle tanımlar: Kulun iç alemine doğan ilk tecelliye denir ki bu, onun ahlâkını, özelliklerini, içini aydınlatmak suretiyle güzelleştirir. Tavâli, levâih ve levâmi'den daha güçlü ve kalıcıdır.

    TAVÂRIK: Arapça, kapı çalanlar, gece gelenler ve doğanlar gibi anlamları olan çoğul bir kelime, tekili târık'tır. Gece münacât sırasında, kulun kalbine doğan müjdeci bir ilham.

    TAVASSUT: Arapça, orta yolu tutmak, bir şeyin ortasında bulunmak anlamında bir kelime. İnsana ait berzahtan ikincisi. Bu, Rahman? hakikatlar vasıtasıyla insanlık köleliğinden kurtulmaktır.

    TAVAŞİYYE: Nureddin Ali b. Abdillahi't-Tavâşî'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu. Kadiriyye'nin kollarından biri.

    TAYBİYYE: Cezûliyye'nin Quezzen'deki Fas kolu.

    TAYFURİYYE: Ebâ Yezid Tayfur el-Bistâmî (ö. 261/874)'nin bağlıları bu isimle anılmaktadır. Buna Bâyezidiyye de denilir.

    TAYLASAN: Arapça, sarığın yukarıdan bırakılan sarılmayan kısmına denir. Bu, ya sağa ya da sola sarkıtılır. Bazen iki taylasan olur, biri sağa diğeri sola sarkıtılır. Taylasan, bazan aşağı sarkıtılmadan çene altından dolandırılır ki, buna "çene altı" anlamında olmak üzere "Tahte'l-Hanek" denir.

    TAYY-I ZAMAN ve TAYY-I MEKAN: Tayy, Arapça dürülmek anlamını ifade eder. Allah'ın, dostlarına bahşettiği kerametlerden biri de, Miraç gecesinde Hz. Peygamber (s)'in yaşadığı türden olmak üzere, onlara bir anda, uzun mesafeler kat' ettirmesidir. Zaman ve mekanla kayıtlı insan bedeninde, zaman ve mekan sınırlamasından kurtulmuş "ruh" denen varlığımıza (veya özümüz) dayandırılmak ile anlatılması basitleşen bu olay, evliya biyografilerinde sık sık rastlanır.

    TAZİYYE: Şeyh Ebû Salim İbrahim et-Tâzî'ye dayandırılan ve Medyeniyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

    TE'AVVUZ: Arapça, sığınmak, korunmak anlamında bir kelime. Sûfî.cismanî veya ruhanî hayatında şeytanın hücumuna maruz kalırsa veyahut Allah'tan başka genel olarak neyle mübtelâ olursa, Allah'a sığınır.

    TEBER: Farsça, balta demektir. Bir sapa geçirilmiş, keskin yüzü kavisli, sapının iki ucuyla, keskin yerinin ters tarafından birer sivri ve süngü tarzında çelik bulunan sapından başka her yeri yekpare yapılmış bulunan keskin balta. Gezgin dervişler, yolculukta yırtıcı hayvan ve düşmandan korunmak için, ellerine teber alırlardı. Bu teberin "bir yüzlü teber", "iki yüzlü teber" diye iki türü vardır. Teber, Osmanlı ordusunda savaş âleti olarak kullanılmıştır. Bazı teberler üzerinde şu ibareler yazılırdı:

    Destime aldım teberi
    Kimseden itmem hazeri.


    "Tîğ-ı Teber, Şâh-ı Levend" deyimi çırılçıplak, hiç bir şeyi kalmamış iflas etmiş kişiye denir.

    Yine seyyah oluban destime aldım teberi
    Yine ben azm-i diyar itmeye kıldım seferi.
    Seher Abdal

    Teberdir sureta gerçi velî bir berk-i sûzândır
    Hararetten ağız açmış şehid intikamiyçün.
    Lâ-edrî

    Ben erenler nacağıyım, o ışıklar teberi,
    Ben savaş günü çeriyim, o hemen çerde çeri.
    Taşlıcalı Yahya Bey

  10. #130
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443
    TEBETTÜL: Tebettül, Arapça inkitâ1 yani kesilmek demektir. Bu ifâde Kur'ân-ı Kerim'de geçer: "Kendini tam olarak Allah'a ver" (Müzzemmil/7). Bir kişinin kendini dünyadan çekip tamamen Allah'a vermesine, tebettül denir. Hakikati müşahede etmek üzere, isteklerden ve hazlardan tam anlamıyla sıyrılmak. Hz. Fatıma'nın lâkabı, Betûl idi ki, dindar, iffetli anl*****dır. Ayrıca hiç evlenmemiş kadınlar için, Betûl tâbiri kullanılır.

    TECELLÎ: Arapça, açık ve zahir olmak demektir. Kaşanî ve Cürcanî'ye göre; gaybden gelen ve kalbde ortaya çıkan nurlara tecellî denir. Her ilâhî ismin tecellî ettiği yere ve yöne göre, tecellînin kendisinden çıktığı gaybler yedidir:


    1. Gaybu't-Hak,
    2. Gay-bu'l-Hafâ,
    3. Gaybu's-Sır,
    4. Gaybu'r-Rûh,
    5. Gaybu'l-Kalb,
    6. Gay-bu'n-Nefs,
    7. Gaybu'l-Letâifi'l-Bedeniyye.

    Bu gayblerin açıklaması şu şekildedir:

    1. Gaybu'l-Hak : Hakk'ın gaybî ve ona ait hakikatlardır.

    2. Gaybü'l-Hafâ : Ev Ednâ mertebesinde en hafi temyiz ile mutlak gaybdan etki alan gaybü'l-hafâdır.

    3. Gaybü's-Sır : Kabe Kavseyn mertebesinde, hafî temyiz ile gaybet-i ilâhîden ayrılan gaybu's-sırdır.

    4. Gaybü'r-Rûh : O da tâbi-i emri de temyiz-i ahfâ ve hafî ile ayrılan sırr-ı vücudî mertebesidir.

    5. Gaybü'l-Kalb : Bu da, ruh ile nefsin kucaklaştığı yer olup, sırr-ı vücûdîyi istilâ mevkiidir ve cemî-i kemalin ehadiyyeti kisvesinde sırr-ı vücudînin ortaya çıktığı süslü gelin sandalyesidir.

    6. Gaybü'n-Nefs : Bu da manevî manzaralara ısınma (yakınlaşma) derecesidir.

    7. Letâif-i Bedeniyye Gaybi : Bu da toptan ve tafsilâtlı olarak latifelerin hak kazandığı şeyi keşfetmek üzere, fikrî nazarların atıldığı yerdir.

    Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken,
    Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana.
    Avnî

    Yine tecellînin ikiye ayrıldığını görürüz:
    1. Ruhanî tecellî,
    2. Rabbani tecellî.

    Rabbanî tecellî de, ikidir:
    a) Ulûhiyyet tecellîsi: Bu, Hz. Mu-hammed (s)'e mahsustur,
    b) Rubûbiyyet tecellîsi: Hz. Musa'ya mahsus olan tecellî (A'râf/143).

    TECELLÎ-İ ASAR: Arapça, eserlerin tecellî etmesi (ortaya çıkması) demektir. Cismanî şekilde, gözle gördüğümüz, şu şehâdet âlemi.

    TECELLÎ-İ EF'ÂL: Arapça fiillerin (eylemlerin) tecellî etmesi (ortaya çıkışı) demektir. Allah'ın fiilerinden birinin, kulun kalbine açılması. Yolun başında olanlar (mübtedî) için burası korkulu ve ayak kayacak tehlikeli bir yerdir. Burada sapıtmamak ve yanılmamak gerek. Bu mertebeyi atlatan tecellî-i esmâ'ya geçer. Mahiyetini erbabı bilir.

    TECELLÎ-İ ESMA: Arapça, isimlerin tecellîsi (ortaya çıkışı), demektir. Allah'ın güzel isimlerinden birinin, kulun kalbine açılması. Bu tecellî meydana gelince kul, o ismin nurları altında öylesine mağlub olur ve şaşırır ki, Allah'a o isimle seslense, Allah ona karşılık verir. Sülük mertebelerinin dördüncüsünde, tecellî-i esma olayı zuhur eder.

    TECELLÎ-İ RAHÎMÎ: Arapça, Rahîm olan (Allah) a ait tecellîyi (ortaya çıkışı) belirten bir ifade. Allah tarafından, inananlara, sıddıklara verilen kemalâta Tecellî-i Rahîmî adı verilir. Buna, tecellî-i hâs da denir. Marifet, tevhid, rızâ, teslim, tevekkül, yasaklardan şiddetle kaçınmak şeklinde ortaya çıkan bu tecellîler sayesinde, mü'min, kafirden; mutî, âsîden; olgun, noksandan ayrılır.

    TECELLÎ-İ RAHMANI: Arapça, Rahman olan (Allah) a ait tecellîyi (ortaya çıkışı) ifâde eden bir sözcük. Allah tarafından mevcudata bahşedilen varlık, ki bu tecellîye, tecellî-yi âm denir.

    TECELÜ-İ SIFAT: Sıfatlara, ait tecellîyi (ortaya çıkışı) ifade eden Arapça bir sözcük. Allah'ın sıfatlarından bir sıfatın, kulun kalbinde ortaya çıkması. Allah'ın sıfatlarından biriyle, mesela işitme sıfatıyla tecellîye maruz kalan bir kimse, cansız varlıkların zikrini işitir hâle gelir. Buna, "Hakka'l-Yakîn" makamı denir.

    TECELÜ-İ SIFÂTÎ: Sıfatlara ait tecellîyi ifade Arapça bir sözlük. Mebdei, zatdan ayrılıp, ortaya çıkacak (belirecek) şekilde, ilâhî sıfatlardan biriyle meydana gelen tecellîye denir.

    TECELÜ-İ ŞUHÛDÎ: Arapça, şuhûdî (gözle görülür şekilde) ortaya çıkışı ifade eden bir sözcük. Nur adını almış olan varlığın, ortaya çıkışı, için kullanılan bir tâbirdir.Yani tecellî-i şuhûdî, Hakk'ın yaratmış olduğu kâinatta, isimlerin ortaya çıkışıdır ki buna, nefs-i Rahman da denir.

    TECELLÎ-İ ZATÎ: Arapça, zâta (öze) ait tecellî (ortaya çıkış) demektir. Sıfat söz konusu olmaksızın, zâtın başlangıcı olan tecellî için kullanılan bir tâbirdir. Zat tecellîsi; esma ve sıfat tecellîsi vasıtasıyla olur. Onlarsız olmaz. Hakk'ın zatının, mevcudata, perdeler ardından (isim ve sıfat perdeleri) tecellî etmesi zarurîdir.

    TECERRÜD: Arapça, soyunmak anlamında bir kelime. Allah'tan gayri her şeyden sıyrılıp, Allah'a yönelmek. Bu durumda olanlara ehl-i tecrîd denir.

    TECESSUD: Arapça, cisimlenme demektir. Ruhun cesedleşmesi. Batıdaki parapsikoloji çalışmalarında bu olaya, reflek-siyon veya materyalizasyon denir. Veli'nin ruhunun başka bir yerde bedenî olarak gözükmesi. Bazen, ölen velî için de aynı durum söz konusu olmaktadır. Mânâ varlıklarının maddeleşmesine, Kur'ân-ı Ke-rim'deki Hz. Cibril'in, Hz. Meryem'e tam bir insan gibi temessül etmesi (Meryem/17), Hz. ibrahim'e insan şeklinde 3 meleğin gelmesi (Zâriyat/24-29), Cibril'in Dıhye şeklinde vahiy getirmesi, şehid olduktan sonra Mus'ab b. Umeyr'in kılığına giren bir meleğin, savaş alanında sancak elinde savaşa devam etmesi vb. gibi olaylar, te-cessüdün varlığına delil kabul edilir. Muhyiddin Arabi'nin şeyhlerinden 110 yaşındaki Fatıma'nın tefekkür ederek okuduğu Fatiha suresinin manasının tecessüdle insan haline gelip, kendisine hizmet etmesi de, bu kabil olaylardan sayılabilir. Cinler de maddîleşebilir.

    TECRÎD-TEFRÎD: Arapça, yalnız başına kalmak, tek tek yapmak, soyutlanmak vs. gibi anlamları olan iki kelime. Sâlikin dışını mal ve mülkten, içini de karşılık bekleme anlayışından arındırması. Tecrîd, malik olmamak; tefrîd, memlûk olmamaktır. Tecrîd, kalbi Allah'tan başka şeylerden uzak tutmak; tefrîd, Hakk'ı sânına layık olmayan sıfatlardan yüce tutmak, O'nu ferd (eşsiz, benzersiz) olarak görmek.

    Meslek-i tecrîddir feragat evi,
    Terk-i mal eyle hanümandan geç. Fuzulî

    TEDANİ: Arapça, yaklaşma demektir. Mukarreblerin miracı. Mukarrabinin miracı verasetsiz (bi'l-esâle) olursa, "kâbe kav-seyn" mertebesine ulaşır. Verâset-i Muhammediyye ile olursa, "ev ednâ" mertebesine varır. Bu mertebe "rakikatü"t-tedânî"nin başlangıcıdır.

    TEDBÎR: İşi idare, etmek, sonunu düşünerek bir iş yapmak gibi anlamları bulunan, Arapça bir kelime. Hayırlı olduğunu bilmekle bir şeyin sonu üzerinde düşünmek. İşleri, sonlarını bilmek suretiyle yapmaya çalışmak . Allah hakiki tedbîr sahibi, kul ise mecazen tedbîr sahibidir. Takdire yapışmanın, tedbiri terkten ziyâde, en yüksek tedbire sırtı dayamak şeklinde yorumlanması gerekir. Avamımın maddî tedbiri ile, havassın mânâdaki tedbiri arasında, önemli nitelik farkı vardır.


    Sûfîyyenin tedbiri terkeylemek sözünden, avammın anladığı manadaki tedbiri terketmek anlaşılmalıdır. Zira sûfî, Hz. Peygamber (s) in yolundan giden ve O'na sımsıkı bağlı kalan kişidir. O'nun tavsiye ve öğretisine rağmen, tedbir'den uzak kalması düşünülemez. "Kim Allah için olursa (yani Onun rızasını kazanmak üzere çabalarsa), Allah da onun lehinde (yani umurunu üzerine alır) olur" hadisi, kanaatimizce bir tür tedbiri içermektedir. Biz sûfiyyenin tedbiri terkden, neyi anladıkları üzerinde biraz daha düşünmek ve yorum yapmak gerektiğine inanıyoruz ki, tedbîr her halükârda esastır, terkedilmez.

Benzer Konular

  1. Kuran ve Tasavvuf
    Emre1974tr Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 30-12-2012, 04:18 AM
  2. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 38
    Son mesaj: 17-04-2010, 02:31 AM
  3. Tasavvuf nedir ?
    uzak yollar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 11
    Son mesaj: 27-01-2010, 02:53 PM
  4. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Kuran-ı Kerim Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 24-11-2009, 06:41 PM
  5. tasavvuf okuyanlar var mı?
    peniel Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 19-08-2008, 09:34 AM
Yukarı Çık