12. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 21011121314 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 111 ile 120 Toplam: 143
  1. #111
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SECCADE: Arapça, namaz kılmaya mahsus dikdörtgen şeklinde küçük boyutlu halı. Şeriat, tarikat ve hakikati gösterir. Bu üçünü tam olarak gerçekleştiren dervişe, seccade denir. Gerçekleştiremeyen dervişe de, mecazen seccade denir. Hafnî, bu kelimenin Farsça seh (üç) cadde (yol) kelimelerinin Arapçalaşmasından oluştuğunu söyler. Hazret-i Peygamber (s)'in sünnetine de seccade denilir. Hz. Aişe (r), Hz. Peygamber (s) için, gece namaz kılsın diye, hasırdan bir seccade ördüğünü söyler. Erken dönem sufileri, ribatlarda toplandıkları sırada, bu sünneti uygulamak üzere seccade kullanırlardı. Seccade şeyhi: Seccade-nişin, post-nişin anlamında kullanılan bir sözdür.

    SECCADE-NlŞİN: Farsça iki kelime olup, seccadede oturan demektir. Şeyhler hakkında kullanılan bir tabir. Bu manada olmak üzere, şeyhe post-nişin (postta oturan) de denir. Şeyhler, tekkelerde seccade veya post üzerinde oturdukları için, bu adla anılmışlardır.

    SECDE: Arapça, secde etmek, Allah'ı tazim için, yüzü yere koymak anlamını ifade eden bir kelime. Mukaddes zatın sürekli zuhuru ile, beşerî özelliklerin silinip yok olması, iki türlü secdeden söz edilir:

    1) Küllî secde: Kul, âlemin tamamı olması bakımından secde ederse buna külli secde denir.

    2) ihtisas secdesi-kalb secdesi: Kul, kendisini Hak'a bağlayan özel bir yönden secde ederse, buna da ihtisas veya kalb secdesi denir, ilkinde. Allah kuluna her dil ile seslenirken, ikincisinde, özel bir dille seslenir.

    SECDE-İ KALB: Arapça, kalbin secdesi demektir. Kaşanî bu tabiri şöyle açıklar: Şühud sırasında Hak'ta fani olmaktır. O bu halde vücud uzuvlarını kullanamaz.

    SECDE-İ ŞÜKÜR: Arapça, şükür secdesi anl***** bir ifade. Mevleviler, namaz kıldıktan sonra, namaz kılma nimetine muvvaffak kılması sebebiyle, Allah'a teşekkür için, şükür secdesi yaparlardı.

    SECDESİZ NAMAZ: Cenaze namazı için kullanılan bir tâbir. Bilindiği gibi, cenaze namazında rükû ve secde yoktur.

    SEFEH: Arapça, sefihlik, ahlaksızlık gibi manaları ihtiva eder. İslam'ın veya aklın aksine bir iş yapmak.

    SEFER: Arapça, yolculuk demektir. Cürcanî ve Kaşanî, zikir vasıtasıyla sufînin Allah'a doğru yolculuk yapmasına, sefer derler. Dört türlü sefer vardır:

    1) Seyr ilallah (Allah'a doğru yolculuk),
    2) Seyr fillâh (Allah'ta seyr),
    3) Seyr Billâh (Allah ile seyretmek)
    4) Seyr anillah (Allah'tan seyr). Sufîler, Allah'ın yeryüzündeki âyetlerine nazar için, ayrıca, çile çekmek ve diğer şeyhlerle görüşmek maksadıyla uzun yolculuklara çıkarlardı.

    Zamanla sefer, içte yapılmak üzere yorumlanmıştır. Kişinin, kendi iç dünyasında yaptığı bu sefere, sefer-der-vatan demişlerdir. Bu şekilde sefer: manâ âlemine gidiş, kötü huylardan iyi huylara hicret etme gibi anlamları içerir.

    SEFER-DER-VATAN: Arapça ve Farsça'dan oluşan bir sözcük. Vatanda yolculuk yapmak demektir.

    Bu bir Nakşbendîyye tâbiridir. Sâlikin, fena huylardan iyi huylara yönelmesi: beşerî sıfatlardan, melekî sıfatlara ulaşması demektir. Maddî yolculuk ile, bir kimsenin kötü huylarını bırakması mümkün değildir. Mühim olan, iç dünyada yolculuktur. Ancak Nakşî şeyhleri, bir mürşid bulana kadar maddî mânâda sefer yapılmasını tavsiye ederek, irşad ediciyi bulduktan sonra, onun terbiyesinde ikâmet etmekle, kötü huylardan iyi huylara yönelmenin önemini vurgulamışlardır.

    SEFER GÜLBANGİ: Mevlevî tâbiridir. Dedeler ve muhiblerden birinin, Konya'ya veya Hac amacıyla, Mekke'ye gitmesi sırasında okunan gülbanktir. Derviş, yola çıkarken, dede ve diğer dervişler (canlar) kendisiyle musafaha yapar, daha sonra Dede Efendi dua ederdi.

    SEHÂ: Arapça, cömertlik demektir. Sehâ, Allah'ın sıfatlarındandır. Allah, mutlak olarak kerimdir. Cüneyd, cömerdi, seni vesileye muhtaç bırakmayandır, diye tanımlar.

    SEHER: Arapça, gece uykusuz kalmak, uyumamak demektir. Orta harfi "he" dir. Zariyat/18'de, Allah şöyle buyurur: "Onlar gecenin son vakitlerinde (tan yeri ağarmadan önce) istiğfar ederler". Bu âyete, başta Hz. Peygamber (s) olmak üzere sûfiler, büyük önem vermişler; seher vaktini namaz, zikir, kıraat, fikir ve murakabe ile değerlendirmişlerdir. Bu konuda çeşitli hadisler de, mevcuttur: "Allah, gecenin son üçte birinde yer yüzü semasına iner". Gecenin son bölümünü uykusuz geçirenlere, seherî denir. Seherlerde (gecenin sonlarında) hal erbabı için mahv, gözyaşı, niyaz, tazarru', sızlanma, feryâd, ateş, ölüm, yokluk, hiçlik, yüceliş, oluş, eriş, titreyen dudaklar, ibadetten şişen ayaklar, kırpmayan gözler, yılmak bilmez ısrarlı talepler, zevkler ve sancılar vardır. Seher vakti, imsaktan yaklaşık üç saat önce başlar.

    SEHER DUASI: Arapça, seher gecenin sonuna denir. Orta harfi "he" değil "ha"dır. Seher vakti, duaların kabul olduğu özel zaman dilimlerinden biridir.Bu sebeple seher vakti, sufîler dua ve niyaza ağırlık verirler. Seher vaktini uyanık olarak ihya edenlere "seherî" denir.

    SEHLİYYE: Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (ö. 283/896) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    SEKİL: Bektaşî tabiridir. Beştaşîlerin boyunlarına astıkları taşa, sekil adı verilir. Bu taş, şeriattan bir taş koparan, yani İslam'a aykırı davranışta bulunanlara asılırdı. Bektaşîler bunu şu espiri ile açıklarlar: Hz. Musa, bir taşa elbiselerini kor ve nehire yıkanmak üzere dalar. Ancak taş, Hz. Musa çıkmadan yuvarlanıp kaçmaya başlar. Bu durumu gören peygamber, hemen onun ardına düşer, onu yakalayıp asasıyla on iki yerinden vurur. Taş dile gelir ve "ey Musa, ben Allah'tan aldığım emirle kaçtım. Yahudiler, Hz. Musa hastalıklıdır diye senin hakkında dedikodu yapıyorlardı. Sen benim ardımdan çıplak olarak koşunca, onlar, senin vücudunda bozukluk bulunmadığını, sağlıklı olduğunu gördüler" der. Bunun üzerine Hz. Musa özür dilerse de, taş, bu özrü bir şartla kabul edeceğini söyler: "Üzerimdeki deliklerin birinden ip geçirmek suretiyle boynuna tak". Hz. Musa bunu kabul eder ve o taşı boynuna takarak taşır. İşte bu espiriden hareketle, Bektaşîler boyunlarına sekil takarlar. Bu olayın, Ahzab/69'la bağlantısı olduğu söylenir.

    SEKİNET: Sekinet; vakar, iç huzuru anlamında Arapça bir kelime. "O, imanları artsın diye, mü'minlerin kalbine sekineti indirendir" (Feth/4) âyetinde bu terime işaret vardır. Gaybm gelişinde meydana çıkan huzur hali. Nebi ve velilerin kalbine inen sekinet, nur, kuvvet ve ruhtan teşekkül eder ve mahzun kalbi teselli eder.

    SEKİZLER: Gayb erenlerinden, veliler hiyerarşisi içinde yer alan sekiz evliya. Bunlara, kahır ve kuvvet ricali denir. Şiddetli ve hiddetli özelliğe sahiptirler, himmetleri etkilidir. Yöneldikleri ruhları etkileri altına alırlar, tasarruf etme güçleriyle tanınırlar. Bunlara hürmet edilmekle birlikte, yakınlarında da fazla bulunmaktan sakınmak gerekir, denilir.

    SEKR: Arapça, sarhoşluk demektir. Kalbe gelen varidin etkisiyle, sâlikin ihsastan sıyrılıp, gaybete düşmesidir. Zıddı, ayıklığı ifade eden sahv hâlidir. Sekr mükemmel olmaz da, hisler tam kaybolmazsa, bu sâlik, mütesâkirdir. İki türlü sekr vardır: Sekr-i tabiî, sekr-i İlâhî. Sekr durumundaki kişinin, şeriata aykırı sözlerine itibar olunmaz, zira o, sekr durumunda, akıl tavrından ayrılmıştır, üzerindeki varidin etkisi ve yönetimi altındadır. Bu durumdaki dayanaksız sözlere, dikişsiz şatahat veya doğrudan şatahat denir.

    Benim sekrim ikidir, halk-ı âlemde bir olur sekr,
    Bana mahsus bir halettir bu hâle yüzbin şükr.
    Lâ-edrî

  2. #112
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SELÂM: Arapça, barış, esenlik, selâmet gibi anlamları olan bir kelimedir. Cürcanî, bu konuda şöyle der: "Nefsin, dünya ve âhirette, hiç bir sıkıntıya uğramaması, iki âlemde mes'ûd ve rahat olması". Mevleviler, dört devreli âyinin devreleri arasındaki fasılalara, selâm derler.

    SELÂM BAŞI: Mevlevi tâbiridir. Mevlevi âyinleri dört selâm, yani dört fasıldan ibarettir. Bir faslın bitmesine, "selâm başı" denir. Dördüncü selamdan sonra şeyh, postundan bir kaç adım yürüyerek hırkası ile, yani kollarını açmadan sema ederdi. Ayrıca, beşinci bir selâm daha vardı ki, şeyh neşelenir ve meydancı ile mutrib heyetine niyaz gönderirdi. Bunun üzerine;

    Şem-i ruhuma cismimi pervane düşürdüm.
    Hayfâ dilimi âteş-i sûzana düşürdüm.
    Bir katra iken kendimi ummana düşürdüm.
    Ta'dâdedemem derd-i derûnum elemim var.
    Mevlâyı seversen beni söyletme gamım var.

    parçaları söylenmeye başlardı. Buna da "şem'i okutmak" denilirdi.

    SELÂMET: Arapça, esenlik, huzur, barış mânâlarına gelir. Emniyet makamı: "Oraya, emniyetli olarak selâm ile giriniz" (Hicr/46) âyeti, buna işaret eder. Dünyevî huzur ve refah, selâmet , terk-i selâmettir. Nefsin selâmeti, ise ona uymamaktır. Konu ile ilgili bazı deyişler: "Selamet kenardadır (yani yalnızlıkladır)," "selâmet birliktedir" "selâmet susmaktadır".

    SELAMET VAHDETTEDİR: Kurtuluş, huzur birliktedir anlamında, Arapça bir ifâde. Bunun iki anlamı vardır: 1) Huzur, birliğe ermektedir. Her şeyde bir olan. kendisinden başka gerçek varlık bulunmayan Allah'ın gücünü, hikmetini, takdirini yaptıklarını görmekte ve bu birlikte, kendi geçici varlığını yok etmektedir; bunu bilen, bilgisini görüş (müşahede), görüşünü de oluş haline getiren kişi esenliktedir. 2) insan yalnızlığı seçti, tek kaldı mı, ne itirazı kalır, ne dedikodu dinler, ne kimse ile uğraşır, ne de kimse onunla meşgul olur, böylece esenliğe ulaşır.

    SELÂMlYYE: Kurucusu Selâmı Ali Efendi'dir. Celvetiyye şubelerinden birinin adıdır. Sa'diyye'nin kollarından biri de, bu adla anılmaktadır.

    SELAM SECDESİ: Saygı maksadıyla, şer'î ölçüler içinde yere kapanma. Allah'tan başkasına yapılan bu secdelere, Kur'ândan örnekler şunlardır: 1. Meleklerin Allah'ın emri üzerine Hz, Adem'e secde etmesi (Bakara/34). 2. Hz. Yakub'un eşi ve onbir çocuğu ile birlikte Hz. Yusuf'a secde etmeleri (Yusuf/100). Selâm secdesine, secde-i tahiyye de denir. Mevlevî şeyhleri ve dervişleri, baş keserek birbirine secde ederlerdi.

    SELÂTİN ŞEYHLİĞİ: Selâtîn, Arapça bir kelime olup "Sultan"ın çoğuludur. Cuma günleri, namazdan sonra yapılan va'z görevine denir. Bunun yerine, "kürsü şeyhliği" ve "Cuma vaizliği" tâbirleri de kullanılmıştır. Minberde, hatibin okuduğu Arapça hutbeyi açıklamak üzere, bu görev ihdas olunmuştur. H. 1139/1726 yılından itibaren, "selâtin şeyhliği" diye anılmaya başlanan bu görev, önem arzederdi.

    SELEFİYYE: Selef, öncekiler anl***** Arapça bir kelime. Bunun yerine, "eseriyye" tâbiri de kullanılır. Sahabe ve tabiîn mezhebinde bulunan fakihler ve muhaddislere, selefiyye denir. Selefiyye'nin yolu, Kur'ân yoludur.

    SELMAN: Sahabe-i Kiram'dan Hz. Selmân-ı Farisî ibn İslâm (r) için kısaca "Selmân" da denilir. Bazı sûfiyye tarikatlarında, dervişler, nefsi aşağılamak üzere, ellerinde keşkül (bir çeşit tabağı andırır kâse) ile halktan bir şeyler toplamaya giderlerdi ki buna "Selman'a çıkmak", "Selmân etmek" tâbiri kullanılırdı. Berberlikle meşgul olanlara da "Selmânî" denir. Selmân-ı Farîsî (r)'nin, Hz. Peygamber (s)'in berberliğini yaptığı rivayet edilir. Ahîlik geleneğinde, berber esnafının pîri olarak, Selmân-ı Farîsî (r) kabul edilmiştir. Eskiden berber dükkanlarında, bunu belirten şöyle bir levhanın asıldığını görüyoruz:

    Her seherde Besmeleyle açılır dükkânımız,
    Hazret-i Selmân-ı Pâk'dir, pirimiz, üstadımız.
    Hz. Peygamber (s)'in onun için "iman, Süreyya yıldızında bile olsa, Selmân-ı Farisî ona ulaşır" dediği rivayet olunur.

    SELMÂNÎ: Bektaşî tâbiridir. Niyaz kabul eden derviş hakkında kullanılır. Selmân-ı Farisî (r)'ye nisbetle bu ad verilmiştir. Canlar, mürşidin izniyle ellerinde keşkül, "şey'en lillah" diyerek yardım kabul ederler buna da "Selmânîliğe çıkmak" denirdi.

    Kabahat işleyen sufîlerin de, Selmânîliğe çıktığı görülürdü. Bunlar deriden elbise giyerler. Allah rızası için, "Kerbâla aşkına" su dağıtırlardı. Halktan bir şey isteyerek nefis eğitimi yaptırmak başta Nakşîlik, Halvetîlik ve Kadirîlik olmak üzere, çoğu tasavvuf okullarında görülmeyen uygulamadır. Bu uygulama istisnaîdir.

    SEM': Arapça, işitmeyi ifade eden bir kelime. Hakk'ın, ilimlerin ifâdesi yolu ile tecellîsinden ibarettir. Zira Allah, işittiği her şeyi, işitmeden de, işittikten sonra da bilir. Bilineni Allah'ın bilmesi de, böyledir. O, kendi nefsinde tam kemâl sahibidir, böylece o, nefsindeki kendi kelamını da işitir.

    SEMÂ': Arapça, dinleme, işitme, anl***** bir kelime. Dinlenen ilahinin veya bir müziğin etkisiyle coşup dönme. Semâ'ın pek çok çeşidi vardır. Genel anlamıyla semâ, Hak'tan gelen ve insanları Hakk'a çağıran bir mesajdır. Onu iyi niyetle dinleyen, hedefine ulaşır. Sesin etkisini dile getiren bazı hadisler, semâ konusunda serdedilir: "Kur'ân-ı Kerim'i seslerinizle güzelleşiriniz, zira güzel ses, Kur'an-ı Kerim'i güzelleştirir", "her şeyin bir süsü vardır, Kur'ân-ı Kerim'in süsü, güzel sestir". (Buharî, Tevhîd. 52).

    Dakkâk, semâ'nın nefislerini terbiye etmemiş olmaları münasebetiyle avam tabakasına haram; mücâhede ile uğraşan zâhidler için mubah; (sufî) arkadaşlarının manevî hayatı elde etmeleri sebebiyle onlara müstehab olduğunu savunur. Cüneyd de semâ'ı, kalbi Allah'a çeken bir vârid, olarak değerlendirir. Semâ, zaman, mekân ve hallere bağlı olarak vuku bulur, denilmiştir. Şiblî, "semâ'ın dışı fitne, içi ibrettir. işaretten anlayan kişiye, ibretin istimâ'ı helâl olur" demiştir, ilk zamanlar, dinlenen gazelin etkisiyle, bir kurala bağlı olmaksızın kalkıp dönülmesi söz konusu iken, sonradan bu, şeklî bazı kaidelerle düzen altına alınmıştır. Mevlevîlerdeki gibi.

    SEMÂ'A GİRMEK: Mevlevîlikte, ayakta yapılan deverana iştirak etmek için kullanılan bir tâbirdir.

    Alem-i ma'nî ki hurşîd-i cihanârâ gibi,
    Devreder girmiş, semâ'a anda ruh-ı mevlevî.
    Nef'î

    SEMÂ ÇIKARMAK: Mevlevîlik tâbiri. Semazenbaşı, yeni dervişe (can) nasıl semâ yapılacağını öğretir ki, buna semâ çıkartmak denir. Semâ'a, meşk tahtası denilen ve ortasında çivi bulunan dört köşe bir tahta üzerinde başlanırdı.

    SEMÂ DEDESİ: Yeni müridlere semâ'ı öğretecek tecrübeli, kıdemli kişiye, "semâ dedesi" denirdi. Semâ dedesi, semâ öğretmeniydi.

    SEMAHANE: Semâ yapılan yere semahane denir. Burası daire şeklindedir. Döşemesi, ayağı incitmeyecek düz tahtalarla döşelidir. Semâ'ı izlemek üzere gelen seyircilere mahsus (züvvâr), parmaklıkla ayrılmış bir yer vardı. Bu kısım semahaneden ayrıdır. Semahaneye girilen kapının tam karşısında, ziyaretçilere ait yerin sonunda, mihrab vardır. Sol kısımda, türbe bulunur ve burası duvarla ayrılmamıştır. Çok defa, mihrab istikâmetinin sağında minber, asıl semahanenin sağ tarafında Mesnevî'nin şerh edilip anlatıldığı bir kürsü bulunur.

  3. #113
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SEMAHAT: Yumuşak olmak, cömert davranmak anlamlarını içeren Arapça bir kelime. Cürcanî bunu, üzerine farz olmadığı halde, başkaları için bol bol harcamak, vermek şeklinde, tanımlar.

    SEMÂ-I RÂH:
    Mevlevi tâbiridir. Kelime Farsça'da yol semâ'ı demektir. Yolda yapılan semâ'a denir. Mevlana, Konya'da Varakçılar Çarşısı'ndan geçerken, Selahaddin Zerkub'un ardarda inen çekicinin sesinden etkilenip yol ortasında semâ'a başlamıştı. Bayram namazından dönen veya piknik yapmaya giden Mevlevî dervişler, yol ortalarında semâ yaparlardı.

    Gören sanır ki, safhadan semâ-ı râh ederim.
    Döner döner bakarım kûy-ı yâre âh iderim.
    Esrar Dede

    SEMA' MEŞKİ:
    Meşk; örnek, iyi yazı anlamında Arapça bir kelime. Ders, musikide bir parçayı öğretmek, örnek bir yazı alıp ona bakıp aynısını yazmaya çalışmak, yani örneği taklid yolu ile öğrenmek mânâlarına gelir. Mevlevîliğe yeni giren (nevniyâz)'in, semâ öğrenmek üzere çalışmasına, semâ meşki denir. Meşk, semâ tahtası denilen çivili bir tahta üzerinde yapılırdı.

    SEMANİYYE-İ HALVETİYYE: Bekriyye-i Halvetiyye kollarından biri. Kurucusu Şeyh Muhammed b. Abdülkerim el-Medenî es-Semânî (1132/1775- 1189/1775)'dir.

    SEMA TAHTASI : Mevlevîlikte yeni dervişlerin, semâ'ı meşkettikleri, ortasında çivi bulunan, dört köşe, ceviz veya ıhlamur ağacından bir tahta.

    SEMA TEKBİRİ: Şeyh tarafından sikkenin yeni müridin başına, tekbirle giydirilmesi. Mevlevîliğin önemli âdetlerinden biri idi. Yeni mürid, mutfak işi ve meşkle meşgul olurdu.

    SEMA-ZEN: Farsça, sema vuran, yani sema eden, demektir. Sema eden dervişlere, sema-zen denir. Sema' yapmayı öğrenmek isteyen derviş, sağ avucuna biraz tuz alır, saygılı bir şekilde sema tahtasına gelir. Önce baş keserek, içli bir niyaz arzeder. Daha sonra, sol dizini büküp çökerek çiviyi öper, avucundaki tuzu, çivinin etrafına serper, sonra da, ayağa kalkıp, tekrar baş keserek sema tahtasının üzerine çıkar; çiviyi, sol ayağının başparmağı ile ikinci parmağının arasına takıp, sağ kolu üstte olmak üzere, kollarını göğsünün üstüne çaprazlama bağlayarak, avuçlarıyla omuz başlarını tutar. Sağ ayağını geriye iterek, sol ayağı üzerinde, dönmeye başlardı. Bu yeni öğrenci (Mübtedi)'ye birinci gün, üç; ikinci gün, beş çark attırılır, (yani döndürülür).

    İlk meşkler, ayaklar, çiviye takılı olarak yapılırken, sonraki aşamalarda kol açmak, direk tutmak, hiç şaşmadan ilerlemek gibi usûller öğretilir. Başarı sağladıktan sonra, eğitim yeri, matbahtaki meşk yerinden, "Semahane" ye kaydırılır. Burada, eteklerin hızlı semâ ile şemsiye gibi açılması öğretilir. Eğitim sonunda, semazen başı mübtediyi sıkı bir sınavdan geçirir, başarılı olma durumunda da, sonuç Şeyh Efendiye arzedilir. Şeyh de sınavı geçen bu dervişe, bir mukabele günü, öğle namazından önce "Mübtedi Mukabelesi" yaptırarak, onu semazenler arasına sokar. Tahir Olgun, Feridun Nafîz, Şair İsmet devrin önemli semazenlerindendir.

    Tennure, bend-i hâle-i envâr-ı aşk olub,
    Mâh-ı sipihr-i mihr-i vefadır semazen
    Avnî

    SEMA-ZEN BAŞI: Mevlevi ayini sırasında, sema'hane'de dolaşıp, sema' edenlerin birbirine çarpmamalarını ve düzeni bozmamalarını sağlayan dede'ye, "sema-zen başı" denir. Sema'zen başı, sema'ı iyi yapanlardan olurdu. Sema'zen başı, sema' sırasında, hırka giyerdi. Yeni başlayanlara (mübtedîlere) sema' usûlünü, o öğretirdi.

    SEMİYYU'LLAH: Arapça, Allah'ın adaşı anlamındadır. Allah ve kulda ortak olarak kullanılabilen isimlerde her ikisi adaştır. Meselâ, insan da, semî, basîr gibi isimlere sahiptir. Allah da. Bu gibi isimlere "semiyyullah" denir.

    ŞEMSEME: Arapça, susam, susam tanesi demektir. Dil ile anlatılamayacak kadar ince ma'rifete "şemseme" denir.

    SEN-SENLİK : Bkz. Enâniyyet.

    SENÂNİYYE: Tunus'da XIX. yüzyılda kurulmuş bir tasavvuf okulu. SENÛSİYYE: Ebû Abdullah Muhammed b. Yusuf b. Ömer b. Şu'aybi's-Senûsî (ö. 895/1490) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup, Medyeniyye'nin kollarından biridir.

    SER: Farsça, baş, kafa anl***** gelir. Feyiz suya benzetilir. Bu suyun başı olan kâmil insana da "ser-çeşme" (çeşmenin başı) adı verilir. Sert-deste: Topluluğun başı, lideri anl***** gelir. Tasavvuf okulunu yöneten mürşid-i kâmiller, bu isimle de anılır. Ayrıca Kalenden dervişlerinin ellerinde taşıdıkları asâ'ya da ser-deste denir. Oldukça kalın ve budaklı olan bu asa, dervişin, kendi iradesiyle nefsini terbiye ettiğini gösterir. Alevîlerin "tarîk" dedikleri sopaya da, "asa" adı verilir.

    Tasavvufta sırların saklanması, çok önemlidir. Sır vermemenin gerekliliği konusunda, "ser verip, sır vermemek" ve "ser verip sır vermeyen, serverdir" atasözlerini söylemişlerdir. Sır, anlatılamadığı için değil, anlayan olmadığı için, başkasına söylenmez.

    SERÂİRÜ'L-ASÂR: Arapça, eserlerin sırları demektir. Varlıkların bâtınlarından ibaret İlâhî isimlere denir.

    SERÂİRU'R-RUBÛBİYYE:
    Arapça, rablığın sırları anl***** gelir. Rab isminin aynların suretlerinde ortaya çıkışı. Aynlarm, kendi zatıyla kaim Rab isminin mazhariyeti olması, Rabbe ait ta'ayyünlerin açığa çıkması, yine, Rabb'ın varlığına bağlıdır. Yani Rabb ismi olmasa, onun ta'ayyünleri de olmaz.

    SERDİ: Farsça'da soğukluk demektir. Muhabbet makamının sonunda nefs soğur. Bunun mukabili olan germî (sıcaklık) ilahî aşk hararetine kapılma ve bunun sonucu olarak, cezbelenme, coşku halini ifade eder.

    SEREYÂN
    -I VÜCÛD: Arapça, varlığın sirayet etmesi, bulaşması demektir. Rahmanî soluk, mukaddes feyz. Âlem ve insan, bu feyzin pırıltılarıdır.

    SERÎR: Arapça, yatak, döşek, taht gibi anlamları ihtiva eden bir kelime. İlâhiyye makamında (Mekâne) bulunan Rahmani mertebe.

    SERKEŞİ: Farsça, serserilik, başıbozukluk demektir. İlâhî iradenin hükmü (tahakkümü) ile, sâlikin kendi irade ve muradına karşı çıkması.

    SER-KUDÛMÎ:
    Mevlevî tabiri olup, kudüm çalan (Kudum-zen) larm başına, "Ser-Kudûmî" denir. Mevlevî ayinini idare eden kişi. Bu görevi yapanlar, Mevlevî erkanına dahildir. Bir kısım erkan evlenemediği halde, bunlar evlenebilirdi.

    SERMEDİ: Arapça, ebedî anl***** gelir. Evveli ve ahiri (önü ve sonu) olmayan. Evveli olmayana ezelî, ahiri olmayana ebedî denir. Sermedîlik, Allahü Teala'nın sıfatıdır.

    SER-PÂ ETMEK : Farsça, başı ayak etmek, demektir. Mevlevîlikte, kusur işleyen bir müridin cezalandırılması olayına, ser-pa etmek denir. Aşçıbaşı veya (Konya'daki dergahta) tarikatçı tarafından, suçlu müridin semahane, yahut meydan'da sikkesi alınır, ayakkabıları dışarı doğru çevrilir. Bununla, kusurlu mürid, tarikatten düşkün hale getirilir. Ser-pâ edilen kişi, yere niyaz eder, arkasını dönmeden kapıya gider, ayaklarını içeriye çevirip giyer, eşiği öpüp, yine arkasına dönmeden, geri geri adımlarla oradan ayrılır. Eğer kendini haklı görüyorsa, Mevlana Dergahı (Konya'daki Merkezi Dergah)'na varır. Orada, durumu, tarikatçı'ya arzeder. O inceler, sonunda olumlu veya olumsuz bir karar verir. Haklıysa sikkesi iade edilir. Farklı bir karar çıkarılarak, bir başka dergaha gönderilir. Haksız ise, bir süre tarikattan uzaklaştırılır. Ancak, sonunda bir ayn-ı cem yapılarak, yine dergaha alınır.

  4. #114
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SER-TABBAH: Farsça-Arapça, baş ahçı anlamındadır. Mevlevî tabiridir. Mevlevîlikte, Konya'daki Mevlana makamında, Ser-tarik dede'den sonra gelen bir rütbeye sahipti. Tekkenin maddi-dünyevi işleri, sert-tabbah'a bırakılmıştı. Yeni intisab edenlerin terbiyesi ile de, meşgul olurdu. Yeni gelenleri 1001 günlük hizmet süresi şeklinde tanımlanan çileye sokar ve takip işini kazancı dede'ye verirdi.

    SER-TABBAH KÜÇEĞİ : Mevlevî tâbiridir. Ahçıbaşının çömezine, ser-tabbâh küçeği denirdi.

    SER-TARİK: Farsça-Arapça, tarikat başı anl***** gelir. Mevlevî tâbiri. Çelebi Efendi'nin yardımcısı ve Konya Mevlevî-hânesi'nin Şeyhi yerindeki kıdemli dede'nin unvanı, "Ser-tarik" idi. Çelebi Efendi'nin, Konya'dan bir yere gitmesi durumunda, mukâbele-i şerif dışında, her işe bakardı.

    Birisi Şeyh-i tekke-i islâm'a ser-tarik
    Birisi mekteb-i kere ü adle râhber.
    Seyyid Vehdi.

    SER Ü PAY:
    Farsça, baş ve ayak demektir.
    Mevlevî tabiridir. Mevlevî disiplinindeki cezalardan biridir. Mürid, fukara elbisesini çıkarır, eski elbisesini giyer, mevlevî-hâneyi terkederdi. Seyyah vermekden (bkz. Seyyah Vermek) daha ağır bir ceza idi. Seyyah verilenin yeniden dergaha dönmesi mümkün ise de, "Ser ü Pay" edilen bir daha dönemezdi.

    SERVİ: Çam türünden yaprağını dökmeyen bir ağaç. Dalsız, budaksız, düz elif harfine benzer bir yapıya sahip olup, genellikle mezarlara dikilir. Vefat edenler Bir'den geldikleri gibi, Bir'e dönmüştür. Servi'nin elif ve bir rak***** benzemesi, adeta, Allah'ı sembolize eder.

    SETÂİR: Arapça, örtüler demektir. Maddî şekiller. Maddî şekiller, ardlarındaki İlâhî isimlerin zuhur yerleridir. Şeybânî şöyle der:
    Perdelerin ardından, maddi varlıklar için tecelli etti,
    Perdelerin bunlar üzerindeki zuhûruyla gelişti, büyüdü.

    SETR: Arapça, örtme, perdeleme, perde gibi anlamları olan bir kelime. Kaşanî setri, seni, ifade eden mânâdan ayıran her şey.diye tanımlar. Setr'e verilen örnek* kainat üzerinde bulunan örtü olabildiği gibi, âdet ve amellerde duraklamak da, olabilir. Sûfiyye'nin yaşayışı tecellide, belası (imtihanı)'da Setr'dedir.Havas, tecelli halinde coşarlar (tıyş), setr halinde yaşarlar (işret ederler, ıyş).

    SEVÂ: Arapça, düzgün, zirve, benzer mutedil vs. gibi anlamları olan bir kelime. Halkta bulunan Hakkın batn (iç) lan. Halk (yaratılanlar) ile ilgili ta'ayyünler (belirmeler), Hakk'ın perdeleridirler. Hak, Zâtında zâtı ile zuhur etmiştir. Halkın batn (iç) lan Hak'dadır. Yaratılanlar, zatıyla zuhur eden (görünen) Hakk'ın vücudundaki yokluğuyla, ma'kul olarak bakîdir.

    SEVÂB: Arapça, Mükafat, ata, sevap, balansı, bal vs. gibi anlamları olan bir kelime. Allah'tan mağfiret ve rahmete, Hz. Peygamber (s)'den şefaate hak kazandıran şeye, sevâb denir.

    SEVÂD: Arapça, topluluk, köy, siyah renk vs. gibi çeşitli mânâları ifade eden bir kelime. Mekke-i Mükerreme.

    SEVÂDU'L-VECH Fİ'D-DAREYN : Arapça, dünya ve âhirette yüzü kara, anlamında bir ifade. Dünya ve âhirette zahiren ve bâtınen, aslî bir vücûda sahip olmaması bakımından, Allah'da tam anlamıyla fena bulmak. Gerçekte fakr, Allah'a ve asli yokluğa dönüş işte budur. Bir kısım sufiler "fakr tam olunca o Allah'tır" demişlerdir.

    SEVDA: Melankoli, çılgınca sevgi gibi anlamları ihtiva eder. İlâhî aşk.

    SEYFÎ KÜLAH: Arapça-Farsça, kılıçlı külah demektir. Yukarı yassılaşarak yükselen ve bu şekliyle kılıcı andıran Mevlevi külahı. Bu şekildeki külahı, XVI. Yüzyılda Mevlana soyundan (İnâs Çelebi) Divâne Mehmed Çelebi bazen giyerdi. Bu şekildeki sikke, Bektâşîlerin Elifî Tâc'ına benzer.

    SEYR: Arapça, yürümek, gezmek, gitmek demektir. Allah'a ulaşmak üzere yapılan manevî yolculuğa, seyr denir. İki türlü seyr vardır:

    1) Seyr-i Nuzûlî: Mukayyed vücûd (varlık)'un ortaya çıkması için mutlak vücud (varlık)'un seyri. Bu ehadiyet'in imkan mertebesine, mutlakın mukayyede, küllün (bütünün) cüz'e (parçaya) inişidir.

    2) Seyr-i Urûcî: Mukayyedin mutlakda yok olmak üzere yaptığı seyir. Cüz'ün, külle seyri. Buna seyr-i şuurî de denir. Bu seyr, insan mertebesinden Mutlak'a kadardır.

    SEYR ANİ'LLAH: Arapça, Allah'tan seyr demektir. Sülûkun dört mertebesinden, dördüncüsüdür. Buna "telvin ba'de't-temkin" (temkinden sonra telvin) denir. Bu seyir vahdet (birlik)'ten, kesret (çokluk)'e doğrudur. Bundan gaye, Hak'dan halka terbiye ve irşâd için dönüştür. Bu yüzden, seyr-i anillaha "beka ba'de'l-fenâ", "sahv ba'de's-sekr" veya "fark ba'de'l-cem" de denir. Bu durumdaki kişi, vahdette kesreti, kesrette vahdeti görür.

    SEYR Fİ'LLAH:
    Arapça, Allah'da seyr demektir. Manevî yolculuğun dört basamağından ikincisi. Buna sefer-i sâni (Cem') de denir. Allah'ın sıfatlarıyla muttasıf, isimleriyle mütehakkık, ahlakullah ile ahlaklanmak, ufuk-ı âlâya ulaşmak, bütün bedenî özelliklerinden kurtulmak, seyr-i fillah'ı tanımlar. Bu seferin nihayetinde, sâlike vücûh-ı âlemden perdelerin kalkıp, ilm-i ledünnînin keşfolunduğu kaydedilir.

    SEYR İLA'LLAH: Arapça, Allah'a doğru yolculuk yapmak demektir. Sülûkun dört mertebesinden ilki. Sâlik zikrederek Allah'a urûc (yükselme) yoluyla hareket eder. Bunun sonu, velayet-i suğra (küçük velilik) olup buna "fena fillah" denir, iki tür seyr-i ila'llah vardır. 1) Seyr-i afakî, buna suluk adı verilir. 2) Seyr-i enfüsî ki, buna da cezbe denir.

    SEYR MAA'LLAH:
    Arapça, Allah ile seyretmek demektir. Dört basamaklı seyr-ü sülûk'un üçüncü basamağı. Buna "sefer-i sâlis" veya "fark ba'de'l-cem" denir. Bu mertebede ikilik kalkar. Buna, "makâm-ı Kabe kavseyni ev ednâ" adı verilmiştir. Seyr maallah'ın sonu velayettir.

    SEYR Ü SÜLÜK: Arapça, gitmek ve girmek demektir. Bir şeyhin nezaretinde, Allah'a vuslat için çıkılan manevî yolculuk. Seyr ü sülûk'un dört mertebesi vardır.

    1) Seyr ilallah,
    2) Seyr fillâh,
    3) Seyr maallah,
    4) Seyr anillah.

    SEYYADİYYE: İzzüddin Seyyâd (ö. 670/127) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu olup, Rifaiyye'nin kollarındandır.

    SEYYAHAT: Arapça, gezmek dolaşmak demektir. Eskiden mürşidler, olgunlaşmaları ve ibret almaları için, müridlerini seyahatlere yollarlardı. Bu seyahatlerde, Şeyhlerden feyz alınır, nefs terbiyesi yapılırdı. Seyyah dervişin sırtında postu, elinde keşkül ve teber (bir tür balta)'i ile uzun süre afakî (dış âlemde) yolculukla iştigal eder, sonunda, yine eski tekkesine dönerdi
    .
    Yine seyyah oluban, destime aldım teberi.
    Yine ben azm-i diyar etmeye, kıldım seferi.
    Seher Abdal

    SEYYAH VERMEK : Bektaşî ve Mevlevî tabiri. Cezalandırılmak istenen, veya ilerlemesi arzulanan dervişlere, seyyah verilirdi. Bektaşîlerde, seyyah verilen dervişin eline somun verilirken, Mevlevîlerde dervişin ayakkabısı dışa doğru çevrilirdi. Ceza olarak seyyah vermek, "Ser ü Pay" dan daha hafifti. (Bkz. "Ser ü Pay)

    SEYYARİYYE: Ebû'l-Abbas Kasım İbnü'l-Kâsım ibnü'l-Mehdi's-Seyyarî (ö. 242/856)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

  5. #115
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SEYYİD: Arapça, efendi, bey demektir. Hz. Peygamber Efendimizin (s) torunu. Hz. Hüseyin (r)'in soyundan gelenlere seyyid; Hz. Hasan (r)'m soyundan gelenlere de, şerif denir.

    Ey hâme-i nakış, beyan başla dua-yı seyyide,
    İt sen de sarf-ı iktidar, durma sena-yı seyyide.
    Lâ-edrî

    SEZAİYYE: Hasan Sezai Efendi (ö. 1151/1738) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu olup Gülşeniyye-i Halvetiyye'nin kollarındandır.

    SIDDÎK: Arapça, işi ve sözü doğru, çok doğru olan kişiye denilir, içi aydın olması ve Hz. Resullah (s)'a ilgisinin ileri seviyede bulunuşu sebebiyle, Hz. Peygamber (s)'e her geleni ilmen, kavlen ve amelen doğrulamakta kemâle eren kişiye sıddîk denilir. Bu nedenle Allah nebilerle sıddıkların arasını açmamıştır. "Onlar, üzerlerine Allah'ın nimet bahşettiği nebi, sıddîk, şehid ve salihlerdendirler" (Nisa/69). Hadis-i şerif: "Ben ve Ebû Bekir iki rehin at gibiyiz. O beni geçseydi, Ben ona inanırdım. Ben onu geçtim, o bana inandı". Diliyle söylediğini, kalbiyle ameliyle, eksiksiz tahakkuk ettiren kişi, sıddîk, Hz. Ebu Bekir (r)'dir. Vasıtî bu hususta şöyle der: "Bu ümmetin içinde, sûfiyyenin dilini ilk kullanan kişi, Hz. Ebû Bekir (r)'dir".

    SIDDIKIYYE: Arapça, tam doğruluk demektir. Bu, velayet derecelerinin en yücesi olup, nübüvvet derecesinin altındadır. Nübüvvet ile arasında vasıta yoktur. Sıddıkiyyeti, geçen, nübüvvete ulaşır. Sıddıkıyyet, bir temele dayanır: İslâm, iman, ihsan, şehâdet, ma'rifet. Sonuncusu, "kendini bilen Rabbini bilir" makamının hakikatmdan ibarettir. Marifetin üç hazreti vardır: Hazret-i İlme'l-Yakîn, Hazret-i Ayne'l-Yakin, Hazret-i Hakka'l-Yakîn. Sıddıkın bu üç hazreti geçmekde alâmeti, gaybe'l-vücûdun kendisine meşhed olmasıdır.

    Bu durum sıddîk, yakin nuruyla, Hakk'ın mahlukatın gözünden gizlenen sırlarını görür.

    SIDK: Arapça, doğruluk demektir. Sır ve aleniyyenin (içte olanla, dışta olanın) eşit olması. "Olduğun gibi görün, veya göründüğün gibi ol" vecizesinde anlatılmak istenen husus, Mü'minin imanında sıdkı kadar, kâfirin de küfürde sıdkı, şahsiyetteki dengenin göstergesidir. Sâlikin söz ve işinde sıdkı ön planda tutmayı alışkanlık hâline getirmesi ve bu hâlini devam ettirmesi, onu sıddıklar zümresine dahil eder.

    Sıdk halinin devamlı, olmasını, Nakşî Meşayıhından Hâce Yakub Çerhî Hazretleri, "bir iğneyi yere dikmek ve ayağın başparmağıyla o'nun üzerinde durmak" diye tanımlar. Sıdk, iç ve dışta, Allah ile beraberliği, istikamet (Şeriata bağlı olmak) üzere muhafaza etmekle -olur. Bu istikametin sağlanması, Allah'ı, sürekli kalpde muhafaza etmek, O'ndan başka şeyleri hatıra getirmemekle mümkün olur. Cürcânî'ye göre, yalanın kurtarabileceği durumdaki kişi, o halde bile doğruyu söyler. Kuşeyrî de, sıdkı, "hallerinden leke, inancında şüphe, amelinde ayıp olmamasıdır" şeklinde tanımlar.

    Konuyla ilgili olarak, "Sıdkını bütün tut" şeklinde tasavvuf? bir öğüt vardır. Bu öğüt, "gördüğü şeyleri iyiye yormak, kalbi bulanmamak, tarikatta doğru olmak" şeklinde açıklanır. Sıdk sahibi olmanın yollarından biri de, "Sıdk sahipleriyle beraber olmanızdır" (Tevbe/119). Hakim Tirmîzî, sıdkı, ikiye ayırır. Birincisi, marifetin dallarından sayılan adi özelliğine girmiş ahlakî ve aklî sıdk olup, ikincisi de içtimaîdir.

    SIDKU'N-NUR: Arapça, nurun doğruluğu demektir. Kendisinden sonra perdelenme bulunmayan keşfe, sıdku'n-nûr denilir. Yağmur yağdıran yıldırıma benzer, ki buna "Sâdık" adı verilir. Yağmur yoksa "kâzib" denir. Keşf geldikten sonra, perdelenmeye maruz kalan sâlikin hali, karışıktır. Nur vasıtası ile, keşfi, cem' mak***** ulaşırsa, buna sıdku'n-nur denir, zira, bu nurdan sonra, gizlenme ve perdelenme hâli yoktur.

    SIFAT: Arapça, özellik, nitelik, vasıf kalite gibi anlamlan olan bir kelime, mevsûftan ayrılmayan şeye sıfat denir. Bir şeyde sıfat bulunmadan, ona vasıflanmış (mevsûf) denmez, iki türlü sıfat vardır.

    1) Sıfat-ı Fadaliyye: Hayat gibi zata ait sıfatlar onun dışındakilere ait sıfatlar.

    2) Sıfat-ı Fâdiliyye: Kerem gibi hem zat, hem de İlâhî sıfatlar için asıl olanı "Rahman" sıfatıdır. Zira bu sıfat, şümul ve alanı bakımından Allah isminin mukabilindendir. İkisi arasındaki fark; Rahman'ın umumu ile birlikte vasfiyye'nin zuhur yeriyken, Allah, ismiyye'nin zuhur yeridir.

    SIFÂT-I CEMÂLİYYE: Arapça, güzelliğe ait özellikler, nitelikler demektir. Lütuf ve merhametle ilgili özellikler.

    SIFAT-I İLÂHİYYE : Arapça, İlâhî sıfatlar demektir. Rıza, rahmet, gazab gibi, kendilerini ve Zıdlarını Hakk'a nisbet etmek caiz olan sıfatlara, sıfat-ı İlâhiyye denir.

    SIFAT-I SÜBÛTİYYE: Allah'a nisbet edilen hayat, ilim, semi, basar, irâde, kudret, kelam, tekvin, gibi sıfatlar.

    SIFAT-I ZATİYYE: Arapça, zatî sıfatlar demektir. Kudret, azamet, izzet gibi Hak Ta'alâ'ya izafe edilen ve zıddı caiz olmayan nitelikler.

    SIR: Çoğulu esrar ve sirar olup, Arapça sır, gizli şey, kök, kıymetli, vadinin orta yeri, asıl, nikâh, birşeyin halisi, efdali, gibi anlamlan ihtiva eden bir kelime. Sır, kalpte bulunan Rabbânî bir latifedir. Ruh sevginin, kalp marifetin, sır da müşahedenin mahallidir. Ruhanî bir nur olup, nefs'in haletidir.Sır olmaksızın nefs, iş yapmaktan aciz kalır. Nefs'in beraberinde, sırrın himmeti olmazsa, bir fayda elde edilmez. Sırra, kalbin bir buududur diyenler olduğu gibi, ruh'tur veya ruhtan daha yüce ve daha latif bir ruh buududur, diyenler de vardır. Mevlevîlikte sır, ıstılah olarak şu anlamda kullanılır: Dede'nin hücresinin pencere perdesi kapalı ise, bu onun içeride istirahat ettiğini veya kendine göre bir ibadetle meşgul olduğunu gösterir. Bu hale sır denir.

    Hayflar, göz yumup Esrar Dede sırroldu.
    Surûrî

    Sırla ilgili bazı atasözleri ve deyişler şunlardır: Bir şeyi örtmeye, kapamaya, sırlamak denir. Gömmek, gömülmek; sırlamak, sırlanmak gibi ifâdelerle karşılanır. Ölen kişiye, sırroldu, denir. Sırrın gizlenmesi gerektiğini bildirmek üzere, "sırrını açma dostuna, onun da dostu vardır, o da açar dostuna" atasözünü söylerler. Tarikat sırrını, sisteme yabancı kişilere söylememek gerekir, zira, tasavvuf terminolojisine vakıf olmadığı için, yanlış anlar. İşte bu tür sırların saklanması konusunda, "Sırrını sırredene aşkolsun, faş eden yuf" denir.

    SIRAT: Arapça, yol, demektir.Hakk tecellilerinin çeşitlenmesinden keşfe açılan yol, nefsiyle, yine kendi nefsi içindir. Fusus'da "hiçbir kımıldayan canlı yoktur ki Allah onun alnından yakalamış olmasın. Rabbim, doğru yol üzerindedir" (Hûd/56) âyeti şöyle yorumlanmıştır: Yürüyen herşey, Rabbin doğru yolu üzerindedir. Bu bakımdan, Allah onlara gazaplanmaz, sapıtmazlar, sapıtmak da nereden arız olsun ki, Hakk'ın gazabı ortaya çıksın.
    SIRR-I HAL: Arapça, hâlin sırrı demektir, içinde, Hakk'ın muradının bilindiği durum.

    SIRR-I İLM:
    Arapça, ilmin sırrı demektir. Bu, ilmin hakikatidir. Zira ilim, hakikatte Hakk'ın ayn'ıdır.

    SIRR-I İSTİVA: Arapça, istivâ'nın sırrı demektir. Mevlevî tâbiridir. Siyah bir şerit adıdır. Yüksek bir alâmet sayılır. Mevlana Celaleddin Rûmî'den kalmış olup, iki yollu olan külâh-ı seyfî, veya kılıcî taç yollarına takılan şeride, sırrı-ı istiva denir. Bu tacı, ancak cezbe-i Rahman ile istivâ'nın sırrına vâkıf olan yüksek mâneviyatlı zatlar giyebilir.

    SIRR-I KADER: Arapça, kader sırrı demektir. Allah'ın ezeldeki aynlar, ve bu aynların dış âlemde gerçekleşmeleri durumunda sahip olacakları haller hakkındaki ilmi. Bir şey hakkında, ancak Allah'ın, o şeyin, sübût durumundaki bilgisiyle hükmolunur.

  6. #116
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SIRR-I RUBUBİYYET: Arapça, Rab'lık sırrı demektir. Bu, merbûb'a bağlıdır. Zira onda, müntesiblerde olması gereken bir nisbet vardır. Müntesiblerden biri merbub olup, ademdeki sabit aynlardan başkasında değildir. Ma'dûm (yok)'a bağlanan da yoktur (yani ma'dûm'dur). Bu yüzden Sehl b. Tüsterî, rubûbiyyet'de öyle bir sır vardır ki, ortaya çıkmış olsaydı, rubûbiyyet bâtıl olurdu. Onun yok oluşu, (butlan) üzerine bağlandığı şeydendir, demiştir.

    SIRR-I SIRRU'R-RUBÛBİYYE: Arapça, rubûbiyyet sırrının sırrı, demektir. Rubûbiyyet sırrı, Rabb'ın, aynların suretlerinde ortaya çıkmasıdır. Aynların suretleri, zâtıyla kâim, ta'ayyünleriyle zuhur eden Rabb için, zühul yeri olması bakımından, onunla kaim, onun vücudu ile mevcutturlar.

    SIRR-I TECELLİYYÂT:
    Arapça, tecellîlerin sırrı demektir, ilk tecellî kalbe olur, böylece bütün isimlerin arasındaki ehadiyyet-i cem müşahede edilir. Zira her isim, diğer bütün isimlerin özelliğini taşır. Yine bütün bunlar, zât-ı ehadiyyet'de birleşir. Farklılık, onun suretleri olan kevn (oluş) larda ortaya çıkan ta'ayyün (belirme)ler iledir. Böylece, her şey, her şeyde müşahede edilir.

    SIRRU'S-SIR: Arapça, sırrın sırrı, demektir. Ehadiyet hazretinde, icmâlen (özet olarak) bulunan gerçeklere ait ayrıntılı (tafsîlî) bilgi. "Gaybın anahtarları, O'nun kalındadır, onu O'ndan başkası bilmez" (En'âm/59), âyetiyle bu hususa işaret edilir.

    Sİ'A-İ KALB: Arapça kalbin genişliği anl***** gelen bir ifâde. Kâmil insanın imkân ve vücûbu toplayan berzahî hakikati gerçekleştirmesi. Kâmil insanın kalbi, işte bu berzahtır. Bir kudsî hadisde şöyle buyurulur: "yerime, göğüme sığmadım, mü'min kulumun kalbine sığdım".

    SİCİLMASİYYE: Muhammed ibnü'l-Hase-ni's-Sicilmasî (ö. 575/1179)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

    SİCN: Arapça, hapishane demektir. Bir vücûd mertebesi olup, günahkarları karanlık süflî tabiat derekelerinde, hakir düşürür.

    SİDRETÜ'L-MÜNTEHÂ:
    Cennette bir ağaç. Mahlûkun Allah'a doğru giderken ulaşabileceği son nokta. Bundan sonrası sadece Allah'a mahsustur. Sidreden sonrasına ulaşmak mümkün değildir. Zira, mahlûk, burada mahv olmuş, toz hâline gelmiş, silinmiştir. Sırf yokluğa bitişiktir. Sidreden sonrası için mahlûkun bir vücûdu yoktur. Sidre ağacına, iman da denmiştir. Hz. Resûlullâh (s), "karnını, Sidr ağacının meyvesi (Nebk) ile doyuranın, kalbini, Allah iman ile doldurur" der. Kaşanî, sâliklerin yaptığı yolculuğun ilim ve amellerinin bittiği sidre noktasına, berzah adı verir.

    SİGA KARDEŞİ : Ahiret kardeşi. Arapça muâhât, Türkçe kardeşleşmek, kardeş tutmak şeklinde ifâde edilir. Mekke'den
    Medine'ye hicret eden Muhacirlerle, Ensar arasında kardeşleşme olayından kaynaklanan bir uygulamadır.

    SİKA: Arapça, güvenme, dayanma demektir. Sika, Allah'a güvenmeyi ifade eder. Tevekkülün esası sika'dır.

    SİKKE: Arapça, altın paranın üzerine basılan nakış ve yazı anl***** gelir. Mevlevi külahına da sikke denir. Döğme keçeden yapılan, yekpare, bal rengi yahut, beyaz, bir karış dört parmak uzunluğunda, içice geçmiş iki katlı külaha denir. Sikke üzerine genellikle sarık sarılır. Sarık sarılmayan sikkeye, dal sikke, dal kavuk, veya dal fes denir.

    Dû cihanda eğer altın ola dersen şânın,
    Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlânâ'nın.
    Mevlevi Hüdâyî Dede

    Mevlevîlikte üç mertebeli külah vardır:

    1. Mertebe, teberrük ve emanet külahı; mutfakta çile çıkaranlara ve muhiblere giydirilir.

    2. Mertebe, irâdet külahı; hizmetini tamamlamış dervişlere giydirilir.

    3. Mertebe, hizmet külahı; sülük tamamlayıp, hilâfet alanlara giydirilir.

    SİKKE-İ ŞERİFE: Mevlevîlerin giydikleri sikkeye denir. Şerefli sikke anl***** gelir.

    SİKKE-PÛŞ:
    Arapça-Farsça, sikke giyen demektir. Sikke giyenler hakkında kullanılır.

    Hakk'a îsâl eyleyen şehrâhı bul,
    Âlem-i kesrette vahdetgâhı bul.
    Sikke-pûş ol, zevk-i eyvallahı bul.
    Gel harîm-i aşka gir, dilhâhı bul.
    Mâsivâ'dan el çeküb Allah'ı bul!
    Tokadîzâde Şekib

    SİKKE TEKBİRİ: Mevlevî tâbiri. Tarikate yeni giren nevniyâzın başına sikke giydirilirken yapılan duaya "sikke tekbiri" denir.

    SİLLE: Tokat. Allah'ın kahr sıfatları (el-Kahhâr, el-Cebbâr) ile tecellî etmesi. Hak sillesinin sadası yoktur.

    Bir vurdu mu hiç devası yoktur.
    Ferid Kam

    SİLSİLE: Arapça, zincir demektir. Tasavvuf okullarındaki maneviyat öğretmenleri zinciri. Bu zincirin son halkası Hz. Muhammed Mustafa (s)'dır. Üveysîlerde, doğrudan doğruya Allah'dan feyz alınması münasebetiyle, silsile söz konusu değildir. içinde sâdât-ı kiram'dan (Hz. Peygamber (s)'in sülalesinden) kişilerin bulunduğu silsileye "silsiletü'z-zeheb" (altın zincir) denir. Silsileden bahseden eserlere, silsilename adı verilir.

    SÎM: Farsça, gümüş demektir. Zahir ve bâtının tasfiyesi, bedeni ve ruhu arındırma.

    SİMİD: Mevlevi tâbiridir. Sikkenin üzerine, fakat destarın alt tarafına sarılan beze simid denir. Pamuktan yapılır, sarık bunun üzerine sarılır.

    SÎMURG: Farsça, otuz kuş demektir. Efsanevî Kâf Dağının ardında yaşayan, adı var kendi yok bir kuş. Allahü Ta'alâ'nın üfürdüğü insanî (ilâhî) ruhu, geldiği asıl vatanına (Kaf Dağı'nın ardına) dönecek, orayı aşacak otuz kabiliyetle donatmıştır. Kuş, yükselişin sembolüdür. Ruh, bu otuz kuş (yani otuz olumlu yetenek) ile, geldiği yere döner. Simurg'a şu anlam da verilmiştir: İnsan-ı Kâmil. Mantıku't-Tayr'da otuz kuşun yedi vadiyi geçtikten sonra ulaştıkları padişah, Allah.

    Bî-vücûd olmak gibi yokdur cihanın rahatı.
    Gör ki Simurg'un ne damı var, ne de sayyâdı var.
    Koca Râgıb Paşa

    SİMYA: Farsça, kimya demektir. Bakırı altına çevirme hüneri, ilm-i Simya'yı mürşid-i Kâmiller bilirler. Onlar Allah'ın izniyle, değersiz bakır gibi olan insan nefsini, yirmi dört ayar altına (nefs-i kâmile'ye) dönüştürürler. Kötü ahlâkı, iyi ahlâka dönüştürme san'atı.

    SİNANİYYE: Halvetî tasavvuf okulu kollarından olup, İbrahim b. Abdurrahmân el-Halvetî, yani Ümmî Sinan (ö. 976/1568) tarafından kurulmuştur.

    SİNCEDE BÜZÜR BİTMEZ:
    Sin, Türkçe'de mezar anl***** gelir. Büzür (doğrusu bizr olacak) de, Arapça tohum demektir. Bu şekilde, atasözünün anlamı "mezarda tohum bitmez" şeklinde olur. Erbab-ı tarikat, sır konuşulurken, yanlarında yabancı birisi varsa, bu atasözünü söyleyerek susulmasını ihtar ederler. Bu atasözü, genellikle alevîler arasında kullanılır.

    SÎNE: Farsça, göğüs demektir. İlâhî ilim, ilim sıfatı Yüreği temiz kişilere "sine-saf" denir. Sineye çekmek, tahammül etmek, sabretmek anl***** gelir. On Muharrem'de şiîler, yaptıkları âyinlerde, göğüs ve sırtlarını döğerek kan akıtırlar. Bunu yapan kişiye "sine-zen" adı verilir. Ki bu, Türkçe'de "göğüs döğen" demektir. Âşıkların, aşklarının kaynamasıyla göğüslerini yırtmaları hakkında "sineye elif çekmek" diye kullanılan bir tâbir vardır. Hoşlanılmayan bir Divan Edebiyatı örfüdür. Tasavvufta mutlak cemalin, mecazî süflîliğe indirilmesi ile ilgili bir kullanımı vardır.

  7. #117
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SİRÂR: Arapça bir şeyin hâlis olanı, asi, sır, kök vs. gibi anlamları olan "sır" kelimesinin çoğuludur. Tam olarak vuslata erme durumunda, sâlikin mahvolması. "Dostlarım kubbelerimin altındadırlar. Onları Ben'den başkası tanımaz", kudsî hadisi ile, bu grup Allah adamlarına işaret olunmuştur.

    SİVÂ: Arapça istisna edatıdır. ".... den başka" anlamında kullanılır. Ta'ayyünleri (belirmeleri) bakımından, a'yân'a denir.

    SİYAH: Farsça olan bu kelime. Türkçe'de de aynı anlamda kullanılır. Kara. Zât-ı Hak. Karanlıkta, eşyalar birbirlerinden nasıl ayırt edilemezlerse, Hakk'ın idrâk üstü zâtında da, hiç bir şey birbirinden ayırt edilemez. Siyah-kârân: Kara iş sahipleri. Sülûku tamamlayamayıp yolda kalanlara denir. Siyah-rûî: Kara yüzlülük, imkân âlemi.

    SİZLER BAKÎ : Vefat etmiş biri konuşulurken, "Allah rahmet eylesin", "ruhu şad olsun" gibi ifadeler kullanıldığı gibi "sizler bakî" sözü de kullanılır.

    SOFU : Arapça, sûfî kelimesinin bozulmuş şekli. Samimi dindar kişilere sofu denirken, şekilci, ham tipli dindarlara da aynı tâbir kullanılır. Necip Fazıl merhumun özden mahrum, kırıcı, itici, çirkin yüzünde güzel İslâm'ı çirkinleştiren, dindar kılıklı tipler hakkında kullandığı "ham sofu, kaba yobaz" ifadeleri meşhurdur.

    SOHBET: Arapça, arkadaşlık yapmak, karşılıklı konuşmak vs. gibi anlamları olan bir kelime. Allah'a ulaştıran tasavvuf okullarının her biri, "hizmet" ve "sohbet" gibi iki temele dayanır. Bu ikisi, sâliki, maneviyat yüceliklerine ulaştıran vasıtadır. Sohbette, mürşid-i kâmilin ruhundaki kabiliyetlerin müride yansıması (in'ikâs) yani kabiliyet aktarımı söz konusudur.

    Bu yüzden Allah dostları, sohbete çok önem verirler. Hoca Bahâeddin Nakşbend Hazretleri "tarîk-ı mâ bâ suhbetest" (yolumuz sohbetledir) sözü, Nakşî yolunun ana düstûrunu oluşturur. Peygamberimizin (s) arkadaşlarına "ashâb" denilir ki, bu kelime "suhbe" masdarından türemiştir. Hz. Resûlullah (s)'ın, sahabe-i kiramı (r), sohbet yoluyla yetiştirmesi, sûfiyye yolunda vazgeçilmez, göz ardı edilemez bir metod olarak kabul edilmiştir. Bazı tasavvuf okullarındaki şeyhler, hırka giydirerek nisbeti naklettiği için "hırka şeyhi" adını aldığı gibi, sohbetle nisbet geçiren şeyhler de "sohbet şeyhi" olarak anılmıştır.

    SOMAT: Arapça, simât kelimesinin bozularak kullanılmış şekli olup, sofrası, uzunca dizilmiş yemek sofrası, dizi, kenar ve saf gibi anlamları vardır. Bektaşî ve Mevlevîler tarafından kullanılan bez veya meşinden yapılmış sofra. Üç türlü somat vardır:

    1. Gezgin dervişlerin kullandığı etrafında halka bulunan somat,
    2. Dergâhlarda kullanılan somat,
    3. Uzunca ve düz olan, bu yüzden de "elîfî" adını alan somat.

    SOMATÇI: Sofracı demektir. Mevlevi ve bektâşîlerde, sofrayı kurup toplamakla görevli kişi.

    Gınâ-yı kalb kadar nimet olmaz ehl-i dilde,
    Bu tekkenin fukarası somat bilmezler.
    Nailî

    SOMAT GÜLBANGİ: Mevlevî tekkelerinde, yemek yendikten sonra okunan gülbange "somat gülbangi" denir. Bu gülbank şöyledir: "Mâ sûfiyân-ı rahîm, mâ tablahar-ı şahîm, payende dar yâ Rab. în kâse-i âb u nânrâ Elhamdülillah. eş-Şükrü lillah, Hak berakâtın vire! Erenlerin han-ı keremleri müzdâd ve sâhibü'l-hayrât güzeştegânın rûh-ı şerifleri şad ü handan, bakîleri selâmetde ola! Demler safâlar ziyâde ola! Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırrı-ı Şems, kerem-i İmam-ı Alî Hû diyelim Hû!"

    SORA SORA KA'BE BULUNUR: "isteyen ve istediği konuda ciddî olan, hedefine ulaşır" (men talebe ve cedde vecede) kelâm-ı kibarında ifâde edildiği gibi, Ka'be'ye ulaşmayı gaye edinen kişi sora sora ona ulaşır. Arapça'da "suâl", hem sormak, hem de istemek manasınadır.

    SOYUNMAK: Mevlevî tâbiridir. Dervişliğe ikrar verip, dervişlik kisvesine bürünmek, tasavvufî mânâda soyunmak, yani dünyadan soyunup sıyrılmaktır. Mevlevîlikte de, 1001 günlük çile için ikrar verip hizmet tennuresini giyinmeye, soyunmak denir.

    SÖZ: Tasavvuf söz değil, yaşama işidir. Bir başka deyişle, tasavvuf ehli, laf (kâl)'a değil, yaşama (hâl)'ya önem verir. Ancak konuşma söz konusu olduğunda, Hz. Peygamber (s) gibi, az sözle çok mânâ ifâde etmeye (camiu'l-kelim olmaya) dikkat ederler. Söz ile ilgili çok sayıda atasözü ve deyiş vardır. Bunların bir kısmı şöyledir: Söylenen sözün, başa gelecek belâya bağlı olduğu hususu "sözün canı vardır" atasözüyle anlatılmak istenir. Kalabalık toplantılarda, uluorta konuşulmaması gerektiğini ifâde etmek üzere, "söz vardır halk içinde, söz vardır hulk içinde" denir. (Likülli meclisin makâl ve likülli mahallelin bakkal). Sözün etkili bir yanı olduğunu belirtmek üzere, "söz vardır işi bitirir, söz vardır başı yitirir" atasözü kullanılır

    Söz ola kese savaşı, söz ola y iti re başı,
    Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.
    Yunus Emre

    Susmanın ariflik gereği olduğunu belirtmek veya dinleyenin, söyleyenden daha anlayışlı olması icâbettiği, "söyleyenden, dinleyen arif gerek" atasözüyle anlatılır. Her insan dilinin altında gizlidir yani her insan konuşmasıyla kendini ele verir. Bu konuyla ilgili olarak söylenen diğer atasözüleri de şu şekildedir: "Söz, adamın mihengidir". Anlamsız konuşan kişi "söz söyledi balkabağı" karşılığını görür. Gösteriş ifâde eden davranışlara "sözde" denir, zira sahtedir. Kişinin değeri için, şu atasözü gündemdedir: "Kelâmından olur ma'lûm, kişinin kendi mikdarı".

    SU: Allah diriyi sudan yaratmıştır. Tasavvufta toprak, hava, ateş gibi su da karakterolojik teşekkül ile ilgili dört unsurdan biri olarak görülür. Su dağıtana "su gibi aziz ol" denir. "Sular alçaktan akar", "suyun yüzü yerde" atasözleri de alçak gönüllü olmayı ifâde eder. Feyzin kaynağından istifade edilmesini belirtmek üzere, "suyu başından içmek gerek" denilir.

    SUÂL: Arapça, istemek, sormak demektir. Tasavvufta çok soru sormak makbul değildir. Hz. Musa'yı , Hz. Hızır ile olan arkadaşlıktan ayıran şey, çok soru sorması olmuştur. Ayet: "Her şeyi sormayınız! Eğer işin iç yüzü ortaya çıkarsa, bu fenanıza gider... Sizden önce gelen bir toplum da onları sormuş, sonunda da sabaha kâfirler olarak girmişlerdir" (Maide/101-2). Hacı Bayram Camii'nin ilk imamı Eşrefoğlu Rumî, Hacı Bayram-ı Velî'nin damadı idi. Şöyle anlatır: "Bir gün hocam Hacı Bayram-ı Velî'ye, dünyevî bir mes'ele sordum, bana çok konuşma, meşayıh katında çok konuşmak, küstahlık olur, diye karşılık verdi. Ondan sonra, ona hiçbir şey sormadım". Sormamak, teslimiyet alametidir. Soranda teslimiyet noksanlığı vardır. Yani, susmak teslimiyettir.

    SUALÜ'L-HAZRETEYN: Arapça, iki hazretin sorusu demektir. Biri, ilâhî isimler diliyle Hazret-i vücûbdan sudur eder ve Rahmân'ın nefesinden ayn'lar suretinde zuhura gelmelerini ister. Diğeri ayn'lar dili ile hazret-i imkandan sual edilir, ve bu ayn'ların isimlerle zuhura gelmelerini ister.

    SUBHA: Arapça, kara kilim, siyah zemin anlamını ifâde eder. Vazıh (açık) olmadığı için "heyula" adı verilen "heba"ya, sübha denir. Hebanın varlığı kendi nefsiyle değil, suretlerledir. Heba, güneş ışığındaki ince toza denir. Sübha, bir hadis-i şerif'de ifâde edildiği gibi, Allah'ın mahlûkâtı yarattığı zulmete, karanlığa denir. Allah mahlûkata kendi nurundan yaydı. Bu nur kime değdi ise, dünyada hidâyete ulaştı. Nurdan nasibi olmayanlar da sapıklıkta kaldılar.

  8. #118
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SÛFÎ : Arapça, yünlü, yün giyen anl***** gelen bir kelime. Hakk'a vâsıl olan kişiye, sûfî, yolda süluka devam edene de, mutasavvıf denir; sûfî, vusul; mutasavvıf usûl ehlidir. Sûfî kendi nefsinde fanî, Allah ile bakîdir. Sûfî, nefsin alışkanlıklarından kurtulmuş, hakikatlerin hakikatine ulaşmıştır. Cüneyd, sûfîlerin, sadece Allah'ın bildiği tarzda, Allah ile beraberliğe sahip olduklarını söyler. Bişr ise sûfî'yi, "kalbini Allah için saflaştıran kişi" olarak değerlendirir. Onlara sûfiyye denilmesi, onların Allah huzurunda, ilk safta bulunmalarından kaynaklanmaktadır. Ki bu, onların himmetlerinin Allah'a yükselmesiyle, yani, kalpleriyle O'na yönelmesiyle olur. Bir başka görüşe göre, özellikleri ehl-i suffe'ye benzediği için, bu topluluğa sûfiyye denilmiştir. Bir kanaata göre de, sûf, yani yün giydikleri için, sûfiyye adını almışlardır.

    SUHTE: Farsça, yanan anlamında olan bu kelime medrese talebelerine denir. Galat olarak "softa" şeklinde kullanılır. İlim aşkıyla yanan talebelere, bu özellikleri sebebiyle "suhte" denilmiştir.

    SÛK-I CENNET : Arapça, cennet çarşısı demektir. Cennette bulunan erkek ve kadın resimleri. Herkes, burada beğendiği resmin şekline girer ve o halde ailelerinin yanına gider. Cennettekilerin sonsuza kadar şekil değiştirebileceği kaydedilir.

    SUKÛTÛ'L-İTİBÂRÂT: Arapça, itibarların (izafi hususların) düşürülmesi. Kaşanî bunu, Zat'ın birliğinin gözönünde tutulması olarak değerlendirmiştir.

    SULH: Arapça, barış anlamında mastar. Yapılan amel ve ibadetlerin kabul edilmesine, sulh denir.

    SULTAN: Arapça, hüccet, delil, güç, kudret, vali padişah, zor gibi anlamları olan Arapça bir kelime. Tarihte ilk defa, Abbasi vezirleri için kullanılan bu unvan, zamanın akışı içerisinde hükümdarlar için de, geçerli olmuştur. Tasavvuf önderlerine, belli bir zamandan sonra sultan lâkabı verilmiştir. Balım Sultan, Sultan Veled, Emir Sultan vs. gibi.

    SULTAN VELED DEVRİ: Mevlevî tâbiridir. Mukabele günü, semâ'dan önce, şeyh efendi önde, derviş (can)ler ortada olmak üzere, semahanenin etrafında halka şeklinde yürüyerek yapılan üç devir (daire)'e Sultan Veled Devri denirdi. Bunun ilk düzenleyicisi Sultan Veled olduğu için, onun adıyla anılmıştır.

    SULTAN VELED MAKAMI: Mevlevî tabiridir. Meydan-ı Şerifteki kırmızı renkli posta, Sultan Veled Makamı denir. Şeyh, tören için meydana gelince, bu posta otururdu.

    SURET: Arapça, şekil, heykel, çeşit, nevi, kılıç, biçim vs. gibi anlamları olan bir kelime. Hadis olduğu kaydedilen, Allah'ın Hz. Adem'i kendi suretinde yaratması hususu, onun halifeliğini anlatan bir tabirdir. Kul, hiçbir zaman Allah olamaz. Ortaya çıkıp gerçekleşme tavrında, suretler hem ulvî, hem de süflîdir. Ulvî suret, hakiki ve izafi olmak üzere ikiye ayrılır:

    1. Hakiki olanı, vücûdî hakikatler ve rubûbî isimlerin suretlerinden ibarettir. Faal hakikatin, zât-ı ûlûhiyyetden bir cem'i vardır.

    2. İzafî olan ise, aklî, müheyminî ve nefsî ruhların hakikatlerinden ibarettir.

    Süflî suretlere gelince, bunlar imkana ait hakikatlerin suretleridir. Süflî suretler de, ulvî ve süflî olarak ikiye ayrılır. Ruhanî suretlerden, zikri geçenlerin hepsi, ulvîdir. Mutlak ve mukayyed misal âleminin suretleri, bu grubdandır. Süflî'ye gelince, cisimler âleminin suretleri, arş ve kürsi hâriç olmak üzere, bu gruptandır. Anasır ve unsuriyyatın suretleri, buna dahildir.

    SÛRET-İ İLÂH: Arapça, İlâhın sureti demektir, ilâhî isimlerin hakikatlerini gerçekleştirmesi bakımından kâmil insan'a, sûret-i İlâh denir.

    SÛRET-İ İRÂDE: Arapça, iradenin sureti demektir. Nefsin, hiçbir şeyin Allah'ın iradesinin dışında bir irâde ile vuku bulduğunu görmemesi. Herşeyin Hakk'ın irâdesi ile meydana geldiğini görmesi.

    SÛRET-İ HAK: Arapça, Hakk'ın sureti demektir. Hakikat-ı Ehadiyye ve Vâhidiyyeyi gerçekleştirdiği için, bu, Hz. Muhammed (s)'dir. Bu sebeple ona "Sâd" da denir, ibn Abbas (r)'a "Sâd"ın ne anlama geldiği sorulduğunda, şu karşılığı vermiştir: "Mekke'de, üzerinde Rahmanın Arşının bulunduğu bir dağdır".

    SÛRET-İ MUHAMMEDİYYE (S): Allah bunu, el-Bedî ve el-Kâdir isimlerinin nurlarından yaratmıştır. Allah, Hz. Adem'in suretini, Muhammedi (s) suretin bir nüshası olarak yaratmıştır. Hz. Adem Cennetten inince, ruhlar âleminden ayrıldığı için, ona ait suretin hayatı sona ermiştir. Cennette iken, Allah vicdanına duyurma yapmaksızın, Hz. Adem hiç birşeyi kendi başına düşünemiyordu. Dünyaya inince, Allah'tan aldığı bu vicdanı hissedişi kayboldu. Zira Cennette suretlenmiş hayat, onun nefsiyle iken; dünyadaki hayatı, ruh ileydi. Dünya ehline göre Allah ebedî hayatla diriltmedikçe, bu ölü hükmündedir. Ona nazar, onunla onun zatına nazar etmekle olur. Bu da, Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tahakkuk eder.'
    Böylece dünyadaki kişi, cennettekilerde bulunan şeyi elde etmiş olur. Yani cennetteki gibi, Allah kendisine vicdanî sezişle bildirimde bulunmadıkça, hiçbir şeyi tasavvur edemez. Abdülkadir Geylanî'nin yorumu işte bu şekildedir.

    SURHÎ: Farsça, kızıllık demektir. Kalbin kozmik rengi, kırmızı veya sarıdır. Manevî tekâmülün güçlü oluşuna surhî denilir.

    SÜHAN: Farsça, söz demektir. İlâhî uyarı, ilâhî işaret.

    SÜHEYLİYYE: Şâziliyye'nin Cezayir'deki kolu (XIX. y. y)

    SÜHREVERDİYYE: Abdülkâhir es- Sühreverdî (ö. 563/1168) ve Ömer es-Sühreverdî (ö. 632/1234) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu olup Kâdiriyye'nin koludur.

    SÜKÛN: Arapça, sakin, hareketsiz olmak demektir. Hakk'ın huzurunda, O'nun inayetinin kuşatması altındaki ruhî rahatlık, sarsıntısız manevî hayat.

    SÜKÛT: Arapça, susmak demektir. Tasavvufta susmak, teslimiyeti ifade eder. Tasavvuf hal ilmi olduğu için, konuşarak değil, susarak yani hâl ile (yaşayarak) öğrenilir. Hz. Hızır (a)'ın, Hz. Musa (a)'dan istediği "susmak"tı. Ancak, bu gerçekleşmedi, iki çeşit sükût vardır:

    1. Dış sükût
    2. İç sükût.

    Mesela, tevekkül halindeki kişinin rızık endişeleri açısından kalbi (içi), susma durumundadır. Vücûdun hareketsiz hali de, kendine göre sükûtu ifade eder. Muhib'in sustuğunda helake uğrayacağı, arifin de sustuğunda malik olacağı kaydedilir. Sükût'un sebebi bedihi (açık) hayrettir. Aşık susarsa, arif konuşursa helak olur. ibn Ebi'd-Dünya'nın, konuyla ilgili olarak "Kitabü's-Samt ve Âdâbü'l-Lisân"ı meşhurdur.

    SÜLEYMAN: Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman, kuş dilini (Mantıku't-Tayr) bilmesi başta olmak üzere, rüzgar ve cinlere hâkimiyetiyle tanınmış bir peygamberdir. Rahmetli Sami Efendi Hazretleri (k) tasavvuf yoluna girmek, kuş dilini bilmektir, diyerek, varlıkları, konuşturmak onlardan ibret almak (nazar) şeklinde bir tanım getirmiştir.

    Süleyman kuş dilin bilür dediler.
    Süleyman var Süleyman'dan içerü.
    Yunus Emre

    SÜLÜK: Arapça, yola girmek, yol almak demektir. Bir şeyhe bağlanan kişinin, belli bir metodla, Allah'a doğru, yani kemalâta doğru iç (manevî) planda yaptığı yolculuğa sülük denir. Süluk'un sonunda "Allah'ı sevmek" tefekkürü (murakabe-i mahabbet) verilir. Ondan sonra "fena" ve "beka" gibi haller ortaya çıkar. Bir kul, en mükemmel varlık olan Allah (c.c) olmıyacağı için, gerçek mânâda sülûkun sonu yoktur. Eşrefoğlu Rumî resmî sülûkunu bitirince, kayınpederi Hacı Bayram Veli (k)'ye "varmamız gereken manevî kemâlâtın sonu bu mudur?" deyince, şu karşılığı alır: "Bir velinin, bin yıl ömrü olsa, ve bu süre içinde sülûka devam etse, peygamberlerin topuğuna bile varması imkansızdır." Peygamberimizin (s) Allah (c)'a en fazla yaklaşan beşer varlığı olarak, Miraç Gecesi'nde, kendisiyle Rabbisi arasında Kabe Kavseyn (iki kaşın arası) kadar bir mesafe bırakılmıştır. Eğer o mesafe de olmasaydı, Peygamberimiz Allah'la ontolojik manada birleşmiş olacaktı ki bu takdirde (hâşâ) Allah olması gerekirdi. Bu ise muhaldir, mümkün değildir. Zira "vema nüve illa beşer" (Mü'minûn/24) O, ancak bir beşerdir.

    SÜNBÜLİYYE-İ HALVETİYYE: Şeyh Zeynûddin Yusuf Sünbül Sinan Efendi (ö. 936/1629) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup Cemaliyye-i Halvetiyye'nin kollarındandır.

    SÜRAHİ : Üns makamı.

    SÜRÜR: Arapça sevinç demektir. Üzüntünün mukabili olan sevinç, üç türlüdür:

    1- Zevk sürürü.
    2- Şühûd sürürü: ilim perdesinin açılmasıyla oluşan sevinç.
    3- icâbet-i semâ sürürü: Vahşet izlerini gideren müşahede kapılarını açan, sâlikin ruhunu güldüren sürür.

    SÜTÛHİYYE: Bkz. Ahmediyye.

  9. #119
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    ŞABANİYYE-İ HALVETİYYE: Kurucusu Hacı Şa'ban-ı Veli'dir. Halvetî tarikatının kollarından biri. Hacı Şa'ban-ı Velî'nin Şeyhi de Hayreddin-i Tokâdi (k) hazretleridir. Mezarı Bolu'ya 10 km. mesafededir.

    ŞAD: Farsça, neş'e, sevinç, bahtiyar, mutlu gibi anlamlan olan bir kelime. Sûfînin, kabz hâlinden bast hâline geçmesine şad denir.

    ŞAH: Farsça, hükümdar, demektir. Hafifletilmiş olarak şeh şeklinde de kullanılır. Şeyh ve Velî'ye de, şah denir. Orta Asya ve Hindistan'daki sûfîler için, bu tâbir kullanılır: Şah Abdullah Dihlevî, Şah Muhammed Bahâeddin Nakşbend vb. Bektaşîlerin de, bu tâbiri sıklıkla kullandıkları görülür. Hz. Ali için, Şâh-ı Merdân, Şâh-ı Necef, Şâh-ı Vilâyet gibi tâbirler kullanılır.

    Şah kılıcı sallamak: Eskiden Anadolu'da İran'a bağlılığını bildiren kişiler için Osmanlı tarihçileri tarafından kullanılan bir deyim. Şahlığı şeyhliğe çeviren İbrahim Ethem gibi zatların yanı sıra, şeyhliği şahlığa çeviren, siyasal faaliyetlerde bulunan sûfîler az değildir. Tasavvuf tarihi içinde, sûfîlerin kurmaya muvaffak olduğu devlet sayısı Orta Asya, Hindistan, Malezya, Çin, Afrika, Kafkasya gibi yerlerde kırkı bulmaktadır. Hoca Muhammed Bahâeddin Nakşbend'in hocası Halil Ata Gazan Han'ın Maveraünnehir'de, hâkimiyeti yedi yıl süren ve Şamanist Türkler arasında İslam'ı yayma çabaları içinde bir devlet kurduğu görülür. Afrika'da, Osman Dan Fudî, Umar Tal Hac, Amadu Bellu, Emir Abdulkâdir-i Cezâyirî, Kafkasya'da Şeyh Şamil en-Nakşbendî ve Hacı Murad gibi zevat, konunun başat örnekleridirler, iran'daki Safevîleri de bu meyânda zikretmek mümkündür.

    Şâh-ı Murgan-ı Melekût : Melekûttaki kuşların şahı; Hz. Muhammed (s).

    Şâhbâz-ı Sidre-Nişîn: Sidre-i Müntehâya konan şahin: İnsan ruhu, arınmış ruh.

    Biz ezelden tâ ebed meydana gelmişlerdenüz,
    Şâh-ı Merdân aşkına merdâne gelmişlerdenüz.
    Hatayî

    Arifin halini tarif ne hacet,
    Efsâne sözlerden eyle feragat.
    Herdedir, bir göster, sâhib-kerâmet?
    Ali çokdur, Şâh-ı Merdân bulunmaz.
    Türabî

    Şah içün çak eylediler ten libasın terk edüb,
    Terk-i tecrîd oldılar, tâc u kabadan geçdiler.
    Hayretî

    ŞÂH-I KEVNEYN: Farsça-Arapça tamlama. İki dünyanın hükümdarı manasınadır. Hz. Muhammed (s) için kullanılır.

    Şâh-ı kevneyn ü imâmü'l-Harameyn
    Nûr-u bi-şeyn ü Nebiyyü's-Sakaleyn
    Hâkânî

    ŞÂH-I LEVLÂK: Farsça-Arapça tamlama. Levlâke levlâke lemâ halaktu'l-eflâk (Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) hadis-i kudsîsindeki levlâk ifâdesi kullanılarak, Hz. Peygamber (s)'e Levlâk'ın hükümdarı, yani "Şâh-ı Levlâk" denir.

    Şâh-ı Levlâk gibi hısn-ı haşinim var iken,
    Ne bu sûziş, bu güdaziş ne bu âh ü feryad.
    Nâbî

    ŞÂH-I MERDÂN:
    Farsça tamlama, erkeklerin şahı, hükümdarı demektir. Hz. Ali için kullanılır bir tabirdir.

    Yüz meşakkat çekse kâm-ı dil tapar encâm-ı kâr,
    Her kimin mevtası âlemde Şeh-i merdân olur.
    Fuzulî

    ŞÂH-I NECEF: Necef şehrinin şahı demektir. Hz. Ali (r) Necef'te medfun olduğu için bu tabir kullanılmıştır.

    ŞÂH-I RİSÂLET: Farsça-Arapça bir tamlama. Peygamberliğin şahı demektir. Hz. Peygamber Efendimiz (s) hakkında kullanılan bir tâbir.

    ŞÂH-I VELAYET: Farsça-Arapça tamlama. Veliliğin şahı, hükümdarı demektir. Hz. Ali (r) hakkında kullanılan bir tâbirdir.

    ŞÂH-I ZÜLFİKÂR: Zülfikâr Hz. Ali Efendimizin (r) kılıcının ismidir. Farsça-Arapça terkib olarak, Zülfikâr'ın şahı demektir. Bu unvan, Hz. Ali (r)'ye aittir.

    Bunda bağlamış gaza şemşirini sultan-ı Rûm,
    Bunda salmış saye-i ikbâl Şâh-ı Zülfikâr.
    Fuzulî

    ŞÂHİD: Arapça gören, şâhid olan, şehâdet eden demektir. Sâlikin kalbinde hazır ve mevcut olan, kalbin iştigal ettiği düşünceye, denir. Kalbi istilâ eden ilim ise, şahid-i ilm, vecd ise şâhid-i vecd olarak anılır. Bir kimse bir başkasına kalbten ilgi duyar ve ona bağlanırsa, bu sevdiği şahıs, o kimsenin şahididir. Aklın, fikrin meşgul olduğu şeye şâhid denmesi, sanki zihnen meşgul olunan şeyin gözönünde imiş gibi bulunmasmdandır. Şâhid, temaşa edilen zuhurlar, feyz ve tecellî manalarında da kullanılmıştır. Bir de, şâhid-şâhed vardır ki bu, güzel ve sevgili manalarını içerir.

    ŞAHİDE: Arapça, şehâdet eden, gören anl***** dişil bir kelime. Mezara dikine yerleştirilen, üzerinde yazı ve çiçek bulunan mermer baş ve ayak taşları hakkında kullanılan bir tâbir. Üzerindeki yazı, mezarın hangi şahsa ait olduğunu belirttiği için bu tâbir kullanılmıştır.

    ŞÂHMEDÂRİYYE: Bkz. Medâriyye.

    ŞÂKİRD: Farsça, öğrenci demektir. Fütüvvet yolunda bir sanata giren kişiye ve okul talebesine, eskiden şâkird denirdi. Şâkird, sanatta ustalaştığı zaman, ustası ona törenle peştemal (havlu) kuşatırdı.
    Şakirdi ustasına peştemal kuşatır: Yetenekli öğrenciler hakkında kullanılan bir atasözü.

    Şakirtleri taş yonarlar,
    Yonup üstada sunarlar.
    Çalab'ın ismin anarlar,
    O taşın her paresinde.
    Hacı Bayram Velî

    ŞALVAR: Farsça, ağı geniş ve bol, uçkurla bağlanan, paçaları dar, alta giyilen, dış giysisi veya bir tür pantalon. Fütüvvet yoluna giren kişi, girdiği meslekte zamanla ustalaşır, olgunlaşırsa, ona belirli bir törenle, şalvar giydirilir, şed (kuşak) kuşatılır. Hırka nasıl tasavvuf erbabına ait ise, aynı şekilde şalvar da, fütüvvet ehlinin elbisesidir.

    ŞAM: Arapça yanaktaki ben'e "Şame" denir, bu bir güzellik simgesidir. Farsça akşam demektir. Suriye'nin başkenti, bilindiği üzere Şam şehridir. Ferheng'de belirme (ta'ayyun) perdeleri ve çokluk olarak tanımlanmıştır.

    Şam'dan çıktığım akşama dedim şâm-ı şerif.
    Ali Rıza Paşa

  10. #120
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    ŞÂM-I GARİBAN: Farsça, garipler akşamı anlamında bir tamlama. Şia'ya göre, Hz. Hüseyin ve arkadaşlarının başına gelen musibetin akşamı (11 Muharrem gecesi), garipler akşamıdır. Birisinin ölüp defnedildiği günün akş***** da, garipler akşamı denir.

    ŞAN: Arapça, şan, şöhret, durum, hal gibi manaları içeren bir kelime. Allah'ın her bir tecellîsi için, ilâhî bir hüküm vardır ki, buna "sân" denir. Bu sebeple varlık konusundaki hükmetme, bu tecellîye ve varlığın her anda değişimine uygun bir tesir iledir. Bu, İlâhî şân'a (veya şe'n) ait bir etkidir ki, varlık üzerine hâkim olan tecellî, değişimi (tağayyur) gerektirir. "O her gün bir şe'ndedir" (Rahman/29) şeklindeki Kur'an ifâdesinin mânâsı da budur. Bir kula Allah tecellî ettiği zaman, bu durum, Allah'a göre şe'n, kula göre hâl'dir.

    Şânına düşeni işle: Allah için kullanılır. Ululuğuna layık olan, bağışlamaktır. Beni bağışla, anlamında bir söz.

    ŞARAB: Arapça, içecek şey, anlamında bir kelime. Aşk ve mahabbet anl***** kullanılır. Coşkun aşk halleri ki, bu durumdaki kişi aşkta sadakat imtihanından geçer. Kemale erenlerin hali budur. Bu kelimeyle ilgili bazı deyimler şunlardır:

    Şaraphane : Melekût âlemi, kâmil arifin iç dünyası.

    Şarab-ı Puhte : Yıllanmış, kıvamını bulmuş şarap. Her türlü kayıttan, sınırlamadan kurtulmuş saf ve mücerred zevk.

    Şarab-ı ham : Çiğ şarap. Dünyevî zevk ile karışık hayat.

    Şarap-ı Tevhîd : Allah'ın zâtında mahvolup, her türlü maddî bağdan kurtulma.

    İki türlü şarap vardır: Biri maddî, dünyevi, alkol ihtiva eden içilmesi haram olan içki, ki bu insanı içince sarhoş eder. Diğer şarap ise, aşk şarabıdır. Allah'ı sevmekten kaynaklanan zevkin sonucu olarak ortaya çıkan bir tür mestlik, melankoli hâli. Sûfîler bu bakımdan, içmeden sarhoş olanlardır, diye tanımlanır. Marifet, içmeden, manâ sarhoşu olmaktadır. Her iki sarhoşta ortak bazı özellikler vardır. Bunlardan biri, her ikisi için dış âlemin bir anlamı yoktur; sarhoşluk, her iki grubu dış dünya ile alakalı bir takım ilgilerden kesmiştir, ikisi arasındaki pek çok farktan bir diğeri de, şudur: Mânâ sarhoşunda, karaciğerden kaynaklandığı söylenen bir tür iç hararet, maddî şarab içende bulunmaz.

    ŞA'RANİYYE: Abdülvahhâb Şa'ranî (ö. 973/1568) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu.

    ŞATAH: Arapça, hareket, kıpırdama vs. gibi anlamları olan bir kelime. Konuşmada şatah, konuşurken ölçüyü kaçırmayı ifade eder. Aşırı tecellî ve feyz gelen velîlerden, bir takım şeriata uymaz gibi görünen sözler zuhur eder. Dıştan bakınca, bu sözlerin hiç bir mânâsı yokmuş gibi görülür. Ancak, sûfî'nin ruhanî yükselişte ulaştığı farklı varlık alanı açısından, o sözler ele alınınca, anlaşılmazlık durumu ortadan kalkar. Kanaatimizce, bir insan olan Hallâc'ın "Ene'l-Hak" sözünden önce, kuru bir ağaç kökünün "innî enallah (Ben Allah'ım)" diye (Kasas/30) dile gelip, insan gibi konuşup seslenmesini anlamaya çalışmak gerek.


    Fussılet/21'de ifade edildiği gibi, Allah her şeyi konuşturmaya kadirdir. Bu konuşturulan insanın elleri olduğu gibi, Kasas/30'da "ben Allah'ım" diye seslenen bir ağacın kökü, ve kendinden geçerek "Ene'l-Hak" diyen Hallâc-ı Mansûr da olabilir. Hallâc'ın ve benzerlerinin bu tür şatahat ifâdeleri, bilinçli söylenmiş değildir; kendilerine egemen olan bir halin sonucu söylemişlerdir. Allah tarafından intak edilmişler yani konuşturulmuşlardır.

    Vecd halinde bulunan sûfî, şeriata muhatap akıl tavrını aşmış, aklın kurallarının çalışmadığı farklı bir alana geçmiştir. O alanda, olaylar bütün olarak kavranır, o alanda zaman ve mekân olgusu söz konusu değildir, sürekli bir ân vardır, o sırada sadece o ân yaşanmaktadır, akıl alanında bulunan insan, zamanlıdır, mekanlıdır; olayları kesintili olarak, parça parça değerlendirmektedir, faaliyeti, zaman mekan boyutlarından azade değildir.

    Akıl üstü alanın kuralları ve özelliği, akıl alanında geçerli değildir, işte bir sûfînin şatahatını anlamak, o şatahatın söylendiği akıl ötesi alana geçmek ve o alanın kurallarına göre değerlendirmekle anlaşılabilir. Şeriat akla hitap eder. Sûfî, şatahat ibarelerini söylediği zaman, akılötesi durumu ile şer'î tekliften azade olur, o bu durumu ile şer'î teklife tabî olmayan bir çocuk, aklı bulunmayan bir (tür) deli mesabesindedir. Konuşan o değildir, yaklaştığı Mevlası, sevgili kulunun tutan eli, yürüyen ayağı, gören gözü, duyan kulağı ve konuşan dili olmuştur. Bu dost, artık Mevlası ile görür, onunla işitir, konuşur. "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl/17) âyetindeki incelik de, işte bu hususla yakından alâkalıdır. Mevlâsma kavuştuğu (vuslat) sırada Hallaç, "ene"l-bâtıl" mı demeliydi? diyen bir sûfî liderin yanı sıra, Erzurumlu İbrahim Hakkı "Söyleyen Nasır idi, Mansûr andan tercemân olur" (Nasır: Allah, Mansûr: Hallâc-ı Mansûr) diyerek, şatahat olayını bir cümlede açıklama irfanını gösterir. Şathiyat ibarelerini ayıklık halinde iken konuşanın küfrü lâzım gelir ve buna şathiyyat denmez, kelime-i küfr denir.

    Dini, takva ve verâ ölçüleri içinde yaşayan bir kimsede, vecd halinde bu sözler zuhur eder, ayıklık durumunda bu sözleri söylemez, hattâ karşı çıkarsa (Bâyezid-i Bistâmî'de olduğu gibi) tekfir edilmemesi gerekir. Akıl başta iken söylenen ve küfrü gerektiren sözlere "Tammat" veya "Türrehât" (saçma söz) denir.

    Yunus Emre'nin şeriata aykırı olmayan bir şatahat ifadesini şu şiirinde buluruz: Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü,
    Bostan ıssı kakıyıp der: Ne yersin kozumu.


    Yine bir başka şiirinde Yunus Emre şöyle der:

    İş bu deme erince,
    Üç kez doğdum âneden.
    Nice yavru uçurdum,
    Nice âşiyaneden.

    Satha ait yazılan şiirlere "Şathiyye" adı verilir.

    ŞATIR: Arapça, açıkgöz, hilekar demektir. Çeşitli anlamlarda kullanılmıştır:

    1, Nefsi, kendisini batıldan uzaklaştıran,
    2. Fütüvvet ehli, ayyâr.

    ŞÂZİLİYYE: Ebu'l-Hasen Takiyyüddin Ali b. Abdullah eş-Şâzilî (593/1196-659/1260) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    ŞEB: Farsça, gece demektir. Gayb âlemi, ceberut âlemi, yokluk ve karanlıktan ibaret bulunması sebebiyle a'yân-ı sabite, nurlar, insanlık gibi tasavvuf? anlamları vardır. Şeb'le ilgili bazı deyimler şunlardır:

    Şeb-i Miraç : Miraç gecesi, insan ruhunun Allah'a yükselmesi.

    Şeb-i Kadr : Kadir gecesi. Sûfînin tam yok olma durumunda Hakk'ın varlığı ile bakî kalması.

    Şeb-i hicran : Ayrılık gecesi.

    Şeb-i yeldâ : Koyu karanlık gece. Sevâd-ı a'zam yani manevî fakirlik, salikin fenaya
    ermesi, aslî yokluğa dönüş.

    Şeb-i bâr: Nurların sonu, bitişi, sevad-ı a'zam. Şebângeh : Geceleyin, hallere hâkim olma.

    ŞEB-ÇERAĞ:
    Farsça, gece çırası demektir. Bektaşî tekkelerinde on iki köşeli, tas biçimindeki kandile verilen ad. Oniki köşe, oniki imama işarettir.

    ŞEB-HANE: Farsça, gece evi anlamında bir kelime. Garip ve fukaranın, parası olmayanların, ücret ödemeksizin geceyi geçirmeleri için, hayır sahipleri tarafından yaptırılan binalara denir. Bu sosyal dayanışma kurumu, vakıf kayıtlarında "şeb-hâne" şeklinde geçer.

Benzer Konular

  1. Kuran ve Tasavvuf
    Emre1974tr Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 30-12-2012, 04:18 AM
  2. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 38
    Son mesaj: 17-04-2010, 02:31 AM
  3. Tasavvuf nedir ?
    uzak yollar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 11
    Son mesaj: 27-01-2010, 02:53 PM
  4. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Kuran-ı Kerim Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 24-11-2009, 06:41 PM
  5. tasavvuf okuyanlar var mı?
    peniel Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 19-08-2008, 09:34 AM
Yukarı Çık