11. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 910111213 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 101 ile 110 Toplam: 143
  1. #101
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    R
    RAB: Arapça, terbiye eden, doyuran, yetiştiren vs. gibi anlamları olan bir kelime. Zâtın, ruhî veya cismânî gayb varlıklarına olan nisbeti bakımından, Hakk'ın bir ismidir. Allah'ın Rab isminin, fonksiyon olarak işlerlik kazandığı her şey, merbûb dairesinde mütalaa edilir. Allah'ın zatî, rubûbî isimlerin menşeidir. er-Razzâk ve el-Hafîz gibi isimler böyledir. Rab ismi de, merbûbun varlığını gerektiren ve gerçekleştiren bir isimdir.

    RABBANİ: Rabba mensub, Allah adamı anl***** Arapça bir kelime. Velilere, Rabbânî de denir. Yani, bu manada Rabbânî, Allah dostu, Allah'ı bilen, tanıyan ve ona amelen, fikren yakın olan kimse demektir. İlim ve dinde derinleşmiş, ilmini hayatına geçirmeye muvaffak olmuş kimselere de, Rabbânî adı verilir.

    RABBU'L-ERBAB: Arapça, Rablerin Rabbi yani, terbiye edenlerin terbiye edicisi demektir. Rabbü'l-Erbâb, gayelerin gayesi ve bütün isimlerin menşei olan ilk belirlenme (ta'ayyun-i evvel) ve ism-i a'zam itibariyle, Hak'dır. Bütün istekler O'na yönelir. O, her hususu hâvîdir. Necm süresindeki (âyet: 42)

    "Ve şüphesiz en son varış, Rabbinedir" ifadesiyle, bu hususa işaret vardır. Zira, Hz. Peygamber (s), ilk belirişin ortaya çıkış yeridir. O'na mahsus olan rubûbiyyet, en büyük rûbûbiyyettir.

    Sedd-i reh olmadı sidre-i bezm-i melekût
    Kıldı azm-i harem-i halvet-i Rabbü'l-erbâb
    Fâzıl

    RABITA : Arapça, bağlayan, rapteden demektir. Tasavvuf? olarak, müridin zihnî planda, tefekkür ve muhayyile gücünü kullanarak mürşidiyle "beraberlik" halinde olmasını ifade eder. Ruhî terbiye için, bu mânâ beraberliğine ihtiyaç olduğu kaydedilir. Nakşibendîlikte rabıta önem arzetmekle birlikte, asıl değildir. Diğer tasavvuf okullarında da, ismen olmasa bile, mânâ olarak rabıta vardır. Râbıta'ya, sevgi anlamı da yüklenmiştir.

    Meselâ, sevgi rabıtası için şu tarif verilir: "Mürşidin şeyhini severek, yâd etmesi ve suretini zihninde canlandırmasıdır". Kalbî rabıta diye verilen bir tarif de şöyledir: "Müridin, kalben şeyhi ile beraber olmasıdır". Bu mânâ birliğinin, müridi şeyhinde fânî olmaya yani, onun hâli ile hallenmeye götürdüğü söylenir. Rabıta için sufiler "Sâdıklarla beraber olunuz" (Tevbe/119) âyetini baz olarak alırlar. Kişinin sevdiğiyle beraber olduğunu bildiren hadis-i şerifler, rabıtadaki muhabbet keyfiyetini açıklayıcı olarak düşünülmektedir. Şeyh Abdülhakim Arvasî (k), namaz esnasında rabıtanın sakıncalı olduğunu ve bu sebeple, namazda sadece Allah'a rabıta yapılması gerektiğini söyler. Rabıta, her şeyden önce, psikolojik muhtevasıyla insanî bir olaydır.

    Kundaktaki çocuğuna duyduğu aşırı sevginin, o çocuğun annesinin süt ve gıda ihtiyacını hafif bir göğüs sızısı ile hissettirmesi ve bu gibi örnekler çoğaltılarak, rabıtanın insanî, fıtrî ve tabiî bir olay olduğu hususu kolayca anlaşılabilir. Bir insanın öğretmenine, annesine, babasına, kardeşine, eşine, dinine, Kur'ân-ı Kerim'e ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a duyduğu sevgi, bir rabıtadır. Bu, insanın etrafını kuşatan âfâk (obje) ile derunî temasını ve yakınlaşmasını sağlayan önemli bir araçtır. Bu sevgi olmasa, varlığın devamı mümkün olmazdı. Rabıta, tasavvuf! planda, hiç bir mutasavvıf tarafından, insanın insanı tanrı edinmesi şeklinde açıklanmamış, ancak müridin şeyhine olan aşırı sevgisi, tasavvuf psikolojisi tatmamış kişiler tarafından, farklı biçimde yorumlanmıştır.

    Müridin şeyhine olan rabıtası, (özellikle Nakşî sülukunda) murakabe'ye kadardır. Ondan sonra, müridin sadece Allah'a rabıta yapması gerekir, o durumuyla yine şeyhine rabıtaya devam eden kişi, manevî açıdan gerilemeye duçar olur. Zira şeyhe rabıta yapma, nihai rabıta olan Allah'a rabıtanın bir ön hazırlayıcısı hüviyetindedir, ilki, yüzme eğitimini alan; ikincisi de, eğitimini tamamlamış, denizde bilfiil yüzen kişinin durumu ile mukayese edilir. Bu örnekte görüldüğü üzere, ikinci durum, birinciden daha ileridir, daha olgundur.

    RACÜL-İ HASSA: Arapça, özel adam demektir. Manevî güç sahibi, özel kişiler için kullanılan bir ifâdedir. Hz. Adem'e ait bazı özellikleri taşıyan kimselere denir ve sayılarının üçyüz kişi olduğu kaydedilir.

    RACÜL-İ KAMİL: Arapça, olgun insan demektir. Manevî güç sahibi bir grup veli. Hz. Nuh'un kalbi üzerine, her asırda kırk kişi yetişir. Ümmet-i Muhammed (s) 'den olmakla birlikte, diğer peygamberlerin manevî mirasına sahip bu kişiler hakkında, "Ümmetimden, Hz. Nuh'un kalbi üzere kırk kişi vardır" hadis-i şerifi kaydedilir.

    RACÜL-RİCÂL: Arapça, erkek anlamında bir kelime. Allah'ın veliliğine layık olmuş kişiler ki, bu mânâda kadınlardan da recül olur. Bunlara "ticaret ve alışverişin, Allah'ı zikirden alıkoymadığı erkekler..." âyetiyle işaret edilmiştir (Nur/37).
    İki türlü rical vardır :

    1. Ricâl-i aded : Bunların sayıları bellidir.
    1 tane kutub,
    2 tane imamân, 4 tane veted, 7 tane bedel, büdelâ veya ebdâl, 12 tane nakib, nükebâ, 40 tane recebî, recebiyyun, 300 tane müctebâ.

    2. Ricâlü'l-Merâtib : Sayıları belli değildir; bunlar, melâmiyyun, fukara, sufiler, âbidler, zâhidler, efrâd, ümenâ, kurrâ, ahbâb (verese, evliya)vb'dir. Otuzüç çeşit evliyanın varlığından bahsedilir.

    RAĞBET: Arapça, isteme, arzulama demektir. Nefsin sevaba, kalbin hakikate, sırrın Hakk'a rağbet etmesine denir. Dünyaya veya âhirete duyulan meyle de rağbet denir.

    R
    AHAT: Arapça, dinlenme manasınadır. Tasavvuf erbabına göre, bu dünya bir rahat yeri değildir: "La râhate lenâ fi'd-dünya". Ancak "dünya hayatına razı olup, rahat buldular" (Yunus/7) âyetindeki tipler için, burası, huzur yeridir. Aynı âyetin başında "Allah'a kavuşacaklarını ummayanlar..." ifadesiyle, bunların maddeci bir karaktere sahip olduğu belirtilmektedir.

    RAH-I HAK: Hak yolu manasına Farsça-Arapça bir ifâde. Allah yolu, sırat-ı müstakim.

    RAHMANİYYE: Halvetiliğin Kabil kolu. RAHMANİYYE: İsim ve sıfatların, hakikatlarıyla ortaya çıkışı. Rahmaniyye mertebesinde zuhur eden isim, er-Rahmân'dır.

    RAHİB: Arapça, korkan demektir. Halktan ayrılan ve mâsivâdan sıyrılıp, kendisini sadece Allah'a adayan, çileci Hıristiyan din adamı. Bu hayatı yaşayanlar, evlenmezlerdi. İslam'da bu tür ruhbanlık hayatı yoktur.

    RAHMANİYYUN: Rahman'a mensup olanlar anlamında, Arapça bir kelime. Veliler hiyerarşisindeki tabakalardan biri. Tasavvufa dair eserlerde, "her asırda, üç kişiden ibaret olan Rahmâniyyun, taşa sürtülen demirin çıkardığı ses gibi, gizliden sesler duyarlar. Bu sesten, Allah'ın muradını anlayarak, ona göre vazife yaparlar". Rahmâniyyun tabakası ebdâl-ı seb'a'ya benzetilirse de, bu doğru değildir.

    RAHMAN-RAHİM: Arapça, çok acıyan demektir. Kemalâtın, mü'minlere mâ'rifet, tevhid vs. şeklinde feyz halinde gelip yerleşmesine, rahim denir. İlâhî hazrette kendisinden, varlığı ve mümkünlere ait kemalâtı doyuran şeyi indiren, toplu isimler bakımından, Hakk'a Rahman adı verilir.

    RAHMET: Arapça, acımak demektir. Hz. Peygamber (s)'in, Delâil'de kaydedilen ikiyüz bir isminden biri, Allah'ın iki türlü acıması söz konusudur:

    1. Rahman : Umumi acıma ki mü'min, kâfir herkesi içine alır, bu dünyada tecelli eder:

    2 - Rahim : Ahirette ve sadece mü'minlere olan acıma. Özel rahmet.

  2. #102
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    RAHMET OKUMAK: Vefat eden mü'minlerin ardından, yapılan bir dua. Bu, övgü yerinde de kullanılır.

    Edenler hâlimi idrâk, okurlar rıfk ile rahmet,
    Olanlar zâir-i kabrim, dönerler müşfik u mahzun.
    Abdülhak Hâmid

    RAHMET OKUTMAK : Birinin zulüm veya kötülük yapma açısından diğerinden daha ağır olup, onu arattırması durumunda kullanılan bir tâbir.

    Kâfir ol mertebe kıydı cana,
    Rahmet okuttu Hülâgu Hân'a.
    Enderunlu Fâzıl

    er-RAHMETÜL'L-İMTİNANİYYE: Arapça, kıymetli bir şeyler ilgili olarak, ihsâni açıdan acımayı ifâde eden bir tamlama. Kaşânî bunu, "kulun kulluğunu yapmadan, Allah tarafından ihsana nail olmasıdır ki, bu genel bir rahmettir" diye tanımlar. Bu, Allah'ın Rahman ismiyle, tam anlamını bulur ve her şeyi kuşatmıştır.

    er-RAHMETÜ'L-VÜCUDİYYE: Arapça, varlıkla ilgili, vücuda ait acımak anlamını ihtiva eder. Kaşânî bunu şöyle tarif eder : "A'raf suresinin 6 ve 56. âyetlerinde belirtildiği gibi, Allah'ın muhsin ve muttakilere (gerçek inananlara) vâdettiği rahmettir. Bu, imtinâni rahmete dahildir. Zira bu konudaki Allah'ın va'di, çalışmaya bağlıdır ve bu tam bir ihsandır."

    RAİ: Arapça, çoban, riâyet eden, idare eden demektir. Kâş'ânî'ye göre rai, "âlemin düzenini korumayı gerektiren nizamın idare edilmesi konusunda sağlam siyâsî ilimleri tam olarak öğrenmiş kişidir."

    RAK : Arapça, ince demektir. İnsan ruhu. Zira eşyanın bıraktığı aslî ve fıtrî iz orada bulunur.

    RAKİB: Birbiriyle yarışma durumundaki kişilerin her birine, rakîb denir. Faîl vezninde Arapça bir kelime. Sûfinin rakîbi dünya ve şeytândır.

    RAKİKA: Arapça, incelik ve şeffaflığı ifade eden bir kelime. Ruhanî bir latife olup, Hak'tan kula ulaşan yardım gibi, iki şey arasındaki irtibatı sağlayan aracı bir latifedir. Allah'tan kula olan bu duruma nüzul (iniş) rakikası denir. Meselâ kulun, ilim, amel, güzel ahlâk ve yüce makamlarla, Allah'a yaklaşması, hep birer vesiledir. Kuldan Allah'a olan bu duruma, uruc (yükselme) veya yükselme rakikası veyahut da dönüş rakikası denir. Kalbleri yumuşatan eserlere, er-Rakâik veya Kitâbu'r-Rakâik adı verilir. Manevî eğitimle ilgili bilgiler de, aynı durumdadır. Abdullah İbn Mübarek'in Kitâbu'z-Zühd ve'r-Rakâik'i bu cümledendir.

    RAMAZANİYYE: Ahmediyye-i Halvetiyye'nin kollarından biri. Kurucusu, Şeyh Ramazan el-Mahfî'dir.

    RAN-REYN : Arapça, pas demektir. Cismanî karanlık pislikler ve nefsâni şekillerin istilâsı sonucu, kalp ve kudsî âlem arasına giren perdeye, rân veya reyn denir. Maddeden kaynaklanan karanlığın kiri ile kul, rububiyyet nurlarından perdelenir. Mutaffifin suresinin ondördüncü âyet-i kerimesinde, yaptıkları amellerin kötülüğü sebebiyle kulların kalplerinin paslandığı belirtilir. Bu perdeler üç tanedir:

    1. Kafirlere mahsus perde: Tab' veya hatm,
    2. Münafıklar için perde: Reyn veya kesve,
    3. Mü'minler için perde: Sade ve ğışâve. Allah ile kul arasında, yetmiş bin nuranî ve zulmanî perde olduğu söylenir.

    RASİH: Yerinde, sağlam ve sabit olarak duran anlamında Arapça bir kelime. Al-i İmrân suresinin baş taraflarında geçen, ilimde rüsuha erenlerden kasıt; ruhlarıyla gaybın gaybında, sırrın sırrında derinleşenlerdir. Bunlar, ilimde yükselenler ve daha da fazlasını bulmak üzere, ilim denizine dalanlardır. Böylece her kelime ve harfin altında yatan cevherler, onlara açılır. Kısaca, her ilimde olgunlaşan kişilere, râsihun denir.

    RAŞİDİYYE: Ahmed b. Yusuf er-Raşidî (ö. 927/1521) tarafından kurulan ve Zerrûkıyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

    RÂTİB: Arapça, maaş, aylık, güç bir yerde sabit durmayı ifâde eden bir kelime, ism-i fail. Ayderusiyye tarikatında bir vird ve zikir şekli. Ebced hesabıyla, kahve ve esma-i hüsnadan olan el-Kavî'nin edeb hesabıyla değeri 116 ettiği için, el-Kavî ismini 116 kere çekerler ve bu arada kahve de içerler. Râtib, kahve içilerek, yapılan bir tarikat âyinidir.

    RAUFİYYE: Seyyid Ahmed Raûfî (ö. 1170/1756-7) tarafından kurulmuş, Ramazaniyye-i Halvetiyye'nin kollarından bir tasavvuf okulu.

    RAVZA-İ MUTAHHARA: Temizlenmiş bahçe anlamında Arapça bir tamlama. Peygamberimizin kabrine denir. Buna Ravza-i Nebi de denir. Ravza, cennet anl***** da gelir.

    REBÛBÎ: Arapça üvey evlat anl***** gelen bir kelime. Istılah olarak, Allah'a mensub, Allah'a ait demektir.

    RECA: Arapça ummayı, ümit etmeyi ifade eden bir kelime. Allah'tan ümit kesmeme. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz" (Zümer/53) âyetine göre, Allah'tan ümit kesmek büyük günahlardandır. Bu, kalbin hoşlandığı bir şeyi beklemesinden, rahatlık ve ferahlık duyma halidir. İnsanın geçmişle ilgili düşüncelerine zikir ; hâlle ilgili olanlara vecd, zevk, idrâk ; gelecekle ilgililere intizâr, tevekkül ; hoşa gitmeyen türden ise havf ve işrâk; hoşa giden türden ise recâ ve irtiyâh denir. Allah'ın lütfuna nail olma düşüncesi, recâ duygusunun doğmasına sebep olduğu gibi, tersi de havf duygusuna neden olur.

    Kul, ideal olarak bu iki duygu arasında bulunmalıdır. Recâ'nın, gelecekle ilgili olması, temenni ile aynı anlama gelmesini çağrıştırıyorsa da, ikisi arasında fark vardır: Temenni, oyalayıcıdır, sahibini çalışmaktan alıkoyar, recâ ise; bunun aksinedir. Bu yüzden temenni makbul değildir. "Şeytan, insanı ümniyye yani temennilerle oyalar." şeklindeki âyet (Hacc/2) bu hususu te'yid eder. Recâ, dünyalık istemekle yorumlandığı gibi, Allah'ın cemâlini müşahede etmeyi isteme, şeklinde de, düşünülmüştür. Tâatta güzellik, recâ'nın belirtisidir, denmiştir.

    RECEBİYYUN: Recebe mensub olanlar anlamında Arapça bir kelime. Bir kısım Allah adamlarına recebîler denir. Bu zevatta, Receb ayında fevkalâde hâller zuhur eder ve sayıları kırktır. Bu zâtlar Receb ayının girmesiyle, vücutlarına bir ağırlık gelir, daha sonra bu yavaş yavaş kalkar, normal hale gelirler. Bu durum, Receb boyunda devam eder ve bu sıkıntı ile birlikte, bir takım tecellilere ve keşiflere mazhar olurlar.

    REDA: Helak, fazlalık mânâsına Arapça bir kelime. Kâşânî bu tâbiri şöyle açıklar : Kulun, haksız yere Hakk'ın sıfatlarını izhâr etmesine, redâ denir. Bir kudsî hadiste Allah şöyle buyurur : "Kibriya benim ridâm, azamet ise izârımdır. Bu konularda, benimle çekişenlerin belini kırarım" (İbn Mâce, Zühd, II, 1397). Kibir sıfatı Allah'a layık iken, onu sahiplenen yani kibirlenen kişileri, Allah sevmez.

  3. #103
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    REHBER: Farsça, kılavuz, yol gösterici demektir. Mevlevîlerde rehber, tarikatçı (ser-tarik) iken, diğer tarikatlarda aşçıbaşıdır. El alacak kişiyi, şeyhin huzuruna götüren kişiye, rehber denir.

    Rehbersiz yol alınmaz: Maneviyatta yol almak için, bir yol göstericinin gerekliliğini anlatır.

    Sıdk ile bel bağladım ikrar verip erenlere,
    Mürşidim oldu Muhammed, rehberimdir Murtaza.
    Bektaşî İkrar tercemânı

    REHBET: Arapça, korkma, kaygı anlamlarına gelir. Allah'tan korkma, kalpde Allah korkusu bulunması. Rehbet ile haşyet arasındaki fark; şudur: Rehbet sahibi çareyi kaçmakta bulur, haşyet sahibi çareyi Allah'a sığınmakta bulur. Zahirin rehbeti vaîd (tehdid)in gerçekleşmesi, bâtının rehbeti ilmin tersine dönmesidir. Rehbet, ma'rifetin şartıdır. Ve bu ehassü'l-havassa mahsustur.

    REHHALİYYE: XVI. yüzyıl Fas tarikatlarından-dır.

    REİS: Arapça, lider demektir. Nakşbendîlerin açıktan zikir yapan kollarının tekkelerinde ve ayakta zikir çeken diğer tarikatlarda, töreni idare edenlere reis denir. Zikir töreninin ahengi, sesin tiz veya bas tonda çıkması ve diğer şeklî unsurların armonik oluşu önemlidir. Bunu sağlayan reis, tıpkı bir orkestra şefi gibi töreni incelikle yönetir. Hareketlerin seslerle senkronik olması, zikirdeki manevî etkiyi artırıcı nitelikte görülür.

    REMİL: Arapça, kum anl***** gelir. Bir takım nokta ve çizgilerle gaybı keşfetmekle uğraşan ilim dalı. Bu işi yapanlara remmâl denir. Remil denmesinin sebebi, eskiden bu işte kağıt yerine kum kullanılmış olmasıdır.

    REMS-DEMS: Bu iki kelime Arapça'da gömmek anlamını taşır. Maddî şeylerin izinin, kalpten hiç bir belirti bırakmayacak şekilde silinmesine dems, iz bırakacak şekilde silinmesine de rems denir. Cüneyd-i Bağdadî, yaratıkları, yaratılmadan önceki halleriye görmeye, rems der. Cüneyd, bu şekilde remsin tevhide işaret ettiğini kaydeder.

    REMZ-RUMUZ:
    Arapça, işaret etmek anl***** gelir. Edebiyatta, bir kelimenin yakın ve uzak olmak üzere farklı anlamları vardır. Bir kelimenin uzak anl***** remz denir.

    Mutasavvıflar, kendi aralarında bir dil geliştirmiş ve bu dil ile birbirlerine hitâbetmişlerdir. Tasavvuftaki sırların yanlış anlaşılması, veya sırların faş edilmemesi için bunu gerekli görmüşlerdir. Özellikle şiirlerinde rumuzlu ifadeler kullanan sufiler, bu şekilde tasavvufî sırları ehli olmayanlardan uzak tutmuşlardır.

    RENC: Farsça, sıkıntı meşakkat demektir. Gönlün istemediği bir hususun ortaya çıkmasına, renc denir.

    RESLANİYYE: Şeyh Reslân b. Yakub b. Abdurrahmân b. Abdullah el-Câberî (ö. 695/1296) tarafından kurulmuş, Ukayliyye'nin kolu bir tasavvuf okulu.

    RESM: Arapça bir şeyin izi, örf ve alâmet gibi manalara gelir. Ezelde nasıl cereyan etmişse ebedde de aynı şekilde cereyan eden nitelik. Zira mahlukat ve sıfatları, tamamen Allah'ın takdiriyledir.

    RESM HIRKASI: Resm Arapça, iz, demektir. Mevlevîlerin giydiği bedeni geniş hırkaya, resm hırkası denir.

    RESUL ŞÂHİYYE: Ondokuzuncu asırda, Gücerat (Hind)'ta kurumuş bir tasavvuf okulu.

    REŞİDİYYE: Ondokuzuncu asırda Cezayir'de kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    RETK: Arapça, bitişik olmak demektir. Zuhur bulmamış Hazret-i Vahidiyye nisbetlerine ıtlak olunur. Bu, ağacın çekirdekte özet olarak bulunduğu gibi, zât-ı ehadiyyette tafsillerin gizlenmiş hakikatlar halinde özet olarak bulunuşudur.

    RIFK: Arapça, lutufla davranmak, birine yardım etmek vs. gibi anlamları olan bir kelime. Müridin hali rıfkdır. Sufiyye yoluna girenlerin yolu budur. Son dönem büyük sufilerinden Mahmud Sami Efendinin (k) dediği gibi, insanlara yumuşak muamele etmek, onlardan incinmemek, onları incitmemek, kalb-i selim alâmetidir.

    RIZA: Arapça, razı olmak, memnun olmak demektir. Kalbin, hükmün akışı altında sükunet halinde bulunması. Dekkâk; rıza, belayı hissetmemektir, der. Genelde rıza, hüküm ve kazaya itirazda bulunmamayı ifade eder. Rızanın şartı, kaza (olay vuku bulduk) dan sonra olmasıdır. Eğer önce olursa, ona rıza'ya azmetmek denir. Muhsinlerin Allah'tan razı olması, kaza iledir. Ancak bazı durumlarda, kazaya rıza gerekmez. Mesela ortaya şekavet gibi bir kaza çıkarsa, buna razı olmak icabetmez, aksine razı olmamak boyun eğmemek gerekir. Şühedânın rızası, onların vusul isteği olmadan Allah'a olan sevgisidir.

    Sıddıkların rızası : Bunlar, sürekli terakki halinde oldukları için, onların ki, menzillerde, hazır olana rıza göstermekten ibarettir. Mukarrabinin rızası da, Hak'tan halka dönüş şeklindedir. Tasavvuf yoluna, rıza kapısı denmiştir. Mevlevîlerde, çile günleri ebced hesabına göre, "rıza" kelimesinin nümerik değerine uygun olarak binbir gündür. Kulun Allah'tan, Allanın kulundan razı olması "râzıye" ve "merzıyye" gibi tekâmülî iki nefs basamağını gösterir. Sufiyye yolu çok meşakkatlidir, demir leblebi çiğnemeye benzer, yenmesi zor bir lokma olduğu için, bu yola rıza lokması denmiştir. Rıza pazarı, tasavvufî yolda, herşeyin Allah'ın rızalığına bağlı olduğunu bildiren bir sözdür. Herşey rızaya bağlıdır; rızasız lokma yenmez. Irak tasavvuf okulu, rızayı hâl olarak görürken, Horasan tasavvuf çevresi makam şeklinde değerlendirmiştir.

    Güzel aşık cevrimizi çekemezsin demedim mi?
    Bu bir rıza lokmasıdır yiyemezsin demedim mi?
    Pir Sultan Abdal

    RIZAİYYE: Ebul-Hasan Ali b. Musa er-Rıza'ya dayandırılan bir tasavvuf okulu.

    RİBAT: Arapça, bağ, bend, birşeyi bağlayacak ip vs. gibi anlamları ihtiva eden bir kelime. Eskiden hudut boylarında, devletin sınırlarını korumak, ölü araziyi diriltmek, emniyet sağlamak gibi görevleri ifa etmek üzere kurulan tekke ve zaviyelere ribât adı verilirdi. Bu tekkelerde oturan dervişlere de, murâbıt denirdi. Savaşçı niteliğe sahip bu dervişler, bir zamanlar Afrika'nın Kuzey'inde "Murabitun" devleti kurmuşlardı. Tasavvuf tarihi içerisinde, sufilerin kırk dolaylarında devlet tesis ettiği görülür. Ulemadan tasavvuf erbabı olduğu gibi, sanatkardan, tüccardan, devlet adamından olmak üzere, her kesimden çok miktarda gönül insanları dikkat çekmektedir. Murabıtlar, asker-sûfilerdendir.

    RİCÂL-İ AYNİT-TAHAKKUM VE'Z-ZEVAİD:
    Evliya hiyerarşisinde bir yeri olan bu grub, ömürlerini dua, zili u zaruret, tevazu, meskenet ve recâ ile geçirirler. Yani dua erleridirler.

    RİCÂL-İ İLÂHİYYE:
    Arapça, ilâhî erler, Rabbani erler, Allah adamları anlamlarına gelen bir tamlama. Manevî kuvvet sahibi veliler için kullanılır. Güçlü dualarıyla, ümmet-i Muhammed (s)'in yardımına koşarlar. Bunlar, Muhyiddin İbn Arabi Hazretlerinin de ifâde ettiği gibi kalpleri semavî, halleri ruhanî olduğu için, yeryüzünde bunların durumlarını bilip anlayacak, çok az insan vardır. Bunlar, sayısı dört olan "Evtad" a yardımcı olurlar, Bunlar kalb-i Muhammed (s), Kalb-i Şuayb (s), Kadem-i Salih (s) ve Meşreb-i Hud (s) üzere zuhur ederler. Bunlara âlem-i âlâda nezaret eden melekler sırasıyla şunlardır : Hz. Azrail (a), Hz. Cebrail (a), Hz. Mikâil (a) Hz. İsrafil (a).

    RİCÂL-İ TAHTE'L-ESFEL: Arapça, esfel altı erler, demektir. Her asırda levh, kalem, arş, kürsi, yedi gök sayısınca toplam onbir kamil er. Bunların gıdaları nefes-i Rahmanî yani manevî hayat sebebi olan Rabbanî nefha (soluk) dır.

  4. #104
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    RİCÂLU'LLAH: Arapça, Allah adamları demektir. Bunlara gayb erleri veya gayb erenleri denir. Bu muhterem zevat, Rabbanî bir ağırbaşlılık ve huşu ile temayüz etmiş, Rahmanî tecelliler altında yenik düşmüş oldukları için, yüksek sesle konuşmazlar.

    Hakk'ın gayri, bunları; bunlar da, Hakk'ın gayrisini bilmezler. Allah'ın fayda sağlayan kelimelerini ve isimlerini kendilerinde topladıkları için, bunlardan şer'an istimdat caiz ve bu kelime ve isimlerle istiâze ise, nas ile sabittir. Aslında yardım ve koruma Allah'tandır; ancak Allah'ın yardımını celbetmek için vesilelere teşebbüs etmek, tevhide engel değildir. Bu tıpkı, dışta dış işlerde zamanın padişahları ve onlara yakın olan vekillerinin halkın ihtiyaçlarını gidermesine benzer.

    Fazl u Hakk u himmet-i cünd-i Ricâlullah ile,
    Ehl-i küfrü serteser kahr eylemektir niyyetim.
    Fatih Sultan Mehmet

    RİCÂLÜ'L-FETH: Arapça, feth erleri demektir. Günün her saati için tayin edilmiş, yirmi dört salih kul vardır. Ehlullahın kalplerine İlâhî sırlar, bunlar vasıtasıyla gönderilir. Her biri, bir yerde görevli olduğu için, bir araya gelip halka oluşturamazlar.

    RİCÂLÜ'L-GAYB:
    Arapça, gayb erenleri demektir. Bkz. Ricâlullah ve Ricâl-i İlâhiyye.

    RİCALÜ'L-MENNAN: Arapça kuvvet erleri demektir. Bunlar meczupları, veya deliler olarak tanınır. Her asırda sekiz meczuba bu ad verilir. Bunlar tasarruf gücüne sahiptirler, biiznillah. Büyükler, bu gibilere saygı göstermek gerektiğini, ancak ihtilattan, yakın münâsebetten kaçınılması icabettiğini söylerler.

    RİCÂLÜ'L-KUVVE: Arapça, Mennan'ın erleri demektir. Veliler hiyerarşisi içinde onbeş kişilik erenler grubudur. Kendilerine yüz çevirenlere, yakınlık göstermek gibi, özgünlük arzeden şahsiyet yapısına sahiptirler.

    RİDÂ: Arapça, örtü demektir. Hakk'ın sıfatlarının kulda ortaya çıkmasıdır.

    RİFAİYYE: Seyyid Ahmed Rifaî (ö. 578/1182) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    RİH: Arapça, rüzgar, soluk demektir. Rahmanî soluk. Bu saba rüzgarı olarak bilinir.

    RİND: Farsça, kayıtsız, laubali, akıllı, münkir vs. gibi özellikleri olan kişi anl***** gelir. Dışı melam, içi selim olan kişiye rind denir. Batı'da dünyaya önem vermeyen, Bohem tarzı hayat sürdürenlerle, rindler, arasında en önemli fark, rindlerin iç estetiğe önem vermeleri, kalblerini her türlü pislikten temizlemeyi hedef edinmeleridir. Batıda, Bohem, hayvan gibi yaşar, hayvan gibi ölür. Rind ise ölünce

    "Ve serin serviler altında kalan kabrinde,
    Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter"
    Y. Kemal Beyatlı

    Hafız Şirazî, bütün şark âleminde, rindlerin timsali olarak görülür. Bu tipler, kalendermeşreb, ehl-i dil şeklinde tanınır. Ali Seydî'nin, Resimli Kamus-ı Osmani'sinde, rindler şu şekilde anlatılır!: "Evet rindlik, birçok kıymetleri bir araya toplayan bir mefhumlar manzumesi (topluluğu) halinde mürekkeb (bileşik) bir mâhiyet (özellik) taşır. Onda neler yok ki...


    Meyhanenin kadehiyle, tasavvufun kadehi, aşkın mecazisiyle hakikisi ; gönül adamlığı, iç doluluğu, dış aldırmayış, parayı istihkar (küçük ve değersiz görme), kıyafetinde gelişigüzellik, zühdün dışındaki suretiyle zahide çatıp, sadece güzel olana ve güzel şeye gönül bağlayarak, faniliği, ezelin "elesf'i ile, ebedin sonsuzluğunda avuttukları için, hayattan kâm almayı, akıl kârı bilmek ve rinde hepsinden daha yaklaşanı, ikbâle yukarıdan baktıkları için ikballeriyle böbürlenenlere kafa tutmanın zevkine ermeleri"... Rindler, şekilden kurtulmuş, öze ermiş kişilerdir.

    Vaiz düşerdi meygedeye kordu mescidi,
    Görse safa-yı meclis-i rindânemiz bizim
    Nef'i

    Kadr-i rindi anlasa zâhid reh-i meyhanede,
    Hırka-i tecrid-i zühdü ona payendâr eder.
    Nailî

    RİYA: Arapça, gösteriş yapmak demektir. Amel işlerken Allah'tan başkası düşünülerek, ihlâsı terketmek. Kur'ân-ı Kerim'de, "Malını insanlara gösteriş yaparak infak eden gibi" (Bakara/264) âyeti ile bu hususa işaret olunur. Benzeri bir âyet de şudur: "İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı az zikrederler" (Nisa/142).

    RİSALE: Arapça, mektup demektir. Sûfiye taçlarına eklenen parçaya denir Siyah bezden yapılan ve eni beş santim olan risale, tacın ön kısmına sarılırdı.

    RİYAZET: Arapça, terbiye ve ıslah etme, idman yapma, eğitme vs. gibi anlamlan olan bir kelime. Nefsi eğitmek üzere onu aç, susuz ve sevdiği şeylerden mahrum bırakmaya riyazet denir. Nefsi ibâdete alıştırmak üzere eğitmek de, riyazettir. Nefis cihadı bir ömür boyu sürer. Bu yüzden sufiler, tasavvufu "barışı olmayan savaş" olarak nitelemişlerdir. Üç türlü riyazet vardır.

    1- Avam tabakasının riyazeti: ilimle ahlakı ihlasla ameli süsleyip, Hak ve halk ile olan muamelede hukuk, riayet etmek şeklindedir.

    2- Havas tabakasının riyazeti :lçteki tefrikayı (ayrılıkları) kesmek, Hakk'a huzur-ı kalple ibâdet etmek, geçtiği makamlara iltifat etmeyi bırakıp yüksek makamlara çıkmak olarak ortaya çıkar.

    3- Havassu'l-Havass'ın riyazeti : Şâhid ve meşhud ikiliğini bırakıp şuhudda fani olmak, yani cem'ul-cem mertebesine yükselmek. Edebin Riyazeti, nefsin tabi'atından kurtulmaktır. Talebin riyazeti, muradın sıhhatli olması, insanlarla sohbetten uzak olmak. Namaz ve oruca devam ve günahlardan korunmak, uyku kapısını kapamak da riyazetten sayılmıştır.

    Abdülaziz Debbağ'a, Ebul-Hasan eş-Şazilî'nin Allah'a şükr, nimetlerle üns, kendiliğinden gelen ata (bağış, ihsan) larla, ferahlık şeklin de tanımlanan yolu ile, İmam-ı Gazâli'nin nefse, zorluklara katlanarak muhalefetle birlikte, riyazeti tercih yolu, arasındaki fark sorulduğunda, şu cevabı verdi : "Aslolan şükür yoludur. Zira enbiya ve asfiyanın kalpleri, bu hal üzereydi. Şükür Allah'ın kullarının, ubudiyette ihlasının her türlü hazlardan kurtulmasına, acizliğini tanıma ve Allah huzurunda kusurunu bilmenin üzerine kurulmuş olup, zamanla, insanın kalbini yüceliklere ulaştırır". Konuyla ilgili olarak Bkz. Erbain ve çile maddeleri.

    Kocalıkta silinüp arpalığı nâçârdır.
    Kaldı ıstabl-ı riyazette ne arpa ne saman.
    Sabit

    RUBUBİYYET: Arapça, terbiye edicilik, büyütücülük, Rablik, yaratıcılık vs. gibi anlamları olan bir kelime. Mevcudatı taleb eden isimler için gerekli mertebenin adıdır. Bu mertebenin altında, el-Alim, es-Semi, el-Basir, el-Kayyum, el-Mürid, el-Melik vb. gibi isimler bulunur. Rububiyyet arş'tı. Yani Rahman'ın, mevcudata doğru, kendinde ve kendisiyle ortaya çıktığı zuhur yeriydi. Rububiyyete mahsus iki tecelli vardır : Manevî, Sûrî.

    Manevî tecelli: Kemalat türlerinden olan tenzihi kanunların gerektirdiği şekilde, isim ve sıfatlarda zuhur tarzında cereyan eder.

    Sûrî tecellî de içerdiği noksanlıklarla birlikte, teşbihi yaratılış kanunlarının gerektirdiği tarzda mahlukatı üzerinde zuhur etmek şeklinde olur.

  5. #105
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    RUH: Arapça, ruh, nefs, Cebrail vs. gibi anlamları olan bir kelime. Kaşanî, bunu mücerred (soyut) insan latifesi olarak tanımlar, el-Bennacî ise ruhu, "histen daha latif bir cisim olup ona dokunulmaz, insanların büyük çoğunluğu onu anlamaz" diye tarif eder. Ibn Ata, Allah'ın, ruhu cesedlerden önce yarattığı kanaatindedir. Başka bir grup da, ruhu, yoğun bir alandan ortaya çıkmış bir latife olarak değerlendirir. el-Kahtabî ruh, Kün zilleti altına girmemiştir, zira diridir, diyerek, onun halk değil de emr âlemine ait olduğuna işaret etmek ister.

    Ruh genelde üç noktada ele alınmıştır:
    1- Hareketin temeli (ma bihi'l-hareke) : Maddenin mukabili, yani kuvvet. Madde veya kuvvet, madde veya ruh denildiği zaman bu anlaşılır. Bu, ruhun en genel manasıdır. Bu bakımdan ele alınırsa, elektrik başta olmak, üzere, harekete geçirici her kuvvet, bir tür ruh olarak değerlendirilebilir.

    2- Hayatın temeli (Ma bihi'l-hayat) : Hayat gücü, geniş manasıyla bu hayat, bitkisel hayatı içine alır. Bu bakımdan, bütün bitkiler için, ruh tabiri kullanılması vakidir.

    3- İdrak'ın temeli (Ma bihi'l-idrak) : Bu da, insanî hayatla sonuçlanan hayvanî hayattır. Bu ruh, bitkisel ruhtan da özeldir. Ruh bu tavrıyla en yüksek zirvesine ulaşmıştır.

    Bu ruha, ruh-ı insanî denmiştir, ilim irade, kelam, ta'akkul (akletmek), marifet, basit vicdan vs. gibi bütün şuur olayları, işte bu, ruh-ı insanîde ortaya çıkar. Ruh hakkında çok şeyler söylenmiş olmakla birlikte, o, az bir grub hâriç, küçük veya büyük kıyamete kadar bir varoluş sırrı şeklinde hayatiyetini sürdürecektir. Allah'tan üfürülen ruh, ölümle maddî bedenden ayrılır. Mevlanâ'nın dediği gibi, ruh, maddî bedene bir iple, boyun ve enseden bağlanmıştır. Azrail bu ipi kesince bedenin hayatiyeti sona erecek, ruh kendi aslına (Rabba), beden de kendi aslına (toprağa) dönecektir. Ruh ile ilgili bir dua, atasözü şeklinde söylenir : "Ruh-ı revanı şad ü handan olan": Yani ruhu ahirette mutlu sevinçli olsun. Kötü kişilerin ardından da, "ruh-ı revanı baldıran (zehir) ola" denir.

    RUH-I A'ZAM:
    Arapça, en büyük ruh demektir. Rububiyyeti bakımından, ilâhî zat'ın zuhur yeri (mazharı) olan ruh-ı insanîden ibarettir. Onun künhünü, Allah'tan başkası bilemez. Ruh-ı Azam'a, akl-ı evvel, hakikat-ı Muhammediyye, nefs-i vahide, hakikat-ı esmaiyye gibi isimler de verilir. Allah'ın, kendi sureti üzere halkettiği ilk varlık (mevcut) budur. Bu, en büyük halifedir.

    RUH-I EMİN:
    Arapça, güvenilir ruh demektir. Cebrail (a)

    RUH-I İNSANÎ: Arapça, insana ait ruh demektir, insandaki ruh için kullanılır. Ruh-ı hayvanîye binmiş olarak insanda mevcut olan latifedir, müdrik bir bilicidir, insanî ruh, emir âleminden inmiştir. Akıllar bunun mahiyetini bilmez.

    RUHSAR: Farsça, yüz, İlâhî isim ve cemalin zuhuruna neden olan tecelli. Zuhuru-butunu kapsayan vahdet noktası.

    RUHU'L-İLKA: Arapça, ilka eden, kavuşturan, getiren ruh anl*****dır. Terim olarak gönüllere gaybî bilgileri getiren ruhu, yani Cebrail'i ifade eder.

    RUHU'LLAH: Arapça, Allah'ın ruhu demektir. Hz. İsa

    RUKNİYY: Rukneddin Firdevsî tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup, Kübreviyye'nin kollarındandır.

    RÜKÛ: Arapça, eğilmek demektir. İlâhî tecellilerin varlığı altında, kevnî mevcudatın yok oluşunu görmeye işaret eder.

    RUKYE-HAN: Arapça-Farsça. Rukye okuyan demektir. Efsuncu, üfürükçü, nefes eden, muskacı.

    RUMİYYE: Şeyh İsmail Rumî (ö. 1041/1631) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okuludur. İsmailiyye olarak bilinir. Kadiriliğin kollarındandır.

    RUM ERENLERİ : Bkz. Abdalân-ı Rum

    RUSUMU'L-ULUM ve RUKUMU'L-ULUM:
    Arapça, ilimlerin resimleri demektir. Bu, insan şuurudur. Alîm, Semî, Basîr gibi, insanda ve Hak'da ortak olarak zuhur eden sıfatları sebebiyle, kendini bilen, Rabbini bilir.

    RUŞENİYYE-İ HALVETİYYE:
    Şeyh Dede Ömer Ruşenî (ö. 892/1487) tarafından kurulmuş tasavvuf okulu olup Halvetiyye'nin kollarındandır.

    RÜTBE-İ ESMA: Arapça, isimlerin rütbesi demektir. Esma-i İlâhiyye'nin mertebeleri.

    RÜYA: Arapça, görmek demektir. Tasavvufta rüya üç türlüdür. İlâhî, melekî, şeytanî. Rüya tabiri, başlı başına bir maharettir. Görülen her rüya, görenin için: yansıtan bir aynadır.

    Meselâ.rüyada görülen her hayvan, görenin nefsinin hangi hayvanın sıfatını taşıdığını gösterir. Ancak rüya, sadece şeyhe veya tabir edene anlatılır. Uzman olmayana anlatılmaz. Asl olan rüyaya değer vermemektir. Ancak müridler, çoluk, çocuk hükmündedir, rüya vs. gibi fizik ötesi olaylara fazla önem verirler. Onların bu yönünü rötuş etmek veya ıslah etmek için "Rüyayı bırak, rü'yete bak" diye. tavsiyede bulunulur. Salih rüya, son derece az görülür. Ancak, ruhunu arındıran nefislerin, şeytani rüya görmesi nâdirdir. Şeytanî rüyalar, genellikle korkutucu şekilde zuhur eder, bazan tekrar ederek gözükür. Bu rüyalar tabir olunmaz, şerrinden Allah'a sığınılır.

    RÜ'YET: Arapça, görmek demektir. Allah'ı görmeyi ifade eder. Hz. Ali (r) "görmediğim Allah'a ibâdet etmem"der. Bu, her yerde çeşitli şekillerde tecelli eden Allah'ı görmek demektir. Bu görüş, hayvanî gözle değil, kalp gözüyle olur.

  6. #106
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SA'ADET: Arapça, mutluluk, bahtiyarlık anl***** gelen bir kelime. Zıddı şekavettir, bedbahtlıktır. İlâhî nimetlere, feyzlere ve tevfika ulaşmak ve bu şekilde dünyada ve ahirette yüksek makamlara ermek demektir. Allah'a kulluk, saadet; isyan ise, şekavettir. Allah'ın rızasına nail olmuş kişiye, sa'îd, aksi durumdakine de şakî denir.

    SA'AK: Yıldırım düşmesi, şiddetli gürlemek, bayılıp kendinden geçmek ve helak olmak gibi çeşitli anlamları olan Arapça bir kelimedir. Kur'an-ı Kerimde, Hz. Musa'nın Tur-ı Sina'daki bayılışı konusunda geçer: "Musa, tayin ettiğimiz vakitte (Tur-ı Sina'ya) gelip de, Rabbi onunla konuşunca, 'Rabbim, bana (kendini) göster; Seni göreyim' dedi. (Rabbi) 'Sen, Beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin! buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa da baygın yere serildi. Kendine gelince dedi ki, 'Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sana tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim" (Araf/143). Kâşânî, sa'akı, "Zât'a ait tecellî sebebiyle Hak'ta fani olmak" diye tarif eder. Sa'ak; bayılmak, aklın gitmesi ve fânî olmayı ifade eden bir terimdir. Bunun sebebi, hakikatlerin nurlarını mütâlâa etmektir.

    Sa'ak bir dehşet hâlidir; sekr ise, sâdık bir kulun kalbine, Allah'ın sırlarının tecellî etmesinden kaynaklanır, bu da, müşahede hâlinde olur. Salik manevî makamları kat ederken, Rabbânî nurları müşahede etmekten dolayı kendinden geçer, buna sa'ak denir. Her halükârda, sa'ak, psikolojik olarak sufînin yaşadığı, bir tür kendinden geçme hâlidir. Olay, bu yönüyle sübjektiftir. İşte bu şekilde sa'ak insana ve âleme zahir olan bütün tecellî nurları ve ilahî tecellî pırıltılarına denir. Bir görüşe göre de, sa'ak, bir anda aşığı yakıp kül eden aşk ateşi veya kıvılcımıdır.

    SÂ'AT: Saat, şimdi, zaman parçası, kıyamet gibi manaları ihtiva eden Arapça bir kelime. İki saat vardır. 1. Sâat-i kübrâ, 2. Sâat-ı suğra. ilâhî hakikatin zuhuruna, sâat-ı kübrâ (büyük saat) denir. Alemin her bir parçasının, umumî saatle bir araya gelen, kendine has bir saati vardır ki, buna da, sâat-i suğrâ (küçük saat) denir. Büyük saate, kıyamet de denir.

    SABÂ: Arapça, fiil olarak, âşık olmak, özlemek, meyletmek; isim olarak, Sabâ rüzgarı, seher rüzgarı, ferahlatıcı rüzgâr demektir. Bu rüzgarın, gül ve çeşitli çiçeklerin açmasını sağladığı, söylenir. Kâşânî'ye göre, ruhaniyete ait doğu cihetlerinden esen ve hayra vesile olan rahmanî nefhalar, rahmanî esintilerdir. Sabâ rüzgarının, Ümmet-i Muhammed için müjdeci bir anlamı vardır.

    SABAH MEYDANI: Mevlevî tâbiridir. Erbain çıkarmış veya kapıdan geçirilmiş dervişlerin sabahleyin toplandıkları yere, sabah meydanı denir. Burada dervişler, "işrâk Namazı"nın vaktini (güneş doğuşundan kırk beş dakika sonra) istiğfar, tefekkür ve Kur'ân okuyarak beklerlerdi. Aynı şey ikindi-akşam arasında da yapılırdı. Sabah namazı kılındıktan ve ism-i Celâl okunduktan sonra, başta Şeyh veya Aşçı Dede, Sultan Veled Postu'na, dedeler de kıdem sırasına göre, meydandaki postlara otururlardı. Herkes yerini aldıktan sonra, iç Meydancısı tarafından baklava şeklinde kesilmiş ve kızartılmış birer lokmalık ekmek parçaları, bir tepsi içinde dolaştırılır, ardından birer sade kahve sunulurdu.


    Bundan sonra topluca murakabeye varılırdı. Murakabe, Şeyh'in veya Aşçı Dede'nin "Nasr (izâ câe nasrullahi ve'l-feth) suresini okumasıyla sona erer, ardından şu gülbank okunarak herkes hücresine çekilirdi: "Sabah-ı şerîf hayrola, hayırlar fethola, serler def ola, ashâb-ı hayratın rûh-ı revanı handan u ve şad, kulûb-ı âşıkân küşâd, demler safâlar müzdâd, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems, kerem-i İmâm Ali, hû diyelim hû".

    SABIK: Arapça, önceki, geçen, anl***** ism-i fail. Sabık, hallere sahib kişiye denir. Bu durumdaki kişi, Allah'ın muradı karşısında, kendi isteğinden vazgeçmiştir. Sâbık'ın Allah'a heybet üzere ibadet ettiği, Rabbisini unutmadığı, belâlardan lezzet aldığı söylenir. Bu ise, sufînin halidir.

    SABIKA: Öne geçen, önceki manasında, Arapça bir kelime. Kâşânî bu terimi şöyle tarif eder: Kur'an-ı Kerim'de "inananlara Rableri katında yüksek makamlar bulunduğunu müjdele" (Yunus/2) âyetinde işaret edilen ezelî inayete 'sabıka' denir.

    SABÎHU'L-VECH: Arapça, parlak ve güzel yüzlü anlamında bir tamlama. Kâşânî, Allah'ın Cevvâd (çok cömert) ismine mazhar olan ve bunu kendinde gerçekleştiren kişiye, sabîhu'l-vech tâbirini kullanır. Camiu's-Sağîr'de bu konuda bir hadis zikrolonur: "Hayrı, güzel yüzlülerden isteyiniz".

    SÂBİRİYYE: Hoca Alâeddin Ali Ahmed Sâbir (ö. 690/1291) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Çiştiyye'nin kollarından biridir.

    SABR: Birini bir şeyden alıkoymak, hapsetmek, tutmak, dayanmak, sabretmek vs. gibi anlamları olan Arapça bir kelime. Başına gelen belalara, sıkıntılara dayanmaya sabır dendiği gibi, Allah'a ibâdette devam ve isyandan sürekli kaçmaya da sabır denir. Sabr, musibetle karşılaşıldığında, ilk anda olur. Sabır için çeşitli dereceler vardır:

    1. Sonunda karşılaşacağı nimetleri düşünerek belâlara sabır etmek.

    2. Allah'ın cezalandırmasından korkarak, günaha girmekten kaçınmaya sabretmek,

    3. Tâat ve ibâdette nefse gelen ağırlığa sabretmek. Kur'ân-ı Kerim'de, kulun çeşitli dayanıklılık testlerine tâbi tutulduğunu gösteren pek çok ayet olup onlardan biri şudur: "Andolsun ki sizi biraz korku, açlık mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey! Hz. Muhammed a.s) Sen, sabredenleri müjdele" (Bakara/155). Sabrın mukabilinin cez, olduğu söylenir.

    Sabır konusunda çeşitli atasözü ve deyimler vardır:

    Sabr-ı cemîl : Yusuf Suresinde Hz. Yakub(a)'un, hüzün ve şikayetini kullara değil, sadece Allah'a yapması, insanlara şikâyetlenmemesi şeklinde olan sabıra, sabr-ı cemîl, yani güzel sabır denir. Mutasavvıflar, belânın Allah'tan geldiğini, insanlara sızlanmanın, dertlenmenin, bir tür Allah'ı şikâyet mânâsına gelebileceğini söylerler. Râdıye ve mardıyye mertebelerinde irâdesini Allah'ın irâdesine teslim eden kulun, O'ndan gelen iyi, kötü her şeyi "el-hayru fimahtârahullâh" (Hayır, Allah'ın seçtiği şeydedir) espirisiyle değerlendirmesi gerekir.

    Sabreden derviş muradına ermiş : Burada derviş, hem fakir kimse, hem de sufî anl***** gelir. Her ikisi de sabrettiğinde, sonunda mutlaka hedefe ulaşacaklardır.

    Sabır acı, meyvesi tatlıdır : Bu atasözü, sabrın sonunda, mutlaka iyiliğe kavuşulacağına, ancak bunun için biraz sıkıntı çekilmesi gerektiğine işaret vardır. Nitekim âdetullah da böyledir. Önce zorluk ve sıkıntı (usr) sonra, kolaylık ve iyilik (yüsr). inşirah suresinde, bu husus, önemine binaen yinelenerek zikredilmiştir: "Muhakkak her zorlukla beraber bir kolaylık vardır, Muhakkak her zorlukla beraber bir kolaylık vardır" (inşirâh/4-5).

    Sabırla koruk helva olur, dut yaprağı atlas : Bu söz de, koruğun zamanla üzüm, dut yaprağının da kendisini yiyen ipek böceğinin karnında ipek haline dönüşeceğini bildirir.

    Sabırlı ol da, molla desinler : Mollalık, uzun yıllar ağır bir eğitim-öğretim sonucu elde edilir ve büyük bir sabır ister. Bu da sabırla okuyup ilim tahsil etmeyi öğütleyen bir atasözüdür.

    Sabrın sonu selâmettir : Bu söz, sabırla pek çok sıkıntıdan kurtulmanın mümkün olacağını ifade eder.

    Sen adli zulüm sanma.
    Teslim ol oda yanma.
    Sabret sakın usanma.
    Mevlâ görelim n'eyler,
    N'eylerse güzel eyler.

    Deme şu niçin şöyle,
    Yerincedir ol öyle,
    Bak sonuna sabreyle,
    Mevlâ görelim n'eyler,
    N'eylerse güzel eyler.
    Erzurumlu İbrahim Hakkı

    Sabır, ferdin toplum hayatında, uyum ve düzen açısından büyük önem arzeder. Zira her güzel ahlâkın başı sabırdır. Önemine binâen sabırdan türetilmiş çeşitli anlatımlar, Kur'ân-ı Kerim'de 103 yerde geçmektedir. Allah'ın güzel isimlerinden biri de es-Sabûr'dur.

  7. #107
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SABUHÎ: Sabahleyin yenilen veya içilen, erken sağılan süt, sabah içilen şarap gibi, anlamlan ihtiva eden Arapça bir kelime. Irakî, bu ifâdeyi sohbet anlamında kullanır.

    Peymane-i hurşîd ile her subh ederiz ıyş,
    İsa ile peymânekeş-i bezm-i sabunuz.
    Ruhî

    SADA: Pas anl***** Arapça bir kelime. Nefsin kötülüklerinden meydana gelen karanlık ve maddî şekiller dolayısıyla, kalbin üzerinde oluşan ince perdeye denir. Bu perde, hakikatlerin kabulüne ve tecellî nurlarının alınmasına engel teşkil eder. Kâşânî, bu kirliliğin mahrumiyet derecesine ulaşmasında, "reyn" adını aldığını söyler.

    SADAKA: Arapça, Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine verilen şeye sadaka denir. Kelime kök olarak sıdk, doğruluk, doğru olmaktan türemiştir. Sevap kazanma ümidiyle, fakire bir miktar aynî veya nakdî yardımda bulunma anlamıyla, dinî tarifi yapılır. Çoğulu sadakât'tır. Kamus-ı Osmanî'de şu tarif yer alır: "Sıdk ve ihlâs ile livechillâhi Teâlâ verilen para, şey ; mesûbâta sıdk-ı rağbeti izhar eylediği için, o yoldaki atiyyeye sadaka denmiştir." Velilerin alameti, çok cömert olmalarıdır.

    SADÂKAT: Arapça, doğruluk, sıdk demektir. Kalbin vefa, cefâ, verme (ata), vermeme (men') gibi, olumlu ve olumsuz her halde durumunu bozmaması, aynı halde kalmasına sadâkat denir.

    SÂDE: Arapça, efendiler demektir. Seyyid kelimesinin çoğuludur. Sevad-ı âzamin yönetimini elinde tutanlara denir.

    SÂDIKİYYE: Rüknüddin Muhammed Mansûr es-Sâdık tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    SA'DİYYE: Sa'düddin el-Cibâvî (ö. 736/1335) tarafından kurulan ve Rıfâiyye'nin Suriye kolu olan bir tasavvuf okulu.

    SADR: Arapça, göğüs anl***** gelen bir kelime. Ruh, kalbin bir mertebesi, Şerh-i sadr:

    1. Hz. Peygamber (s)'in göğsünün yarılması olayı,
    2. Gönlünde, ilâhî marifet pırıltıları zuhur eden sufînin durumu. Kalbin her türlü pislikten temizlenmesine, selâmet-i sadr denir. Burada pislikten kastedilen şey, Kur'ân ve Sünnete aykırı düşen, her türlü düşünce ve hâtıralardır.

    SADRİYYE: Sadreddin Konevî (ö. 672/1273) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Hâtimiyye'nin bir kolu.

    SAFA-SAFVET: Safa; safî olmak, bunanıksız duru olmak; safvet ise bir şeyin hâlisi, hayırlısı, iyisi anlamında iki Arapça kelimedirler. Safa, nefsânî özelliklerden arınmayı ifâde eder. Kâşânî, safvet-i "gayrılık pisliğinden arınmayı gerçekleştime" olarak tanımlar. Safânın üç mertebesinden bahsedilir:

    1. Safâ-i İlim: Bu safa, Hz. Peygamber (s)'in yolunda gidenin sülûkunu süsler, sâliki Hz. Peygamber (s)'in edebiyle edeblendirir,

    2. Safâ-i Hal: Bu safa ile hakikat şahitleri görülür, münâcât lezzeti tadılır ve cismânî âlemden geçilir,

    3. Safâ-ı ittisal: Kulun kendinden fanî olarak, Hakk'ı görmesidir ki, bu durumda olan kul, kendi sıfat ve fiillerini, Allah'ın sıfat ve fiillerinde mahv ve ifna eder (yok eder).
    Cefâyı çekmeyen âşık, satanın kadrini bilmez. (Lâedrî)

    SAFÂ-İ ZİHİN: Arapça, düşünce arılığı, tefekkür temizliği demektir. Cürcanî bunu, "nefsin, sıkıntısız olarak gayeye ulaşmayı sağlayan kabiliyeti" şeklinde tanımlar. Riyazet ve mücâhede ile saflaşan zihin, bir takım ulvî ve manevî gerçekleri idrâk eder hâle gelir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerim'deki şu âyet, dikkat çekicidir: "Uğrumuzda cihâd edenleri, elbette yollarımıza ileteceğiz. Allah iyi davrananlarla beraberdir" (Ankebût/69). Yine bir âyet: "Ey inananlar! Eğer takva üzere amel ederseniz, O, size iyi ile kötüyü ayırdetme kabiliyetini, yani furkanı bahşeder..." (Enfâl/29).

    SAFA NAZAR-KEM NAZAR: İyi bakış, kötü bakış anlamında iki ifâde. Kem, Farsça'da, kötü manasınadır. Temiz, garazsız, şehvetsiz bakışa safa nazar denir. Şeyhin, müridine himmet dolu, yetiştirici ve feyz verici olan bakışma da, safâ-nazar denir. Bu özelliği taşıyan velîlere, sâhip-nazar denir. Ve bu himmet bakışı ile, mürid çok kısa bir zamanda olgunluk kazanır. Meselâ, Hacı Bayram Velî, halifelerinden Şeyh Lütfulllah'ı, Ankara-Balıkesir yolculuğu gibi, iki haftalık kısa bir zaman içinde bu şekilde yetiştirmiştir. Ancak himmet nazarı, kabiliyetli dervişlere uygulanan, genel olmayan, son derece kısa yoldan bir adam yetiştirme yoludur.

    Evliya safâ-nazar edeli gündenberi
    Hâsıl oldu Yunus'a her kim olasıdır.
    Yunus Emre

    Kem-nazar da, kötülükle bakmayı ifâde eder. Kur'ân'daki "hâinete'l-a'yun" tamlaması, kem nazar anl*****dır: "Allah, kalplerdekini ve gözlerin hainliğini bilir" (Gafir/19).

    SAFEVİYYE: Şeyh Safiyyüddin Erdebilî (ö. 735/1334) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Sühreverdiyye'nin Erdebil kolu olduğu söylenir.

    SAFFİYYE: Saffa mensub anl***** Arapça bir kelime. Bunlar sufîlerdir. ilk safta namaz kılmaya rağbet etmelerinden dolayı, onlara bu isim verilmiştir.

    SAFİYYULLAH: Allah'ın saflaştırdığı arındırdığı anlamında Arapça bir terkip. Bu, Hz. Adem hakkında kullanılır.

    SAF SECCADESİ: Saf, Arapça yanyana
    düzgün bir şekilde dizilmekten meydana gelen sıraya denir. Cemâatle olan namazlarda, sadece bir kişinin üzerinde namaz kılabileceği kadar küçük, saffı düzgün tutmaya yarayan seccadelere, saf seccadesi denir. Bu seccadeler, dar ve uzundur.

    SAĞAR: Farsça, kadeh demektir. Gayb nurlarını görmeye ve mânâları idrak etmeye yarayan şeye, sağar denir. Bu, arif kişinin gönlüdür. Arifin gönlü, açıklamaya paralel olarak, mecazî anlamda humhâne, meygede ve meyhane olarak da isimlendirilmiştir. Murakabe kabiliyetini elde eden sufî, seher vaktinde, Mevlâsının nurundan zuhura gelen feyz okyanusu ile, manevî kalp kadehini (ki maddî kalp de, anatomik olarak bir kadehi andırır) doldurma çabasındadır; o kadeh ile, feyz deryasından yudum yudum içer ve manen mesafeler kateder.

    Sâkıyâ meclise gel cismime gelsün canım.
    Ahdler, tevbeler, ol sâğare kurban olsun.
    Nedim

    SAĞ ELİN VERDİĞİNİ SOL EL BİLMESİN:
    Yapılan hayrın sırf Allah için yapılması gerektiğini ve bundan başka bir gaye güdülmemesi icâbettiğini bildiren bir atasözü. Yaptığın hayrı ve sana yapılan kötülüğü unut, esprisi içinde bu atasözü, aynı zamanda, yardım yapılanın kişiliğini korumayı hedeflemektedir. Ayet: "Sadakalarınızı, eza ve başa kakarak boşa çıkarmayınız: (Bakara/264). "Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır" (Bakara/271).

    SAHAB: Arapça, bulut anl*****dır. İlahî feyz, mukaddes feyz, kerem bulutu gibi anlamlar yüklenen bu kelime, rahmetin menbaı ve her şeye hayat veren suyun, yücelerden kopup geldiği bulut olarak da tanımlanır.

    SAHABE: Arapça, arkadaş manasınadır. Cürcânî sahabeyi şöyle tanımlar: "Her hangi bir şey rivayet etmese de, Hz. Peygamber (s)'i gören ve onunla sohbet eden kişiye denir. Hatta sohbetinde bulunmayıp sırf görse bile, o kişiye sahabe adı verilir denilmiştir". Bu tarif Hz. Peygamber (s) zamanında yaşamış, O'na arkadaşlık yapmış, iman üzere ölmüş şeklinde daha da genişletilir. Ebû Bekr el-Vâsıtî, mutasavvıfların diliyle ilk konuşan kişinin, sahabeden Hz. Ebû Bekir (r) olduğunu söyler.

  8. #108
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SÂHİB: Arapça, arkadaş, dost, bir şeyin mâliki anl*****dır. Tasavvuf ıstılahı olarak; sohbete iştirak eden, mürid, musâhib, ehl gibi mânâları vardır. Bu kelime ile ilgili bazı tâbirler şunlardır: Sâhib-Kırân: Kıran, iki kutlu veya kutsuz yıldızın, aynı dereceye gelmesidir. Kutsuz yıldızlar olan Zühal ve Mirrîh (Merih), aynı dereceye gelirse "kırân-ı nahseyn" yani iki uğursuz, kutsuz yıldızın bir araya gelmesi denir. İki uğurlu ve kutlu yıldızın bir araya gelmesine "kırân-ı sa'deyn" denir.

    Bu iki uğurlu yıldız Güneş ve Müşteri (jüpiter)'dir. Birincisi uğursuz bir vakit olarak, ikincisi de talihli, uğurlu bir vakit şeklinde değerlendirilir. Padişahın tahta çıkışı, eğer bu iki kutlu yıldızın bir araya gelme zamanına tesadüf ederse, o padişaha "Sâhib-Kırân" denilir. Bu, iki uğurlu ve kutlu yıldızın özelliğini taşıyor anl***** gelir. Sahib-Kıran ifadesi, kutub ve himmet eri anl***** da gelir.

    Sahib-i Kalp : Gönlündeki irfan sermayesini dile getiremeyen kişi demektir.

    Sahib-i Nazar : Bakış sahibi demektir. Müride, bakışıyla güç verecek ve onu yetiştirebilecek güce sahip mürşide, sahib-i nazar denir.

    Sahib-i Makam : Sâlikin manevî terakkî yolunda uğradığı makamda, bir süre kalıp, onun özelliğini kazanmasına denir.

    Sahib-i Tasarruf : iradesini Allah'ın iradesinde eritmiş olan olgun kişiler üzerinde, Allah'ın bir takım tasarruflarda bulunmasıdır ki, burada sufî gerçek mutasarrıf değildir, ancak meydana gelen tasarrufun âleti durumundadır. Allah'ın kendisine farz, nafile vb. gibi ibadetlerle yaklaşanlara tutan el, duyan kulak, gören göz, yürüyen ayak olması hadisi, (Buhari, Rikak, 38) bu espiriyi aydınlatır niteliktedir. "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" (Enfâl/17) âyet-i kerimesinde, yine aynı açıklamaya işaret vardır.

    Sâhib-i Zaman : Zamanın sahibi, o zamanın kutbudur. Bu tâbir, zamanın etkisinden kurtulmuş, geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vahidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır. Zira Allah'ın vechinden başka her şey helak olacaktır. Bu bilince ulaşan arif, kendisinde ilk berzahın cem'iyyetini (toplanmasını) gerçekleştirmiştir. Zaman, sahibi zamanın, hal, fiil ve sıfatlarına zarf olduğu için o, zamanda ve mekanda tasarruf eder. imamiyye'ye göre sahib-i zaman "Mehdî"dir.

    Sâhib-i İşaret: Konuşması; marifet, remz, mecaz, nükte ve işaret ihtiva eden sufîye denir.

    Sâhib-i Basiret: İnce düşünce, ihatalı, geniş olarak tefekkür ve görüş gücüne sahip kişiye denir.

    Kuşeyrî, sahib-i basireti şöyle anlatır: Kralın biri, tebasından bir adamı kendine nedim edinir. Halbuki onun, zahirî olarak dikkat çeken hiç bir özelliği yoktur. Bu sebeple herkes hayret eder. Bir zaman gelir, kral ordusuyla birlikte sefere çıkar. Bir durak yerinde, kral, yüksek bir dağa uzun uzun bakar, sonra istirahata çekilir. Aradan fazla bir zaman geçmeden kralın nedimi, heybesinde bir top buz parçasıyla pâdişâhın huzuruna gelir ve sıcak mevsimde bu ikram hem makbule geçer, hem de tebâ hayretler içinde kalır. Kral, ona "o dağda buz bulunduğunu nereden anladın?" diye sorar. Nedim "eğer bir kral, bir şeye uzun uzun dikkatle bakarsa, orada muhakkak bir şey vardır, demektir. Ben sizin o dağa uzun uzun baktığınızı görünce, orada bir şey vardır, diyerek atımla gittim ve orada size layık bu buzu buldum" karşılığını verir. Bu cevabı alan kral, etrafındaki tebâya dönerek" işte, bu ince basireti sebebiyle ben bu adamı kendime nedim edindim, ondaki bu basiret, maalesef sizde yok. Siz kendi başınızın çaresine bakmakla meşgul iken, o benim hallerimle meşgul, bu yüzden o bana sizden daha yakın" der.

    Sâhib-i İzin : Allah'ın, İslâm'ı koruma yeteneğini ruhuna yerleştirdiği
    velilere, sahib-i izin denir. Bunlara, aynı zamanda, sahib-i da'vet de, denir. İmam-ı Rabbânî, buna başat bir örnek teşkil eder. Bu tür velilerde el-emru bi'l, ma'rûf ve'n-nehyü ani'l-münker özelliği, baskın bir şahsiyet motifi olarak dikkat çeker.

    SÂHİBİYYE: Sapık bir tasavvufî grub.

    SÂHİLİYYE: Sâhilü'l-Melekî nisbesi ile tanınan Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed Abdürrahman el-Ensarî (ö. 736/1535) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    SAHK: Bir şeyi un ufak etmek, ezmek anlamında Arapça bir kelime. Kahrın etkisiyle, kulun terkibinin (maddî özelliklerinin) ortadan kalkması. Kahhâr isminin tecellisi ile, kulun kendinden geçmesi. Mahk da, kavram olarak aynı manaya yakınlık arzeder. Şarkavî'nin ifâde ettiği gibi, kulun maddî yapısı, Hakk'ın rü'yetine engeldir, işte bu maddî yoğunluk giderse, yerine latîf cisim geçer ve bu şekilde kul, Allah'da bekayı görür, müşahede eder. Mahk, sahkdan sonra gelen, daha mükemmel bir haldir. Lüma'da da mahkın, sahkdan daha sür'atli ve daha mükemmel olduğu kaydedilir.

    SAHRA: Lügatta çöl, sahra manasına gelen Arapça bir kelime. Ruhanî âlem.

    SAHV: Uykudan uyanmak, bulutsuz gün anlamlarında Arapça bir kelime. Cürcânî sahv'ı, kulun, yitirdiği hislerini tekrar kazanması şeklinde tanımlar. Bunun zıddı, sekr (sarhoşluk) halidir. Sekri Hak ile olanın, sahvi (uyanıklığı) de Hak ile olur. Sekri karışık olanın, sahvi de karışıktır. Hal olarak sahv ve sekr, zevk ve şürbden sonra gelir.

    Bezminin mahrem-i bî huşı olan ehl-i huzur,
    İstemez neşvesini sahv ile etmek tağyir.
    Tokadîzâde Şekib

    SÂİD: Arapça dirsekten kola kadar olan yer (pazı) e denir. Kuvvet sıfatı, İlâhî kudret. "Teşmir-i sâideyn etmek" Teşmir-i sâideyn: Paçaları sıvamak, yani bir işe dört elle ve ciddiyetle sarılmak demektir.

    SAÎDİYYE: Ebû Saîd b. Ebi'l-Hayr b. Fazlillahi'l-Meyhenî (ö. 440/1049) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    SAKA-SAKÎ: Arapça, sucu demektir. Feyyâz-ı mutlak, sevgi ve feyzin kaynağı olan Allah, mürşid, gibi anlamları vardır. İçki meclisinde kadehlerle içki dağıtan kişiye saki denir.

    SAKA POSTU: Mevlevî-hanelerde, Bektaşî tekkelerinde suculuk görevini yapanların oturdukları yere (daha doğrusu posta) verilen addır. Saka postu, mutfak kapısının yanıbaşında bulunurdu.

    SAKA YERİ: Mevlevî tekkelerinde dervişliğe soyunmak isteyenler, mutfak kapısının yanındaki saka postunda, üç gün oturma tecrübesinden geçerdi. Bunu başarırsa hizmete girebilirdi. Bu post üzerinde, tarikata girecek kişi, diz üstü üç gün tefekkür ve murakabe ile meşgul olurdu.

    SAKÎNÂME: Divan şâirlerinin sâkî ve şarabın övülmesi ve sâkîden şarap istenmesi konusunda yazdıkları manzumeler hakkında kullanılan bir tâbirdir.

    Sakî tut elim ki, hasta hâlim
    Gam rehgüzerinde pâyimalim,
    Sensin, meni mübtelâya gamhâr,
    Senden özge dahi kimim var,
    Müşkil işe düşmüşem, meded kıl,
    Mey-i Hızır ile belâmı red kıl.
    Fuzûlî

  9. #109
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SALA: Arapça. Ezandan önce, özellikle Cum'a günleri, Hz. Muhammed (s)'i övmek maksadıyla okunan na'at. Bu bir Mevlevi tâbiridir. Mevleviler davet anlamında kullanırlar. Sebebi çağırana göre değişirdi. Somatçılık (Sofracılık) görevi yapan derviş (can) "sala" diye bağırırsa bu "yemek hazır, buyurun" anl***** gelirdi. Kandilci olan derviş "sala" diye bağırsa, bu, "camiye, namaza buyurun" demekti. Zikir töreninin icra edildiği mukabele günleri, dış meydancı her kapıyı vurur ve "mukabele olacak, tennurenizi giyin, hazır olun" manasında olmak üzere "Destur tennureye, sala yahu" diye bağırırdı. Sala, Mevlevî-hânenin ortasında yüksek bir sesle bağırılırdı.

    Mestân-ı harâbâbâda saladır ne dururlar,
    Zühhâda tegallüb idecek dem bu zamandır.
    Nef'î

    Bu tâbir, meydan okuma manasında da kullanılmıştır. Bu cümleden olmak üzere, meydan okununca "benimle başa çıkacak kişi varsa, sala" denirdi.

    SALÂH: İstikamet, iyilik, uygunluk, doğruluk gibi anlamları ihtiva eden Arapça bir kelime. İbadetin devamıyla, kulun süveydâ-i kalbinde İlâhî nüktenin iyice yerleşmesi.

    SALAHİYYE-İ HALVETİYYE
    : Balıkesirli Abdullah Salâhaddin Efendi'nin kurduğu bir tasavvuf okulu. Halvetiyye'nin kollarından biri.

    SALÂT-SALAVÂT:
    Arapça, dua demektir. Hz. Peygamber (s)'e dua olmak üzere hazırlanmış olan ve bir kısmı bestelenen ibarelere salât denir. Delâil-i Hayrât'da, Süleyman Cezûlî'nin terkip ettiği salavat sayısı yüz yirmiden fazladır. Hz. Peygamber (s)'e dua etmek mü'minler üzerine bir vecibedir. Nitekim bu, şu âyette ifadesini bulur: "...Ey iman edenler Nebi üzerine salât (dua) ediniz... (Ahzâb/56).

    SALÂT-I İSTİHARE: İstihare namazı. Hakkında, hayır mı, şer mi diye şüpheye düşülen bir hususta, hayırlı olup olmadığını anlamak üzere, kılınan iki rek'at namazdır. Birinci rek'atta Fatihadan sonra "Kâfirun", ikinci rek'atta da "İhlâs" suresini okumak sünnettir. Namazın ardından, bir de okunacak özel, mesnun bir duası vardır.

    SALA VERMEK : Cuma günleri, namazdan önce minarelerde makamla okunan dua. Bir de, ölen kimseler için minarelerden sala vermek âdeti vardır ki, Anadolu'da oldukça yaygındır.

    SALİH: Arapça, istikamet ve iyilik sahibi dürüst kimseye denir. Bu kelimenin mukabili müfsid'dir.

    SÂLİHİYYE: ibn Muhammed es-Salih'e nisbet olunan bir tasavvuf okulu.

    SALİK: Arapça, giren demektir. Manâ olgunluğunu elde etmek üzere, tasavvuf yoluna giren kişiye, sâlik denir.

    SALSALE: Arapça, kuru şeylerin birbirine dokunarak ses çıkarması demektir. Bir çeşit azametle, ağacın gövdesinden tecellî yolu ile kâdiriyyet sıfatının ortaya çıkmasıdır. Bu da, kahredici heybet sıfatının ortaya çıkışlarından ibarettir. Bu tecellîye mazhar olan kulda, zil sesinin başlangıçları görülür.

    SALTAKIY : Salt tek, yalnız, mücerred anl***** gelen Türkçe bir kelimedir. Sarı Saltuk'un, adı, bu kelimeden türemiştir. Dünya işlerinden sıyrılmış anl***** gelir. Bunlar ehl-i tecriddirler. Saltakıy, iki yandan saçakları sarkan ve Kalenderîler tarafından giyilen elbisenin adıdır ki, yine bu Türkçe sözden, Farsça kuralı ile nisbet adı yapılmıştır.

    SAMEDİYYET: Arapça, herşeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin de hiç bir şeye muhtaç olmadığını belirten bir kelime. Bu tâbiri, ilk defa kullananlardan biri olarak, Sühreverdi el-Maktûl gösterilmektedir. Ona göre samediyye, samedden türemiştir. O (yani Allah) yok olmayan Bakîdir. Yine bu kelimenin, doyurulmayan Dâim olduğu, ayrıca ihtiyaç halinde kendisine başvurulan ve bu durumuyla sürekli ihtiyaçların yöneldiği merkez olduğu söylenir. Herşeyin O'na ihtiyâcı var, O'nun hiç birşeye ihtiyâcı yoktur.

    SAMT: Arapça, susmayı ifâde eden bir kelime. Dilin âfetlerinden korunmak üzere, az konuşmak veya sükûtu tercih etmek, malayânî konuşmamak tasavvufta esastır. Zira, hatâ ve günahların çoğu dilden neş'et etmektedir. O halde ona ket vurmak gerek. Bir dile iki dudak verilmesi, onun zararlı faaaliyetini önlemek üzere çizilmiş ilâhî bir plandır. Sükût tefekküre yol açtığı sürece makbuldür. Eğer sükût masivâyı tefekküre sebep olursa makbul değildir.

    Ya söyle sözü güher nisâr et,
    Ya samt u sükûtu ihtiyar et.
    Lâ-edrî

    SANCAK-I ŞERİF: Hz. Muhammed (s) zamanında kullanılmış, Topkapı'da Mukaddes Emanetler bölümünde muhafaza edilen bayrak. İslâm'da bayrak, hicrî birinci senede kullanılmaya başlanmıştır. Hz. Peygamber (s), uzun bir mızrağa düz beyaz bir kumaş bağlayarak, ashabdan Ebû Mersed'e verip cihada göndermiştir. Hayber Gazvesi'nde bu bayrak siyah bayrakla değiştirilmişti.

    SANCAK-I ŞERİF ŞEYHİ : Seferde, Sancak-ı Şerif ile beraber bulunan sâdâttan olan zat hakkında bu tâbir kullanılır. Bunun yanında Sancak-ı Şerif altında bulunmak üzere bir kısım sâdât da sefere giderdi. Savaş sırasında Sancak-ı Şerif, altında bulunmak üzere, bir kısım sâdât da sefere giderdi. Savaş sırasında sancak-ı şerif yanında Serdar ve Sadrazam durur ve etrafında bulunan sâdât ve hafızlar sürekli Fetih Suresi'ni okurlardı.

    SANCAK MUSHAFI : Sancak başlarına takılan küçük mushaflar hakkında kullanılan bir tâbir.

    SANCAKTAR : Sancak taşıyan kişiye denir. Aynı mânâda "alemdar" kelimesi de kullanılır. Tekkelerde bulunan sancakları korumakla ve tekke mensuplarının sancakla gittikleri zamanlarda, taşımakla görevli derviş hakkında kullanılan bir tâbirdir. Bu görev, tarikatta ilerlemiş kişilere verilirdi.

    SANDUKA : Türbelerde, mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yere denir.

    SANDUKÇE : Arapça, küçük sandık demektir. Sedef ve fildişi kakmalı olur, içine, Hz. Peygamber'in (s) sakalından bir veya birkaç kıl, "enâm-ı şerif" yahut Kur'ân-ı Kerim konurdu. Bu küçük sandıklar, bazen gümüş ve altın ile de kaplanırdı.

    SANEM: Arapça, put demektir. Çoğulu asnâm. Kulu, Allah'a vuslattan alıkoyan her şey puttur. En büyük put nefistir. Nefsin ilahlaştırılmasını gösteren şu âyet ilginçtir: "Ey Muhammed (s), nefsinin hevasını ilâh edineni görmedin mi?" (Câsiye/23). Ruhî hakikatlere de sanem denir. Sevgili, pîr anlamında da kullanılır.

    SARIK: Kavuk, börk, külah, fes ve emsali başlıklar üzerine sarılan tülbent veya şala verilen ad. Sosyal tabakalaşmaya göre, sarığın rengi ve biçimi farklı olur.

    SARIKLI SİKKE: Mevlevîlerin, sikke adı verilen başlıklarından "destarlı" olanlar hakkında kullanılan bir tâbirdir. Sarıklı olmayanlara, dal sikke denir. Sikkeye sarık sarma, Çelebi Efendi tarafından tekbirlendikten sonra gerçekleşebilirdi.

    SASANİYYE : Suriye ve Anadolu'da bir esnaf tarikatı (XII-XVI. yüzyıl).

    SATMAK : Çocuğu doğup ölen ve bu yüzden çocuk sahibi olmakta zorlanan bazı Anadolu yörelerindeki aileler, satma denen bir yola başvururlardı. Kadın hâmile kalınca, bir türbeye gider, oradaki yatıra çocuğunu satardı. Bazı yerlerde bu muamelede, çocuk az bir paraya, bir koyuna satıldığı gibi, kadın sandukanın şebekesine bir iple bağlanırdı. Bundan sonra doğan çocuk ölmezse, erkekse adı Satılmış, kadınsa Satı olurdu. Bu âdetin köken olarak nerelere uzadığını tesbit etmek, ilmî bir çalışmaya muhtaçtır. Bazen doğan çocuğa o yatırın adı verilir, bazan da çocuk, kayaya ve ağaca satılırdı. Eskiden bir çocuğun kundak takımı vefa türbesine bir süre konulup orada bir hafta kalması âdeti yaygındı.

  10. #110
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    SAUDlYYE: Sa'ûd b. Ebi'l-Aşayirî'l- Vâsiti'l-Bâdırînî (ö. 644/1246) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    SA'ÛDlYYE: Ebu's-Sa'ûdî'l-Cârihî (ö. 933/1527) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

    SAVÂMl-l ZlKR: Arapça, zikir çekilen tekke, savmaa anlamında bir terkip. Bu, sufînin,
    dikkatini dağıtmadan bir noktada topladığı, kendisini tefrikadan koruduğu manevî yerler ve hallerdir.

    SAVAŞ BÜYÜK SAVAŞ : Hz. Peygamber (s) Tebük gazvesinden dönüşünde "küçük savaştan büyük savaşa döndük" demiştir. Ay, Ramazan ayı yani oruç ayı idi. O, bu şekilde oruca, yani nefisle mücadeleye büyük savaş adını vermişti. Savaşın büyüğü, bu şekilde, nefisle yapılan savaştır.

    SAVİYYE-İ HALVETİYYE: Seyyid Ahmed b. Muhammedi'l-Mâliki's-Sâvî (ö. 1241/1825) tarafından kurulmuş, Halvetiyye'nin Derdiriyye şubesinin bir kolu olan tarikat.

    SAVM: Arapça, oruç demektir. Samediyyet sıfatıyla sıfatlanmak üzere, beşerî olarak hoşa gitmeyen şeyleri yapmaktan sakınmak. Bu herkesin gücü yani orucu nisbetinde olur; neticede, o kişide Hak'ın tecellîleri zuhur eder. Bu tür kendini riyazete sokma, ömürde hiç olmazsa bir ay tecrübe edilmelidir. Aslında, bütün bir ömür boyu. bu mânâda oruç tutmak gerek.

    SAVL-SAVLET: Arapça, hamle ve hücumu ifade eden bir kelime. Haller sebebiyle mürid ve mutavassıtların, kendi durumunda olanlara, sözlü sataşmada bulunmaları. Bu zemmolunmuştur. Kişinin kendinden üstüne dil uzatması küstahlık, altında bulunana konuşması tamamen ma'rifetten ibarettir. Kendisi gibi olana dil uzatması ise. sû-i edebdir. Sâdıklar sükûn azlığı sebebiyle, Allah tarafından, Allah'tan gayri şeye savlet eder. Peygamber Efendimiz (s) şöyle der: "Allahım! Seninle saldırır, Seninle hücum ederim." Savlet, tesir mânâsına da gelir. Meselâ, şu ibarede bunu görürüz. "Cüneyd"in sözlerinde bâtıl sözlerde bulunmayan bir savlet (tesir) vardır". "Batılın savleti (tesiri) olur, devleti olmaz". "Nice söz vardır ki savidan (saldırı) daha etkilidir".

    SAVMA'A: Arapça, ibadethane anlamında bir kelime. Islâmın erken dönemlerinde, zaviyelere, savma'a denirdi. Hristiyan mistikleri de, uzlete çekildikleri yerlere savma'a adı verirlerdi. Hristiyanların savma'asına, manastır adı da verilir. Bu gibi yerler, tefekküre engel teşkil edecek, toplumsal hareketliliğin canlı olduğu yerlerden uzaklarda, dağ başlarında, ıssız yerlerde kurulurdu. Kâşânî, savma'ayı, zikir ehlini, zikrettiğine yaklaştıracak yerler olarak tanımlar.

    Ruh yok savmaanın pîr-i aba pusunda,
    Hal var meygedenin rind-i kadeh nûşunda.
    Nailî-i Kadîm

    SAVT: Arapça, ses manasına gelmekte birlikte, günümüzde, kullanım olarak rey, oy manasına da gelir. Dindarlıkla birlikte güzel sesin, kalbinde Allah sevgisi bulunanlarda olduğu, ve güzel sesin bir Allah vergisi bulunduğu kaydedilir. Muhasibi, şu üç şeyin önemli olduğunu vurgular: Dindarlıkla birlikte güzel ses (yani hem islâm'ı takva üzere yaşacak, hem de güzel ses sahibi olacak, bu şekilde, sesini İslâm'a aykırı yerlerde kullanmayacak), namuslu olmakla birlikte güzel bir yüz, vefalı olmak kaydıyla güzel bir kardeşlik.

    SAYD: Arapça, av demektir. Tasavvufta, kulu, Allah'a çeken cezbe ve hicran makamı olarak tanımlanır.

    SAYE: Farsça, gölge anlamında bir kelime. Mecazen lütuf ve ihsan anl***** gelir. Erbab-ı tasavvuf, başarılı olduğu bir işi anlatırken, kendi varlığını ortadan kaldırmak için, "Rabbimin sayesinde", "sâye-i erenlerde", "pîr sayesinde" gibi ifâdeler kullanırlar. Eskiden "sâye-i şahanede" diye bir kullanım daha vardı ki bu, padişahlara lâyık gölgede, padişahın lütuf ve ihsânıyla anlamında olarak, padişaha yakın kişilere söylenirdi. Gölge, hakikatin gölgesi olarak değerlendirilir ki, bu da, öze göre kışr (kabuk) demektir. İmam-ı Rabbanî'ye göre bu âlem, sıfatların gölgesinin tecellîsidir, halbuki M. İbn Arabî'ye göre bu âlem, doğrudan sıfatların tecellî yeri durumundadır.

    SAYYÂDİYYE: Ahmed izzeddin Sayyâd (508/1114-620/1223) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Rifâiyye'nin kollarından biridir.

    SEB'A ŞEYHLİĞİ: Seb'a, Arapça'da yedi (7) demektir. Esnaf teşkilatı reislerinden birine bu ad verilirdi. Ahî teşkilâtında yedinci mertebeyi elde edenlere, "şeyh" unvanı verildiği için, esnaf teşkilâtında da kullanılmıştır. Fütüvvetnâme'ye göre, Ahi halife gibidir. Şeyhin kaimmakamıdır, ama seccade sahibi değildir, ahi ve halifenin üzerinde şeyh bulunur. Seb'a şeyhliği hem İstanbul'da, hem de Anadolu'da bulunmaktaydı. Çırak çıkarılırken yapılan merasim, hep şeyhin huzurunda icra edilirdi. Yakın zamanlarda Seb'a şeyhinin görevi, hacca giden esnafı uğurlamak ve karşılamaktan ibaret kalmıştı. Daha sonra bunların yerini kethüdalar ve yiğitbaşılar almıştır.

    SEB'ATU EBHUR: Yedi deniz manasına Arapça bir ifâde. Tasavvuf yoluna girenlerin takip ettikleri yedi meşreb, yedi yol: Sekr, vecd, berk, hayret, şuhûd, nûr-ı kurb, velâyet-i vücûd.

    SEBEB: Arapça, vasıta, araç demektir. Kul ile Allah arasındaki vasıtaya denir. Tasavvuf erbabı için sebep değil, onu yaratan müsebbib yani Allah büyük önem arzeder. Sufiler kendilerini sebeple değil, sebebin Yaratıcısı ile meşgul ederler. Allah, Müsebbibu'l-Esbab'tır, yani sebepleri yaratandır. Sufiler, bu maddî âlemde sebeplere yapışmakta bir mahzur görmezler. Çünkü sebeplere yapışmak, bir Allah emridir.

    Hak tecelli eyleyince her işi asan eder,
    Halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.
    La-edri

    SEBHA: Kırlık, çorak yer, gübre vs. gibi anlamları olan Arapça bir kelime. Allah'ın yarattığı mahlukatındaki karanlığa denir. Allah, bu karanlığa nurundan saçmış, bu nurun değdiği kimseler hidayete ermiş, aksi durumda olanlar sapıklıkta kalmıştır.

    SEBİL: Arapça, yol anl***** gelir. Hayır ve sevab ümidi ile parasız su dağıtılan, etrafı parmaklıklı ve çoğunlukla kubbe ile örtülü olan binalara, sebil veya sebilhane denir.

    Susuzluktan kavrulan ciğerleri ferahlandırmak, serinletmek konusundaki teşvik edici hadis-i şerifler, İslam dünyasında, bu sosyal yardıma yönelik müessesenin kurulmasına sebep olmuştur.

    Kanalların izi yok, köprüler harap olmuş,
    Sebiller kurumuş, çeşmeler serap olmuş.
    Mehmet Akif Ersoy

    SEB'İNİYYE: Filozof ibn Seb'in (ö. 669/1270) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Cüneydiyye'nin kollarından biri.

    SEBSEBİYYE: Şeyh Süleyman Sebsebi tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Rifaiyye tarikatı şubelerinden biri.

    SEBTİYYE: Ebu'l-Abbas Ahmed b. Ca'feri's-Sebtî (ö. 601/1205) tarafından kurulmuş, Medyeniyye'nin kollarından bir tasavvuf okulu.
    (vahdet) şarabının kadehi, mutlak feyz kaynağına da, bu isim verilir.

    es-SEB'U'L-MESANl
    : Arapça, yedi çiftler demektir. Fatiha suresinin bir başka adı. Ayn ve ilim mertebelerindeki yedi çeşit zuhuru bakımından Hakk'ın zatı.

    SEBZİ: Farsça, yeşillik demektir. Sebz yeşil anl*****. Hakiki vahdetle birleşen mutlak kemal.

11. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 910111213 ... SonSon

Benzer Konular

  1. Kuran ve Tasavvuf
    Emre1974tr Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 30-12-2012, 04:18 AM
  2. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 38
    Son mesaj: 17-04-2010, 02:31 AM
  3. Tasavvuf nedir ?
    uzak yollar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 11
    Son mesaj: 27-01-2010, 02:53 PM
  4. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Kuran-ı Kerim Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 24-11-2009, 06:41 PM
  5. tasavvuf okuyanlar var mı?
    peniel Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 19-08-2008, 09:34 AM
Yukarı Çık