10. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 89101112 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 91 ile 100 Toplam: 143

Tasavvuf Sözlüğü

islam (Müslümanlık) Kategorisi Tasavvuf Forumunda Tasavvuf Sözlüğü Konusununun içerigi kısaca ->> NECVÂ : Birine fısıldamak, gizlice söylemek anlamında, Arapça bir kelime. Başkasının öğrenmesine engel olmak üzere, âfetleri gizlemek. NEFES : Nefes; ...

  1. #91
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    NECVÂ: Birine fısıldamak, gizlice söylemek anlamında, Arapça bir kelime. Başkasının öğrenmesine engel olmak üzere, âfetleri gizlemek.

    NEFES: Nefes; soluk, hafif rüzgâr, uzun söz, mühlet, bolluk, genişlik anlamlarını ihtiva eden Arapça bir kelimedir. Kâşânî'ye göre bu, gaybden gelen latifeler sebebiyle, kalplerin rahatlamasıdır. Bu, seven (muhib)'in sevilen (mahbûb) ile ünsiyetidir. Nefes sahiplerinin, hallere sahip olan kişilere göre, daha saf ve daha hassas oldukları kaydedilir. Sahib-i vakt, mübtedi iken, nefes sahibi müntehidir. Hal sahibi ise, bu ikisinin arasındadır. Haller, ortalar, nefesler, terakkinin nihayetidir. Vakitler, kalp ehline; haller, ruh erbabına; nefesler ise, sırlar ehline mahsustur.

    Nefes, Bektaşîlerde, genellikle hece vezniyle yazılmış ilâhîlere denir. Nefesler, şu konularda olur: Övme, yerme, mersiye aşk, zaman. Alevîler nefese, deyiş veya âyet de derler. Nefes tabirinin XIV. yüzyıllara kadar dayandığını, Yunus Emre'nin şu beytinden anlıyoruz:

    Dedim iş bu nefesi, âşıklar hükmü ile,
    Bahıllıksız er gerek bir karara durası.

    Nefes etmek : Bir hastaya okuyup üflemek.

    Nefes ettirmek : Okutup üfürtmek Manevî tedavî ile, hastanın iyileşeceği umulur.

    Nefes evlâdı : Çocuğu olmayan kadına, erenlerden birinin himmet etmesi ile çocuğu dünyaya gelince o çocuğun, himmet edenin manevî evladı olduğunu bildiren bir terim. Bektaşîler, Hacı Bektaş Çelebilerini, Hacı Bektaş Velî'nin nefes evlâdı olarak kabul ederler.

    Nefes haklamak : Söz tutmak anl*****dır.

    Nefes öldürmek : Söylenen sözü, verilen öğüdü tutmamak.

    Nefeslenmek : Yorulanın oturup biraz dinlenmesi, bunalan kişinin rüzgâra karşı oturması.

    Nefes : Esrar. Nefes çekmek : Esrar çekmek. Nefeslere nutuk da denir.

    Aşkın şarabın içmiyen Mest olub hayram olur mu?
    Zincir-i aşka düşmiyen Soyunup üryan olur mu?

    Akıt gözlerinden yaşı Gör, kimdir işleyen işi,
    Kul olur ise bir kişi Bu mülke sultan olur mu?

    Aşka ciğerin yakmayan Mürşide doğru bakmayan
    Bahr-ı muhîte akmayan Göl iken umman olur mu?

    Gönül geçirme gel çağın Ko, yansın yürekte yağın
    Gülleri bitmeyen bağın Bülbülü nâlân olur mu?

    Nakşî açıldı, çün gözün Hakkı görür oldu gözün
    Lâkin bilmem işbu sözün Münkire iman olur mu?
    Nakşî-i Akkermânî

    Çıktım kırklar yaylasına Gel beri ey can! dediler.
    İzzet ile selâm verdim: Gir işte meydân dediler.

    Yerli yerinde durdular Yerlerinden yer verdiler
    Meydana sofra serdiler Lokmamıza ban dediler.

    Erenler gönlü ganîdir Yuvduğu kalbi ârîdir
    Gelişin kanden beridir. Gel, söyle ihvan dediler
    Hatayî

    NEFES ETTİRMEK : Bir hastayı okutmak, manasındadır. Yaşanır zannediyorsan Baba Ca 'terliksin, Nefes ettir, çabucak kendine, olsun bitsin,

    NEFESİ KESKİN : Duası ve okuması tesirli kişiler için kullanılır.

    NEFESİ SİNMEK : Okunan duanın tesirinin görülmesi anlamında bir ifâde.

    NEFESU'R-RAHMANÎ: Rahmanı soluk anlamında Arapça bir tamlama. Ayan üzerinde, ayn olarak yayılan vücud-i âm ve suver-i mevcudatı taşıyan heyuladır. Vücûd-ı âm, heyula üzerine tertib olunmuştur. Binâenaleyh, insan binefsihî bir nevadan ibaret olduğu halde, suver-i huruf ile muhtelif olan nefsine benzetilmiştir.

    İnsanın nefesiyle mahreçleri açısından oluşan telaffuz edilmiş kelimelere benzetilerek, âyân-ı sabiteye, kelimât adı verilmiştir. Kelimeler aklî mânâlara delâlet ettiği gibi, mevcudatın da ayanı, mucidine ve mucidinin esma ve sıfatlarına, kemâlât-ı sabitesinin tümüne delâlet eder. Zât ve mertebeleri bakımından tıpkı ayan üzerine vücûd-ı âm ve suver-i mevcudatı taşıyan heyulanın hepsi, (kün: ol) kelimesiyle varlığa kavuşmuştur.

    NEFH : Arapça, üflemek demektir. Allah'ın Hz. Adem (a)'e kendi ruhundan üfürmesi. Rahmanî nefes. ilim. Dört tür üfleme vardır: 1. ilk üflemeden beden hayat kazanır, 2. ikincide kötü huylar yok olur, 3. Üçüncüde iyi huylar ortaya çıkar, 4. Dördüncüde ruh bedenden ayrılır, kudsîler âlemine uçar.

    NEFHA-NEFAHÂT: Arapça, üflemek demektir. Üflenen ruh.

    NEFÎR: Farsça, büyük boru demektir. Bazı fakir (özellikle batınî) dervişlerin bellerinde taşıdıkları küçük boruya da, nefîr denir. Kerrenay'dan küçük olan bu boru, sığır boynuzundan yapılırdı. Buna "Yuf Borusu" da denir. Nefîr, kulakları rahatsız edecek derecede güçlü bir ses çıkarır. Derviş bir yere gelince veya yolculuğa çıkacağı zaman, bunu üflerdi. Askerî alanda kullanılan nefîr, harplerde ve tehlikeli zamanlarda çalınırdı.

    Nazar-ı Pîr-i tarîkatta kim olmaz üryan
    Çal âna yuf borusun, mürşididir dîv-i anîd
    Şîrî

    Mânâsı: Tarikat pîrinin karşısında (nazarında), kim varlığından soyunmazsa, onun mürşidi inatçı şeytan olur.

  2. #92
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    NEFS : Arapça bir kelime olup çok sayıda manaları ihtiva eder: Ruh, akıl, insanın bedeni, ceset, kan, azamet, izzet, görüş, kötü göz, bir şeyin cevheri, hamiyyet, işkence, ukubet, arzu, murad. Tasavvufî olarak Kâşânî'nin ifâde ettiği gibi, kendisinde iradî hareket, his, ve hayat kuvveti bulunan latîf buharlı bir cevherdir.

    Kötülüğü emreden manasında anlaşıldığı gibi, Allah tarafından insana üflenen ve ruh-i Rahmânî, ilâhî ben mânâsına da kullanılmıştır. Hakîm Tirmizî bunu şöyle tanımlar: O, hayvanî ruhdur, kalb (nefs-i natıka) ile beden arasında vâsıtadır. Kendisine, Kur'ân-ı Kerim'de mübareklik özelliğini taşıyan, şarka ve batıya ait bulunmayan ağaç olarak işaret edilir. (Nur/35).

    Bu kelime, Kur'ân'da sekiz ayrı manada kullanılmıştır:
    1. Zâtullah manasına: Tâhâ/41, Al-i imran/28, En'âm/12,54, Mâide/116.

    2. insan ruhu: Fecr/27, En'âm/93, Zümer/42.

    3. Kalp, sadır vb. manalar: Al-i imrân/154, A'râf/205, Yusuf/77,
    Bakara/77, 109, 235, Nisa/113, En'âm/158, Yunus/100, Enbiyâ/64, Nemi/14, Fussilet/53.

    4. insan bedeni: Al-i İmrân/146, 185, Enbiyâ/35, Ankebût/57, isrâ/33, Yusuf/26, 30, 61.

    5. Bedenle bareber ruh: Bakara/286, En'âm/152, Yunus/23, 30, 44, 49, 54, Ra'd/11, 42, isrâ/7, Tâhâ/15, Ankebût/6, Zümer/70, Mü'min/17, Câsiye/15.

    6. insana kötülüğü emreden kuvvet manasına: Yusuf/18, 53, Tâhâ/96, Mâide/30.

    7. Zât manasına: Bakara/48, Lokman/28, 34, Müddesir/38.

    8. Cins manasına: Tevbe/128, Rum/28, A'râf/188, Şûra/11. Türkçemizde bu kelime çeşitli şekillerde kullanılmıştır:

    Nefsine hâkim olmak: Arzu ve isteklerine veya öfkesine hakim olmak, sabretmek demektir.

    Nefisle mücadele, dünyevî muharebeden güçtür: Burada, Tebûk seferinden dönen Hz. Peygamber (s)'in "Küçük cihaddan, büyük cihada (Ramazan ayındaki oruç) döndük" sözlerine telmih vardır. İnsanın nefsini terbiye etmesinin, kontrol altında tutmasının zor olduğuna, bu söz ile işaret edilir.

    Nefsini bilen Rabbini bilir: Bu sözün, hadis olması hususu tartışmalıdır. Ancak sûfîler, bu ifadeyi sık sık kullanırlar. İnsanın, kendisi üzerinde düşünmesini tavsiye eden çeşitli âyetler vardır. Bu, âyetler, âfâk denilen dış dünya hakkında düşünerek Hakk'a ulaşmanın mümkün olduğunu gösterdiği gibi, enfüs denilen iç dünya üzerinde de düşünerek aynı sonuca varılabileceğini gösterir. Gölpınarlı bu ifâdeyi, şu şekilde açıklamıştır: "Nefsini bilen, yani, kendisini acz ile, noksanlıkla, bilgisizlikle, yoklukla bilen, Rabbisini bilir, yani Rabbisini kudretiyle, yüceliği ve kemâliyle, bilgisiyle, varlığıyla bilir".

    Bilmek istersen seni
    Can içre ara canı
    Geç canından bul ânı
    Sen seni bil sen seni.
    Hacı Bayram Velî

    NEFS-İ EMMARE: Emredici nefs anl*****
    Arapça bir tamlama. Kâşânî, bu nefsin, bedenî tabiata meylettiğini, lezzet ve hissî şehvetleri körüklediğini söyler. Yani kalbi, ulvî değil, süflî (aşağılık, alçak) şeylere celbeden şeye nefs-i emmâre denir.Yusuf suresinin 53. âyeti kerimesinde bu nefse işaret edilmiştir: "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum, zira nefis, kötülükle emredicidir..." Nefs-i emmâre, şer yuvası, kötü fiillerin, yerilmiş ahlâkın kaynağıdır.

    Nefs-i emmâreye uymak ne hatâ.
    Heb ânındır bu emmârât-ı hevâ.
    Sünbülzâde Vehbî

    NEFS-İ KUDSİYYE: Kutsallaşmış nefis anlamında Arapça bir söz. Buna ilâhî nefis de denir. Yakinî bir şekilde, kemâlâtın tamamını veya büyük bir kısmını hâiz olma melekesini elde etmiş yüce nefse, kudsî nefis denir.

    NEFS-İ KAMİLE: Arapça, olgun nefis demektir. Tasavvufî olarak, bütün olgunluk özelliklerini elde etmiş, irşâd durumuna geçmiş nefse, nefs-i kâmile denir. Buna, bir bakıma, nefs-i kudsiyye, nefs-i sâfiyye ve nefs-i zekiyye de denebilir.

    NEFS-İ LEVVÂME: Kınayıcı nefis anl***** Arapça bir ifâde. Tasavvufî olarak, bir parça kalbin nuru ile nurlanmış, o nur ölçüsünde uyanıklık kazanmış nefistir. Levvâme sıfatını alan nefis, yaptığı kötü işlerin farkındadır, yani, gafletten bir parça sıyrılmıştır.

    Bu yüzden kendisini kınar, onları yapmak istemez. Ancak yeterince olgunlaşmadığı için onları yapmaya devam eder. Bununla birlikte, bir takım iyileşmeler mevcuttur. Yüce Allah'a doğru seyreden (ilallâh) nefsin yeri, Berzah âlemidir. Sevgi halinde bulunur, Hz. Peygamber (s)'in davranışlarını örnek alır. Levvâme'de, nefsin bazı sıfatları aynen bulunur, iyileşme, kötü olan yönün eleştirilmeye başlanmasıdır. Bu durumda, Kur'ânî emirlere saygı ve bağlılık artmıştır.

    Namaz, oruç, sadaka vermek gibi salih amellerde fazlalaşma görülür. Amellerini Allah için yapar, ancak bunun böyle olduğunu, halkın da bilmesini ister. Artık nefis bu vasfıyla tevbekârdır.

    NEFS-İ MARDIYYE: Arapça, hoşnut olunan nefis, kendisinden razı olunan nefis anl***** gelir. Allah bu nefisten razıdır. Nefsin altıncı makamıdır. Bu vasfa kavuşan nefis; beşerî istekleri terk etmiş, güzel huylu olmuştur. Kusurları affeden, güzel düşünen, şefkatli, eli açık, insanları sırf Allah için seven, hassas, ince düşünceli, nefis muhasebesini en iyi şekilde yapan, herkeste bulunmayan güzel meziyetlere sahiptir. Bu nefis, Allah'ın izin verdiği kadarıyla, Allah tarafından bazı gayb sırlarına vâkıf olur. Bunlar, Allah'ın ona ihsanıdır".. Ben onun işiten kulağı, gören gözü, söyleyen dili, tutan eli olurum..." kudsî hadisinde anlatılan kişi, budur. Allah'ın izniyle başka şahıslara tesir edebilir. Bkz.: Fecr/28.

    NEFS-İ MUTMAİNNE: Doyuma, huzura, rahata kavuşmuş nefis anl***** Arapça bir ifâde. Bu nefis; kötü sıfatlardan sıyrılmış, güzel ahlâk ile ahlâklanmıştır. Kaşanî bunu, kalbin nuru ile aydınlanıp, kötü huyları silinmiş nefis, diye tanımlar. Bu nefis, ibâdetlere devam ile kudsiyyet âlemine yönelmiştir. Fecr suresinin son âyetlerinde bildirilen ve "Cennetime gir" hitabına mazhar olan nefis budur. Bu vasfa sahip nefsi, bazı kaynaklar şu şekilde tarif ederler: "Nefis, İlâhî emirler altında sakin ve şehvetlere karşı çıkarak ızdıraptan kurtulursa mutmainne olur".

    Bu nefsin dördüncü makamıdır. Bu makamda nefsin üzüntüleri "yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainneh" hitabı ile son bulmuş, kalp her şeyden emin olmuştur. Allah'a doğru giden bu nefis sahibinin kalbi, tam ve gerçek bir inanışa sahiptir. Şeriatın bazı sırlarını elde etmiş, cömertlik, doğruluk, yumuşak gönüllülük, güler yüzlülük, tatlı dillilik gibi güzel sıfatları kazanmıştır.

    Daima tevekkül, tefvîz, teslim, sabır, rızâ halleri içindedir. Kalbi, her an huzur ve sükûn içinde, şükür ve sena eder, kusurları örter, hataları bağışlar, islâm'ın emirlerinden zerre kadar ayrılmaz. Hz. Peygamberin ahlâkını güzel bir şekilde yaşar ve bundan zevk alır. Allah'ın izniyle, bir takım keşif ve ilhamlara sahiptir (Bkz. Fecr/27).

  3. #93
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    NEFS-İ MULHİME: ilham ve keşfe nail olan nefis, iyiyi kötüden ayıran irâdeye, nefs-i mülhime denir. Bu, nefsin ulaştığı üçüncü makamdır. Bu, bir iyileşme derecesidir. Artık nefis, sevabını ve günahını Allah'ın yardımı ile bilmektedir; bu sebeple,Allah'tan gayrı herşeyden uzaklaşır.

    Ruhlar âlemine yönelen bu nefis, aşk hali içindedir, ilmi sever, cömerttir, kanaatkar ve mütevazidir. Sabır ve tahammül gücü artmıştır. Müsamahakârdır, zahmete ve işkenceye katlanır. Kainatın sırrına hayran kalır, halkı terkedip Hakk'a yaklaşır. Sözü güzel ve hikmetli olur.

    NEFS-İ NATIKA: Arapça, konuşan nefis anl***** gelir. Zâtında maddeden sıyrılmış, ancak, yaptığı işte, maddeye bitişik olan bir cevherdir. Feleklerin nefisleri de böyledir. Akıl'a da, nefs-i natıka denir.

    NEFS-İ RÂDIYE:
    Arapça, razı olan, hoşnud kalan nefis demektir. Rızâ mak***** eren nefis. Bu durumdaki nefis, kendi irâdesinden vazgeçip Hakk'ın irâdesine tâbi olur. Hiç bir şeyden şikâyet etmez. Nefsin olgunluk yolundaki beşinci makamı, râdıye'dir. Nefs yerilmiş, beşerî özelliklerden kurtulup, fenâ'ya ulaşmıştır. Artık o, emir ve yasaklara tam olarak uyar. Kendinde güzel ahlaklar zuhur eder. Zaman zaman, Allah'ın isimleri ve sıfatlarının tecellîsine mazhar olur. iyilikler onun şahsiyetidir, Hakka'l-yakîn mertebesine ulaşmıştır. Bkz.: Fecr/28.

    NEFS-İ RAHMANÎ: Rahman'a mensub olan nefise denir. Buna kudsî ve İlâhî nefis de denir.

    NEFS-İ SÂFİYYE: Arınmış nefis anl***** Arapça bir ifâde. Nefs-i kâmileye, nefs-i sâfiyye diyenler de vardır.

    NEFY: Bir şeyi uzaklaştırmak anlamında Arapça bir kelime. Tasavvufî olarak beşerî sıfatların Bilinmesidir.

    NEFY Ü İSBAT: Yok etme ve var etme anlamlarına iki Arapça kelime. Nakşî ıstılahıdır. Nakşî büyüklerinden gelen ikinci zikir şekli. Kalp ile yapılan Hafî zikrin Nefy ü İsbât ile yapılmasıdır. Müride telkin edilen "La ilahe illallah" kelime-i tevhidi Nefy ü İsbât ile yapılır.

    Dil damağa yapıştırılır, nefes göbeğin altında hapsedilir, sonra tahayyül ederek dimağın sonuna kadar "la" çeker. Oradan "ilahe" sağ omuzuna, "illallah" da kalbe devredilir. Kalp, şeklini ve yerini bildiğimiz, sol taraftaki en kısa kaburga kemiğinin altındaki kalptir. "illallah" lafzı bütün kuvvetiyle kalbin en derinliklerine işleyecek ve harareti de vücudu saracak derecede kalbe devredilir.

    "La ilahe" derken bütün masivayı, yani Allah'tan başka ne varsa hepsini kalbinden, gönlünden temizler, her birinin fani olduğunu tefekkür eder ve o gözle bakar.

    "İllallah" derken de Cenab-ı Hakk'ın zât'ının bekâsını, Bâki'nin ancak O olduğunu kalbine nakşeder. Bunu bütün letâifiyle yapar. "La ilahe illallah"ın aslî harfleriyle yazısının şeklini düşünür, mânâsını düşünür ki Allah'ın zatından başka maksad yoktur. O'ndan başka maksadımız olmadığını söylemek, O'ndan başka mabudumuz olmadığını söylemekten daha şümullüdür. Yani daha geniş kapsamlıdır. Çünkü her mabud aynı zamanda maksuddur. Aksi olamaz. Bunun sonunda kalbi ile "Muhammedun Resûlullah" der. Bunu söylerken Rasûlullah'a ittiba etmeye kendini şartlandırır.

    Bunu böyle tamamladıktan sonra nefsinin kuvvet derecesine göre bunu tekrar eder. Bırakırken tek sayıda bırakır. Buna vukuf-i kalbî denir.

    Biraz istirahat edince diğer bir nefesle tekrar başlar. Fakat iki nefes arasında gaflet etmemeğe bilhassa dikkat eder. Tahayyülünü aynı haliyle devam ettirir. Nefy ü isbâta devam edebilmesi için bu zaruridir. Sayı yirmi bire ulaşınca neticesi görülür. Bu da kendisinin fâni olduğunu anlayıp Hakk'ın mutlak Baki olduğu hakikatına ermektir.

    Eğer nefy ü isbâtın neticesi görülmediyse âdabına riayet edilmemiş demektir. Maksadın husulü için sözü işine uygun olarak tekrar başlasın, inancıyla ve ameliyle zikrettiğine göre olmağa çalışsın. Kendini yoklasın! Mâsivâdan bir maksudu vardır. Eğer Allah'tan başka tek yaratıktan bir şey bekliyorsa yalancı durumundadır.

    Kabiliyeti, cezbe halinin başlangıcına tahammül derecesinde olan kimse, yukarıda anlattığımız ilk zincir şekliyle çalışsın. Sülûke istidadı olan da bu iki şekilde zikre çalışsın. Her ikisi de kalp ile yapılır.

    Eğer buna hakkıyla çalışır, nefyedilecek olanı nefyeder, isbat edilecek olanı isbat ederse netice görülür. Murakabeye başlayacak hale gelir.

    * * *
    Şeyh İsmail el-Hâlidî kuddise sirruh buyurmuştur ki: Nefy ü isbat yaparken dokuz şarta riayet etmek lâzımdır:

    1. Habs-i nefes (Nefsini tutmak).
    2. Lailâhe illallah zikri.
    3. Bu kelime-i tevhidin nakşının, yazısının tefekkürü.
    4. Bunun mânâsını tefekkür.
    5. Darb. Vurmak: Bunu cana işleyecek şekilde kalbine ve diğer letâifine duyurmak.
    6. Buna kalbin tamamen iştirak etmesi: Vukufu'l-Kalb.
    7. Sayının tek olmasına riayet etmek: Vukuf-u adedî.
    8. Sonunda "Muhammedün Rasûlullah" zikri.
    9. "Allahümme ente maksudî ve rıdake matlubî" diyerek Allah'a dönmek. Zikrin bu şeklini Hâce Abdülhâlik Gucduvânî kuddise sirruh Hızır aleyhisselam'dan almıştır. Hızır aleyhisselam, onun suya dalmasını emrederek zikrin bu şeklini öğretmiştir. Suya dalmasını emretmesinin sebebi habs-i nefesi kolay yapabilmek içindir. Çünkü başlangıçta en ihtiyatlı yol budur.

    NEHÂRİYYE: Ömer b. Musa en-Nehârî el-Hü-seynî tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Kâdiriyye'nin şubelerindendir.

    NEMED-PÛŞ: Farsça, aba giyen demektir. Dervişe nemed-pûş denir. Sırtlarına yünden aba giydikleri için, dervişler hakkında kullanılan bir tâbirdir. Nemed, keçe, aba, yünden yapılma örtü demektir.

    Külahım asumandır tâc ü fahre rağbetim yokdur,
    Nemed-pûşf-i tecrfdim cihana minnetim yokdur.
    Zarîfî Ahmed Bey

    NERDE BİRLİK ORDA DİRLİK : Tasavvuf yolunda kardeşlerin arasında ikilik olmaması gerektiğini, bu şekilde birlik sağlanınca, huzur ve sükûnun elde edileceğini bildiren bir atasözü.

    Said aydur ki dirlik, dost ile olsa birlik,
    Ayrılmaksız bilelik bulmuş rüzigârında.

    NESEB: Arapça, soy demektir. Müridin, kendi bağlı olduğu şeyhinin manevî soy ağacını bilmesi ve kendini onun evladı sayması. Mürşid, müridin ikinci doğuşunu gerçekleştiren manevî babasıdır, mürid de mürşidin manevî evlâdıdır. Tasavvufta sahih bir silsile, büyük önem arzeder. Bu yüzden silsile, mürid tarafından ezbere bilinir ve bağlı olduğu yolun Hz. Muhammed (s)'e hangi şahıslardan geçerek ulaştığı ispatlanırdı.

    NESÎM: Arapça, lâtif rüzgâr demektir. İlâhî inayet yönünden esen rüzgâr, ilâhî cemâlin tecellî etmesi. Kesintisiz rahmet, Rahmanî soluk.

  4. #94
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    NESİMİYYE : Ebu Abdullah Muhammed Nesimü'd-Dini'n-Nesîmî el-Halvetî el-Kâdirî tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Kadirî kollarındandır.

    NEŞ'E: Arapça, bitip üremek, zuhur, yetişmek, gelişmek anl***** bir kelime. Farsça'da neşve kelimesi; zevk, keyf, sarhoşluk anlamlarına gelir. Tasavvuf ehlinde, sûfînin zevki, gelişme tarzı, yetişme biçimi, huyu, meşrebi anlamında kullanılır. "Erenlerin meşrebleri bir değildir. Birisi zühd ü takva ile yürür, öbürünün neş'esine rindlik hâkimdir" gibi. Meşreb konusunda Gölpınarlı şöyle bir vak'a anlatır:

    "Birisi mürşid arıyormuş, ona göre, mürşidin fevkalâde sabırlı olması gerekmiş. Filân bakkal irşâd sahibidir, demişler; sınamaya gitmiş, bir okka fasulye istemiş. Adam tartıp kese kağıdını sunarken, yamldım demiş, mercimek olacaktı. Bakkal fasulyeyi boşaltmış, mercimeği tartmış, verirken, dalgınlığıma geldi börülce olacaktı, demiş. Bakkal, eyvallah deyip, bu sefer börülceyi tartmış, sunmuş. Bu, böylece devam etmiş ve adam bakkalın sabrını görünce, sonradan huzuruna varıp intisab etmiş. Bir müddet sonra bakkal, Hakk'a yürümüş (vefat etmiş). Onun mak*****, mahallenin saka (sucu) sı geçti demişler. Sakaya bir dönüm su getirmesini söylemiş. Saka, suyu getirip küpe boşaltınca, yanlış oldu demiş, o küpe değil, şu küpe boşaltacaksın. Saka, adamın yüzüne bakıp 'bana bak' demiş, "ben bakkal değilim, adamın gözünü patlatırım". Bu olayda, ilk şeyh cemal meşrebli, ikincisi de celâl meşreblidir.

    NEŞV Ü NEMA: Arapça, doğma, gelişme, demektir. Manevî ilerleme ve terakki.

    NEVÂL: Arapça, ihsan etme, ata, ihsan, nasib anlamlarını ihtiva eder. Hakk'ın, rıza hil'atinden olmak üzere kurb ehline yaptığı bağışlar. Allah'ın kullarına hilat olarak giydirdiği her şeye nevâl denir. Mesela, veliler hiyerarşisinde yer alan bazı "efrâd" a "Nün vel-kalem" ayetlerinde zikri geçen "Nün" nimeti ihsan olunmuştur. Bu "icmali (toptan) ilim" dir ve ehadiyyet hazretindedir. "Ve'l-kalem" ise tafsil (ayırım) hazretidir.

    NEVBE: Nevbetin hafifletilmiş şekli olup tekke musiki aletidir. Bu aletle, bayram ve kandillerde toplu olarak çalınmasına nevbe denirdi. Nevbe çalana nevbe-zen denir.

    NEVEVİYYE: Muhyiddin Ebu Zekeriyye Yahya b. Şerifü'd-Din en-Nevevî (ö. 670/1270)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

    NEVM: Arapça, uyku demektir. Tasavvufta uyku; Allah'ı unutmak, gaflet uykusudur ki bu, insanın günlük olarak uyuduğu uykudur. Şiblî, uyuyanın gaflette oluğunu söyleyerek, bedenî uykunun da, bir tür Allah'ı unutmayı ifâde eden gaflet uykusu olduğunu, söylemiştir.

    Yine, gaflette olanın, Allah'tan perdelendiği söylenmiştir. Rivayete göre, Allah, cennette Hz. Adem'e uykuyu verdikten sonra, Hz. Havva'nın fitnesine maruz kalmıştır. Yine şöyle denir: Müridin yemesi kifayet miktarınca, uykusu, ağırlık basınca, konuşması da zaruret ölçüsünde olur.

    NEV-NİYAZ: Farsça, yeni niyaz, yeni yalvarma demektir. Bu bir Mevlevi tâbiridir. Tarikata yeni giren dervişe nev-niyaz denir. 1001 günlük çile hayatına "ayakçılık" vazifesiyle başlayan yeni dervişler bu isimle anılırdı. Nev-niyazlar sabah akşam dedeler (dedegân) ile birlikte ism-i celâl okurlardı.

    Munla ki nev niyazına tekbir-i aşk eder
    Uftâde-i muhabbetini pir-i aşk eder.
    Gölpınarlı

    NEVRUZ: Farsça, yeni gün demektir. Eski Türk ve İranlılarda yılbaşı. Güneşin koç burcuna girdiği Mart'ın 22. günüdür. O gün yenilmek üzere yapılan macuna, tatlıya veya Nevruz için yazılan kasidelere "Nevrûziyye" denir. Alevî ve bektaşîler Hz. Ali'nin Nevruz'da doğduğu inancındadırlar. Güneşin koç burcuna girmesine az kala, bektaşîler, meydanda toplanırlar. Baba, Salavatnâme (12 İmam'a salavat)'yi okur. Saki, içinde, lohusa şekeri eritilmiş sütü dağıtır. Sütü kaselere koyarken "Ya Muhavvile'l-havli ve'l ahvâl" (Ey seneyi ve halleri çevirip döndüren Allah) der. Sütü içen kişiler de, cemaat hâlinde "havvil hâlenâ ilâ ahseni'l-hal" (Allah'ım, halimizi en güzel hale çevir) diye duada bulunurlar. Sonunda gülbang çekilir, bayramlaşılır.

    Tasavvufta ayrılık (tefrika) ve çokluk (kesret) âlemini ifâde eder.
    Karlı ve soğuk geçen Nevruz için, "böyle kışın, böyle olur Nevruzu" denir. Bu atasözü, başı olumsuz olan işin, sonu da olumsuz olduğunda kullanılır.

    Irişdi bakar oldu yine hemdem-i Nevruz,
    Şad itse n'ola dilleri câm-ı cem-i Nevruz.
    Nef'î

    NEY: Farsça, kamış anl***** gelir. Ney, Nay'ın hafifletilmiş şeklidir. Kamıştan mamul, üflenerek çalınan bir musiki âletidir. Tasavvufî olarak ney'in hikâyesi şöyle anlatılır: Ney, bir zamanlar, kendi asıl vatanı sazlık, kamışlık bir bölgede hemcinsleriyle birlikte yaşamaktadır. Onu oradan keserler, pissin olgunlaşsın, içi boşalsın diye, gübre yığınının içine sokarlar, o karanlık ve pis yerde kalır. Çile çeker, sabır ve tahammül gösterir. Sonunda, içi bomboş hale gelir, rengi sapsarı olur. Oradan çıkarırlar, üzerine delikler açarlar. Ağız kısmından üfürülünce, kalpleri yakan bir ses ile feryada başlar. Bu feryadı, asıl vatanın (Neyistan, kamışlık)dan olan ayrılığının doğurduğu hasretten kaynaklanmaktadır. O, nameleri ile ötelerin mükemmelliğini, ötelerin güzelliğini terennüm etmektedir. Kamış, içi boşalmadan yani fena halini, yokluk, hiçlik makamını elde etmeden, ötelerin ruhanî soluklarını haykıramaz. Ney sesi, aşk çığlığıdır. Rahmetli Sami Efendi (k), alem-i menâmde, cennette Tuba Ağacı ile müşerref olduğunu, bu ağacın dallarının, Ney sesi gibi bir sesle inlemekte olduğunu ve bu hali ile, Allah'ı zikrettiğini nakletmiştir. Varoluşdaki "yabancılaşma" nın kozmik dilini, en güzel konuşan, en iyi ifade eden aracın Ney olduğu şüphesizdir. Mevlana, "içteki İlâhî cezbeyi harekete geçiren bir ilham kaynağı olduğu için, Ney'e âşıktır. Bu yüzden, o, ney'i insan-ı kamil'e benzetir. Ve
    Mesnevi'sine ney metaforu (istiaresi) ile başlar:

    Dinle Ney (insan-ı Kamil) den hikâye etmekte
    Ayrılıklardan şikayet etmekde.

    "Allah'a aitiz, sonunda, yine O'na döneceğiz" (Bakara/156) âyetinde, insanın bu dünyaya ötelerden geldiği ve sonunda yine, asla döneceği kaydedilir. Ruhlar, İlâhî âlemde Allah ile beraber mutlu iken, bu huzursuz ve sıkıntı dolu âleme inmiştir, işte olgun insanlar, bu ayrılığı, varoluşa fiilen katılarak yaşayan ve ney'de bu ayrılığın feryadını duyan kişilerdir. Ney çalana
    Ney-zen veya Nâyi denir.

    Nâyi gibi geç bakma gürûh-ı fukaraya,
    O seki ile Hak anları ahfalara saldı.

    Ney tasavvuf! bir terim olarak; mürşid-i kâmil, sevgiliden haber, sevgilinin sunduğu kadeh vs. gibi manaları da ifade eder.

    NEYZEN BAKIŞI : Neyzenler, ney çalarken, göz ucuyla sürekli yana bakarlar. Konuşurken veya dururken sürekli yan bakanlara "neyzen bakışlı" denir.

  5. #95
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    NEZR-İ MEVLEVÎ: Arapça, Mevlevî adağı demektir. Mevlevîlerde onsekiz nezir vardır. Bu sayının onsekiz oluşu, Hz. Mevlânâ'ya her gün, onsekiz kere tecelli-i zât zuhur etmesiyle, açıklanır. Her nezir, bin sayılır ki, nezirler, bu açıdan onsekiz bin âleme tevafuk eder.

    Ayrıca onsekiz rakamı, "Hay" ism-i ilâhîsinin, ebced hesabıyla nümerik değerine eşittir. Nezr-i Şems (-i Tebrizi), altıdır. Mevalid-i selâse'den her birinin çeşidi, yaklaşık altı bin olarak kabul edildiği için, üç mevalid, altıbinle çarpılınca, onsekizbine ulaşılır. Bu durumda, Nezr-i Şemsî cinsleri, mevâlidden her birinin türlerini ve Nezr-i Mevlânâ'nın cinslerini içine alır. Mesnevî'nin başlangıç beyitlerinin de on sekiz oluşu ilginçtir.

    NİGAH DAŞT: Farsça, gözü korumak anlamındadır. Akılda gezip dolaşan düşünceler (havâtır) i kontrol altında tutup, Allah'ın gayri herşey (Masiva)i terketmek, kalbinden atmak. Bu, bir Nakşî ıstılahı olup, onbir esastan biridir.

    NİHAYET: Arapça, son demektir. Her şeyin başlatıcısı olan Allah'a dönüş veya kalıba girmeden önceki ruhlar alemindeki saflığa dönüş. Müridin, nihayet halinin, ana karnında Allah'ın yarattığı bidayet haline ulaşmak olduğu ve kulun, ana karnında, Allah'a şiddetle ihtiyacı bulunduğu, fakrının mükemmellik arzettiği, tevekkülünün de arzu edilen şekilde gerçekleştiği kaydedilir, iç ve dışlarını Allah rızası için, istikamet üzere bulunduran kişilere, "Erbab-ı Nihayet" denir.

    NİHAYETÜ'S-SEFERİ'L-EVVEL: Arapça, ilk yolculuğun sonu demektir. Vahdet (birlik) yüzünden, çokluk perdelerinin kalkması, ilk seferin sonudur.

    NİHÂYETÜ'S-SEFERİ'S-SÂNİ: Arapça, ikinci seferin sonu demektir. Batinî ilmî kesret (çokluk) sebebiyle vahdet (birlik) perdesinin kaldırılması.

    NİHÂYETÜ'-SEFERİ'S-SÂLİS:
    Arapça, üçüncü yolculuğun sonu demektir, iç ve dış gibi, iki zıdda bağlanmanın sona ermesi. Bu, ayne'l-cem ehadiyyetinde husul bulur.

    NİHÂYETÜ'S-SEFERİ'R-RÂBİ: Arapça, dördüncü seferin sonu demektir. Cem ve fark ehadiyyetinden ibaret olan istikâmet makamında, Hak'dan halka dönüş. Bu durumda sûfi, Hakk'ın halktaki derecelenmesini (menzil menzil inişini), halkın Hak'da yok olduğunu görür, hatta sonunda kesret suretinde ayne'l-vahid'i, ayne'l-vâhid'de de kesreti (çokluğu) farkeder.

    NİKAB: Arapça, peçe demektir. Maşukun, kendisiyle âşığı arasına koyduğu engel.

    en-NİKAHU'S-SÂRİ Fİ CEMÎ'İ'Z-ZERÂRİ: Arapça, bütün zerrelere sirayet etmiş nikah demektir. "Gizli bir hazine idim". Hadis-i kudsîsinde anlatılan "sevginin yönelişi". Mevâlid-i Selase, aba-i ulviyye ile ümmehât-ı süfliyyenin evlenmesinden doğmuştur. Bütün varlıklar, sevgi yönelişi diye tanımlanan nikahtan husule gelmiştir.

    NİMETULLÂHİYYE: Seyyid Nureddin Nimetullah Vali (ö. 824/1421) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu. Yafiiyye-i Kadiriyye'nin kollarındandır.

    NİSAN SUYU : Nisan yağmurunun şifalı olduğuna inanılırdı. Bu su, toplanır, bir kabın içine konurdu. O kabın içine, Fatiha, Ayete'l-Kursi, İhlas, Felak ve Nas, Kafirun ve Kadr sûreleri okunup, şifa olsun diye üflenirdi. Mevlânâ müzesinde, mevlevîlerin bu iş için kullandıkları Nisan Tası ile Ermitaj Müzesindeki Hoca Ahmed Yesevî'nin kazanı meşhurdur.

    NİSBE: Arapça, ilgi, bağ demektir. Şeyh ile müridi arasındaki sevgiden ibaret olan bağa, nisbet denir. Sûfiyyeden bir kısmı, nisbeyi, insanın ihtimamı olarak tanımlar, insanın ihtimamı dünyaya olursa, nisbesi de dünyaya, ihtimamı ahirete olanın nisbeti de, ahirete olur.

    Yahut bir insanın ihtimamı dünyaya ve âhirete değil, sadece Allah'a olursa, nisbesi Allah olur. Dünyaya intisab eden kişi, hevası ve onun hazlarıyla meşgul olur. Ahiret müntesibi de, dünyada, ahiret için çaba sarfeder. Salih amellerine karşılık sevab bekler. Allah'a intisab eden de, muttaki, âmil, âbid ve vera sahibidir. Sürekli olarak Allah'a karşı ihlasını korur, O'nu devamlı sever. Dünya, ahiret, bela veya ibtilâ, onu meşgul etmez. Allah'a kulluğu, ölü yıkayıcı elindeki ölü gibidir. Allah'dan başkasını görmez, işitmez. O, Allah ile, Allah için ve Allah'tadır. Kulun bu bağlanma haline nisbe denir. Râzi, iki türlü nisbetten bahseder.

    1- Nazların nisbeti
    2- Hakların nisbeti. Yaratılan kaybolunca, ortaya hakikat çıkar. Tersine olarak hakikatin kaybolduğu yerde de yaratılan ortaya çıkar.

    NİYAZ: Farsça, yalvarma demektir. Mevlevî mukabelesi sona ermekteyken, biraz daha uzamasını istemeye niyaz denir. Şeyhe saygılı olmak, elini öpmek, eteğini tutmak ve müridin şeyhin huzurunda, boynunu bükerek ondan himmet istemesine de niyaz denir. Müridlerin bağlı oldukları tarikat usûlüne göre, şeyhlerinin huzuruna çıkması niyaz olarak tanımlanır. Her tarikatın kendine göre niyaz metodu vardır. Mesela, Mevleviler, sağ eli sol, sol eli sağ omuza koyup, sağ ayağın baş parmağı ile, sol ayağın baş parmağı üzerine basarak, hafifçe eğilir ve niyazda bulunurlardı. Buna "Niyaza Durmak" denirdi.

    NİYAZ AKÇASI : Dervişlerin topladıkları paralara denirdi. Özellikle Bektâşîler, Bektaşî köylerine giderler, Kara Kazan Hakkı, Mürşid Hakkı, Çerağ Hakkı adı altında, para toplarlardı. Ayrıca, bir Bektaşî, her hangi bir dilekte bulunmak için, bir miktar parayı baba'ya vermek üzere nezirde bulunur, parayı, baba köye gelene kadar saklardı ki, bu tür nezrolunan paralar da, Niyaz Akçası sayılırdı.

    NİYAZ AYİNİ :
    Mevlevî tâbiridir. Mevlevî sema'ında ayinin, şeyhin neş'esine veya hazır bulunanlardan birinin isteği üzerine, biraz daha uzatılması şeklinde olurdu. Törenin bu uzatılan kısmına, Niyaz Ayini denirdi. Niyaz ayininin yapılışı şu şekilde olurdu: Neyzenbaşı, segah makamından kısa bir taksim yapar, ardından,

    Şem'i ruhuna cismimi pervane düşürdüm
    Evrâk-ı dili âteş-i sûzâne düşürdüm.

    beytiyle başlayan ve bunu takiben

    Dinle sözümü direm özge edadır,
    Derviş olana lâzım olan aşk-ı Hûda'dır.

    başlangıçlı ilahîler okunur, yörük semai usûlünde bir terennüm çalınırdı. Ayin bir ney taksimi ile son bulurdu.

    NİYAZIN HAKK'A, NİYAZIM HAKK'A : Bu sözle asıl niyazın Allah'a yapılması gerektiği bildirilir. Bir insandan bile bir şey isterken, mesela bir dolmakalem isterken, nezaket, edeb, usûl ve erkana riâ'yet etmeye çalışmak gerek... Zira, Allah'tan da istemenin kendine göre bir inceliği, adabı vardır, işte bu yüzden, "insanlara" teşekkür etmesini bilmeyen, Allah'a şükür etmesini bilmez" denmiştir.

    Esasen, insanın dıştaki yapılanması, içteki yapılanmasının, gözle görülen bir yansımasıdır. Dış neyse, iç odur. Dışta edeb, erkan, incelik gözetmeyen kişilerin, iç âlemleri de aynı durumdadır. Sûfiyyenin dış edeblerindeki takva ve veraya dayalı erkan, usûl çokluğu, tasavvuf sisteminin dışındakilerce, hep yanlış anlaşılmış, olaydaki incelik farkedilmemiş, bu yüzden tasavvufî tekâmül yolları, "islâm'dan ayrı, bir başka din" denilecek kadar, yanlış yargılara muhatap olmuştur. "Deyn" ile ilgili âyette fetvadan takvaya, ondan da veraya uzanan alternatifli, fakat yol aldıkça derinleşen bir uygulamalar zinciri buna örnek teşkil eder. (Bakara/279-280).

    Fetva : 1- Borçlunun, zamanı gelince, borcunu mutlaka ödemesi gerekir. Farzdır. Faiz olan kısmı alınmayıp ana para alınır. (Feleküm rüûsu emvâliküm).

    Takva : 2- Borçlu dardaysa, (fenazıratun ilâ meyserah) borç veren kişinin isteğine bırakılmış, yani borçluya biraz daha mühlet verilmesi tavsiye edilmiştir. Borç veren, Allah tarafından bir başka incelik boyutu gösterilerek, mecburiyete değil, kendi isteğine bırakma ile mühlet verme tavsiyesine yönlendirilmiştir. Yani mecburi bir farz olayı söz konusu değildir.

    Vera : 3- Borçlunun borcunun tamamının affedilmesi. Bu da kulluk zirvesidir, kişiye bırakılmıştır. Farz değildir, (ve en tesaddekû hayrun leküm).

    İşte Kur'an-ı Kerim açısından, "Borç ödenmesi" olayında, üç alternatifli bir islâm sunulması, mecbur olan (farz) ve olmayan (nafile, tatavvu) yönlerde açılımlar gösterilmesi, üç ayrı islâm'ın olduğunu göstermez, aksine, aynı dinî uygulamada, insanların diyanetlerine göre farklılık içinde derinleşen boyutlara ulaşabilmeye açılan hassas bir kulluk dengesinin, Allah tarafından tavsiye edilmesi söz konusudur.

    Borç ödeme ayetindeki fetva, takva, vera (ki hepsi de İslâm'ın kendisidir) boyutları göz önüne alınırsa, sûfiyye, fetva değil, takva ve vera boyutlarında yarışan kişiler olarak görülür ve bu da, ikinci bir din değildir. Bu inceliği, şu olayda, daha özlü biçimde görebiliriz.

    Şeyban er-Râi'ye sorarlar. "Beş devenin zekatı nedir?" Şeyban: "Size (fetvaya) göre mi, bize (takva ve veraya) göre mi?" diye sorunca, karşısındakiler şaşırır. Öyle ya, din bir: o da, İslâm! Acaba ikinci bir din mi var ki, sualin cevabı ona göre olacak merakla... "Her ikisine göre cevab verebilirsiniz." derler. Şeyban "Size (fetvaya) göre beş devenin zekatı bir koyundur. Bize (takvaya, veraya) gelince... Allah yoksul garip, yetim, dul, muhtaç kulları çok, yiyecek bulamıyorlar. Bu yüzden biz beş devenin tümünü veririz, (yani bize göre, 5 devenin zekatı yine 5 devedir). "Muhatablar şaşırır ve bu davranışa delil isterler. Oda Hz. Ebu Bekir (r)'in malının tümünü verme olayını örnek olarak verir.

    İşte, bu olayda görülen ilk grupa mensup olanlar, ikinci gruptakileri anlayamamış ve "ikinci bir din" yaftasını rahatlıkla yapıştırmışlardır. Olayın özü budur, fefhem!...

  6. #96
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    NİYÂZİYYE: Niyazi Mısrî (ö. 1105/1694)'ye nisbet edilen bir tasavvuf okulu. Ahmediyye-i Halvetiyye'nin kollarındandır.

    NİYAZ PENCERESİ :
    Mevlânâ Hazretlerinin türbesinde, dışarıya bakan pencereler veya tekkelerin türbe pencerelerine denir.

    NİYAZ TAŞI : Bektaşî tâbiri. Meydanda, Pîr Postu'nun yanında bulunan bir makamdı. Buraya "Kızıl Eşik" veya "Mürüvvet Taşı" da denirdi. Niyaz edildiği için, buraya, "Niyaz Taşı" denmiştir.

    NİYET: Arapça bir kelime olup Türkçe'de de aynı anlamda kullanılır. Amellerin dayandığı temel. Bulunduğu yer, kalptir. Bu yüzden niyete, kalbin kalbi de, denir. Niyetin yeri kalp olmasaydı, kalbin kıymeti bilinmezdi. Zira, müminin niyeti, amelinden daha hayırlıdır. (Hadis-i Şerif). Niyet kalbin dizgini, amelin ruhu ve kumandanı, kasdın başlangıcı, konuşma, susma, hareket ve sekenât gibi, dışa ait fiillerin içidir. Niyet, Rabbü'l-âlemin'in nazar ettiği yerdir. Ebu Talib-i Mekkî Kutu'l-Kulûb'da, ehl-i beytten bu hususta hikmetli bir söz nakleder: "Allah, amel olmadan kuru lafı, niyet olmadan da, ameli kabul etmez".

    NİZÂMİYYE: Hindistanlı ünlü veli, Nizamüddin Evliya diye maruf, Muhammed b. Ahmet el-Halvetî (ö. 725/1325) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Çiştiyye'nin kollarmdandır.

    NOKTA: Arapça nokta, küçük parça, iş, mesele, mekan, saha anlamlarını ihtiva eden bir kelime. Tasavvufta nokta, harflerin başlangıcı ve sonudur. Harflerin hepsi, noktanın yayılmasından meydana gelir, bu bakımdan harflerin hepsi, noktadadır. Bütün harfler, noktadan ibarettir. İşte tıpkı bunun gibi, bütün varlıkların suretleri, her an Allah'ın bilgisinde ta'ayyün eder, bu ta'ayyün, varlıkların zuhuruna (ortaya çıkmasına) sebep olur. Bu sebeple kâinat, gerçekte taayyün-i zâtî'nin, yani Allah'ın zâtına ait sıfatı olan bilgi (ilim) sinde belirmiş, suretlerin, yokluk âleminde zuhurundan ibarettir ve âlemlerin varlığı izafî (rölatif) varlıktır. Gerçek varlık, yalnızca Allah'ındır. Nokta o, "zatî ta'ayyün" dür, kainat da adeta harflerdir.

    Sa'y ile eyleyüben nokta-i ilmi teksir
    Eyledim bir nice dem, ders-i fenayı tekrir.
    Esrar Dede

    Tövbeler, bir dahi ben kimseye etmem kederi
    Yürü ey zülf-i siyah, noktadan aldım haberi.
    Seher Abdal

    NOKTACI: Son devir melamîlerinden Muhammed Nûrû'l-Arabî Hazretleri, Prizren ve Üsküb'de Hz. Ali (r)'nin sözlerini içeren "Noktatü'l-Beyan" adlı risaleyi tefsir etmiş, ders olarak okutmuş ve bu yüzden adı "Noktacı Hoca" kalmış. Böylece, Melamiler, noktacı unvanıyla anılır olmuştu.

    NU'MANİYYE: Necmüddin Ebu Nu'man b. Bişr b. Ebi Bekir b. Süleymani'l-Câferi et-Tebrizi tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup, Cüneydiyye'nin kollarmdandır.

    NÜN : Arap alfabesinin yirmi beşinci harfidir. Mahlukata ait suretlerin, hal ve vasıflarıyla, özet olarak nakşolunmuş haline "Nün" denir. Nakşolunma, Allah'ın "Kün" kelimesinden ibarettir. Bu da, Hazret-i Kelimenin zuhur (ortaya çıkış) yeri olan Levh-i Mahfûz'da, kaderin câri olduğu şekilde tekevvün eder (oluşur). Kaşanî, bu hususu biraz daha açarak, onun, ehadiyyet hazretindeki özet bilgi olduğunu kaydeder. Kalem'in de tafsil (ayırım) hazretini ifade ettiğini söyler.

    NUR: Arapça, ışık demektir. en-Nûr, Esma-yı Hüsna'dan biridir. Allah'ın zahir ismi, ile tecellisine, nur denir. Kainattaki suretlerde ortaya çıkan vücuddur. Gizlenmiş bir şeyin, ledün ilmiyle ortaya çıkmasına denildiği gibi, kalpten mâsivayı çıkarıp atan İlâhî varidata da denir. Onu önce, gören (bâsira) idrak eder, sonra da, onun vasıtasıyla diğer görünen şeyleri (mubassarat) görür, ilâhî varidatın küllisi olması bakımından da, kalpten kevni (mâsivayı, Allah'tan gayri herşeyi) giderir. Sühreverdî, Heyakilu'n-Nur'unda, şu niyazda bulunur "Ey Kayyûm! Bizi Nur ile destekle. Bizi Nur'da sabit kıl. Bizi Nur'da haşreyle (topla). En yüce gayemizi rızan kıl. En büyük maksadımız sana kavuşmak olsun!..."

    Nurla ilgili bazı atasözü ve deyişler şöyledir: Her hangi bir şey, olay veya husus, bir insanın hoşuna gidince "gözüm gönlüm nurlandı" der. Çirkin yüzlü, pis, pasaklı görünüşlü, kötü huylular, "nursuz, pirsiz" veya "yüzünden nûr-ı İlâhî silinmiş" veyahut "yüzünden nur-ı İlâhî, kasap süngeriyle silinmiş" kişilerdir. Güzel, ve pırıl pırıl yüzlü kişiler, "yüzü nur gibi, nur yüzlü" olarak tanımlanmıştır.

    Çok çok güzel işler için "nurun âlâ nur" denir. Sûfiler bir şey yenilir içilirken "Nur olsun" derler.

    NUR BAHŞİYYE:
    Kübreviyye'nin kollarındandır. Kurucusu Muhammed Nurbahş (ö. 869/1 465)'tır.

    NÛRİYYE: Bkz. Cerrahiyye.

    NÛRİYYE: Ebûl-Hasan Ahmed b. Muhammed en-Nurî (ö. 295/907)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

    NÛRİYYE: Nureddin Abdurrahmani'l-İsferayinî (ö. 639/1241) tarafından kurulan bir tasavvuf okulu olup, Kübreviyye'nin kollarındandır.

    NÛRİYYE: Nureddin Habibullah Hâdisi'ye dayandırılan, Rifaiyye'nin kollarından bir tasavvuf okulu.

    NÛRİYYE: Rukniyye'nin kollarından bir tasavvuf okulu.

    NÛRİYYE: Rafızî bir tasavvuf okulu.

    NÛR-I MUHAMMEDİYYE: Arapça, Muhammedi (s) nur, Hz. Muhammed (s)'in nuru demektir. Buna Hakikat-ı Muhammediyye (s) de denir. Allah'ın yarattığı ilk şey Peygamber Efendimizin (s) nurudur. (Aclunî, Keşfu'l-Hafa, l., 265) Diğer bütün varlıklar, O'nun nurundan yaratılmıştır.

    NÛR-I NÜBÜVVET:
    Arapça, peygamberlik nuru demektir. Hz. Peygamber (s)'in nuru, Allah'ın ilk olarak yarattığı nur olup, Hz. Âdem'den başlayarak, Hz. Muhammed (s)'e kadar intikal etti ve O'nda karar kıldı.

    en-NURU'L-ÂZAMU'L-A'LÂ:
    Arapça, en ulvî, en muazzam nur anlamındadır. Bu, Allah'ın nurudur. Çünkü Allah'ın nurundan, daha büyüğü yoktur.

    NÛRÛ'L-ENVAR:
    Arapça, ışıkların ışığı demektir. Allahu Teâla. Zira, nurların hepsi O'ndandır, herşeyi kuşattığı için kuşatıcı nurdur.

    en-NÛRU'L-KAYYÛM: Arapça, Kayyum nuru demektir. Herşey bununla ayakta durur, varlığını sürdürür.

    NURU'L-KULÛB:
    Arapça, kalplerin nuru demektir. Allah tarafından kulun kalbine atılan ve Hakk'ı bâtıldan ayırdetmeyi sağlayan nur.

    en-NURU'L-MUKADDES: Arapça, Mukaddes nur demektir. Bütün noksan sıfatlardan uzak olan.

    NURU'N-NEHAR: Arapça, gündüzün nuru demektir. Bu, bütün nurları örter, tıpkı güneşin yıldızları örttüğü gibi.

  7. #97
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    NUTUK: Arapça, konuşmak demektir. Şeyhin, hikmet dolu sözlerine, nutuk denir. Şeyhlerin, müridlerine yaptığı ahlâkî, edebî konuşmalara, söylediği şiirlere nutuk adı verilir. Nutuk ile nefes, hemen hemen aynı manada olmakla birlikte, ilki sadece okunmak, ikincisi de terennüm etmek içindir.

    Rıza divanının tab'iyle revnak geldi af âka
    Basıldı genç defter-i na'tü nutku İbn-i Neccâr'ın
    Bursalı Şeyh Zâik

    NUTKA MÜRÜVVET: Konuşma sırasında sözü kesilen, yahut konuşurken konuyla ilgili bir husus aklına gelen kişi, konuşma sırasında, unutacağı kanaatine varırsa, o hususu dile getirmek için "nutka mürüvvet erenler" veya "nutka mürüvvet" diyerek izin ister.

    NUTKUN CANI VAR :
    Allah adamları boş laf konuşmaktan sakınırlar. Bu yüzden, sözleri boşuna değildir, bir anlamı ve ruhu vardır. Dervişler arasında, musibet veya felâketle ilgili bir söz söylenecek olursa, hemen "aman azizim!" Öyle konuşma, nutkun canı (ruhu) vardır; dediğin oluverir." diye karşılık verilirdi.

    NUTUK HAKLAMAK : Mürşidin sözlerini tasdik etmek, uygulamaya koymak anlamında kullanılan bir ifadedir. Yani, şeyhin emrini tahakkuk mevkine koymak demektir.

    Sırrını keşfetme, sakla,
    Çıkarma ağzından bakla,
    Şeyhinin nutkunu hakla,
    Dervişlikte yol böyledir.
    Lâ-edrî

    NÜBÛVİYYE: Zanaat sahibi esnafların iştirak ettiği bir tasavvuf okulu olup Suriye'dedir.

    NÜBÜVVE: Arapça şan, şeref, yücelik anlamındadır. Hakk'ın zatı isim, sıfat ve hükümlerinin bilinmesi için, İlâhî hakikatleri haber vermektir. İki çeşit nübüvvet vardır:

    1- Tarif nübüvveti : Zat, sıfat ve isimlerin, Peygamberler tarafından tanıtılması. Bu bakımdan Peygamberin nübüvvetine, "ta'rif nübüvveti" denir.

    2- Teşri nübüvveti : Birincidekilerle birlikte, ahkam ve edebin, hikmet öğreterek, siyaset uygulayarak, ahlâk ile tebliğ edilmesidir.

    NÜCEBA: Arapça, asil, asalet sahibi anl***** gelen "necib" kelimesinin çoğuludur. Bunlar kırk kişidirler, insanların işlerini ıslah eder, yüklerini taşırlar. Bunlar, sadece halkın hukuku hususunda tasarruf eder (iş görür) ler. Bunlar fevkalâde merhamet duygularıyla dolu oldukları için, Allah'tan gelecek intikam oklarını, dua ve niyazlarıyla savarlar.

    NÜKABA: Arapça, bir kavmin büyüğü, başkan, kabile reisi, vs. gibi anlamları ihtiva eder. "nakib" kelimesinin çoğuludur. Nukaba, el-Batın ismini gerçekleştirmiş veliler zümresidir. Sayıları üçyüz kişiden ibarettir, insanların içine yönelirler, oradaki gizlilikleri açığa çıkarırlar, yani iç hallere vâkıf olurlar. Ayakta zikir çeken Rifaî, Bedevî ve Sadî gibi tarikatlarda, sülûkunu tamamlamış dervişe, nakib adı verilir.

    NÜSHA: Arapça, nüsha, bir başka kağıda aktarılan suret, yazı sureti, kopya gibi anlamlara gelen bir kelimedir. Hastalıktan kurtulmak, hastalığa yakalanmamak, kurşun işlememek üzere, özel şifrelerle yazılan manevî vasıtalara nüsha (veya muska) denir. Bunlar, ince ve uzun bir kağıda, çok ince bir kalemle, gülsuyu, zağferan gibi şeylerle yazılıp, üçgen şekilde katlanıp, üzerine yedi kat muşamba sarılır, teneke veya gümüş mahfazalara konularak boyunda taşınır. Bunlara "hamayil" de denir. Buna benzer, vefk denilen bir tür muska yazım tarzları da mevcuttur.

    Padişahım sanma kim urmaz nişanını kurşunun
    Mâhi çak eyler felekde girse mihrin koynuna
    Satvet-i şahaneden bî-çare testi havfidüb
    Belki kurşun işlemez bir nüsha takmış boynuna.
    Lâ-edrî

    NÜSHA-İ KÜBRA: Arapça, büyük nüsha demektir. Âlem yani şu bütün kainat, "Nüsha-i Kübrâ"dır. Mevlevî tekkelerinde, Nüsha-i Kübra diye yazılı uzun bir kağıt verilirdi. Bu Nüsha, Sikke-i Mevlana şeklindedir bir gümüş veya altın mahfazaya konarak, o şekilde boyuna takılırdı.

    NÜSHA-İ SUGRA: Arapça, küçük nüsha demektir, insan nüsha-i suğradır. Mevlevî tekkelerinde, yazılan bir nüsha çeşidi de, nüsha-i suğra idi. Bu, gümüş veya altından mamul, Sikke-i Mevlânâ denilen bir mahfazaya konup, boyuna asılır, orada taşınırdı.

    NÜVVAB: Arapça, bir hususta birine vekâlet eden, temsilci, milletvekili vs. gibi anlamları içeren "nâib" kelimesinin çoğuludur. Bunlar, kutub makamındaki velilerin vekilleridir. İmam'ın naibi, imamdan başka bir kişi olup, imamın vekili (naib) idi. Evliyaların çoğu kutub, imâmân, evtâd ve nüvvâbı bilmezler.

  8. #98
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    O-Ö

    O :
    Üçüncü şahıs zamiri. Arapça karşılığı Hüve: veya Hû: Allah.

    OCAK-I BEKTAŞİYAN: Türkçe, Bektaşîler Ocağı demektir. Yeniçeri Ocağına bu ad verilir. Yeniçeri ocağı, Hacı Bektâş-ı Velî'ye bağlı sayıldığı için, bu tâbir meydana gelmiştir. Ancak Yeniçeri ordusunun kuruluşunda, Hacı Bektâş-ı Velî bizzat bulunamamıştır. Zira O'nun ölümü ile bu ocağın kuruluşu arasında, bir asır civarında bir zaman boşluğu vardır. Öyle zannediyoruz ki, Hacı Bektaş'ın halifelerinin Osmanlı Devletinin kuruluşunda, aktif roller üstlenmesi, ikisi arasında münasebet kurulmasına sebebiyet vermiştir.

    OCAK-OCAKZÂDE: Türkçe-Farsça. Ocak oğlu demektir. Ocak; içinde odun, kömür yakılan, dumanı üstteki bacadan çıkan özel ateş yakma yerine denir. Mecazi olarak, kuruluş boy-soy, kök, dirlik, düzenlik manalarına gelir. Bu, aynı zamanda bir Bektaşî tabiridir. Bektaşî tekkelerinde, meydân odalarında, kıblenin olduğu yerdeki ocak. Ocak bulunmayan meydandaki köşenin biri, ocak haline getirilirdi. Ocağın bir tarafında Seyyid Ali Sultan Postu, öbür tarafında Horasan Postu bulunurdu. Bu konudaki bazı deyimler şu şekildedir :

    Ocağın yansın : Bu hem hayır dua, hem de bedduadır.

    Ocağı yıkılsın, ocağı sönsün : Nesli kesilsin, soyu sona ersin, demektir.

    Allah ocağını söndürmesin, ocağın şen olsun : Allah neslini devam ettirsin, huzurun geçimin iyi olsun anl***** gelir.

    Ocak : Herhangi bir hastalığa okumaya izinli olan ve bunu babadan oğula geçirerek ve bu şekilde nesiller boyu devam ettiren kişiler hakkında, ocak tabiri kullanılır. Meselâ, sıtma ocağı, baş ocağı, dolama ocağı, sarılık ocağı vs. gibi. Bu ocaklar, genellikle kırsal kesimde ve özellikle Kadirî, tasavvuf okullarında yaygındır.

    Alevilerde, dede denen mürşidin, seyyid yani Hz. Peygamber (s) in soyundan gelmesi şarttır. Onlara göre Sarı Saltuk, Pir Sultan,Dede Kargın, Aguçen (ağu yani zehir içen), Karadonlu Can Baba, Kızıl Deli, Seyyid Baba, Şeyh Samut, Şeyh Çoban gibi Bektaşî an'anesine girmiş kişiler, seyyiddirler. Bunların soylarından gelen dedeler de, o ocaktandır. Bundan dolayı dedelere ocakzâde denir. Alevîler bölük bölük, babadan oğula, bu ocaklardan birinin talibi sayılırlar. Bu ocaklardan birine mensub olanlar da, bir başka ocağı pîr tanırlar. Dede, kış mevsiminde, dervişlerinin bulunduğu köylere gidip, onların sorgu-görgülerini icra eder, gençlerini musâhib kavline sokar.

    Mekân etti nân-hânenin bucağın,
    Bulutlara atar, tutar nacağın,
    Hem uyaran pîrimizin ocağın,
    Mürsel Dede oğlu Sultan Balı'dır.
    Kazak Abdal

    Burada "ocak uyarmak", deyimi, yolu erkânı yenilemek, diriltmek manasınadır.

    OKÇULAR ŞEYHİ: Okçular tekkesinin umumî nâzın veya başı anl***** kullanılır. Tekke, Okmeydanı'nda olduğu için, bunun yerine Şeyhu'l-Meydân da kullanılır. Ancak bu unvan, daha önceleri, rikâb-ı hümayun atçıbaşısı için kullanılırdı. Sonradan atçıbaşılık kalkınca, bu görev, menzil sahipleri arasından seçilenlere verilmiştir.

    OKÇULAR TEKKESİ: Şimdiki tâbirle okçuluk klübü. Tekke, okçuların ok tâlimi yaptıkları Okmeydanı'nda idi. Tekkenin geniş salonuna "semâhâne"denirdi. Okçular tekkesi, 6 Mayıs'ta yani Hıdırellez günü açılır, altı ay boyunca Pazartesi ve Perşembe günleri tâlim yapılırdı. Tekkede şeyhu'l-meydan ve havacılar denen, bugün hakem diyebileceğimiz mahiyette kişiler bulunurdu, idman yapanları, menzil ihtiyarı, mütevelli veya korucu adı taşıyan görevliler sınavdan geçirir, başarılı olanların adı, taşa kazılırdı. Şairler bunlar için şiir yazar, başarılı olanlara para mükafatı da verilirdi.

    Muallim Cevdet'in kaydettiğine göre, okçuların kendilerine göre adab ve erkânı vardı. Meselâ okçular, abdestsiz ok atmazlar, pirlerine saygı gösterirlerdi. Tekke altı ay açık, altı ay kapalı kalırdı. Tasavvufun sportif alandaki etkinliğini göstermesi açısından, bu tekkelerin başlıbaşına ilmî çalışmalara konu olması, kültür tarihimiz açısından büyük önem arzedecektir. Okçuluk ruhsatı, bu tekkenin şeyhince verilirdi. Tekkeye gelen okçular abdest alır, namaz kılarlar ve kat'iyyen abdestsiz ok atmazlardı. Tekke âdâb ve erkânında kusur işleyenleri, şeyh efendi "bizimle oturma" diyerek kovardı.

    OK YAYDAN ÇIKTI BİR KERE : Başına kötü hal gelen biri için, sehm-ı kaza (kaza oku] nun artık yayından çıktığını belirtmek üzere kullanılan bir deyim. Artık bundan sonra, sabır gerekir, yapacak bir şey kalmamıştır.

    ONBİR TARİKATIN TAVLASINDAN BOŞANAN, BİZİM TAVLAMIZDA KARAR EDER : Bektaşîler, tarikatları oniki olarak kabul ederler. Diğerleri bu oniki tarikatın şu'beleridir. Onlara göre, hakiki tarikat, Bektaşîliktir. Bir kimse Bektaşîliğe girmedikçe hakikata ulaşamaz. Diğer tarikatlar bu konuda yetersizdir. Bu bakımdan, onlara göre, onbir tarikat ehli sonunda Bektaşî olabilir ama bir Bektaşî başka bir tarikata giremez, buna lüzum yoktur. At ahırına tavla denir. Bektaşîler bu sözle, kendileri de dahil olmak üzere bütün tarikatlari ahıra (lavla), müridleri de terbiye edilmek üzere tavlaya girmiş atlara benzetirler. Ancak bu benzetişin ince tasavvuf edebinden uzak olduğu açıktır. Meselâ onlar, sevdiği kimselere, "********" derler.

    ONDÖRT MASUM : imâmiyye'ye göre, Hz. Muhammed (s), Hz. Fâtıma (r) ve oniki imam ma'sûmdurlar, yani küçük büyük her günahtan, yanılmak ve kötülük yapmaktan münezzehtirler. Bu sebeple bunlara Ondört Masum derler. Bu şüphesiz, İslam inancına taban tabana ters düşen bir husustur. Zira, Peygamberlerden başka kimse ma'sum değildir. Bu ifade, ergenlik çağına gelmemiş, akil-baliğ olmamış, üzerine şer'î yükümlülük düşmeyen küçükler için de, kullanılır. Oniki imamın ergenlik çağına gelmeden şehid edilen ondört evlâdına, masum denilmekle birlikte, Gölpınarh'nın da ifâde ettiği gibi, bu ondört masum çocuğun, ütopik kişilerden oluştuğu gerçektir. Bunun insandaki acındırma mekanizmasıyla yakından ilgisi bulunduğunu zannediyoruz. Ancak, gülbanklerde ve nefeslerde, bu ondört masumdan bahisler vardır.

    ONBEŞLER : Onbeş kişiden oluşan ricalu'l-gaybe denir. Bunlar, mü'min kâfir ayırımı yapmadan, herkese şefkat ve merhametle davranırlar.

    ONLAR : Ricalü'l-gaybden on kişi. Bunlar huşu halinde, sessiz,yavaş konuşan kişilerdir. Vakar ve sekinetle yürürler, laf atanlara "selâm size" derler. Fakat gerekli hale gelirse, kendilerine tasallut edenleri, def etmekte bir sakınca görmezler.

    ONSEKİZLER : Ricalü'l-gaybden onsekiz kişi. Allah ne emretmişse, onu yerine getirirler, gerektiğinde kendilerinde keramet zuhur eder.

    ONİKİ HİZMET : Alevîlerin cem ayinlerindeki oniki hizmet. Bu hizmetlere bakanların adları şöyleydi:

    1- Mürşid,
    2- Pîr,
    3- Halife,
    4- Çerağcı,
    5- Zâkir,
    6- Gözcü, (ikiye ayrılır: Dışarı Gözcüsü, İçeri Gözcüsü)
    7- Tarîkçi,
    8- Cemiyetbaşı,
    9- Saka (Sucu),
    10- Nakîb,
    11-Ferraş (Süpürgeci),
    12- Hadim (Hizmetçi).

    ONİKİ İMAM : Bkz. Düvazde imam.

    ONSEKİZ BİN ÂLEM : Çeşitli boyutlarıyla birlikte, bütün bir kainata onsekizbin âlem denmiştir. Âlemin onsekizbin sayısına ulaştırılması şu şekilde açıklanır : "Bu, dokuz felekle beraber kürre-i hava, kürre-i mâ, küre-i türâb, küre-i nâr, yani anasır-ı erbaa, Cemâd, hayvan, nebat yani mevâlid-i selâse, insan ve insan-ı kamil; onsekiz olur ki, zuhur itibariyle herbiri bin sayılırsa onsekiz bin olur."

    Bu kozmolojik telakkiye, göre, bütün bir varlık âlemi onsekiz temele dayandırılmaktadır ki onlar da şunlardır.

    a) Dokuz felek = 9
    b) Hava küresi = 1
    c) Su küresi = 1
    d) Ateş küresi = 1
    e) Toprak küresi = 1
    f) Cansızlar = 1
    g) Bitkiler = 1
    h) Hayvanlar = 1
    i) insan = 1
    j) insan-ı Kâmil = 1
    ------------ 18
    Bu onsekiz temel, 18.000 olacak çeşitlilikle ortaya çıkar. Âlemler boyut farklılığıyla çeşitlenir. Mesela, Amerika'da NASA merkezinde, uzaya araç veya uydu gönderme konusu gündeme gelince, üç boyutlu dünyaya ait matematik işlemlerinin yetersizliği ortaya çıkıyor, deniliyor. Uzaya araç göndermek için, bu açmazın giderilmesi gerekir... İşte bunun için 26'ncı boyutlu bir alana ait astro-matematik gündeme geliyor, problemi çözüyor ve uzaya, bu sayede araç gönderilebiliyor. Sırf bu olay, yaşadığımız âlemin ötesinde, zihinsel planda bile olsa, bir takım varlık boyutlarının bulunduğu gerçeğini dile getirir. On sekiz bin âlemin ne olduğunu anlamak istiyorsak, bu açıdan, yani, günümüz modern astro-fizik, astro-matematik, astro-geometrik hesaplarından yola çıkmamız gerektiğine inanıyoruz. Ancak yine de kabul etmek gerekir ki, on sekiz bin âlemin ne olduğu hususu, hâlâ, problem olma özelliğini korumaya devam edecektir.

    ORDU ŞEYHİ :Askerleri cihada teşvik ve ordunun zafere ulaşmasına dua için çaba gösterenler. Fatih, İstanbul'un fethinde, ağzı dualı Akşemseddin gibi kutsal gönüllü velilere davette bulunmuş, onlar da, bu görevi seve seve yapmışlardı. İşte bu âdet, Tanzimat'tan sonra kaldırılmıştır.

    ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK : Kalpte, Allah'tan gayri bütün istekleri yok etmek. Bu, isteğe bağlı ölümdür, mecburî ölüm (son nefesle ölüm) değildir. Bu şekilde, kendi iradesiyle ölenler, manâ âleminde yeni bir yaşantıya kavuşurlar. Ab-ı hayat denilen ölümsüzlük suyu da işte budur.

    ÖP EŞİĞİ ÇIK DIŞARI : İstenilmeyen yerde durmamak gerektiğini, öğütleyen bir söz. Sufiler, mücadele ve münakaşadan son derece kaçınırlar, onun için, böyle bir durumla karşılaşınca eşiği öpüp, niyaz ederek çıkarlar.

  9. #99
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    P
    PABUÇ:
    Farsça, ayağa giyilen şey demektir, Pâ : Ayak, Pûş: Giymek manasına gelir. Tasavvuf âdabına göre, misafirin ayakkabıları dışarı doğru çevrilmez. Bunun sebebi, misafirin giderken, sırtını ev sahibine dönme zorunda kalmasıdır. Bu şekilde misafir, arkasını dönmeden ayakkabısını giyer ve o şekilde de kapıdan çıkar. Buradaki ince espiri, insanın insana saygılı olmasıdır. Yine, bir misafirin ayakkabılarının dışa çevrilmesi, onun bir daha gelmesini istememe anl***** gelir. Suçluların ayakkabılarının burnu dışarı çevrilerek, ona bir daha gelmemesi mesajı tasavvuf adabında bu şekilde iletilir. Bu duruma "seyyah vermek" veya "papuç çevirmek" denir. Bu deyim, halk arasında "pabucunu eline verdiler" şeklinde kullanılır.


    PABUCU DAMA ATILMAK : Eskiden esnaflar, fütüvvet teşkilâtı bünyesinde bir tarikat şeyhine bağlı idiler. Esnaftan biri, fütüvvet terbiye ve âdabına aykırı bir davranış sergilerse (meselâ, bağlı olduğu loncaya aidatını ödemezse, hile yaparsa, ahlâksız bir iş yaparsa) dükkanının önünde, fütüvvet erenlerinin, şeyhinin ve ahî babanın huzurunda, ayakkabıları çıkarılarak niyaz durumunda muhakeme edilir. Suçlu olduğu sonucuna varılırsa, pabuçları dükkanın d***** atılır. Dükkanı belirli bir zaman için veya sürekli olarak kapatılır, ticaret ve san'attan men edilirdi. Pabucu dama atıldı, artık işi bitti manasına gelir.

    PALHENG: Farsça, av veya suçlu kişinin bağlandığı kemende, ipe derler. Dizgin anl***** da gelir. Kalenderi ve Bektaşîlerde, bele kuşatılan kemerin biraz sol tarafına bağlanan, yaklaşık el büyüklüğündeki taşa denir. Bu taş, onu bağlayanı dizginleyip, nefsine galip geldiğine işaret eder. Palheng, genellikle, balımtaşı denen balgamî taştan yapılır. On iki imama işaret olarak, on iki köşelidir. Pirinç veya gümüşten bir mahfaza, bu taşı arkadan tutar. Yine, arkadaki bir halkadan geçen kuşakla, beldeki kemerin üstüne ve göbeğin sol tarafına gelmek üzere kuşanılır. Adının palheng olup olmadığını bilmediğimiz siyah bir taşı, Hacı Bayram Velî'nin, açlık riyazetlerinde, Hz. Peygamber (s)'i taklid etmek üzere karnına iple bağladığı bilinmektedir.

    Hüseyin Vassaf, Sefîne'sinde, 1910'lu yıllardaki, Ankara'ya yaptığı bir yolculukta, Hacı Bayram'ın türbesini ziyaret ettiğini ve orada bu taşı gördüğünü yazar. Şimdi bu taş Ankara'da Etnografya Müzesi'nde sergilenmektedir. Yunus Emre'nin şiirlerinde geçtiğine göre, onüçüncü yüzyıllarda palhengin bir tarikat cihazı olarak kullanıldığı söylenebilir:
    Yunus, imdi tevbeye gel. Can sendeyken eyle amel. Aşk ile gel kuşanıgör, Bu dervişlik pâlhengini.

    PÂY-I MÂCÂN: Mevlevîler bu tâbiri "ayakkabılık" anlamında deyimleştirmişlerdir. Tasavvufî edebe aykırı hareket eden bir derviş, ayakkabılıkta sağ kulağı sol elinde, sol kulağı sağ elinde olarak tek ayak üzerinde bir süre durma cezasına çarptırılırdı. Bu cezaya pây-ı mâcân denir.

    PAZAR: insanların alış veriş yapmak üzere toplandığı yerler, Farsça bâzâr denir. "B" harfi Türkçe kullanımda, "P" harfine dönüşmüştür, ilahî nurların ortaya çıktığı yer. Kesret ve tefrika mertebesi. Bu terim aşk pazarı ve melâmet pazarı şeklinde de kullanılır. Birincisi, Allah aşkına düşen kişiyi, ikincisi de çile ve belâları ifâde eder.

    PAZARCI MAŞASI : Mevlevî terimlerindendir. Pazarcı beline demir takıp, tekkenin levazımını tedarik için pazara giderdi. Pazarcının beline takdığı demire pazarcı maşası denir. Pazar esnafı, bu demiri görünce, pazarcıya vereceği, satacağı malda indirim yapardı.

    PENÇE-İ ÂL-İ ABA: Aba ailesinin pençesi anl***** Farsça-Arapça bir tamlama. Hz. Muhammed (s), Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Fâtıma'nın adlarının, el pençesi şeklinde yazılıp kazındığı levhalara denir.

    PEND: Farsça, öğüt, nasihat anlamında bir kelime. Hz. Peygamber (s)'in "Din nasihattir" hadisi, tasavvufta, motive edici bir düstûrdur. Nitekim, tasavvufî sohbetin hedeflerinden biri ve en önemlisi nasihat içerikli olmasıdır. Bu konuda "Pendnâme" adlı eserler verilmiştir. Seyyid Ali Hemedânî ve Feridüddin Attar'ın "Pendnâme"leri bu meyânda zikrolunabilir.

    Ey birader dinle pendim, varsa malın sakla tek
    Düşmanına kalsın kalırsa, dosta muhtaç olma tek.
    La edrî

    PERİ: Farsça, uçmak anl***** gelen "perîden" mastarından türetilmiş, ism-i fail olup, uçan demektir. Cinlerden güzel olan ve zarar vermeyenlere, peri denilir. Güzel yüzlü olan kişilere, peri yüzlü tâbiri kullanılır. Peripeyker, peri evladı, perirû kelimeleri de aynı anlamı taşırlar. Türkçemizde kullanılan "perisi hoşlanmamak" tâbiri, ruhen uyuşmamayı ve sevmemeyi ifâde eden olumsuz bir anlama sahiptir.

    PERDE: Farsça, örtü demektir. Allah ve insan arasında yetmiş bin perde bulunduğunu bildiren bir hadis-i şerif vardır. (Müslim, İman, 293). Bu perdelerden bir kısmı zulmanî, bir kısmı da nuranîdir. Mal, mülk, menfaat, dünya sevgisi, şehvet, zulmanî; Allah'a ait tecelliler ise nurânî perdedir. Tasavvufî sülük ve vuslat yolunda, bu perdelerin kaldırılması gerekir.

    PEŞTEMAL: Farsça, belden aşağı sarılarak giyilen havlu veya bezden mamul giysiye denir. Fütüvvet erbabının simgesi durumunda bulunan peştemal kuşanmak, çıraklıktan ustalığa yükselenlere uygulanan bir törenin adıdır. Bu törende ahî lideri, işinde ustalaşmış san'atkâra, peştemal kuşatır. Sonra, san'atının durumuna göre, kendisine terazî, makas, ustura gibi edevattan birini verirdi. Tören, esnaf topluluğunun huzurunda yapılırdı.

    PERİŞANİ-PERİŞAN-PERİŞANLIK : Farsça, dağınıklık, zavallılık, mahzunluk vb. gibi anlamları olan bir kelimedir. Tasavvuf? açıdan, cem' âleminin zıddı olan tefrika âlemine denir.

    Perişân-hâlin oldum, sormadın hâl-ı perişanım.
    Canımdan derde düştüm, kılmadan tedbîr-i dermanım.
    Fuzûlî

    PEYMANÇE: Farsça, ufak söz verme, ahitçik anl***** geldiği gibi, pay-ı mâcân'dan bozma bir kelime de olabilir. O takdirde pabuçluk, ayakkabılık manalarına gelir. Adâb ve erkân açısından ufak kusur işleyen dervişlere, ayakkabılıkta bir miktar, tek ayak üzerinde, ve çaprazlama iki elle iki kulağı tutma şeklinde uygulanan cezaya, peymançe denir. (Ayr. bkz. Pây-ı Mâcân) Gölpmarlı'nm incelemesine göre, bu ceza sonraları kalkmış olup, hizmeti bitiren derviş, niyaz vaziyetinde ayakkabılıkta durarak, hizmetinin "haklı, hayırlısını" diler. (Ayr. bkz. : Ayak mühürlemek ve Hak)

  10. #100
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    PİR : Farsça, ihtiyar, yaşlı kimselere pîr denir. Tasavvuf liderine de pîr adı verilmiştir. Bu kelime üstad, mütehassıs gibi anlamları da ihtiva eder: "O, bu işin pîridir" gibi. Büyük adamlar için kullanıldığı da olmuştur. Eskiden tarikat kurucusu şeyhlere de, pîr denirdi.

    Heb muftekiriz himmet-i kudsiyye-i pire,
    Emrazına ruhun nigeh-i lütfü şifâdır.
    Tokadîzâde Şekib


    Vur pençe-i Ali'deki şemşîr aşkına,
    Gülbangı asmanı tutan pîr aşkına.
    Yahya Kemal Bayatlı

    Bu kelimenin çeşitli tâbirlerde kullanıldığını görüyoruz:
    Pîr aşkına: Faydasız, boş yere anl***** gelir. Bu, yemin için de kullanılır.

    Yutulur herze mi pîr aşkına mahrûmiyyet,
    Çekdi yıllarca, fakat, çekmiyor artık millet.
    Mehmet Akif Ersoy

    Pîr-i tarikat: Bir tasavvuf okulunun ilk kurucusu.

    Pîr-i sânî: Bir tasavvuf okulunda ihya veya tecdîd yapan kişiye, ikinci pîr denir. Halvetîlerin pîr-i sânisi, Yahya Şirvânî iken, Kadirîlerinki Eşrefoğlu Rumî olmuştur.

    Pîr evi: Hacı Bektaş'taki ana dergâh.

    Pîr-i fanî: Erzel-i ömrü yaşayan, çok yaşlı kimse.

    Pîr-i mugan: Farsça, baş keşiş demektir. Kamil mürşid veya kutb-ı âlem yerinde kullanılan bir tâbirdir. Meyhaneci anl***** da gelen bu kelime, aşk şarabı sunan, Allah sevgisini insanlara öğretmeye çalışan mürşidler için de, kullanılmıştır.

    Pîr ol: Aşkolsun, bravo, aferin anlamında bir ifade.

    Pîr postu: Bektaşîlerde, meydanda bulunan bir makam. Burada yere serili bir post bulunurdu.

    Pîr ü pak: Tertemiz.

    Pîr-perverde: Allah tarafından yetiştirilene Hüda-perverde (uveysî), şeyh tarafından yetiştirilene de pîr-perverde denir.

    Pîr yoluna gitmek: Boşa ölmek demektir.

    PÎR-HACAT: Abdullah Ensârî'ye (ö. 481/1089) dayandırılan bir tasavvuf okulu.

    PİRİNÇ MEYDANI : Mevlevi tâbiri. Büyük dergahta, dervişlerin topluca pirinç ayıkladıkları yere denir.

    PİR POSTU : Bektaşî tâbiridir. Meydanda bulunan çeşitli makamlardan biri. Burada da, niyaz olunurdu. Nasip alan yeni tâlib, rehberinin delaletiyle buraya geldiği zaman, rehber şöyle derdi: "Buna pir postu derler. Hazret-i Pir Efendimiz, bunu Horasan'dan getirip, buraya sermiştir. Meram ve maksadın her ne ise, iltica olup murada erişilecek makamdır."

    PİŞ KADEM: Farsça-Arapça bir kelime olup ön adım demektir. Tekkelerde âyini idare eden naib için kullanılır bir tâbirdir. Bu vazifeyi gören derviş, şeyhin muavini sayılırdı. Mevlevîlerde, Çelebi Efendi'nin yardımcısına, bu tâbir yerine "tarikatçı" tâbiri kullanılırdı.

    POST : Farsça, hayvan derisi demektir. Tüylü hayvanların, özellikle koç, kurt vs. gibi hayvanların derisi tuzlanıp kurutulur, bu şekilde post yapılırdı. Şeyhlik mak***** post denirdi. Birtakım postlar da, makam temsil ederdi. Post ile ilgili bazı tâbirler ve atasözleri vardır.

    Postu kurtarmak : Ölümden kurtulmak, tehlikeden kurtulmak demektir.

    Postu vermek veya kaptırmak : Tehlikeden kurtulamamak demektir.

    Postu sermek : Bir yere oturup kalmayı, oradan ayrılmamayı ifade eder.

    Post-nişîn : Posta oturan demektir ki, şeyhler için bu tâbir kullanılır.

    Post duası : Mevlevîlerde, mukabele başlamadan evvel, şeyhin postunda iken okuduğu duadır. Mukabeleden sonra, Dua-gû (duacı) dedenin, şeyh huzurunda okuduğu Farsça duaya, "Post Duası" denir.

    Post kavgası : Makam, mevki uğruna verilen kavgalara post kavgası denir.
    Güvenme dostuna, saman doldurur postuna: Dost zannedilen bazı kişilerin zaman içinde düşman olabileceği düşünülerek, dostlukta itidalli davranmak, ifrata kaçmamak gerektiği, bu atasözüyle anlatılır.

    Bir postum var, atarım, nerde olursa yatarım: Malı mülkü olmayan garip ve kimsesizlerin nerede olsa barınabileceklerini bildirir bir atasözü.

    Bir post, bir dost bize yeter : Bir işin, bir de dostum var mı, tamam artık huzurlusun, bu yeter.

    On derviş bir posta sığar, iki padişah bir ülkeye sığmaz : Maneviyat eğitimi görmüş kişilerde, makam ve mevki hırsının bulunmadığını anlatan bir atasözü.
    Bektaşilikteki Post sayısı, oniki makamı temsil etmek üzere onikiydi: Baba postu, aşçı postu, ekmekçi postu, nakib postu, atacı postu, meydancı postu, türbedâr postu, kilerci postu, kahveci postu, kurbancı postu, ayakçı postu, mihman evi postu.

    Postu sırtında gezer hayvanın
    İlmi sadrında olur insanın
    Sünbâlzâde Vehbi

    Posta geçmek veya posta oturmak : Tekkeye şeyh olmak demektir.

    Post kubbesi : Mevlevî tekkelerinde, şeyhin oturduğu yer.

    Post nakibi : Tekkelerde, postu sermekle görevli dervişe denir.

    Postu dürmek : Mevlevi tâbiri. Meydan-ı şerifte, Sultan Veled ile Ateşbâz-ı Veli makamı sayılan yerde, serili postun, gece yatılırken, hürmetsizlik olmaması için, durulup bükülmesini ifade eden bir tâbir.

    PUHTEN: Farsça, pişmek demektir. Aşk ateşinde yanıp pişmeyi ifade eder.
    Na-puhte : Ham, pişmemiş, çiğ

    PUL: Farsça, para demektir. Kuruştan küçük paralara eskiden pul denirdi. Yedi defa tekrarlanan duaların sayısını bilmek için, bazı teşbihlerin, imamesinden itibaren yedinci tanesinden sonra, mercimek gibi yassı olarak konan işarete denirdi.

    PÛR-İ ARABİ = Muhyiddin Arabî

    PÛR-İ AZER = Hz. ibrahim (a)

    PÛR-I HACER = Hz. ismail (a)

    PÛR-I MERYEM = Hz. isa (a)

    PÛŞİDE-İ BEYT-İ MUAZZAM: Farsça, Kabe örtüsü demektir.

10. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 89101112 ... SonSon

Benzer Konular

  1. Kuran ve Tasavvuf
    Emre1974tr Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 30-12-2012, 04:18 AM
  2. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 38
    Son mesaj: 17-04-2010, 02:31 AM
  3. Tasavvuf nedir ?
    uzak yollar Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 11
    Son mesaj: 27-01-2010, 02:53 PM
  4. Tasavvuf gerçekleri
    Ammar Tarafından Kuran-ı Kerim Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 24-11-2009, 06:41 PM
  5. tasavvuf okuyanlar var mı?
    peniel Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 19-08-2008, 09:34 AM
Yukarı Çık