Gösterilen sonuçlar: 1 ile 1 Toplam: 1
  1. #1
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Mesaj
    26
    Rep Gücü
    0

    Allah’a ulaşmayı dilemek

    ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEMEK

    Bu defa sizlere, İslâm’dan kopan kavramların bir tanesinden olan, Allah’a yönelmekten; bir başka ifadeyle, Allah’a ulaşmayı dilemekten (ruhunu hayatta iken Allah’a ulaştırmayı dilemekten) bahsetmek istiyoruz.
    Hepinizin bildiği gibi, dînler yoktur. Bir tek dîn vardır. Hz. Âdem’den Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kadar gelen tek bir dîn vardır. Hristiyanlık diye, Yahudilik diye ve İslâm diye ayrı ayrı dînler olmamıştır.
    İslâm, Hz. İbrâhîm’in “hanif” dîninin adıdır. Hanif ise, İslâm anl***** gelmektedir, Allah’a teslim olmak anl***** gelmektedir. Hz. İsa’nın zamanında yaşanan dîn de Hz. Musa’nın zamanında yaşanan dîn de yine Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
    (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
    Allahû Tealâ diyor ki: “Sana verdiğimiz şeriatla Hz. İsa’ya verdiğimiz şeriat, Hz. Musa’ya verdiğimiz şeriat, Hz. İbrâhîm’e verdiğimiz şeriat, Hz. Nuh’a verdiğimiz şeriat birbirinden farklı şeriatlar değildir. Hepsi aynı şeriattır.”
    Şeriattan neyi kastettiğini de Allahû Tealâ açıklığa kavuşturuyor:
    1. özellik, dîni ayakta tutmak,
    2. özellik, dînde fırkalara ayrılmamak. Yani “Tek bir fırka oluşturacaksınız.” diyor Allahû Tealâ. İşte konumuz da bu tek fırkanın oluşturulması.
    Hz. İbrâhîm, Hz. Musa’dan da Hz. İsa’dan da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den de daha önce yaşamış olan bir peygamberdir. Allahû Tealâ Hz. Nuh’a verdiği şeriatı önce Hz.İbrâhîm’e vermiştir. Hz. İbrâhîm’e verdiği şeriatı da daha sonra bu üç peygambere vermiştir. Hepsi aynı şeriatı yaşamışlardır. Allahû Tealâ bu beş peygambere, “ulûl’azm peygamberler” diyor.
    Bu peygamberlerin yaşadığı dizayna biraz daha yakından bakarsak, Hz. İbrâhîm’in hanif dînini görürüz. Allah’a teslim dînini görürüz. Bu dînin esasları şunlardır:
    1- Vahdet. Tek Allah’a inanmak, Allah’ın tekliği (Vahdet-i Vücut da tek vücut demektir).
    2- Tevhid. Tek olan Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek bir fırka.
    3- Teslim. Ruhu, vechi (fizik vücudu), nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek.
    İşte kâinatın dîni bunlardan ibarettir. Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek dînin temelidir. Bütün bu teslimlerin başlayabilmesi ise bir taleple %100 ilişkilidir. Dînin olmazsa olmaz şartı; mevcut olmazsa insanları mutlak cehenneme götürecek olan şartı: Allah’a yönelmek, Allah’a münîb olmak veya âmenû olmak, Allah’a ulaşmayı dileyen bir inanan kişi olmaktır. Allah’a ulaşmayı dileyen bir mü’min olmaktır.
    Âmenû kelimesi, hem Allah’a ulaşmayı dilemeyen inananlar için kullanılmaktadır hem de Allah’a ulaşmayı dileyenler için kullanılmaktadır. Bunu âyet-i kerimelere baktığımız zaman hemen görmek mümkündür. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
    Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
    Anlıyoruz ki buradaki “takva sahibi olmak” Allah’a inanmanın ötesinde bir olaydır. Çünkü Allahû Tealâ bu âyet-i kerimede, âmenû olanlara, inanan birisine seslenmektedir. Eğer o kişi takva sahibi değilse, gideceği yer cehennemdir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
    -50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin.
    Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
    Takva sahibi olmayan kişilerin cennete girmesi mümkün değildir. Acaba kimler takva sahibi olamazlar? Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde, Allahû Tealâ kesin olarak bunun cevabını veriyor:
    -30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
    O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
    Kişi Allah’a yönelmedikçe takva sahibi olamaz. Bu 1. takvadır. Takva sahibi olabilmek için Allah’a yönelmek (Allah’a ulaşmayı dilemek) gerekir. Allahû Tealâ böyle olduğunu söylüyor. Zaten, sadece takva sahiplerinin gideceği yer cennettir. Allahû Tealâ âyet-i kerimenin devamında: “Böyle yap ki, namaz kıl ve müşriklerden olma.” diyor. Yani, kişi takva sahibi olmazsa, o müşriklerdendir. Müşriklerin gideceği yer muhakkak ki cehennemdir. Rum Suresinin 32. âyet-i kerimesinde şöyle devam ediyor:
    -30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
    (O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
    Peygamber Efendimiz (S.A.V), fırkalara ayrılanların 73 fırka olduğunu, bunlardan 72’sinin cehenneme gideceğini; bir tek fırkanın kurtuluşa ulaşacağını söylemektedir. O tek fırka, şirkte (bu şirk, gizli şirktir) olmayanlardır, bunlar Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir.
    “Allah’a ulaşmayı dilemek” kavramı, son derece önemli bir kavramdır. Kişiyi cehennemden cennete alır ve kişiyi takva sahibi yapar. Rum-31’de, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin şirkten kurtulduklarını ve şirke düşmediklerini görüyoruz. Şirkte değillerse; Allah’a ulaşmayı dileyerek şirkten kurtulmuşlarsa, onların gidecekleri yer cennettir. Yetmez, Allahû Tealâ onları Kendisine ulaştıracağına dair de kesin bir söz vermiştir.
    Allah’a ulaşmayı dilemek veya dilememek; cenneti seçmek veya cehennemi dilemek mânâsına gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de Enfal-29’da geçen âmenû olan kişi, takva sahibi değildir. Kurtuluşa ulaşabilmesi, takva sahibi olması şartına bağlıdır.
    Takva sahibi olmayan bir kişi şirktedir. Takva sahibi olmayan kişi küfürdedir. Kişi Allah’a inansa da küfürden kurtulamamıştır. Allah’a inanmak, hiç kimse için bir kurtuluş değildir. Ama hurafelerin devreye girdiği bir standart görüyoruz. Bu hurafe: “Kalbinde zerre kadar inanç olan bir kişi, cehennemde cezasını çektikten sonra cennete girer.” Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in böyle bir hadîsi olduğu söylenmektedir. Oysa böyle bir hadîsin olduğu doğru değildir. Böyle bir hadîs mevzû bir hadistir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) açık bir şekilde buyurmaktadır ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur’ân’a bakın. Hiçbir hadîsim Kur’ân’a aykırı olamaz.”
    Kur’ân’a baktığımız zaman, 29 âyet-i kerimede, cennete girenin orada devamlı kalacağı ya da cehenneme girenin orada devamlı kalacağı, ebediyyen kalacağı ifade ediliyor. Allahû Tealâ ister “ebedî” kelimesini kullansın, ister “orada devamlı kalacaklardır” desin; ikisi de “oradan bir yere ayrılmamak” demektir. Bunun başka bir ifadesi var mıdır?
    Bu insanlarda bir hastalık vardır. Asırlardan beri birtakım yanlış şeyler gerçekleşmiştir. Kur’ân-ı Kerim’i bilmeyen insanlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîslerini Kur’ân hükümlerinden önde tutmaya başlamışlardır. Bu durum Kur’ân’dan haberdar olmadıkları içindir. Hadîsin doğru olduğuna inanmışlardır ve hiç Kur’ân’la karşılaştırmamışlardır.
    10 asırdan bu yana geçen zamanda, Kur’ân tamamen saf dışı kalmıştır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den Kur’ân’ı öğreniyorlardı. Kur’ân’ın hem lafzını hem de bu lafzın altında yatan Kur’ân’ın 7 ruhunu öğreniyorlardı. Ve şimdi en az 10 asırdan bu tarafa dîn öğretimi, Kur’ân öğretiminin tamamen dışında kalmıştır. İnsanları korkutmuşlar ve şöyle demişlerdir: “Siz Kur’ân’ı anlamaya çalışmayın, çarpılırsınız ha! Kur’ân’ı öğrenmek, öyle kolay değildir. Siz Kur’ân-ı Kerim’i boş verin. Büyükleriniz ne yazmışsa onu öğrenin. Size o kadarı yeter.” Tıpkı şimdi orta yolu izleyenler gibi… “Ne fazlasına git, ne eksik yap; ama sen orta yolda git.” Orta yoldan gitmek isteyen insanlar “Ne yapmam lâzım?” diye sorduklarında, onlara şöyle cevap veriyorlar: “Namaz kıl, oruç tut, zekât ver, hacca git, kelime-i şahadet getir (bunların hepsi de gerçekten farzdır). Ve böylece İslâm’ın 5 şartını uygula, doğru cennete gidersin.”
    Biz de diyoruz ki: Kimse İslâm’ın 5 şartıyla cennete gidemez! Allahû Tealâ Zariyat Suresinin 56. âyet-i kerimesinde insanları niçin yarattığını söylüyor:
    -51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn(ya'budûni).
    Ve Ben, insanları ve cinleri, Bana kul olsunlar diye yarattım.
    Allah’a kul olmak, Allah’a ulaşmayı dilemeyen hiç kimseye nasip olmaz. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler, Allah’a kul olabilirler.
    “Âmenû olmak” ifadesine geri dönersek; Kur’ân-ı Kerim’de tam 7 tane âmenû kademesi görürüz:
    1. Allah’a ulaşmayı dilemek 1. kademe âmenû olanlar için,
    2. Mürşide ulaşıp tâbî olmak, 2. kademe âmenû olanlar için,
    3. Ruhu Allah’a ulaştırıp teslim etmek, 3. kademe âmenû olanlar için,
    4. Fizik vücudu teslim etmek, 4. kademe âmenû olanlar için,
    5. Nefsi teslim etmek, 5. kademe âmenû olanlar için,
    6. Muhlis olmak, 6. kademe âmenû olanlar için,
    7. İradeyi Allah’a teslim etmek, 7. kademe âmenû olanlar için geçerlidir.
    Her biri âmenû kelimesiyle ifade edilmektedir.
    Sadece cehenneme giden âmenû olanlarla, cennete giden âmenû olanları ayırt ettiğimizde gördük ki; Enfal-29’daki kişi cennete giden âmenû olan kişi değildir. Çünkü takva sahibi değildir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
    Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar, öyle değil mi?

    -10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
    Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

    -10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti), lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
    Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.
    İşte âmenû olanlardan takva sahibi olanlar buradadır. Buradaki takva ilk takvadır çünkü Allahû Tealâ: “Onlara korku yoktur.” diyor. Eğer korku olsaydı, o zaman onların gideceği yer cehennem olacaktı. Cehennem korkusuna sahip olacaktı. O zaman, o âmenû olan kişi cennete girebilen birisi olmayacaktı. Burada Allahû Tealâ açıkça: “Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” diyor.
    İki nevi insan vardır. Allah’a ulaşmayı dilemenin dışında, Allah’a inanan ve inanmayanlar. İnanmayanlar mutlaka cehenneme gideceklerdir. Ama inananların da Allah’a ulaşmayı dilemeyen kesimi; Allah’a inanmasına rağmen hatta ibadetlerini yapmalarına rağmen, gene ne yazık ki cehenneme gideceklerdir.
    İşte burada Allah’a ulaşmayı dilemenin Allah’ın indinde ne kadar büyük bir kavram olduğunu sizlere anlatmak için, elimizden ne kadar önemli bir şeyin kopmakta olduğunu anlatmak için bunu söylüyoruz: Kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse ne olur?
    1- O kişinin gideceği yer cehennemdir.
    2- O kişi Allah’ın âyetlerinden gâfildir.
    Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
    Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

    -10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
    İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
    O kişi ne yaparsa yapsın, hiçbir şey ifade etmez. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin cehennemden kurtulması mümkün değildir. O kişi, hangi tür diplomanın sahibi olursa olsun Allah’ın âyetlerinden gâfildir. Yeter mi? Hayır, yetmez. Burada sadece iki özellikten bahsettik. Şimdi Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişinin diğer özelliklerinden de bahsedelim:
    3- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi takva sahibi değildir.
    4- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi şirktedir.
    Bu özellikler de cehenneme gitmenin işaretleridir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
    O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

    -30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
    (O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
    Bunlar müşriklerdir. 73 fırkadan, ne yazık ki 72’sini müşrikler oluşturacaktır ve şu anda da oluşturmuş durumdadır. Dünya üzerinde 72 fırka tespit edilmiş durumdadır. Ayrı ayrı dînler, ayrı ayrı inançlar vardır. Bu konunun incelemesini yapanlar, her tür inancı konunun içine almışlardır. Fırkaların her birinin içinde, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu küçük gruplar bulunmaktadır ki; onlar 73. fırkayı oluşturuyorlar.
    İşte Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi, başlangıçta iki özelliğin sahibiydi (gideceği yer cehennemdi, Allah’ın âyetlerinden gâfildi), şimdi iki özellik daha ilave edildi (takva sahibi değil ve şirkte olmak). Bu kadar mı? Hayır. Allahû Tealâ böyle insanlar için, ayrı ayrı açılardan birçok konuyu birden gündeme getiriyor.
    5- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi şeytanın kuludur. Allah’ın kulu değildir. İşte Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesi:
    -39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
    Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
    Sahâbe, tagutun (insan ve cin şeytanların) kulu iken, Allah’a ulaşmayı dilemişler ve tagutun kulu olmaktan kurtulup, Allah’ın kulu olmuşlardır. Onlara hem cennet müjdesi hem de dünya müjdesi vardır. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemeyen birisi, Allah’ın kulu değildir; tagutun kuludur.
    6- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi aynı zamanda şeytanın dostudur. Allah’ın dostu değildir. Allah’ın dostu, Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerdir. Allahû Tealâ, mü’minlerle kâfirlerin mukayesesini Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde şöyle ifade etmiştir:
    -2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
    Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
    Allahû Tealâ diyor ki: “Allah âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerin) dostudur.” Bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemeseydi tagutun dostu olacaktı. Ama burada, Allah’ın dostu olan mü’minlerden bahsediyor. Âmenû olanların içinden, Allah’ın dostu olan kişilerden bahsediyor. Yani Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerden bahsediyor. Allahû Tealâ: “Allah onların dostudur. Onları (onların kalplerini) zulmetten nura çıkarır.” diyor.
    Kalplerini zulmetten nura çıkardığı kişilerin dışında da elbette birileri vardır. Allahû Tealâ âyet-i kerimenin devamında onlardan da bahsediyor ve şöyle buyuruyor: “Ve o kâfirler ki tagutun dostudurlar. Onlar da tagut tarafından nurdan zulmete götürülürler.”
    Öyleyse “kâfirler” ifadesi açık olarak âyette geçtiğine göre tagutun dostları kâfirlerdir. Diğerleri mutlaka mü’minlerdir. Allah’ın dostu olduklarına göre, kalpleri zulmetten nura ulaştığı cihetle, bunlar Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir. Mürşidlerine ulaşmışlar ve tâbî olmuşlar, ruhları Allah’a doğru yola çıkmıştır ve Allah’a ulaşmıştır. Kalpleri %100 zulmetle doluyken, %51 nura kavuşmuştur (Allah’a ulaştığı yere kadar anlatılıyor). Bundan sonra bu kişiler tagut tarafından kandırılmış ve kalplerindeki Allah’ın nurları, onlar Allah’a ulaşmayı dilemekten vazgeçtikleri için, zikirleri yavaş yavaş azaldığı için, Allah’ın koruyucu kalkanı kalktığı cihetle şeytan o kişi üzerinde tesir icra ettiği için adım adım yok olmuştur. Bu kişi tagut tarafından nurdan zulmete götürülmüştür. Bunların isimleri “kâfirler”dir.
    7- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi kâfirdir. İki nevi insan vardır: Allah’a ulaşmayı dileyenler ve dilemeyenler. Bunların birincisi Allah’a ulaşmayı dileyenler, mü’minlerdir. Bu mü’minler, Allah’a ulaşıncaya kadar geçen süre içindeki mü’minlerdir. Sonra bu kişilerin kalpleri nura ulaştıktan sonra, tagut tarafından nurdan aşağı düşürülürler. Bunlar da kâfirlerdir.
    Mü’min olmak ya da kâfir olmak bu tarzda bir dizayn içeriyor. Bütün insanlar için, kişinin Allah’a ulaşmayı dilediği andan itibaren cennete girecek olan bir mü’min olması söz konusudur. Ama Allah’a ulaşmayı dilemezse, Allah’a inanması onu hiçbir zaman cehennemden kurtaramaz. Bu açıdan bakıldığı zaman, Kur’ân-ı Kerim kavramları son derece önemli kavramlardır. Allah’a ulaşmayı dilemek, konunun en büyük faktörüdür.
    Kurtuluşa ulaşacak olan tek fırkanın mü’minler olduğunu, geri kalan fırkaların şeytana kul olduğunu, Allahû Tealâ bir başka âyette daha anlatıyor. Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
    Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.
    Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç, geri kalan bütün fırkalar kâfirlerdir. Rum Suresinin 32. âyet-i kerimesine tekrar bakarsak, Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
    (O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
    Bunlardan sadece bir tek fırka şirkte olmayanlardır. Geri kalan 72 fırka şirkte olanlardır. Şirkte olmayanlar için sadece bir tek faktör belirtilmiştir. O da, Allah’a ulaşmayı dilemektir (Allah’a yönelmektir).
    8- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi hüsrandadır.
    9- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi hidayette değildir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
    Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).
    Bu âyete göre, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin hem hüsranda olması hem de hidayette olmaması söz konusudur.
    10- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi dalâlettedir. Allahû Tealâ Rad Suresinin 27. âyet-i kerimesinde şunları söylüyor:
    -13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
    Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”
    Buradaki ifadeye dikkat edin! “Allah dilediğini dalâlette bırakır.” ifadesi, “Allah dilediğini seçer, isterse dalâlette bırakır ya da dalâlette bırakmaz.” anl***** gelmemektedir. Allah, dalâlette olan kişiyi dalâlette bırakır. Kim Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, onların hepsi dalâlettedir. Allahû Tealâ da onları, o dalâlette olduğu şekilde bırakır. Acaba dalâlette bırakmayı dilemediği kişi kimdir? Allahû Tealâ âyet-i kerimenin devamında şöyle söylüyor: “Kim de Allah’a mülâki olmayı dilerse, Allah’a yönelirse (Allah’a münîb olursa), Allah onları Kendisine ulaştırır.”
    Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar vardır, onlar dalâlettedirler. Allah’a ulaşmayı dileyen insanlar ise dalâletten kurtulanlar ve Allah’a ulaşanlardır. Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanların dalâlette olduğu kesinlik kazanıyor. Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesine göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenler hidayette değillerdir. Burada da dalâlette oldukları bir defa daha vurgulanıyor.
    Münîb kelimesi, yunîb kelimesi, münîbîne kelimesi, yönelmek demektir. Peki, “Allah’a yönelmek” ifadesinin, “Allah’a ulaşmayı dilemek” anl***** geldiğini nerden biliyoruz? Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bunu bize ispat ediyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
    (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
    Allahû Tealâ: “Yehdî ileyhi men yunîb; Allah’a yönelmiş olan kişiyi Kendisine ulaştırır.” diyor. Yunîb olmak, münîb olmak ya da münîbîne kelimesi ile ifade edilsin; hepsi Allah’a yönelmektir. Yöneldiği yer Allah’tır ki Allah onu yöneldiği yere (Kendisine) ulaştırıyor. Zaten Allahû Tealâ “Kendisine yöneleni” diyor.
    “…allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb; Allah dilediği kişiyi Kendisine seçer, onlardan kim Allah’a yönelirse, onları Kendisine ulaştırır.”
    Seçtikleri henüz Allah’a yönelmemişlerdir ama başka insanları Allah’ın yolundan caydırmak diye de bir niyetleri yoktur. Allah’a ulaşmayı henüz dilememişlerdir ama dileyebilirler. Bu kişiler kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi, başka insanları da Allah’ın yolundan caydıranlar, Allah’ın yolundan men edenler, ayıranlar olsalardı; o zaman bu kişiler Allahû Tealâ tarafından asla seçilmeyeceklerdi.
    Burada, “Allah dilemeden siz dileyemezsiniz.” diyen insanlara cevap vardır. Allahû Tealâ dilemiş ve kişiyi seçmiştir. Onun Kendisine ulaşmasını dilemiştir. Ama Allahû Tealâ, o dilediklerinden sadece Allah’a ulaşmayı dileyenleri Kendisine ulaştırıyor. Yani Allah’ın dilemesinin arkasından kulun da dilemesi asıldır. Allah’ın dilemesi ve kulun dilemesi, ikisi birlikte bir sonuç oluşturuyor.
    11- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişinin amelleri boşa gider. Zumer Suresinin 65. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin amellerinin boşa gittiğini söylüyor:
    -39/ZUMER-65: Ve lekad ûhıye ileyke ve ilellezîne min kablik(kablike), le in eşrekte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
    Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere: "Gerçekten eğer sen şirk koşarsan (Allah’a ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve mutlaka hüsrandadır." diye vahyolundu.
    Mu’minun Suresinin 103. âyet-i kerimesi hüsranda olanların, günahları sevaplarından fazla olanlar olduğunu söylüyor:
    -23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
    Ve kimin mizanı (sevap tartıları), hafif gelirse işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.
    Günahları sevaplarından fazla olan kişiler hüsranda olanlardır. Hüsranda olanların Allah’a ulaşmayı inkâr edenler olduğunu ise Allahû Tealâ Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesinde söylemektedir:
    -10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
    Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).
    Allah’a ulaşmayı dilemeyenler hüsrandadır (Yunus-45). Hüsranda olanlar, günahları sevaplarından fazla olanlardır (Mu’minun-103). Bu hüsranda olanların amellerinin boşa çıkacağı da Zumer-65’te ifade edilmiştir.
    Kehf Suresinin 103 ve 104. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).
    De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”

    -18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
    Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.
    Kim Allah’a mülâki olmayı inkâr ederse (Allah’a ulaşmayı dilemezse) onların amelleri boşa gitmektedir.
    12- Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi fısktadır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
    -57/HADÎD-27: Summe kaffeynâ alâ âsârihim bi rusulinâ ve kaffeynâ bi îsebni meryeme ve âteynâhul incîle ve cealnâ fî kulûbillezînettebeûhu re’feten ve rahmeh(rahmeten), ve rahbâniyyetenibtedeûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim illebtigâe rıdvanillâhi fe mâ raavhâ hakka riayetihâ, fe âteynellezîne âmenû minhum ecrehum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
    Sonra onların izleri üzerine resûllerimizi ardarda gönderdik. Ve Meryemoğlu İsa (A.S)’ı gönderdik ve O’na İncil’i verdik. Ve O’na tâbî olanların kalplerinde refet (şefkat) ve rahmet kıldık. Ve onlar, O’na ruhbanlık ihdas ettiler. Biz, Allah’ın rızasını ibtiga etmekten başkasını onlara farz kılmadık. Oysa O’na hakkıyla riayet etmediler. Böylece onlardan, âmenû olanların ecirlerini verdik ve onlardan çoğu fasıklardı.
    Sadece âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler), ecirleri almışlardır.
    Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesine göre, bütün sahâbe bundan 14 asır evvel üzerlerine farz olan Allah’a ulaşma dileğini yerine getirmişlerdir.
    Allah’a ulaşma dileği farz mıdır? Elbette farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
    -30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
    O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
    Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
    -39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
    Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
    İster cehennem azabı deyin, ister kabir azabı deyin netice değişmez. Allah’a ulaşmayı dilemek ya da Allah’a yönelmek, bu dünya hayatında olması gereken bir vetiredir. Allahû Tealâ Lokman Suresinin 15. âyet-i kerimesinde ise şöyle buyuruyor:
    -31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
    Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah''a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.
    Üç âyet-i kerimede de Allah’a yönelmek, Allah’a ulaşmayı dilemek farzdır. Gördük ki bütün sahâbe Allah’a yönelmişler, Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir.
    12 ayrı cepheden, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkesin durumunu verdik. Bugün “Allah’a ulaşmayı dilemek” diye bir kavram dînde mevcut değildir. Asırlarca evvel İslâm dînindeki Allah’a ulaşmayı dilemek kavramı, bütünüyle dînden atılmış ve devre dışı kalmıştır.
    Bu Kur’ân’dan ve İslâm’dan kopan kavramları incelemeye devam edeceğiz. Zamanımızın en önemli konusu Müjde’den sonra şimdi budur. Bu konuların üzerine çok daha ciddiyetle durmak mecburiyetindeyiz. İslâm’dan neler koptuğunu adım adım beraberce göreceğiz. Bu bölümde size sadece, “Allah’a ulamayı dileme” kavramının İslâm’dan kopmasıyla insanların neler kaybettiğini anlattık.
    Konu dogangunes tarafından (01-03-2010 Saat 05:43 AM ) değiştirilmiştir. Sebep: yazı fontunu büyütmek kesinlikle yasak!

Benzer Konular

  1. Yorum: 1
    Son mesaj: 20-10-2012, 08:36 AM
  2. Allah’ın Görmesi ve İşitmesi, Allah’ın Es-Semî’u, El-Basîru İsimleri
    muhsin iyi Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 09-10-2011, 07:02 PM
  3. Yorum: 0
    Son mesaj: 09-10-2011, 06:59 PM
  4. Allah (cc) 'tan tevbe ve bağışlanma dilemek
    meridyen2 Tarafından Dualar Hadisler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 03-09-2010, 01:06 PM
  5. Yorum: 0
    Son mesaj: 22-05-2010, 02:01 PM
Yukarı Çık