Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 Toplam: 3
  1. #1
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720

    BİRLİK OLMA AYRILIGA DUSME (Nedenleri ve sonuçları)

    Gerçek şu ki:

    Allah "hem kalb, hem beden temizliğini" emretmiştir. Her ikisi de Allah'ın emredip, vâcib kıldığı dinin bir parçasıdır.

    Allah (c.c.) buyurur ki :

    "Allah size hiçbir zorluk yüklemek istemiyor. Bilâkis sizi tertemiz temizlemek ve size nimetini tamamlamak istiyor" (5 Mâide 6.)

    "Orada, tertemiz olmak isteyen kimseler var. Allah da temizlenenleri sever" (9 Tevbe 108. )

    "Allah tevbekâr olanları ve temizlenip pâklananları sever" (2 Bakara 222. )

    "Mallarından, onları tertemiz yapıp arındıracağın sadakayı (zekâtı) al. Onlara dua et, çünkü senin duan onlar için sükûnet ve huzurdur" (9 Tevbe 103)

    "Onlar, Allah'ın kalblerini temizlemek istemediği kimselerdir" (5 Mâide 41.)

    "Müşrikler pisliktirler, o kadar" (9 Tevbe,28 )

    "Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden kiri (günâhı) gidermek ve sizi iyice temizlemek istiyor" (33 Ahzâb 33)

    Buna rağmen yine de sözüm ona "fakîh ve âbid" birçok kimse görüyoruz ki, akılları, fikirleri beden temizliğinden ibaret. Üstelik meşru olan ölçüyü aşarak sınırları zorlayıp duruyor. Buna karşılık farz veya müstehab olarak emredilen "kalb temizliğini" bir yana bırakıyorlar. Tahâret'ten anladıkları yalnızca beden temizliğinden ibarettir.

    "Sûfi ve dervişlerden" birçoğu da aynı şekilde, yalnız gönül temizliğine önem veriyor, meşru ölçüyü aşan bir gayret gösteriyor; vâcib ve müstehab olarak emredilen "beden temizliğinden" bir kısmını terkediyorlar.

    - Öncekiler (fakîh ve âbidler) eşyayı ve bedeni yıkamakta hastalık derecesinde bir duyarlık göstererek şer'an kınanmış olan vesvese ve evhama kapılıyorlar. Pis olmayan şeyleri pis sayıyorlar ve işi şer'an kaçınılmayacak şeylerden kaçınmaya kadar vardırıyorlar. Ama öbür taraftan kalbleri din kardeşlerine karşı bir sürü haset, kin, nefret ve kibirle dolup taşıyor. Bu konuda "yahûdîlerle" apaçık bir benzerlik vardır.

    - Diğerleri (Sûfi ve dervişler) de yine şer'an kınanmış bir gafletin içinde, bâtın (kalb) temizliğini öyle abartıyorlar ki, bilinmesi gereken - sakınmak için - kötü şeylerin öğrenilmemesini bile kalb temizliğinden saymaktadırlar. Kötü olan şeyi gönülden geçirmek ve istemekten kalbin arınmış olmasıyla, şerrin herkese farz olan öğreniminden, şerle ilgili bilgilerden kalbin arınmış olması arasındaki farklılığı göremiyorlar. Sonra da bu kadar gaflet ve cehalete rağmen pisliklerden kaçınmıyor, farz olan tahareti "hıristiyanlara" benzer şekilde yapıyorlar.

    Dolayısıyla her iki grup da, kendilerine hatırlatılanların bir bölümünü unuttukları, ihtiraslarına kapıldıkları, hakkı ve hakikati çiğneyerek düşmanlık ve zulüm yaparak, "ifrat" ve "tefrite" düşerek haddi aştıkları için birbirlerine düşman oluyor.

    "Bağy" (haddi aşmak), bazan insanlar arasında olur, birbirlerine karşı haddi aşarlar. Bâzan da Allah'ın haklarında (farz ve kanunlarında) sınıra tecavüz ederler. Her ikisi de birbirine bağlıdır. Onun için Allah:

    "...aralarındaki bağy (ihtiras) taşkınlık yüzünden" ( 42 Sûra 14) buyurdu.

    Nitekim bu iki tâifenin herbiri diğerine karşı haddi aşmış, ihtirasa kapılmış; hak hukuk tanımıyor, düşmanlıktan vazgeçmiyor.

    Allah (c.c.) buyurur ki:

    "Ehl-i Kitâb ancak kendilerine apaçık şeriat geldikten sonra ayrılığa düştüler" (98 Beyyine 4.)

    "İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah, anlaşmazlığa düştükleri konuda aralarında hakça hüküm vermeleri için peygamberlerle birlikte gerçekleri içinde taşıyan kitab indirdi. Oysa kendilerine kitab verilenler, apaçık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki ihtiras ve kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler" (2 Bakara 213.)

    "Andolsun biz, İsrail oğullarına Kitâb, hüküm ve peygamberlik vermiştik" (45 Câsiye 16.)

    Cenâb-ı Hak, Musa (a.s.) hakkında da aynı şeyleri söyleyerek buyurur ki:

    "Kendilerine apaçık âyetler ve mucizeler geldikten sonra ihtilâfa düşen, fırka fırka bölünenler gibi olmayın" (3 Âl-i İmrân 105.)

    "Dinlerini bölük pörçük edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur" (6 En'âm 159.)

    "Artık yüzünü, dosdoğru bir şekilde, Allah'ın bütün insanları onunla yarattığı fıtrat dinine çevir. Allah'ın yaratması değiştirilemez. Bu din, hep dosdoğru ayakta kalacak dindir. Ama insanların çoğu bilmezler. Ona gönülden bağlanın ve O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden, o dinlerini bölük pörçük edip grup grup ayrılan, herbiri kendi sahip olduğuyla övünenlerden olmayın". (30 Rûm 30-32.)

    Çünkü müşriklerden her bir grup kendi arzu ettiği bir ilâha tapar.

    Nitekim Allah bir âyette :

    "Kendilerini çağırdığın şey müşriklere ağır geldi" (42 Şûra 13.) buyuruyor.

    Yine şöyle buyurur:

    "Ey peygamberler, helâl, iyi şeylerden yiyin ve yararlı işler yapın, çünkü ben, yaptıklarınızı bilmekteyim. Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, artık benden korkun. (Peygamberlere böyle vahyettiğim halde onların ümmetleri), işleri dağıttılar, aralarında fırka fırka bölündüler, her grup kendi sahip olduğuna şımarıyor" (23 Mü'minûn 51-53.)

    Artık bütün bu anlatılanlardan anlaşıldı ki, birleşip kaynaşabilmenin sebebi:

    Dini bir bütün olarak almak, onu bütünüyle uygulamaktır. O da yalnızca Allah'a; O'na hiçbir ortak koşmadan zahir ve bâtınıyla kul olmaktır.

    Tefrikanın sebebi de: insanların emrolundukları şeylerin bir bölümünü bırakmaları, ihtiras ve taşkınlığa (bağy'e) kapılmalarıdır.

    Cemaat olmak ve birleşmek; Allah'ın rahmetine, rızasına af ve mağfiretine, bağışlamasına, dünya ve âhiret mutluluğuna, yüzlerin ağarmasına sebeb olur.

    Tefrikanın sonucuysa; Allah'ın azabı, lâ'neti, yüzlerin kara çıkması, kararması, Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in o gibilerden uzaklaşmasıdır.

    Bu söylenenler ayrıca, icmâ'ın kesin bir hüccet olduğuna da delildir.

    Çünkü bilginler icmâ' ettikleri zaman, Allah'a itaat ederek ve dolayısıyla O'nun rahmetine nail olarak icmâ' ederler.

    Allah'ın emretmediği hiçbir inanç, söz ve davranışla Allah'a itaat edilmiş olmaz ve O'nun rahmeti kazanılamaz.

    Eğer onların icmâ' ettikleri söz veya fiil, meselâ Allah'ın emretmediği birşey olsa bu, ne Allah'a itaattir, ne de O'nun rahmetine sebeb olur.

    Ebûbekr Abdülâzîz, "Tenbîh" adlı kitabının başında aynı şeyleri ifade ederek bu inceliğe işarette bulunmuştur.


    İbn Teymiyye Külliyatı 1

  2. #2
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Velî ve Keramet


    Allah'ın velî kulları mü'min, muttaki kişilerdir;

    Onların kerameti de, şirk, bid'at ve günahkârlığın değil, îman ve takvalarının bir sonucudur.

    Evliyanın ileri gelenleri bu kerametleri din için bir delil olarak, ya da müslümanların bir ihtiyacından dolayı kullanırlar.

    Vasat durumda olanlar bâzan mubah hususlarda da keramet gösterirler.

    Ama günâh durumlarda keramete başvuran kimse, kerametin sebebi îman ve takva dahi olsa, nefsine zulmetmiş, Rabbinin hududuna tecavüzde bulunmuştur.

    Bir kimse düşmanla cihâd edip ganimet elde etse, sonra da bu ganimeti Şeytan'a itaat yolunda sarfetse, sâlih bir amel sebebiyle kazanmış olduğu halde bu mal, Şeytan'a itaat yolunda sarf edildiği için, onun üzerine vebaldir.

    Peki bu durumda, bir de, harikulade hallerin nedeni, başka küfür, isyan ve günahkârlıklara da sevkeden küfür, isyan ve günahkârlık ise buna ne demek lâzım?!

    İşte bu sebeple, bu kimselerin ileri gelenleri, kendi içlerinden bir çoklarının müslümanlıktan çıkmış bir durumda öldüğünü itiraf etmişlerdir. Bu meselelerin uzun uzun açıklanmasını başka bir bölüme bırakalım.

    Burada demek istiyoruz ki: putların yanında gaybe ait bilgilerin, herhangi bir ihtiyacın giderilmesini sağlayan şeylerin, bunlara benzer vesâirenin haber verilmesi tarzında duydukları ya da gördükleri şeyler, müşrikleri sapıklığa düşüren sebeplerin en önemlilerindendir.

    Bu kişilerden birisi kabrin yarılıp içinden nûrânî şimali bir şeyhin çıktığını, kendisini kucakladığını veya kendisiyle konuştuğunu gözleriyle gördüğü zaman, sanır ki bu çıkan, orada medfûn olan peygamber veya şeyhtir-, oysa ki kabir yarılmamıştır, şeytan bu kişiye öyle göstermiştir.

    Aynı şekilde, böyle birisine duvarın yarılıp içinden bir insan suretinin çıktığını gösterdiği gibi. Halbuki bu durumda da görünen, insan suretine bürünerek ona kendisini duvardan çıkmış gibi gösteren Şeytan'dan başkası değildir.

    Bu şeytanlar arasında kendilerinin kabirden çıktıklarını gören o kişiye "Biz kabirlerimizde durmayız; aksine herhangi birimiz kabre konulduğu andan itibaren kabrinden çıkar ve insanlar arasında dolaşırız" diyenler da vardır.

    Bu kimselerden bir kısmı, bu ölünün bir cenaze merasimine katıldığını, kendi elinden tuttuğunu ve erbabınca bilinen çeşitli şeyleri yaptığını dahi görebilir.

    Sapıklık içinde bulunanlar ya bu hususları reddedecek, ya da bunların Allah'ın velî kullarına ait kerametlerden olduğunu zannedecek, bu görünen şahsın bizzat peygamber veya bizzat sâlih bir kul veyahut da onun suretine girmiş bir melek olduğuna inanacaktır.

    "Bu, onun ruhaniyetidir, cism-i lâtifidir, sırrıdır, timsâlidir, cesede bürünmüş ruhudur..." diyenler de bulunacaktır.

    Hattâ bâzan bu kişiyi iki ayrı yerde görüp tek cismin aynı anda iki ayrı mekânda olabileceğini zannedenler de çıkacaktır; ama hiç düşünmeyecektir ki bu görüntü herhangi bir zâtın suretine girdiği zaman asla bu zâtın kendisi değildir.

  3. #3
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Yaratıklardan İstemenin Hükmü


    Kendileri için yerine getirmeleri zorunlu olmayan dünyevi ihtiyaçları yaratıklardan istemenin hükmü, istek sahibi için ne vâcib, ne de müstehabtır.

    Aksine emredilen şey, Allah'tan istemek, O'na yönelmek ve O'na tevekkül etmektir.

    Aslında halktan istemek haramdır, ama zaruret sebebiyle mubah kılınmış olup Allah'a tevekkül ederek terki daha iyidir.

    Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:

    "O halde (memur bulunduğun bir işi bitirip) boş kaldığın zaman (başka bir iş ve ibadet için) kalk. Ve yalnız Rabbine yönelip O'ndan iste." (94 İnşirah 7-8)

    Yani kesinlikle başkasına değil, yalnızca Allah'a yönel, O'ndan iste.

    Yine Allah Teâlâ buyurmaktadır:

    " Eğer onlar, Allah'ın ve Resulünün verdiklerine hoşnut olsalardı ve: "Bize Allah yeter; Allah pek yakında bize fazlından verecek, O'nun Resulü de. Biz gerçekten ancak Allah'a rağbet edenleriz" deselerdi (ya) !.." (9 Tevbe 59)

    Şu âyet-i kerime ile de vermenin Allah ve Resulüne mahsus olduğu belirtilmiştir:

    "Resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan sakınıp-korkun. Şüphesiz Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır." (59 Haşr 7)

    Ve böylece onlara, Allah ve Resulünü razı etmelerini emretmiştir.



    Yeterlilik meselesine gelince onlara:

    "Bize Allah ve Resulü yeter" demelerini değil, ama sâdece:

    "Bize Allah yeter" demelerini;

    "Biz ancak Allah'a ve Resulüne rağbet edicileriz" demelerini değil, fakat yalnız:

    "Biz ancak Allah'a rağbet edicileriz" demelerini emretmiştir.

    Şu halde yöneliş, yalnızca tek olan Allah'adır.

    Nitekim bir başka âyette şöyle buyurmaktadır:

    "Allah'a ve Resulüne itaat eder, geçmiş günahlarından dolayı Allah'tan korkar, kalan ömründe de O'ndan sakınırsa işte bunlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir" (24 Nur 52)

    Böylece itaati Allah ve Resulüne, ama korkmayı ve takvayı tek olan Zâtına mahsus kılmıştır.

    Peygamber(sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz İbn Abbâs Hazretlerine buyurmuşlardı :

    "Evlâdım, sana bazı şeyler öğreteceğim;

    Cenâb-ı Hakk'ı gözet ki, O da seni gözetsin,

    Cenâb-ı Hakk'ı gözet ki, O'nu karşında göresin.

    Bolluk ânında O'na kendini tanıt ki, sıkıntı zamanında O da seni tanısın.

    İstediğin zaman Allah'tan iste; yardım talep ettiğinde Allah'tan dile.

    Başına gelecekler konusunda artık kader belirlendi; sana zarar vermek için bütün mahlükat gayret sarfetse ancak Allah'ın sana yazdığı bir zarara sebep olabilirler.

    Rıza ile yakin üzere Allah için amelde bulunabilirsin, durma bunu yap; buna gücün yetmiyorsa hoşlanmadığın bir şeye sabır göstermende büyük hayır vardır." (İbn Hanbel 1/307)

    Bu hadîs, meşhur ve ma'rûf bir hadîstir; ancak bâzan muhtasar bir şekilde rivayet edilir.

    Bu hadîste geçen:

    "istediğin zaman Allah'tan iste; yardım talep ettiğinde Allah'tan dile" sözü Hz. Peygamber'den rivayet edilen en sahih haberlerdendir.

    İmâm Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'inde yer alan bir hadise göre Hz. Ebûbekir, elinden kırbacını düşürür, ama hiç kimseye:

    "Şunu bana veriver!" demez, aksine:

    "Dostum Resûlüllah bana insanlardan hiç bir şey istemememi emretti." derdi.

    Sahihi Müslim'de Avf b. Mâlik'ten şu hadis nakledilir :

    "Ashabından bir grup Hz. Peygamber'e biat ediyordu. Hz. Peygamber onlara önemli bir sır verir gibi hafif sesle:

    "İnsanlardan hiç bir şey istemeyiniz" dedi.

    Râvî Avf diyor ki:

    "Bu zevattan bir kısmını gördüm, ellerinden kırbaç düşüyordu da kimseye "Şunu bana bir veriverin" demiyorlardı." (Müslim, Zekât 108)

Benzer Konular

  1. Ön Yargılı Olma
    dogangunes Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 5
    Son mesaj: 12-10-2008, 05:31 AM
  2. Saygı(lı) Olma(ma)K
    SAHARAY Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 26-05-2008, 10:43 PM
  3. Eş Olma Sorumluluğu
    erkişi Tarafından Dualar Hadisler Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 17-05-2008, 09:12 AM
  4. Yorum: 3
    Son mesaj: 11-03-2008, 09:39 PM
  5. ne ol ne olma
    girdapsedef Tarafından Sohbet ve Dedikodu Foruma
    Yorum: 5
    Son mesaj: 28-09-2007, 01:43 AM
Yukarı Çık