Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 Toplam: 9

Bu kadar kafir Dururken Niçin (bizle)Tasavvufla Uğraşıyorsunuz?

islam (Müslümanlık) Kategorisi Tasavvuf Forumunda Bu kadar kafir Dururken Niçin (bizle)Tasavvufla Uğraşıyorsunuz? Konusununun içerigi kısaca ->> Hakkın yüzünü örten, en azından fulü bir görünüm veren, vehimler yumağı tasavvufun, İslâm dışılığı ortaya konurken, maruz kalınan itirazların en ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720

    Bu kadar kafir Dururken Niçin (bizle)Tasavvufla Uğraşıyorsunuz?

    Hakkın yüzünü örten, en azından fulü bir görünüm veren, vehimler yumağı tasavvufun, İslâm dışılığı ortaya konurken, maruz kalınan itirazların en başta gelenineden tağutla, şirkle, küfürle uğraşmıyorsunuz da, etliye sütlüye karışmayan, sofilerle uğraşıyor, müslümanları birbirine düşürüyorsunuz, şeklinde olandır.

    İnsaf sahibi biri için; vahdet-i vücut inancı üzerine oturan sûfi anlayıştan daha büyük tağut (tuğyan) olur mu?

    Sûfilerin baştacı ettiği eserlerde yüzlercesini bulabileceğimiz şu ifadeleri okuyarak, hangi tuğyanın daha büyük olduğunu birlikte düşünelim.

    Mutasavvıfların Şeyhül Ekber olarak tanıdığı İbni Arabi'den inciler(!):

    "Arif, Hakk'ı her şeyde gören, belki herşeyin kendisi olarak görendir,"
    "Gören de O'dur, görülen de. Alem O'nun suretidir... Allah onların kendisidir."
    "O ortaya çıkanların kendisidir..." "Görülen ve isimlendirilen her varlık O'dur."
    "Yaratıkların sıfatları O'nun için hak olduğu gibi, O'nun sıfatları da yaratılmışlar için haktır."
    "Allah'ın rablık, ilahlık, yaratma, rızık verme ve diğer bütün sıfatları yaratıklar için de haktır."
    "Emir O'ndan sana olduğu gibi, senden de O'nadır."
    "O bana hamd eder, ben O'na hamd ederim. O bana ibadet eder, ben O'na ibadet ederim."
    "O bütün kâinattır. O, vücudum, vücudu ile kaim olan tektir."
    "İnsan dediğimiz zaman bil ki, biz O'nun kendisiyiz... Hem hak, hem de halk ol, o zaman Allah ile Rahman olursun... Biz O'na bizde görünecek şeyi verdik, O da bize verdi. Böylece iş bize ve O'na bölündü."
    "Biz biz olduğumuz gibi O'yuz da. Benim iki yüzüm vardır, O ve ben..."[İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm Sh. 115-119-120]
    "Hıristiyanlar ilahlığı sadece İsa ve Annesine hasretmekle yanıldılar..."[İktibas Der., Sayı: 104-Sh. 26]
    İşte Şeyhul Ekber İbni Arabi'nin Allah inancı böyle.

    Savunulması ve tevili mümkün olmayan bu sözleri yüzünden, bir kısım mutasavvıf, -takiye babında da olsa- Arabi'yi tasvip etmediklerini.... o'nun bu konuda aşırı gittiğini, dolayısıyla diğer tasavvuf imamlarının sözlerinden delil verilmesi gerektiğini savunuyorlar.
    Bu tarz iddialara mahal vermemek için, şimdi de, diğerlerinden birkaç örnek verelim.

    Sûfilerce büyük bir itibara sahip olan, Abdulkerim el Cîlî:
    "Zatı itibariyle yüce olan Hakk'ın ortaya çıktığı her varlığa tapmak gerekir. O alemin zerrelerinde açığa çıkmıştır." diyerek Arabi'yi teyid eder.[İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm Sh. 118]


    'Enel Hakk' (Ben Allah'ım), 'Mâfi'l cübbeti illaallah' (Cübbemin içinde Allah'tan başka bir şey yoktur) diyen, Hallac-ı Mansur.

    'Subhani mâ'azama şâ'ni' (kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim. Benim şanım ne yücedir) diyen, Beyazid-i Bistami...

    (Benim şu iğreti kalıbımın içinde Allah'tan başka kimse yoktur) diyen Cüneyd-i Bağdadî[Ömer Ziyauddin Dağıstani, Fetvalar - Sh. 79]
    hep İbni Arabi gibi, vahdet-i vücud denen küfrü teyid etmişlerdir.

    Bu sebeple hiçbir sûfi'nin, vahdet-i vücud'u reddetmesi veya vahdet-i vücud olmadan da tasavvufun var olabileceğini iddia etmesi mümkün değildir. Zaten bu dinin şarileri olarak kendilerini gören yukarıda adını saydığımız zevat "Bizden sonra hiç kimse, bizim yolumuzun dışına çıkamaz" diyerek, farklı yol ve yorumların önünü kapatmışlardır.

    Bu sebeple, sıkıştıklarında, 'efendim, biz öyle anlamıyoruz... Biz tasavvuf derken şunu anlıyoruz... Biz onlara katılmıyoruz... gibi indî ve kaçamak ifadeler geçerli olmamalıdır. Zira her din, felsefe, ideoloji en sahih biçimde kendi kurucu ve koyucularından ve onların kitaplarından öğrenilir. Ve ilkeler, kurallar, tanımlar hep bu kitaplarla yapılır.
    Tasavvuf da mucitleri tarafından kurumlaştırılmış, kayda bağlanmış ve kitaplaştırılmıştır. Dolayısıyla bir sûfi'nin sıkıştığında, Vahdet-i vücud'u biz de kabul etmiyoruz... Rabıtayı, istimdadı, gaybden haber verildiğini, şeyhler'in vahiyle kitap yazdıklarını biz de İslâmi bulmuyoruz, demeye hakları yoktur. Bunlar alınırsa tasavvuftan geriye birşey kalmaz. Nerde kaldı ki takiye'yi meşru gören sûfilerin bu sözlerindeki samimiyete inanmak da zordur. Her sûfi, eğer çok acemi, çok yeni değilse vahdet-i vücud'u benimsemek zorundadır.

    Bu çarpık akide, mürid'e ürkütülmeden, uzun sürede azar-azar ve gizlenerek zerk edilir. Bu süreci temin edebilmek için de son derece şeytani ve sinsi bir yöntem uygulanır. Evvela 'şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır' [Beyazıd-i Bistamiye atf. İ. Sarmış, Tas. ve İslâm-Sh. 175]
    denerek, bir şeyh'e bağlanmadan kurtulmanın mümkün olmadığı telkin edilir. Bir şeyh edinme mecburiyetine inandırılan mürid, bu defa da, "bir ölünün gassal'a teslim olması gibi, müridin şeyhine teslim olması"[E. Özkan, Tas. ve İslam - Sh. 85] gerektiğine inandırılır. Bundan sonra da, müridin şeyh karşısında, bütün insanî onur ve haysiyetinden vazgeçmesi demek olan, şeyh-mürid ilişkilerindeki adap, talim ettirilerek tarikat adabı şöylece öğütlenir:

    'Mürid şeyhe tazim göstermeli, açık ve gizli durumlarda onu büyük tanımalıdır.'
    'Maksud'un ancak onun eliyle gerçekleşeceğine inanmalıdır.'
    'İşlediğinin zahiri haram da olsa, şeyhi'nin yaptığına itiraz etmemeli, "Niçin böyle yaptın" dememelidir. Çünkü şeyhine 'niçin' diyen kişi asla felah bulamaz.'
    'Zahiren şeyhden kötü bir durum sadır olabilir, fakat batini itibariyle o durum güzeldir.' [Muhammed Emin el-Kurdi, Tenvim'l-Kulub fi Muameleti Allami'l-Guyub, 528-531, hicri 1384, Mısır, Kitabın adında bulunan Allamu'l-Guyub niteliği bu durumda herhalde şeyhin kendisine ait olacaktır]
    Kaynak: Islam-Tr.Net - islami filmler, islami kitaplar, islami programlar, islami sohbet http://www.islam-tr.net/tevhid/11716...iyorsunuz.html

    Ahmet Dede'nin, Celaleddin Rumi hakkındaki şu sözü de şeyhin mürid üzerindeki yetki ve tasarrufunu ortaya koyması bakımından ilginçtir: 'Bugün cennete girmek onun rızasına, cehenneme girmek de onun gazabına bağlıdır� [İ. Sarmış Tas. ve İslâm Sh. 92]

    Şeyhe karşı müridin takınması gereken âdabı bir de Muhammed Emin el-Kurdî'nin "Tenvirul-Kulub" kitabından dinleyelim: Şöyle diyor:

    "Mürid, şeyhine tazim göstermeli, açık ve gizli bütün durumlarda onu büyük tanımalıdır. Maksudunun ancak onun elinde gerçekleşebileceğine inanmalıdır. Gözü başka bir şeyhe meyledecek olursa, şeyhinden mahrum olur ve feyiz ona kapanır. Şeyhin bütün tasarruflarına razı olması, ona itaat etmesi ve boyun eğmesi gerekir. Mal ve beden ile ona hizmet etmelidir. Çün*kü irade ve muhabbetin cevheri ancak bu yolla belli olur. Doğruluk ve sami*miyet ölçüsü ancak bu ölçü ile bilinir. İşlediğinin zahiri haram da olsa, şey*hinin yaptığına itaraz etmemelidir. Ona "Niçin böyle yaptın?" dememelidir. Çünkü şeyhine "Niçin?" diyen kişi asla felah bulmaz. Zahirde şeyhten kötü bir durum sadır olabilir, fakat batını itibariyle o durum güzeldir. Külli ve cüzî, ibadet ve adet olsun, bütün işlerde iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. Gerçek müridin alametlerinden biri de, şeyhi kendisine "şu fırına gir" derse girmesidir. Şeyhin durumlarını hiçbir şekilde araştırmamalıdır. Zira böyle birşey çok kişi için meydana geldiği gibi, helakine sebep olabilir. Bütün durumlarda şeyhi hakkında hüsnüzanda bulunmalıdır...
    Kaynak: Islam-Tr.Net - islami filmler, islami kitaplar, islami programlar, islami sohbet http://www.islam-tr.net/showthread.php?t=11716
    Bereketini kazanması için ikamette ve yolculukta, bütün işlerinde şeyhi*ni kalbinden çıkarmamalıdır. Dünya ve ahiretle ilgili elde ettiği bütün bere*ketlerin kendisine şeyhinden geldiğine inanmalıdır... Testerelerle bile kesil*se, şeyhinin bir sırrını açmamalıdır. Şeyhinin gönlünün meylettiğini sezdiği bir kadınla evlenmemeli ve şeyhinin boşadığı yahut ondan dul kalan bir ka*dınla asla evlenmemelidir. Şeyhin sevdiği kişilerle oturmalı, sevmediği kişi*lerle oturup kalkmamalıdır. Kendisine iltifat etmemesine ve kendisinden yüz çevirmesine sabretmeli, falan için şöyle böyle yaptığı halde niçin bana böyle yapmıyor, dememelidir. Şeyh için hazırlanmış olan yere oturmamalı izni olmadan herhangi bir konuda ona ısrar etmemeli, yolculuğa çıkmamalı evlenmemeîi ve önemli bir iş yapmamalıdır.
    (M. Emin Kurdî, Tenviru'l-Kıılub fj Muameleti Allami'l-Ğuyub, 528-531. Basım yeri yok. Fıkıh ve Tasavvuf bölümleri ayrı kişiler tarafından Türkçeye çevrilmiş. Birinci bölüm Eser Neşriyat tarafından, ikin*ci bölüm ise Konya'da yayınlanmıştır.)
    [Prof. İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam Sh. 319]




    Tasavvuf kültüründe ve şeyh-mürid sisteminde müridin şahsiyeti olabil*diği kadar yokedilmesine karşın, şeyh yüceltilmekte, kutsallaştırılmakta ve kendisine bir nevi tanrısal özellikler verilmektedir. Bunun bir örneğini Me-nakibu'l-Arifin kitabında görüyoruz. Eflaki anlatıyor:

    "Sultan Veled buyurdu ki: Birgün babam medresede bilgiler saçıyordu. Bu arada: Gerçek mürid, kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir (dedi). Öyle ki bir adam Beyazıd'in müridlerinden birine:
    "Bir adam Beyazıd'ın müridlerinden birine: Şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi diye sordu.
    Mürid: şeyhim, dedi.
    Sonra Ebu Bekir mi büyük senin şeyhin mi? diye sordu, yine Şeyhim dedi.
    O birer birer bütün sahabeyi saydıktan sonra Muhammed mi büyük şeyhin mi? dedi. Yine Şeyhim büyüktür dedi.
    En sonunda Tanrı mı büyük senin şeyhin mi? diye sordu. Ben tanrıyı şeyhimde gördüm, şeyhimden başka birşey tanımam.' dedi.
    Başka bir müride de Tanrı mı büyük şeyhin mi? diye sordular. O da 'bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur' dedi.
    Yine müridlerden bir diğeri de: 'Bu iki büyükten daha büyük biri lazım ki bu farkı ortaya koysun' demiştir"
    (Ahmed Eflaki, Menakibu'l-Arifin, 1/310-311. Hürriyet Yayınları, İstanbul 1973)
    [Prof. İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam Sh. 321]

    Bu gibi şeytanı söz ve telkinlerle eli-kolu bağlanan mürid'e vahdet-i vücud herzesini yutturmaktan daha kolay ne olabilir?


    KAYNAK

  2. #2
    - Çevrimdışı
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864
    Tasavvufun tanımı hakkında Ehli sünnet alimleri neler buyurmuş buyurun birlikte inceleyelim.



    ABDULLAH BİN MUHAMMED MÜRTEİŞ "rahmetullahi aleyh" hazretleri buyurdular ki:

    "Kul, Allahü teâlânın sevgisini, Allahü teâlânın sevmediklerine düşman olmakla kazanır. Allahü teâlânın sevmedikleri ise, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsidir."

    "Tasavvuf güzel ahlâktır. Bu da üç kısımdır: Birincisi, Hakk ile beraber olmak yâni Allahü teâlânın emirleine uymak ve bu hususta gösterişten uzak durmaktır.

    İkincisi halk ile beraber olmak. Bu da büyüklere karşı saygı ve edeb, küçüklere karşı şefkat, emsallere ise insaflı ve âdil davranmakla olur.

    Üçüncüsü nefse sâhib olmak. Bu ise nefsin boş isteklerine, hevâ, hevese ve şeytana uymamakla olur. Kim bu üç husûsu nefsinde doğru bir şekilde tatbik ederse güzel huylulardan olur."

    "Tasavvuf tamâmen ciddiyettir. Şaka nevinden olan herhangi bir şeyi ona karıştırmayınız."

    "Kul ne ile muhabbete nâil olur? diye sorulunca; "Allahü teâlânın evliyâsına dost olmak, düşmanlarına da düşman olmakla."

    "Kalbin, Allahü teâlâdan ve O'nun dostlarından başkasına meyletmesi, o kalbin hasta olduğuna işârettir."


    -----------------------------------------------------------------------------------------


    Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile ve söz anlaşılmaz.

    Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.

    Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir. Birkaçı şöyle:

    Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir.

    Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden kaçmaktır.

    Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı ile daha yükseklere çıkanlar da olur.

    Tasavvuf, fâni olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaktır.

    Tasavvuf, İslam ahlakı ile süslenmektir.

    Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.

    Tasavvuf, baştan başa edeptir, tamamen edepten ibarettir.

    Tasavvuf, kadere rızadır.

    Tasavvuf, Hak teâlâya inkıyaddır, kayıtsız şartsız teslimiyettir.

    Tasavvuf, emeli bırakıp amele devam etmektir.

    Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktır.

    Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu yapan, vasıl olmuş, yani maksada kavuşmuştur.

    Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.

    Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.

    Tasavvuf, ızdırap çekmektir. Sükun ve rahatlıkta, tasavvuf olmaz. Yani, aşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkası ile rahat etmemesi gerekir.

    Tasavvuf, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, evliyanın kalblerine gelen bilgilerdir.

    Tasavvuf, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını anlamaktır ve dine uymakta kolaylık ve lezzet hasıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.

    Tasavvuf, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir.

    Tasavvuf, Allahü teâlâyı, görür gibi ibadet etmektir.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Allahü teâlâyı görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]

    (Bir kimse, iki salih komşusundan nasıl utanıyorsa, gece gündüz, kendisi ile beraber olan iki melekten de öyle utanmalıdır!) [Beyheki]

    Allahü teâlânın gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? Yanındaki iki meleğin, günah ve sevapları tespit etmekle görevli olduğunu yakînen bilen kimse, kötü işler yapabilir mi?

    Tasavvufun yediyüzden fazla tarifi yapılmıştır. Hepsinin özü ehemmi, mühimme tercihtir. Yani çok önemli işi, önemli işten önce yapmaktır.

    Ağlayan bir kimse görsek, hangi üzücü şeyin bu kimseyi ağlattığını bilemeyiz. Eğer ayağına diken battığı için ağlıyorsa, diken bize batmadığı için, ona verdiği ızdırabı anlayamayız. Bir delinin, ne için güldüğünü bilemeyiz. (Şunun için gülüyorum) dese bile, o hadise deliye tesir ettiği gibi bize tesir etmez. Aşığın hâli bir başkadır. Tasavvuf da böyle bir hâl işi olduğu için biz bilemeyiz.

    Tasavvufta makamlar
    Tasavvuf erbabından Mevlana Abdurrahman Cami hazretleri buyuruyor ki:
    Tasavvufta, makamların sonuna varan mutasavvıflar iki çeşittir:

    Birincisi, Peygamber efendimiz aleyhisselamın izinden giderek, kemale erdikten sonra, insanları irşad için halk derecesine indirilmiş irşad ehli olanlardır.

    İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp insanların yetişmesi ile vazifeli olmayanlardır. Bunlara evliya denir.

    Tasavvuf yolunda yürüyenler de iki kısımdır:

    Birincisi, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, yalnız Onu ister. [Yunus Emre’nin, "Bana seni gerek seni" demesi böyledir.]

    İkincisi de Cenneti isteyen taliblerdir.

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
    (Tasavvuf ehlindeki haller ve marifetler, muhabbetin fazla olmasından hasıl oluyor. Allahü teâlânın sevgisi, bu büyükleri o kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hatırlarına gelmiyor. Başka bir şey görmüyorlar. İster istemez, sevgi sarhoşluğu ile, üzerlerini bu halin kaplaması ile, başka şeyleri yok biliyorlar. Allahü teâlâdan başka bir şey görmüyorlar. [Hallac-ı Mansur’un "Enel-hak" demesi gibi.] Bu hallerin ve marifetlerin ötesinde başka kemaller ve üstünlükler vardır ki, o, kemalatın yanında bu haller ve marifetler, okyanus yanında bir damla gibidir.)

    Tasavvuf, Yahudi veya Yunan filozoflarının uydurması değildir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Resulullah efendimizden gelmektedir. Bunların isimleri sonradan konulmuştur. Resulullahın, Peygamber olduğu bildirilmeden önce, kalble zikrettiği muteber eserlerde yazılıdır.

    Zikir ve nefs muhasebesi, Resulullah ve Eshab-ı kiram zamanında da vardı. Hicri 2. asır sonlarında, Ehl-i sünnetten, kalblerini gafletten koruyanların ve nefslerini Allah’a itaate kavuşturanların bu hallerine Tasavvuf ve kendilerine Sofi ismi verildi. Kendine ilk defa sofi denilen zat, Ebu Haşim Sofidir.

    Tasavvuf, İslam ahlakı ile ahlaklanmak için gereken bilgileri öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, ruhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretir, kalb hastalıklarının alametleri olan kötü işlerden uzaklaştırır, Allah rızası için güzel iş ve ibadet yapmayı sağlar. Zaten dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra buna uygun iş ve ibadetin Allah rızası için yapılmasını emreder. Kısaca din, ilim, amel ve ihlastan ibarettir.

    İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:
    Fıkhı öğrenmeden tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate kavuşur. (Merec-ül bahreyn)

    Kalbin, kötü huylardan temizlenmesi için, Allah için olmayan her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak gerekir. Bu yolda ilerlemek Peygamberlerin ahlakındandır.

    Kötü sıfatlar, cahillik, öfke, riya, kin, haset, kibir, ucup cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplamaktan korkmak, suizan, övünmek gibi şeylerdir.

    Güzel huylar, ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi güzel işlerdir.
    Kötü sıfatlardan kurtulmak ve güzel huylarla süslenmekle kalb temizlenmiş olur.

    Huzura kavuşmak için
    Dünya ve ahiret iyiliklerine, rahat ve huzura kavuşmak için birinci olarak doğru bir iman sahibi olmak gerekir. Doğru bir imana kavuşmak için, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek ve inanmak gerekir.

    İkincisi, insanların saadeti için gereken şey, dinin emir ve yasaklarını öğrenmektir. Dinimizde bildirilen helalı, haramı ve diğer hususları öğrenmek ve buna uygun hareket etmektir.

    Üçüncüsü, kalbin kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesidir. Nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerleştirmek için, tasavvuf âlimlerinin eserlerini okuyup amel etmek gerekir.

    Bir kimse doğru imana kavuşur, dinin emirlerini seve seve yerine getirirse enbiyaya, evliyaya ve melaikeye benzer ve onlara yaklaşır. Aynı cinsten olan şeyler, birbirini çektiği gibi onlar tarafından yanlarına çekilir. Çok büyük bir mıknatısın bir iğneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekip Cennete kavuşmasına sebep olurlar.

    Manen yükselmek dünya ve ahiret saadetine kavuşmak bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, yani benzinidir. Tasavvufun iki gayesi vardır: Birincisi, imanın yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz.

    Allahü teâlâ buyurdu ki:
    (Kalblere imanın yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.) [Rad 28]

    Zikir, her işte, her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, Onun rızasına uygun iş yapmak demektir.
    İkinci gayesi, ibadetlerde kolaylık, lezzet hasıl olması için, nefsten doğan sıkıntıların giderilmesidir. İbadetleri kolaylıkla, seve seve yapmak ve günah olan işlerden de nefret edip uzaklaşmak, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür.

    Evliyalığa kavuşturan yol tasavvuftur

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

    İslam dininin bir sureti, bir de hakikati, özü vardır. Sureti, önce iman etmek, sonra, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. İslam dininin suretine kavuşanların nefsi emmareleri inkârda ve isyan etmektedir. Bunların imanı, imanın suretidir. Kıldıkları namaz, namazın suretidir. Oruç ve başka ibadetleri de böyledir. Çünkü, nefs-i emmare, insan varlığının temelidir. Herkes (Ben) deyince, nefsini göstermektedir. İşte, bunların nefsleri iman etmemiş, inanmamıştır. Böyle kimselerin imanları ve ibadetleri hakiki, doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, yalnız surete kavuşmayı kabul buyurmuştur. Bunları, razı olduğu Cennetine sokacağını müjdelemiştir. Yalnız kalbin inanmasını kabul buyurması, nefsin inanmasını da şart koşmaması, Onun büyük ihsanıdır.

    Evet, Cennet nimetlerinin de, hem suretleri, hem hakikatleri vardır. İslam dininin suretine kavuşanlar, Cennetin suretinden pay alacaklardır. Dünyada, İslam dininin hakikatine kavuşanlar, Cennetin hakikatine kavuşacaklardır. Surete kavuşmuş olanlarla hakikate kavuşmuş olanlar, Cennetin aynı bir meyvesini yiyecek. Fakat, herbiri başka tat alacaktır. Resulullah efendimizin mübarek zevceleri Cennette, Resulullahın yanında olacak, fakat duydukları lezzet başka olacaktır. Eğer, başka olmasaydı, bu mübarek zevcelerin, bütün insanlardan [peygamberlerden] daha üstün olmaları lazım gelirdi. Her üstün olan kimsenin zevcesinin de, bunun gibi üstün olması gerekirdi. Çünkü zevceler, Cennette zevclerinin yanında olacaktır. İslam dininin suretine kavuşanlar, buna uydukları zaman, ahirette kurtulabileceklerdir. Buna uyanlar, umumi evliyalığa, yani Allahü teâlânın rızasına, sevgisine ermiş demektir. Bununla şereflenen, tasavvuf yoluna girebilecek, (Vilayet-i hassa) denilen özel evliyalığa kavuşabilecek kimse demektir. Bunlar, nefs-i emmarelerini itminana ulaştırabilirler. Şunu iyi bilmelidir ki, bu vilayette, yani İslam dininin hakikatinde ilerleyebilmek için, İslam dininin suretini elden bırakmamak lazımdır.

    Tasavvuf yolunda ilerlemek, Allahü teâlânın ismini çok zikretmekle olur. Bu zikir de, İslam dininin emrettiği bir ibadettir. Zikretmek, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde övülmüş ve emredilmiştir. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, İslam dininin yasakladığı şeylerden sakınmak şarttır. Farzları yapmak, insanı bu yolda ilerletir. Tasavvuf yolunu bilen ve yolculara önderlik edebilen bir Rehber [Mürşid] aramak da, İslam dininin emrettiği bir şeydir. Maide suresinin 35. âyetinde, (Ona kavuşmak için vesile arayınız) buyuruldu. (Vesile, insan-ı kâmil demektir). Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, İslam dininin sureti de, hakikati de lazımdır. Çünkü, evliyalık üstünlüklerinin hepsi, İslam dininin suretine uymakla ele geçer. Peygamberlik üstünlükleri de, İslam dininin hakikatinin meyveleridir. Her üstünlükte Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymak lazımdır.

    Evliyalığa kavuşturan yol tasavvuftur. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, Allah’tan başka her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak lazımdır. Allahü teâlânın ihsanı ile, kalb hiçbir şeyi görmez olursa, (Fena) denilen şey hasıl olur. (Seyr-i ilallah) tamam olur. Bundan sonra, (Seyr-i fillah) denilen yolculuk başlar. Böylece, (Beka) denilen şey hasıl olur ki, aranılan da budur. İslam dininin hakikati buradadır. Buna kavuşan zata (Veli) denir ki, Allahü teâlânın razı olduğu, sevdiği kimse demektir. Burada (Nefs-i emmare) mutmainne olur. Nefs, küfürden kurtulup, Allahü teâlânın kaza ve kaderinden razı olur. Allahü teâlâ da, ondan razı olur. Kendini anlar. Büyüklük, kendini beğenmek hastalığından kurtulur.
    (2/50)



    Tasavvuf ehli müctehid idi
    Sual: Tasavvuf büyüklerinin bir mezhebe bağlanmadıkları, mutlak müctehid oldukları söyleniyor. Böyle bir şey var mıdır?
    CEVAP
    Tasavvuf büyüklerinin hiçbiri, dört mezhepten ayrılmamıştır. Dört mezhepten ayrılmak, İslamiyet'ten ayrılmak olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi kemale gelmeden önce bir fıkıh âliminin mezhebinde idi. Mesela Cüneydi Bağdadi, Süfyan-ı Sevrinin mezhebinde idi. Abdülkadir-i Geylani, Hanbeli; Ebu Bekri Şibli, Maliki; İmam-ı Rabbani; Hanefi, Harisi Muhasibi Şafii idi. Zamanla mezhepte mutlak müctehid olanlar oldu. Mezhepte mutlak müctehid, dört mezhebin imamları gibi müstakil müctehid değildir.

    Tasavvuf ehlinin mezhebi yoktur demek, mezheplerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evla olanı, ihtiyatlı olanı yapar demektir.

    Tasavvufun yüksek derecesine varmış olan arif-i kamiller, zevk ve vicdan ile ictihad sahibi olurlar. Helal olan şeyleri, güzel kokuları ile, haramları da, habis kokuları ile anlarlar. Bir Arif-i kamilden feyiz almadıkça, ictihad derecesine yükselmek mümkün değildir. Bu dereceye yükselen Velinin, bir mezhebi taklit etmesine lüzum kalmaz. Onların Hanefi, Şafii olduklarını söylemeleri, bu dereceye yükselmeden önce taklit etmiş oldukları mezhepleridir. (Mizan-ül-kübra)

    Dört mezhepteki fukaha yedi derecedir:

    1- Müctehidi fiş-şer: Mutlak ve müstakil müctehiddir. Dört mezhebin imamları böyledir.

    2- Müctehidi fil-mezhep: Mezhebde mutlak müctehiddir. Müntesib müctehid de denir. İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed gibi. İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi.

    3- Müctehidi fil-mesail: Bunlar meselede müctehiddir, mezhebinin delillerini bilir. Ortaya yeni çıkan meselelerin hükümlerini bulurlar. Tahavi, Kerhi, Halvani, Serahsi, Pezdevi, Kadıhan gibi derin âlimler bu tabakadandır.

    4- Eshabı tahric: Bunlar müctehid değildir. Mücmel sözleri ve mübhem hükümleri açıklarlar. Ebu Bekr Ahmed Razi bu tabakadandır.

    5- Eshabı tercih: Rivayetlerin sıhhat derecelerini, sahih, evla olanları seçerler. Kuduri ve Hidaye sahibi böyledir.

    6- Eshabı temyiz: Kuvvetli, zayıf, zahir ve nadir haberleri birbirlerinden ayıran mukallid âlimlerdir. Kenz, Muhtar, İhtiyar, Vikaye kitaplarının sahipleri böyledir. Bunların kitaplarında zayıf rivayet olmaz. (Ümmetimden hak üzere olan âlimler, Kıyamete kadar bulunur) hadis-i şerifinde bildirildiği gibi, bu tabakadaki âlimler kıyamete kadar bulunurlar ve hakkı batıldan ayırırlar.

    7- Mukallid: Bunlar, öteki tabakalarda bulunan alimlerin kitaplarından doğru nakil yapabilen âlimlerdir. Bunlar, meşakkat olmadıkça, mezhebe muhalif fetva veremezler. Tahtavi, İbni Abidin ve Dürr-ül-muhtar sahibi bunlardandır. (Mecmuai Zühdiyye)



    Tasavvufun çıkışı
    Sual: Vehhabiler ve bunlara aldanan bazı bid’at ehli, evliyanın yolunu yani tasavvufu, tarikatı kastederek, bunların sonradan çıktığını, bid'at olduğunu söylüyorlar. Tasavvufun dinimizdeki yeri nedir?
    CEVAP
    Bu hususta Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:

    Zahirdeki kemalatın ve manevi makamların hepsi Resulullah efendimizden gelir. Zahirdeki kemalata, yükselmeye sebep olan emirlerini, yasaklarını bizlere din âlimleri bildirdi. Kalbin, ruhun temizlenmesine yarayan gizli bilgileri ve kalb işlerini tasavvuf büyükleri bize ulaştırdı. Kalbe ve bedene yarayan bilgilerimizin hepsi Resulullahtan gelir.

    Hazret-i Ömer vefat edince, oğlu Hazret-i Abdullah, (İlmin onda dokuzu gitti) buyurdu. Bazılarının bu söze şaştığını görünce, (Dediğim ilim, herkesin bildiği abdest ve gusül gibi bilgiler değil, Allahü teâlâyı tanıtan bilgilerdir) buyurdu.

    Tasavvuf, Resulullahın yolunu gösterir. Tasavvuf büyükleri, kendi hocaları vasıtası ile Resulullaha bağlanmıştır. O büyüklerin çalışma usulleri, sonradan uydurulmuş şeyler değildir. Fena, beka, cezbe, süluk, seyr-i ilallah ve benzerleri gibi isimler, sonradan verilmiş ise de, bu isimlerin bildirdikleri şeylerin hepsi Resulullah efendimizden gelmektedir.

    Nefahat kitabında bildirildiği gibi, fena, beka gibi isimleri ilk bildiren zat, Ebu Said-ül Harraz’dır. Zikir de, Resulullahtan gelmiştir. Resulullah efendimiz, peygamber olduğu bildirilmeden önce, mübarek kalbi ile zikretmiştir. Resulullahın çok zaman sükut ettiği, sessiz, düşünceli durduğu; dost, düşman her tarihçinin kitabında yazılıdır. Bu halde bulunmak, isimleri sonradan çıkan şeylerin Resulullahta da bulunduğunu göstermektedir. Bu isimler, hadis-i şerifleri açıklamak için konulmuştur. Mesela tefekkür; fikri, bâtıldan hakka doğru çevirmek olup, (Az bir zaman tefekkür etmek, bin sene nafile ibadet yapmaktan daha faydalıdır) hadis-i şerifinden alınmıştır.

    Eğer, (Tasavvuftaki usuller, vazifeler, kazançlar Resulullahtan gelmiş olsaydı, ayrı ayrı tasavvuf yolları ve tasavvuf sarhoşluğu, dine uygun görünmeyen şeyleri söylemek olmazdı) denirse, böyle değişik sözler ve hâller, insanların istidatlarının, başka başka olmasından ileri gelmektedir. Resulullahtan gelen nisbette, feyzde ve tesirde hiç değişiklik yoktur. Bunun çeşitli insanlara, çeşitli mizaçlara tesiri başka başka olmaktadır. Bir insanın bile çeşitli zamanlardaki hâli, mizacı başka başka oluyor.

    Bütün kemalat, Resulullahtan gelmektedir. Fakat herkesin yaratılışına, hazırlığına göre, başka başka tesir etmektedir. Resulullah efendimiz hayatta iken de, herkesin istidadına göre konuşur, mana ve esrarı başka başka sunardı. Resulullah efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir’e ince bilgiler anlatırken, yanlarına Hazret-i Ömer gelince, sözü değiştirdi. Sonra Hazret-i Osman gelince, sözü daha da değiştirdi. Hazret-i Ali geldi, başka türlü anlatmaya başladı. Çünkü, her birinin istidadı başka başka idi. (5/59)

    Lâ ilâhe illallah demek
    Tasavvufta en çok, Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesi söylenir. (Sözlerin, zikirlerin efdali, en faydalısı, lâ ilâhe illallah demektir) hadis-i şerifi güneş gibi her yerde ışık salmakta iken, bunu söylemek, sonradan meydana çıkmış denilebilir mi? Tasavvuf demek, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak demektir.

    O halde, tasavvuf zaman-ı saadette yok idi, sonradan meydana çıktı, diyen kimse, sünnet-i seniyyeyi yıkmak isteyen bir İslam düşmanı değilse; menfaat sağlamak, cahilleri aldatmak için şeyhlik perdesi altında İslam’a yakışmayan kötülükleri yapanları anlatmak istiyordur. Böyle tasavvufçular ne kadar çok kötülense yeridir. Bu kötü kimseler, Müslüman göründükleri için, Müslümanlık kötülenebilir mi? Talebesine kötülük yapan öğretmen var diye, öğretmenlik mesleğine kötü damgası basılabilir mi? Evet, bazı cahiller, ahlaksızlar [ve misyonerler] şeyh şekline girdi. Tasavvuf adı altında her kötülüğü yapanlar oldu. Fakat bunlara bakarak, Resulullahın sünnetine yapışan, her kötülükten sakınan Allah adamlarına dil uzatmak pek yanlıştır.

    Tasavvuf ehli buyuruyor ki: İyi olan da, kötü olan da, iyilik yapabilir. Kötülük yapmamak ise, ancak Allah adamlarının özelliğidir. Sıddıklar günah işlemez. (Mektubat-ı Masumiye 2/106)

    Allahü teâlâya kavuşmak, Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlâyı tanımak, Allahü teâlâyı sevmek, feyz almak, nurlanmak, ârif olmak, ilm-i bâtın sahibi olmak gibi şeyler, hep kalb ile olur. Bunlara akıl eremez, anlayamaz. Allahü teâlâ, her şeye kavuşmak için bir sebep yaratmıştır. Bir şeye kavuşabilmek için, o şeyin sebebine yapışmak lazımdır. Bildirdiğimiz şeylere kavuşmanın sebebi, kalbi masivadan temizlemektir. Mahlukların varlığını, sevgisini kalbden çıkarmaktır. Buna, (Fena-i kalbi) denir. Kalb, Allah’tan başka her şeyi tam unutursa, yukarıda bildirdiğimiz şeyler, kendiliğinden kalbe dolar. Kalb, görülmeyen, tutulmayan bir şeydir. Yani madde değildir. Yer kaplamaz. Yürek dediğimiz et parçası ile ilgisi vardır. Aklın, dimağ [Beyin] ile olan ilgisi gibidir. Bir şişeye hava sokmak için uğraşmak lazım değildir. Sıvıyı boşaltmak lazımdır. Şişedeki sıvı boşaltılınca, hava kendiliğinden girer. Kalb de böyledir. Mahlukların sevgisi, hatta düşünceleri kalbden çıkarılınca, Allah sevgisi, feyz, nur, marifet, kendiliğinden kalbe gelir. Kalbi mahluklardan temizlemeye sebep de, Ehl-i sünnet itikadı, haramlardan sakınmak, farzları ve nafile ibadetleri yapmaktır. Nafile ibadetlerden, tesiri en çok ve süratli olanı, zikir yapmak ve Allahü teâlânın Velilerinden biri ile beraber bulunmaktır.

    Feyz almak için, bu feyze kavuşmuş olan salih bir kimseyi bulmak, onu sevmek, onun yanında yetişmek lazımdır. Vehhabi Feth-ül mecid kitabı da, bunun lazım olduğunu bildiriyor. 335. sayfasında, (Allahü teâlâyı sevmeye kavuşturan on sebepten dokuzuncusu, Allah’ın sadık olan sevenlerinin yanında bulunmaktır. Onların sözlerini dinleyip faydalanmaktır. Onların yanında az konuşmaktır) diyor. Böyle salih kullara Mürşid-i kâmil veya Rehber denir.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Her şeyin bir kaynağı vardır. Takvanın kaynağı, âriflerin kalbleridir.) [Taberani]

    (Salihleri anmak, günahları temizler.) [Deylemi]

    (Âlimin yanında bulunmak ibadettir.) [Deylemi]

    (Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.) [Deylemi]

    (Zikir, sadakadan daha faydalıdır.) [ibni Hibban, Beyheki]

    (Zikir, nafile oruçtan daha hayırlıdır.) [Deylemi, Beyheki]

    (Her hastalığın şifası vardır. Kalbin şifası, Allahü teâlâyı zikretmektir.) [Deylemi, Beyheki, Münavi]

    (Derecesi en yüksek olanlar, Allahü teâlâyı zikredenlerdir.) [Beyheki]

    (Allahü teâlâyı çok zikredeni, Allahü teâlâ sever.) [Beyheki]

    Tasavvuf, zikretmek ve ârifleri hatırlamak, onları sevmek ve Resulullahın yoluna yapışmaktır. Bu ve benzeri hadis-i şerifler ve bunların çıkarılmış oldukları âyet-i kerimeler, tasavvufu emretmektedir. Böyle tasavvuf kötülenebilir mi?


    Ledün ilmi okuyarak öğrenilmez
    Sual: Ledün [bâtın] ilmini nasıl öğrenirim?
    CEVAP
    Ledün ilmi veya ilm-i ledün, okuyarak öğrenilmez. Allahü teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen, ilahi sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar, hadiselerdeki gizli sırları ve hikmetleri bilir. Kur'an-ı kerimde, (Kehf) suresinde bu husus açıkça bildirilmiştir.

    Sual: Bâtın ilmi diye bir ilim yoktur. Arapça batn, karın yani insanın içi demektir. Buna dalak, ciğer, bağırsaklar ve pislik dahildir. Bu bakımdan bâtın ilmi veya bâtıni ilim diye bir ilimden bahsetmek yanlıştır. Bâtın ilmi varsa, Kur’an ve Sünnetten delil verebilir misiniz?
    CEVAP
    Her kelimenin tek manası olmaz. Bâtın kelimesi de öyledir. Bâtın esma-i hüsnadan, yani Allahü teâlânın isimlerindendir. Kur’an-ı kerimde mealen, (O evveldir, âhirdir, zâhirdir ve bâtındır, O, her şeyi bilendir) buyuruluyor. (Hadid 3)

    Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
    (Din bilgisi iki kısımdır: 1- Kalbde olan faydalı ilimler. 2- Dil ile anlatılan zahiri ilimler.) [Hatib, Süyuti]

    (Elbette Kur’anın zahiri ve bâtıni manası vardır.) [İbni Hibban]

    (Bâtın ilmi, Allahü teâlânın esrarından bir sır, hikmetlerinden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır.) [Deylemi, Süyuti, Münavi]

    (Zahir ve bâtın ilminde âlim olanlar, enbiyanın vârisleridirler.) [M. Nasihat]

    (Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidir. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir.) [M. Nasihat]

    Taha suresinin (Rabbim ilmimi arttır de) mealindeki 114. âyeti, bâtın ilminin artmasını istemek olduğu tefsirlerde bildirilmektedir.

    Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
    İmam-ı Malik buyurdu ki:
    (İlmi zahire malik olan, ilmi bâtına kavuşabilir. Zahir bilgisi olan kimse, ilmi ile amel ederse, Allahü teala, ona bâtın bilgisi ihsan eder.)

    Ali bin Muhammed Vefanın ârifane sözlerine şaşırıp kalan imam-ı Ömer Bülkini, bunları nereden öğrendin deyince, Bekara suresindeki, (Allah’tan korkun! Allahü teâlâ, kendinden korkanlara bilmediklerini öğretir) mealindeki 282. âyeti okudu.

    Ebu Talibi Mekki buyurdu ki:
    (İlm-i zahir ile ilm-i bâtın, birbirlerinden ayrılmazlar. Beden ile kalbin birlikte bulunması gibidirler. Bâtın ilimleri, arifin kalbinden kalblere akar.)

    (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) hadis-i şerifi ile bildirilen âlimler, bildikleri ile amel eden, takva sahibi olan, Peygamberlerdeki ilimlerin hepsine kavuşan hakiki âlimlerdir.

    İmam-ı Münavi, imam-ı Gazali’den naklen bildiriyor ki:
    Ahiret bilgisi iki türlüdür: Biri keşifle hasıl olur. Buna İlmi mükaşefe [İlmi bâtın] denir. Bütün ilimler, bu ilme kavuşmak için sebeplerdir. İkincisi İlmi muameledir. İlmi bâtından nasibi olmayanın imansız gitmesinden korkulur. Bundan nasip almanın en aşağısı, bu ilme inanmaktır. Bid’at ehline bâtın ilmi nasip olmaz. Bâtın bilgisi, temiz kalblerde hasıl olan bir nurdur. (Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidirler. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir) hadis-i şerifi, bâtın ilimlerini göstermektedir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını doğru yapabilmek için herkese lazım olan İlmi hâl bilgileri öğrenilip amel edilince, ilmi bâtın hasıl olabilir. (Hadika)

    Kur’an-ı kerimden iki kıssa
    Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki: İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyorlar. İbni Arabi, Abdülkadir Geylani, Mevlana Celaleddin Rumi, Seyyid Ahmed Bedevi, imam-ı Şarani ve imam-ı Busayri gibi tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan Muhammed aleyhisselamın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bid’at ehli ve sapık denir. (Hadika)

    Süleyman aleyhisselam, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi bâtın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40)

    [Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]

    Kehf suresinde ledün [bâtın] ilmi hakkında bahsedilen kıssa özetle şöyledir:
    Hazret-i Musa, “Ya Rabbi, bâtın ilmini bilen zatı nerede bulurum?” diye sordu. Allahü teâlâ da, “Ya Musa, yola çık, çantana koyduğun balık canlanıp denize gittiği yerde, onu bulursun” buyurdu. Hazret-i Musa, Hazret-i Yuşa ile yola çıktı. Bir pınarın yanına geldiler. Bu pınar âb-ı hayat idi. Bu suya dokunan ölü canlanırdı. Bu sudan bir damla balığa değince, balık canlanıp denize gitti.

    Hazret-i Musa, denilen yerdeki zatı görüp ona, “Bana bâtın ilmini öğretir misin?” dedi. O zat, “Allahü teâlânın bana öğrettiği ilmin hepsini sen bilmezsin. Bu yüzden de yaptıklarıma sabredemezsin” dedi. Hazret-i Musa, “İnşallah beni sabredenlerden bulursun” dedi. O zat, “Ya Musa, tuhafına gitse de, yaptıklarımdan bana bir şey sormayacaksın” dedi.

    O zat, ücretsiz bindikleri gemiyi delince, günahsız çocuğu öldürünce ve bir duvarı ücretsiz yapınca Hazret-i Musa sebebini sordu. O zat, “Gemiciler on kardeşti. Geminin kazancı ile geçiniyorlardı. Bir derebeyi, sağlam gemileri gasp ediyordu. Bu geminin arızalı olduğunu duyunca almaktan vazgeçecekti. Biz de iyiliğe iyilik ettik. Günahsız çocuğun ana babası salih idi. Çocuk büyüyünce, küfre zorlayıp ana babasına zulüm ve işkence edecekti. Bunun yerine neslinden 70 peygamber meydana gelecek hayırlı bir evlat vermesi için dua ettim. Doğrulttuğum duvar, yetimlere aitti. Babaları duvarın altına bir hazine saklamıştı. Duvarı düzeltmeseydim, yıkılıp hazine meydana çıkacak, başkaları alacaktı. Yetimlere de bir iyilik etmiş olduk.

    Musa aleyhisselama ilm-i bâtından bahseden o zatın evliyadan Hazret-i Hızır olduğu bildirilmiştir. Kur'an-ı kerimdeki bu iki kıssa, bâtın ilmine sahip keramet ehlinin bulunduğunu açıkça bildirmektedir. İlm-i bâtın, ilm-i zahirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, Ulema-i rasihin denir.

    Hazret-i Ebu Hüreyre, (Resulullahtan iki ilim aldım. Birisini size bildirdim. İkincisini bildirmedim, çünkü anlayamazsınız) dedi. Birincisi, İlm-i zahir, ikincisi İlm-i bâtın’dır. Bunu ancak, evliya ve sıddıklar bilir.


    Evliyaya evliya denmez mi?
    Sual: Peygamberlerden başkasına, Evliya veya Cennetlik demenin, yahut Merhum veya Rahmetullahi aleyh demenin, gaibden haber vermek olacağını, bu bakımdan, Abdülkadir-i Geylani hazretlerine veya başka bir zata evliya diyenin kâfir olacağını söylüyorlar. Bunların görüşleri yanlış değil midir?
    CEVAP
    Eshab-ı kiramın tamamı Cennetliktir. Herbirine Radıyallahü anh denir. Eshab-ı kiramdan on kişinin, isimleri bildirilerek müjdelenmesi onlara ayrı bir ikramdır. Yoksa Sahabenin tamamı Cennetliktir. Kur'an-ı kerimde mealen, (Hepsine hüsnayı [Cenneti] vâdettik) buyuruluyor. (Hadid 10)

    Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Beni gören müslüman Cehenneme girmez.) [Taberani]

    Peygamberler, evliyalar şehidler Cennete gireceği gibi, imanlı ölen her günahkâr müslüman da muhakkak Cennete girecektir. Onun için ölen müslümanlara "Merhum" veya "Rahmetullahi aleyh" denir. Âlimlerin ismi geçince, "Rahmetullahi aleyh" demek ise müstehaptır. (Redd-ül-muhtar)

    Hüküm zahire göredir
    Müslüman olarak bilinen biri imansız ölse, fakat imansız öldüğü bilinmese, ona hüsnü zan edilerek "Rahmetullahi aleyh" demek caiz olur. Dinimiz zahire bakar. Aksine bir gayri müslim, müslüman olup, müslümanlığını gizlese, kimseye bir şey söylemediği için herkes onu hıristiyan zannetse, buna müslüman denemez. Çünkü dinimiz zahire göre hüküm verilmesini emreder. Bu kimsenin imanlı öldüğü bilinmediği için, ona gayri müslim demek caizdir. Müslüman olarak yaşayıp da imansız ölen kimse için de, imansız öldüğü bilinmediği için, buna da "Müslüman" demek caizdir. Müslüman için de, "Merhum" veya "Rahmetullahi aleyh" demek caiz olur. Bunun için Ehl-i sünnet âlimlerinin hepsine hüsnü zan etmeli, isimleri geçince, "Rahmetullahi aleyh" demelidir!

    Kâfire müslüman, müslümana da kâfir denmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Mümine kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.) [Buhari]

    Mümin ölüleri iyilikle anmalıdır! Hadis-i şerifte:
    (Ölülerinizin iyiliklerini anın, ayıplarını söylemeyin!) buyuruldu. [Tirmizi]

    İslam âlimlerini rahmetle anmak gerekir. Ölen müslüman günahkâr bile olsa, onun iyi olduğunu söylemek caizdir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Ölen müminin iyi olduğuna şahitlik edilirse, Allahü teâlâ onun kötü olduğunu bildiği halde, "Müslümanların bu ölü hakkındaki şahitliklerini kabul ettim. Onun kötülüklerini de affettim" buyurur.) [Bezzar]

    (Siz kimin iyiliklerini söylerseniz Cennet ona vacip olur, kimin de kötülüklerini söylerseniz ona da Cehennem vacip olur. Siz yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.) [Buhari]

    (Hangi müslümanın iyiliğine dört kişi şahitlik ederse, Allahü teâlâ onu Cennete koyar. Üç, hatta iki kişi şahitlik ederse yine böyledir.) [Buhari]

    Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerini ve diğer evliyayı kiramı binlerce âlim, iyilikle anmış, Cennetlik olduğunu söylemişlerdir. Allahü teâlâ iki müslümanın şahitliğini kabul eder de, birçok âlimin, evliyanın ittifakla söylediği sözleri kabul etmez mi?

    Dinimiz, görünüşe göre hüküm verir. Bir gayrimüslim de, iman edip Müslüman olarak ölebilir. Hatta Müslüman da olmuş olabilir. Ama çevresinden çekindiği için Müslümanlığını açıklamamış olabilir. Bunlara rağmen, böyle Müslümana merhum, rahmetli demek caiz olmaz.

    Veli ne demek?
    Genç ateist, bir kelimenin iki veya daha fazla anlamı olacağını bilmediği için veli kelimesine takılmış. Soruyor: Hiç Allah’ın velisi olur mu?
    CEVAP
    Bilindiği gibi yüz kelimesinin birkaç anlamı vardır. Baba kelimesi de öyle. Mafya babası, Bektaşi babası, Fakir babası, Para babası, Baba adam gibi farklı anlamlarda kullanılır. Harç kelimesinin de kullanıldığı yerlere göre çeşitli anlamları vardır. Mesela Maliye’de harç demek, vergi demektir. İnşaatta yenice su, kum karıştırılmış çimento demektir. Ziraatta gübre karıştırılmış toprak demektir. Mutfakta da harç vardır, köfte harcı, dolma harcı gibi.

    Genç bunları bilmediği için, diyor ki: Veli ne demek, koruyan, gözeten demek. Okula başlayan her öğrencinin velisi olur. Öğrenci velisinden sorulur. Allah'ın velisi deyince de Allah'ı koruyan biri anlaşılır. Demek ki sizin Allah’ınızı koruyup gözeten veliler var öyle mi?
    CEVAP
    Ne kadar cahillik bu. Bir kelimenin birkaç anlamı olur diye yukarıda açıkladık. Veli, ermiş kimse demektir. Veli kelimesinin çoğulu evliyadır. Öğrenci velileri toplandı denilince bu, evliyalar anlaşılmaz. Senin bu yanlışlığın, 1970 lerdeki bir olayı hatırlattı. Belki o zamanlar sen doğmamıştın. Fikir babanız Prof. İlhan Arsel, (Biz üniversitede kapıcılık bile yapamayız) diyerek istifa ettiği zaman, Meydan dergisinde bir yazar, senin yanlışlığına benzer bir yanlışlığını hatırlatmıştı. İlhan Arsel, Ebussüud efendinin bir fetvasını okumuş, senin gibi yanlış anlamış. Genç bir kızın pire verilip verilmesi ile ilgili fetvasındaki pire vermek sözünü anlayamamış. (Görüyorsunuz, Müslümanların Şeyh-ül-İslamı, bir kızı pire ile evlendiriyor) demişti. Halbuki, o kelime pire değil pir idi. Pir ise ihtiyar demektir.

    Kaynak : Tam İlmihal Seadeti Ebediyye
    Konu İnci tarafından (03-12-2009 Saat 10:57 PM ) değiştirilmiştir. Sebep: Uygunsuz Cümleler

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye carloss - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    1.712
    Rep Gücü
    28877
    Burnunuzun üstüne düşünüz.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Alıntı carloss´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Burnunuzun üstüne düşünüz.


    Sana uyarı babında sonbir defa mesaj yazıyorum ister inan, ister inanma sen şu gün şu an itibari ile mevcut durumuna son vermeden ve tevbe etmeden ölecek olursan aşağıda ki durumlar ile karşılaşman kaçınılmazdır, sana daha hayatta ve sağlığın yerinde, fırsatın var iken TEVBE etmeni öneririm, bu uyarıdan sonra bulunduğun yol üzre gider isen sana karşı tavrım aynen şöyle olacaktır...

    İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki: «Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.» Yalnız İbrahim'in babasına: «Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.» demesi hariç. Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır.

    MUMTEHİNE - 4




    Uyarılar ve İkazlar;

    Haberiniz olmadan ansızın başınıza azap gelmeden önce samimi müslüman olun da, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ve uygulayın!

    Bir kimsenin: «Eyvah, Allah'ın huzurunda yaptığım kusurlardan dolayı vay bana! Doğrusu ben, alay ederlendendim.» diyeceği,

    yahut: «Allah, bana yolunu gösterseydi, kesinlikle ben takva sahiplerinden olurdum.»

    Veya azabı gördüğü zaman şöyle diyecektir: «Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik yapanlardan olsaydım.»

    (Ona): «Hayır sana âyetlerim geldi de onlara yalan dedin, kibirlenmek istedin ve kâfirlerden oldun.» (denir.)

    Hem o kıyamet günü görürsün ki, Allah'a karşı yalan söyleyenlerin yüzleri kararmıştır. Kibirlenenlerin yeri cehennem değil mi?

    Kötülükten sakınan müttakileri ise Allah başarılarından dolayı kurtuluşa çıkarır. Onlara fenalık dokunmaz ve onlar üzülecek de değillerdir.

    Allah, her şeyin yaratıcısıdır. Her şey üzerine vekil de O'dur.


    Zumer Suresi : 54-55-56-57-58-59-60-61-62 Ayetler
    Konu Ammar tarafından (04-12-2009 Saat 01:45 PM ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Tasavvufçu ya cevap 1;

    İstesem bu kadar güzel delilleri belki bulamaz idim, kendi diliniz ile kendinizi ele veriyorsunuz, yukarda ki yazıda söylenenleri delilleri ile ispatlıyorsunuz...

    Kendi eklediğim yazıda ki tespiler aynen tasdik edilmiş ne demişiz...

    Bu sebeple hiçbir sûfi'nin, vahdet-i vücud'u reddetmesi veya vahdet-i vücud olmadan da tasavvufun var olabileceğini iddia etmesi mümkün değildir. Zaten bu dinin şarileri olarak kendilerini gören yukarıda adını saydığımız zevat "Bizden sonra hiç kimse, bizim yolumuzun dışına çıkamaz" diyerek, farklı yol ve yorumların önünü kapatmışlardır.

    Bu sebeple, sıkıştıklarında, 'efendim, biz öyle anlamıyoruz... Biz tasavvuf derken şunu anlıyoruz... Biz onlara katılmıyoruz... gibi indî ve kaçamak ifadeler geçerli olmamalıdır. Zira her din, felsefe, ideoloji en sahih biçimde kendi kurucu ve koyucularından ve onların kitaplarından öğrenilir. Ve ilkeler, kurallar, tanımlar hep bu kitaplarla yapılır.
    Tasavvuf da mucitleri tarafından kurumlaştırılmış, kayda bağlanmış ve kitaplaştırılmıştır. Dolayısıyla bir sûfi'nin sıkıştığında, Vahdet-i vücud'u biz de kabul etmiyoruz... Rabıtayı, istimdadı, gaybden haber verildiğini, şeyhler'in vahiyle kitap yazdıklarını biz de İslâmi bulmuyoruz, demeye hakları yoktur. Bunlar alınırsa tasavvuftan geriye birşey kalmaz.
    Bakalım Tasavvufçu buna delil teşkil edecek neler söylemiş...

    "Kalbin, Allahü teâlâdan ve O'nun dostlarından başkasına meyletmesi, o kalbin hasta olduğuna işârettir."
    De ki: «Bütün şefaat Allah'a aittir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz!»

    “Size Rabbinizden indirilmiş olana tâbi olun. Onun dışında velilere (dostlara) tâbi olmayın. Ne de az hatırlıyorsunuz (öğüt alıyorsunuz).”(A‟raf 3)


    Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile ve söz anlaşılmaz.

    Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.

    Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir.
    Yok artık daha neler...

    Tasavvuf, fâni olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaktır.


    demiş ardından

    Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu yapan, vasıl olmuş, yani maksada kavuşmuştur.
    Yani tasavvufun İSLAM ile bir alakası olmadığını kendi yazdıkları ile teyid etmiştir. Baksanıza namaz, oruç, ve geceleri ibadet etmek değildir demekle ALLAH C.C' un emirlerinin dışında bir İBADET ŞEKLİ UYDURMUŞ OLMUYORMU, BİDAT DENİYOR BUNUN ADI DA BİDATTIR, bakınız ALLAH TEALA Ne Diyor..

    Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm�ı seçtim. MAİDE 3



    ALLAH C.C' un bizler için beğendiği dine ait ibadetler TASAVVUF içersinde bulunmuyormuş, YOGA gibi birşey herhalde bu..


    İnsanlara bu yolu mürşidi Kamil Öğretirmiş,


    Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.
    ALLAH C.C tam tersini söylüyor;

    Nitekim içinizde size ayetlerimizi okuyan, sizi tertemiz yapan, size kitap ve hikmet öğreten ve size bilmediğiniz şeyleri öğreten, sizden bir elçi gönderdik. BAKARA 151

    Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler ALİ İMRAN 164

    Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın! Her kim şeytanın adımlarına uyarsa, şunu bilsin ki o, çirkin ve kötü şeyler emreder. Allah'ın size karşı lütfu ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiri asla temize çıkamazdı; fakat Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, herşeyi işiten, herşeyi bilendir. NUR 21

    Resulüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. NUR 30

    Hem günah çeken bir kimse, başkasının günahını çekmeyecek; yükü ağır basan, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun. Fakat sen ancak o kimseleri sakındırırsın ki, gaybda Rablerinin korkusunu duyarlar, namazı dürüst kılarlar. Temizlenen de sırf kendisi için temizlenir. Nihayet dönüş Allah'adır. FATIR 18


    Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin. KALEM - 4


    ...Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın üzerinizdeki fazlı çok büyüktür. (Nisa Suresi, 113)


    Demek ki insana mürşid-i kamil değil, ALLAH C.C ve RESULULLAH S.A.S en güzel ahlaka yönlendiriyormuş, KUR-AN ve SÜNNET

    Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.
    Dine yapışmaktırda tarikatlarda yapılan ibadetler nelerdir, nafileler nelerdir, bi bilgilendirirseniz seviniriz....

    Birincisi, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, yalnız Onu ister. [Yunus Emre’nin, "Bana seni gerek seni" demesi böyledir.]
    Bu size dünyadan elini eteğini çekip manastırlara kapananlar veya kendini dünyadan tamamen soyutlayan BUDİZM, MANİHEİZİM, gibi inançlara sahip olanları hatırlatmıyormu, arada ki benzerlik ne kadar çok öyle değilmi..?

    Oysa ki;

    Hani İbrahim: “Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır” demişti de (Allah: “Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o” demişti. (2/126)

    Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir. (2/130)

    Onlardan öylesi de vardır ki: “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru” der. (2/201)

    Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. (Kendilerine) Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır. (5/5)



    Devam edecek....
    Konu Ammar tarafından (04-12-2009 Saat 04:44 PM ) değiştirilmiştir.

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Bir ara bilgi daha sunayım cevaplar gelmeye devam edecek...

    Bismillahirrahmânirrahîm

    Hamd alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Salât ve selâm kulu ve rasûlü Muhammed’in, O’nun ailesinin, ashabının ve şirksiz olarak Allah'a iman eden bütün mü’minlerin üzerine olsun.

    "O(insa)nların çoğu ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler.” [1]

    “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.” [2]
    Kaynak: Islam-Tr.Net - islami filmler, islami kitaplar, islami programlar, islami sohbet http://www.islam-tr.net/atalar-dini/...ha-mekale.html

    Aklı başında insanlar usulüne uygun ve ma'kul sınırlar çerçevesinde, gerekli bilgiyle, azimle, sabırla, dürüstçe ve cesaretle işlerini hallederler. Allah'ın hidayetine mahzar olan aklı başında bir mümin de -hidayete erdiği yaş kaç olursa olsun- kişisel gelişimini ve terbiyesini Kur'an ve Sahih Sünnet mektebine tabi tutar. Ailevi hukuku, toplum hukukunu, ibadet, ahlak ve muamelatını yalnız İslam'dan alır ve kendini beşeri kanunlar yerine Allah'ın kanunlarına karşı sorumlu bilir. Dinini sahih kaynaklardan alır ve gelişi güzel her söze iltifat etmez. Onun yaşantısı kaliteli insan Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşantısının bir yansımasıdır çünkü O'nun ümmetidir. Dünyada Kelime-i Tevhid'i kalbine iman olarak yazmış ve onun gereklerini hayatına uyarlamış bir mümin için nice müjdeler vardır. Bu mümin Lâ ilâhe illallah anahtarıyla Havz-ı Kevser'de Rasûlullah'ın komşusudur. Firdevs-i Âlâ'da en güzel nimetlerle rızıklanacaktır.


    Gözü açık, kurnaz, her işini öyle veya böyle, -haklı haksız fark etmez- halleden, ne hırıtlar çevirip kârlı, olmadık desiselerle haklı çıkan kişi dünyaya ölçüsüzce rağbetinin kendisini neyin kapsam alanına çektiğinin farkında değildir. Lakin bu uyanık babasının dini olan İslam'ın etkisindedir, Allah'a ve ahiret gününe inancı vardır ve cennetten de vazgeçemez, çünkü kendisi hesabını iyi bilir. Cennet de yabana atılır bir nimet değildir hani! O halde onu elde etmenin de bir kolayı olsa gerek, ilim tahsiliymiş, dini bilgilerdeki şüpheleri gidermek için araştırmalarmış, vesair uzun iş; diye düşünürken, şeytan ona bazı yolları kolaylaştırır.

    Karşısına bir cennet simsarını çıkarır. Gel kardeşim gel, iyisi daha ucuza burada diye bedava çığırtkanlık yapan saftirikler veya menfaatçi kurnazlar rastgelirler ona. O sesleri iyi işitir çünkü kulağı pek sever kârlı işleri.


    Derler ki : “Bir mürşide tabi olmazsan kaybolursun.”


    “Cemaatin içinde olmazsan kuzuyu kapan kurt gibi seni de şeytan kapar.”

    “Çobansız sürü olmayacağı gibi mürşidsiz cemaat da olmaz.”


    “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”


    “Alim bir zatın kamil bir mürşidin terbiyesinden geçmek, himmetinden istifade etmek gerek.”


    “Onlar peygamberlerin vârisleridir.”


    “Onlar son nefesinde şeytandan imanını kurtarır.”


    “Ahirette şefaatçi olurlar.”


    “Bir mürşidin eteğini tutan cennetin en yücelerine, şehitlerin ve peygamberlerin mertebesine çıkar” daha neler neler…


    Ağzının suyu akar tabi dinleyenin.


    ISSIZ ADA


    Bu anlatılanlar tıpkı yurt dışına işçi olarak götürmeye heveslendirip de insanların borç harç buldukları paraları dolandıran, işçi adaylarını ıssız bir adaya bırakıp işte geldiniz inin, buradaki ağaçları budayıp, otları sulayacaksınız, işiniz bu diyen dolandırıcıların vaatleri gibidir.
    Halbuki insanların gayesi müsbet idi, fakat pek kestirme bir yol tuttular. Kendilerine yol gösterenler de kestirme yol arayanların bir kılavuzu olsun, garibanlar mürşidsiz mi kalsın diye (!) bir boşluğu doldurdular.

    Bu bir dengedir, her ne kadar tasvip etmesek de beni kandıran yok mu dercesine tedbirsiz kimseleri birileri kandırır ve bu sayede imtihan dünyasının ıssız adaları da adam yüzü görür. Dolandıran da bir müddet sefa sürer.


    Bazıları erken kendine gelir, eyvah dolandırıldık der, lakin dolandırıldığını anlayamayan adam, emeğinin karşılığını alacağını umarak salih amel işlemeye devam eder, otları sular, ağaçları budar, hem niye kandırsınlar ki onu, “ağaçları kesin, otları yakın” gibi kötü bir emir de vermediler ki!… bu gariban emeğinin karşılığını alacağına inanarak ecel gemisi gelinceye kadar bekler durur. Maalesef ömür sermayesini batak şirketlere yatırmış ve tüketmiş olarak ahirete göçerler.


    Bir daha dönüş imkanı olmayan ahiret yolculuğu için insan, henüz dünyada iken , rehber kitap Kur’anı ve kılavuz Muhammed aleyhisselamı iyi tanımalı, din simsarlarının eline düşmemelidir.


    ÇANTADA MÜRİD

    Adı üstünde mürid, o istedi bunları, başına ne geldiyse sunulan yemi istemekle geldi.


    İnsanları sazan yerine koyup bu çekici yemleri, peşpeşe sıralayanların sözleriyle, vaat ettikleri arasında, düşünen insanın kolayca görebileceği, uçurumlar bulunmaktadır, fakat insanları düşünmekten alıkoyan bir şey var ki o, dergaha düşürülen kişinin, korkutulmasıdır. Şeyhten haber verirken müride telkin edilenler gerçekten ürkütücüdür, korkutucudur ve insanın elini ayağını buz keser ve tabi beynini de. Sadece bu şeyh mi ? Hayır ayrı bir dünyadasınız artık, duymadıklarınızı duyacak inanmadıklarınıza inandırılacaksınız. Yeni tanıştığınız bu dünya, süpermenleri bol, binlerce, milyonlarca ayakları yere basmayan müridiyle vekiliyle, halifesiyle kutupları, gavsları, kırkları yedileriyle, Mars’tan daha uzak bir gezegendesiniz. Şeyh insan olduğu halde insanlardan güçlü kuvvetli , dilediğini yapabilen, her an gören ve işiten (!) bir adamdır! O halde onun hakkında nasıl şüpheye düşebilirsin, onun hakkında anlatılanları nasıl eleştirebilirsin?


    Senin aklından geçenleri bile bildiğini söyledikleri adamın sahte bir veli, bid'atçı ve mülhid olduğunu nasıl düşüneceksin. İşte burada Allah'tan korkar gibi bir insandan korkmakla ve onu eleştirememekle kayıtsız, şartsız batıl bir imanın temelleri atılmış olur.


    Gelin İbrahim aleyhis selamın dediği gibi biz Allah'tan başka (sizin ilahlarınızdan) korkmayız,[3] diyelim ve onların putunu kırmaya koyulalım.
    Yukarıda zikrettiğimiz insan avcılarının kaymaklı kadayıf türünden sözlerinin bir kısmı, oltanın ucundaki yemin besin değeri bulunduğunun doğruluğu kadar doğru sözlerdir. Amma çoğu zaman balık o besinden istifade edemez de bir parça yem uğruna hayat suyundan dışarı çıkar ve beslenen değil hayatı pahasına besleyen olur.


    Yemlerin arkasında duran oltacılara bir bakalım. O da bu yola ilk sülûk ettiğinde acemiydi, toydu, ya şimdi! O da böyle başlamıştı… günlerden belki de Cuma idi, heey hey ne mukaddes günlerdi, o gün hidayete erdi fakir! Gibi övünmeleri de yok mu?

    MERASİM-İ KÜBRÂ


    Bir mürşide tabi olmazsan kaybolursun, al sana bir 'mürşid' yemi.
    Oltaya takıldıktan sonra dergaha doğru yola düşersin, sofraya konmadan önce güzelce bir yıkanırsın, sonra avcının nezaretinde mürşidin elini ve eteğini öper, bir güzel günah çıkartırsın, pişmansın ve artık yapmayacaksın, çünkü mürşid seni görecek! Ne mutlu sana, anandan doğduğun, Arafat’tan döner gibi(!) gibi günahsız oldun(!)




    CEMAAT MUHABBETİ


    “Cemaatten ayrılan bizden değildir” hadisini de sık sık duyururlar. Nasıl bir cemaat mi? Hadis tefsire muhtaç değil ki, adamların keyfince bir cemaat işte! Siyasetle işi olmayan, cihad kavramı lûgatlarından çıkarılmış, baş örtüsü falan gibi kıldan işlere bulaşmayan, etliye sütlüye karışmayıp yavan ekmeği tavsiye eden bir cemaat işte! Daha ne olsun ki! Zikir kardeşim zikir, şeyhin dediği gibi zikir.

    Fikir dedin mi bozuşursun, şeyhe itiraz yok, ölü yıkayıcının önünde yatan meyyit gibi itaat ister efendi baba! Ne kendi konuşur, ne adamı konuşturur. Etrafındaki dalkavuklar onun yerine sizinle konuşacak, siz de dut yemiş bülbül gibi somurtacaksınız. İyi ki geldiniz birazdan daha yakından tanıyacaksınız.


    Mürşid beyin keramet, mersiye ve kasidelerini sayıp döken meclislere katılırsın, hangi kabirden ne istenir, nasıl tavaf edilir, teberrük için ekmek, şeker ve daha neler gezdirilir, iyice öğrenirsin. Bitmeyen ekmeklerden yer, cabul cubul çorbalardan içer şeyhin bereketiyle tanışırsın, sanki ömrünce aç gezmiştin de Allah seni doyurmamıştı(!)


    Bu şirk meclislerinde Allah'ı sever gibi şeyhini seven insan suretinde şeytanlar görürsün. Ağızlarında geveleyip durdukları sünneti seniyye laftan ibarettir, şayet uygulama varsa muhakkak riyakarlıkla karışıktır, yapılan her amelde şeyhi memnun etme gayreti saklıdır. İnsanların kalplerindeki imanın yanına yerleştirilen şirk öğretileri, ölülerden istimdad, bedava kasko hizmetleri, çamura çöken eşeği kurtarmalar mı dersin, tekerleği fırlayan arabaya –gavs marka- teker olmalar mı dersin, neler neler, çok yönlü kullanışlı şeyh efendilerin reklamları film gibi anlatılır, fakat asıl çok yönlü kullanılan bu reklamları dinleyen ve anlatan müridlerdir. Şeyhin turistik tesislerinden alışverişler yapar memleket ekonomisine katkıda bulunursun. Bir daha ki sefere hizmetlerin nisbetinde, vazifelendirilirsin; artık ya iyi olta atan bir avcısın, ya iyi para harcayan bir mürid, ya bedava ırgat, ya da eline tutuşturulan teranelerin çığırtkanlığıyla ömrünü tüketecek mütevekkil bir seyyar satıcı!

    Bu satışlar bazen sokaklarda, bazen bir dergi editörlüğünde bazen şeytanın gel dediği yerdedir.


    Bunun dışında gerçekten irşad olmayı bekleyenlerin hayal kırıklığına uğramaması için manevi irşad feyzle olur hikayeleri, mürşidin bir nazar etmesiyle ne merhaleler katedilir, ne derecelere ulaşılır teraneleri sayılır dökülür. Dinlediklerini aklından şöyle bir geçirmeye kalksa insan, ilk bir kaçında hemen tökezir, çelişkilerle dolu hiç duymadığı saçmalıklar kafasını allak bullak eder ve çaresiz olarak düşünmekten de vazgeçer. Bundan sonra yalanlarla avutulan müride bol bol rabıta yapmak ve feyz almaktan başka irşad yolu kalmamıştır.


    Mürşid beyi gözünde canlandıramayanlar için teknoloji ne güne duruyor, memlekete dönerken cüzdana konulan resimlerle idare edilip, bir dahaki ziyarete kadar bol bol rabıta yapılır, hem mürşid uzaktakilere manyetik dalgalarla feyz ve irşad proğr***** devam etmektedir. İş manen hallolduğuna göre artık soru sormaya, vaaz dinlemeye, kitap okumaya gerek kalmamıştır. Bu arada mürid nefsine uygun dini yaşantının menbaına demir atmıştır artık. Yapılması gereken tek şey mürşidi kızdıracak iş yapmamak, verdiği zikir ve evradı tamam çekmek, onu memnun etmektir. Dikkat etmek gerekir çünkü o işlenen günahlardan haberdardır, müridini görmektedir, işitmektedir(!)
    Kaynak: Islam-Tr.Net - islami filmler, islami kitaplar, islami programlar, islami sohbet http://www.islam-tr.net/showthread.php?t=13799


    ALLAH AKLA GELMEZ OLUR LÂFTA KALIR


    Böylesine sıkı takibe alınan ve denetlenen bir mürid kendisini takibe alandan başka kimseyi, daha çok memnun edemez ve artık öfkesi, sevinci, ibadeti, tevekkülü hepsi onadır. Her ne kadar Allah'ı ve rasulünü unutmuşsa da kendisine aracılık edecek paravan şirket muameleyi prosedüre uyduracaktır. Ona göre bunların hiçbiri şirk sayılmaz çünkü bu olan biten işlerin baş aktörü Allah dostudur(!)

    Allah dostu ile şeytan dostu olanları birbirinden ayırt edemeyen, İslamın mesajını anlayamamış kimselerin bu tuzaklara düşmeleri gayet tabiidir, çünkü onlar dini kaynağından öğrenmediler. Ya bilenlerin susmasına ne demeli !?

    Ümmet dinini yaşamak için binbir meşakkat alim ararken yolları kesen haramiler, İslam adı altında başka bir dini öğretmektedir. Onlar Müseylime'nin vârisidir ve öğrettikleri dine inananlar Müseylime’nin ümmeti olurlar.


    BABADAN OĞULA MİRAS POSTLAR


    Saltanatlarının bekası ve şahsi menfaatlerinin devamı için şeytanın da işini kolaylaştırarak Müslümanların dünyadaki zilletine ahirette de kendisinin ve yandaşlarının helakine sebep en tehlikeli ayrılıkçılar bu din tâcirleridir. Onların tezgahına/dergahına düşmemek, aldatıcı sözlerini dinlememek gerekir. Allah'ın ayetlerini, rasulünün hadislerini dinlememiş birinin cahilce din tacirlerini dinlemesi ne büyük tehlikedir. Onlardan birçoğu Rasulullahın sünnetine göre abdest almayı bile bilmezler. Onları şeyh yapan babalarının sülbünden gelmiş olmaktır o kadar.

    Onlar bir yığın sapık inanç ve bid'at amellerle övünüp sevinerek cennet ummaktadırlar. Halbuki kendilerini memnun etmeye çalıştıkları diri veya ölü mürşidleri onlara cennet veremez. Kalplerinde ve dillerinde bulunan safsatalar, Kelime-i Tevhid'in manasına aykırıdır ve Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) İslam mesajından çok uzaktır. Onlar İslam’ın adını soyadını, sicilini kütüğünü her bir şeyini kullanırlar, fakat İslam diye insanların kalplerine yerleştirdikleri şirk inançları inanan kimseyi ebediyyen cehenneme hapseder.

    Allah onların yaptığı bu işi şöyle haber vermektedir:

    “Onların çoğu ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler.”[4]

    Allah'ın hakkında hiçbir delil indirmediği inançlarla, amellerle Allah'a yaklaşılacağını iddia eden müşriklerin akıbeti ebedi ateştir. Şayet herkes kendi hevasına göre Allah'a yaklaşmanın yolunu bulacak olsaydı peygamberlere ne gerek vardı?

    Onlardan birçoğu bu şirkten vazgeçmeyecek ve eski müşrikler gibi içinde bulunduğu durumu savunmaya çalışacaktır. Allah buyurdu ki:

    “Allah'tan başka veliler edinenler derler ki biz onlara bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz. Allah onların ihtilaf ettikleri şeyde aralarında hükmedecektir. Allah yalancı ve kafir kimseye hidayet etmez.[5]

    Yani onlar kendilerini Allah'a yaklaştırsın diye birtakım aracılar edinmişler ve bu aracıları övmelerine, sevmelerine, yüceltmelerine sebep, onun gûya Allah'a yaklaştıracak olması imiş!

    İşte bu safsatalar cennet anahtarı olmak şöyle dursun, olsa olsa maymuncuktur.

    Cennet kapısını ise maymuncuk açmaz.

    La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah deyiniz ve bu sözde sebat ediniz, dininizi tarikat deccallerine emanet edip peşlerinden gitmeyiniz.


    (Resûlüm!) De ki: "İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim."[6]


    VE SELAMUN ALE’L MURSELÎN VE’L HAMDU LİLLAHİ RABBİL ALEMÎN

    [1] Yusuf Suresi (Ayet 106)

    [2] Nisa Suresi (Ayet 48)

    [3] En'am Suresi 81

    [4] Yusuf Suresi 106

    [5] Zümer Suresi 3

    [6] Yusuf Suresi 108

    KAYNAK

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720

    TASAVVUF VE İSLAM : PROF. İBRAHİM SARMIŞ






    İçindekiler

    ÖNSÖZ.. 3
    BİRİNCİ BÖLÜM... 5
    KUR’AN ve SÜNNET'E GÖRE İNANÇ ve İBADET.. 5
    a- İslam'ın Dengeli Yapısı 5
    b- Kur'an En Doğru Olana İletil 6
    c- İnanç Yolu Olarak Kur'an ve Hz. Muhammed'in Vahyi Uygulaması 8
    d- İbadet Yolu Olarak Kur'an ve Sünnet 11
    e-Ashab-ı Kiram'm İnanç ve İbadet Yolu Olarak Kur'an ve Sünnet 13
    İKİNCİ BÖLÜM... 14
    TASAVVUFLA İLGİLİ ÖNCELİKLİ KONULAR.. 14
    a- İslam Öncesi Toplumlarda Tasavvuf 14
    b- İslam Dünyasında Tasavvufa Ortam Hazırlayan Sebepler 16
    c- İlk Sufilik. 21
    d- Tasavvuf ve Fıkıh-Kelam Mezhepleri 22
    e- Nefis Tezkiyesi 24
    f- Bilginin Yolları (Keşf, İlham, İşrak) 31
    "Futuhat-ı Mekkiye, bölüm 1: 35
    g. Tasavvuf ve Hızır Kıssası 36
    h. Tasavvufta İyileştirme Çabaları 42
    i. Şiilik ve Tasavvuf: 55
    a- Özel ilimler iddiası: 55
    b- Şia'da İmamet ve Tasavvufta Velayet 56
    c. Dinin Zahir ve Batını Olduğu İnancı 58
    d- Kabirlerle Tevessül 59
    e- Diğer Ortak Özellikler 59
    J- Tasavvuf çul arın Batıni Tevilleri 62
    k. Tasavvuf Kitaplarının Değeri 67
    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 71
    NAZARİ TASAVVUF. 71
    I- Tasavvufta Tanrı Anlayışları 71
    A.Gazali'nin Tanrı Anlayışı 73
    İ.Vahdet-i Vücud Terennümleri 75
    İi Vahdet Mitolojisi 76
    B. İbn Arabi'nin Tanrı Anlayışı 77
    a. İbn Arabi'ye Göre Herşey Allah'tır 77
    b. Allah'ın Sıfatları Yaratıkların Sıfatlarıdır. 78
    c. İbn Arabi'ye Göre Tanrı Herşeydir. 78
    d. Tanrının Kadın Suretinde Görünmesi 79
    e. İbn Arabi'ye Göre Allah Kullara Muhtaç. 80
    f. İbn Arabi'nin Bilgi Kaynakları: 81
    g- İbn Arabi'nin En Çok Eleştirilen Görüşleri 83
    Diğer Mutasavvıfların Tanrı Anlayışları 85
    C. Abdulkerim el-Cîlî'nin Tanrı Anlayışı 85
    D. Kendini Tanrı İlan Eden Ebu Yezid el-Bistami ve Şatahatı 87
    E. İbn el-Farıd 89
    F. İbn Amir el-Basrî 91
    G. Sadreddin Konevi 92
    H. Abdulğani en-Nablusî 92
    I. Muhammed ed-Demirtaş 93
    J. İbn Acibe. 93
    K. Hasan Rıdvan. 94
    II. Tasavvufa Göre İlahi Varoluşun Aşamaları 95
    III. Hakikati Muhammediyye. 97

    2. BÖLÜM
    IV- İnsanı Kamil Nedir?. 2
    V. Vahdet-İ Vücud İle Vahdet-İ Şuhud. 4
    VI. Dinlerin Birliği 12
    a- İbn Arabi'nin Din Anlayışı 13
    Firavun Kurtulanlardan mıdır?. 13
    b. Abdulkerim el-Cîlî'nin Din Anlayışı 14
    Bütün Dinlerin Mensupları Haklı Ve Mutludur 15
    c- İbn Farıd'ın Din Anlayışı 19
    VII. Islama Ve Tasavvufa Göre Veli Kavramı 20
    VIII. Keramet 23
    IX. Rabıta. 26
    X. Şeyh-Mürid Sistemi Ve Şeyhlerin İnsanüstü Konumları 30
    XI. Tasavvufçuların Kabirlerle Tevessül Etmeleri 35
    XII. Tasavvufta Kutupluk. 38
    a. Kutbun Yardımcıları 39
    b. İbn Arabi En Büyük Kutup. 40
    c. Mertebeler ve Üçler, Yediler, Kırklar... 40
    d. Tasavvufun Divanı 41
    XIII- Hatemül-Evliya. 42
    XIV. İslam İle Tasavvuf Arasında Bir Karşılaştırma. 44
    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 49
    AMELİ TASAVVUF. 49
    I. Zühd Meselesi 49

    II. Dünyadan Nefret Etmek. 53
    III. Tasavvuf Ve İlim Tahsili 56
    IV. Tasavvufçuların Zikirleri 58
    V. Tasavvufçuların Ahlakçılığı 61
    VI. Tasavvufun Kur'an Ve Sünnete Bağlı Olduğu İddiası 67
    VII. Tasavvufa Yönelişin Nedenleri 72
    a. Yönetimlerin İslam'dan Sapmaları ve İslami Hayatı Engellemeleri 72
    b. Bağnaz Fıkhî Mezhepçilik. 76
    c. Kelam Tartışmaları 77
    BEŞİNCİ BÖLÜM... 78
    GÜNÜMÜZDE TASAVVUF. 78
    I. Tasavvufçuların Yenileri De Eskilerin Yolunda. 78
    a. Günümüzde Hakikat-ı Muhammediyye veya Nur-u Muhammedi 82
    b. Günümüzde Vahdet-i Vücud. 84
    c. Hak Şehidi Hallaç ve Dinsel Sosyalist Karmatiler 88
    d. Günümüzde Rabıta. 92
    e. Günümüzde Zikir: 94
    f- Günümüzde Keşf ve İlham: 95
    g. Günümüzde Şeyh-Mürid İlişkisi 96
    h. Günümüzde Kutupluk (Ricalu'1-Gayb) 97
    ı- Günümüzde Kabirlerle Tevessül ve Ruhlardan Yardım İstemek. 98
    i- Dinin Hükümleri Karşısında Marifet ve Hakikat İddiası 99
    j. Dinlerin Birliği 100
    II. Eski Tasavvuf Anlayışından Devam Eden Başka Örnekler 101
    S O N S Ö Z.. 106


    İç yüzlerini ortaya seren çok güzel bir çalışma okuyun, okuyun utanmayın, delilleri ile suratınıza İSLAM, EHLİ SÜNNET=TASAVVUF tezinizin nasıl çuvalladığını gösteren güzel bir kitap...

    PARA VEREMEM Mİ DİYORSUNUZ HADİ Bİ KOLAYLIK YAPAYIM SİZE...


    TASAVVUF VE İSLAM HEMEN OKU
    Konu Ammar tarafından (04-12-2009 Saat 05:18 PM ) değiştirilmiştir.

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Kur’an-ı kerimden iki kıssa


    Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki: İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyorlar. İbni Arabi, Abdülkadir Geylani, Mevlana Celaleddin Rumi, Seyyid Ahmed Bedevi, imam-ı Şarani ve imam-ı Busayri gibi tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan Muhammed aleyhisselamın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bid’at ehli ve sapık denir. (Hadika)

    Süleyman aleyhisselam, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi bâtın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40)

    [Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]

    Kehf suresinde ledün [bâtın] ilmi hakkında bahsedilen kıssa özetle şöyledir:
    Hazret-i Musa, “Ya Rabbi, bâtın ilmini bilen zatı nerede bulurum?” diye sordu. Allahü teâlâ da, “Ya Musa, yola çık, çantana koyduğun balık canlanıp denize gittiği yerde, onu bulursun” buyurdu. Hazret-i Musa, Hazret-i Yuşa ile yola çıktı. Bir pınarın yanına geldiler. Bu pınar âb-ı hayat idi. Bu suya dokunan ölü canlanırdı. Bu sudan bir damla balığa değince, balık canlanıp denize gitti.

    Hazret-i Musa, denilen yerdeki zatı görüp ona, “Bana bâtın ilmini öğretir misin?” dedi. O zat, “Allahü teâlânın bana öğrettiği ilmin hepsini sen bilmezsin. Bu yüzden de yaptıklarıma sabredemezsin” dedi. Hazret-i Musa, “İnşallah beni sabredenlerden bulursun” dedi. O zat, “Ya Musa, tuhafına gitse de, yaptıklarımdan bana bir şey sormayacaksın” dedi.

    O zat, ücretsiz bindikleri gemiyi delince, günahsız çocuğu öldürünce ve bir duvarı ücretsiz yapınca Hazret-i Musa sebebini sordu. O zat, “Gemiciler on kardeşti. Geminin kazancı ile geçiniyorlardı. Bir derebeyi, sağlam gemileri gasp ediyordu. Bu geminin arızalı olduğunu duyunca almaktan vazgeçecekti. Biz de iyiliğe iyilik ettik. Günahsız çocuğun ana babası salih idi. Çocuk büyüyünce, küfre zorlayıp ana babasına zulüm ve işkence edecekti. Bunun yerine neslinden 70 peygamber meydana gelecek hayırlı bir evlat vermesi için dua ettim. Doğrulttuğum duvar, yetimlere aitti. Babaları duvarın altına bir hazine saklamıştı. Duvarı düzeltmeseydim, yıkılıp hazine meydana çıkacak, başkaları alacaktı. Yetimlere de bir iyilik etmiş olduk.

    Musa aleyhisselama ilm-i bâtından bahseden o zatın evliyadan Hazret-i Hızır olduğu bildirilmiştir. Kur'an-ı kerimdeki bu iki kıssa, bâtın ilmine sahip keramet ehlinin bulunduğunu açıkça bildirmektedir. İlm-i bâtın, ilm-i zahirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, Ulema-i rasihin denir.

    Hazret-i Ebu Hüreyre, (Resulullahtan iki ilim aldım. Birisini size bildirdim. İkincisini bildirmedim, çünkü anlayamazsınız) dedi. Birincisi, İlm-i zahir, ikincisi İlm-i bâtın’dır. Bunu ancak, evliya ve sıddıklar bilir.
    Cevap 2:


    g. Tasavvuf ve Hızır Kıssası


    Tasavvuf, önceleri zühd hayatı şeklinde algılanırken, sonraları, çevreden aldığı kollarla gittikçe büyüyen bir nehir gibi, alabildiğine yabancı kültürle beslenmiştir. İslami temellere dayandığını göstermek için de kendine Kur'an, Sünnet ve salih selefin hayatından birtakım İslami temeller aramış veya iddia etmiştir. Bunlardan biri Kehf suresinde geçen Hz. Musa ile "Sa*lih Kul" kıssasıdır.
    Tasavvufçular suredeki salih kulu "Hızır" adında ermiş bir kişi olarak itelemiş ve anlatılan kıssanın manalarını, hedeflerini ve mesajını tahrif ederek tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır. Bu kıssaya daya*narak zahir bir şeriat ve ona muhalif batın bir hakikat bulunduğunu, şeriat alimlerinin hakikat alimlerinin bir takım şeylerini yadırgaması veya eleştir*mesinin yanlış olduğunu söylemiş, peygamber değil, bir veli kabul ettikleri Salih Kul"a (Hızır) Hz. Musa'nın itirazının nasıl anlamsız ve tuhaf bir şeyise, şeriat alimlerinin de hakikat alimlerini eleştirmesi veya onlara itiraz et*mesinin yersiz ve anlamsız olduğunu iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, veli olduğunu söyledikleri Hızır'ın vahiy ve ilham aldığını, akaid ve şeriat sahibi olduğunu söylemiş, peygamber olduğu kesin olan Hz. Musa'yı da onun emri*ne vermiş, bunu tasavvuf anlayışı için temel kabul etmişlerdir.
    Hızır'ın peygamber değil veli olduğunu, kıyamete kadar yaşayacağını peygamberlere gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla kendisine Ledunni ilim dedikleri batini bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz. Peygamberin peygamberli*ğinden önce ve sonra her zaman bütün velilere indiğini, bu ilimlerin pey*gamberlere gelen ilimden daha üstün ve daha büyük olduğunu iddia etmiş*lerdir. Nitekim, veli olan Hızır'ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Musa peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır'a uymak zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır'dan birtakım bilgiler öğrenmek için onun yanına gitmiştir, diye iddia etmişlerdir.
    Yine veli olduğu halde Hızır nasıl peygamber olan Hz. Musa'dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velilerinin de şeriatın zahirini bilen pey*gamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu, aynı şekilde hakikat alim*leri olan evliya yahut tasavvufçularm şeriat (zahir) alimi olan alimlerden daha büyük olduğunu ileri sürmüşlerdir.
    Yine, Hızır'ın evliya ile buluştuğu, bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendi*lerinden tasavvufi ahidler aldığını söylemiş, tasavvuf! hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bu*lunduğu, mesela şeriattaki içki içmek, zina ve benzeri kötülüklerin batını ilimde tasavvufi bir hakikat ve Allah'a yakınlık kazandıran fiiller olabilece*ğini belirtmişlerdir.
    Tasavvufçular, Salih Kul kıssasından öyle hurafeler ve akıldışı şeyler çı*karmışlardır ki, onlardan kimileri Salih Kuî'un (Hızır'ın) ayrı bir şeriata sa*hip olduğu için namaz kılmadığını, kimileri de namaz kıldığını ve hanefi mezhebine göre kıldığını, bazıları da şafii mezhebine göre kıldığını söylemiş*tir. Kimileri de birtakım zikirleri doğrudan Hızır'dan aldığını iddia etmiştir.
    Tasavvufçular, bununla da yetinmeyerek İslam aleminin değişik yerleri*ni Hızır'ın makamı saymış, Hızır'ın orada ya oturduğunu veya bir tasavvuf-çu ile orada buluştuğunu iddia etmişlerdir. Onun için birçok yerde ona bir makam veya bir kabir uydurmuşlardır. Orada kurbanlar kesilmiş, taşlar öpülmüş ve eşyası ile teberrük edilmiştir. Ziyaretin kapısına da haraçları toplayan bir bekçi dikmiş ve geçim vasıtası yapmışlardır.
    Öyle görülüyor ki Hızır olayını tasavvufa dayanak yapmaya ve tasavvufa
    nlıSJ,n ilk kişi, Hatemu'l-Evliya nazariyesini ilk defa ortaya balarn deaikleri sufı et-Tirmizi'dir. Bilindiği gibi, bu adam hicri üçüncülarında ölmüştür. Hatmu'l-Velaye adlı kitabında evliyanın alamet-tcrı konusunda şöyle demektedir:nakkında Hızır aleyhisseiam'ın ilginç bir kıssası bulunmaktadır. Ta başlan-kaderlerin belirlendiği andan, onların durumunu görmüş ve onların yaşadığı manda yaşamak İstemiştir. Onun için kendisine hayat verilmiştir. Öyle ki artık bu metle haşrolma ve Muhammed'e tabi olma özelliğine sahip olmuştur. İbrahim i-Halil ve Zülkarneyn zamanından kalma bir adamdır. Zülkarneyn'in ordu kuman*danıydı. Zülkarneyn Aynu'l-Hayat'ı istemiş, ama elde edememiş, Hızır elde etmiş*tir Bunun hikayesi uzundur. İşte evliyanın alametleri bunlardır. En belirgin alamet*leri, kaynağından dile getirdikleri ilimdir. "Nedir bu ilim?" diye sorulduğunda da şöy*le cevap vermiştir: Bidayet (alemin veya varlıkların) ilmi, misak (sözalma) İlmi. kaderler ilmi ve harflerilmi.
    Hikmetin kaynakları (veya temelleri) bunlardır. En üstün hikmet budur. Bu ilim an*cak büyük velilerden ortaya çıkar. Onlardan da velayetten nasibi olanlar alır.[164] Hızır hakkında örülen hurafelerden Şafii mezhebine göre namaz kıldığı uydurmasını da isterseniz Mektuba?m sahibinden dinleyelim. Ondan sonra Kuran ve Hadis kaynaklarından bu kıssaya bakalım. Mektubat'm 282. mektubunda olay şöyle anlatılmaktadır:
    "Hızır ve İlyas'ın görüşmeleri ve hallerinden bir nebze bilgi verilmesine dair Molla Bedi'a yazılmış mektuptur: Allah'a hamd ve seçtiği kullarına selam olsun. Hızır aleyhisselam hakkında arkadaşların soruşu üzerinden epey zaman geçti. Bu faki*rin gerektiği kadar onun ahvali hakkında bilgisi olmadığı için cevap vermemiştim. Bugün sabah toplantısında Hızır ve İlyas'ın ruhaniler suretinde hazır olduğunu gör*düm. Hızır ruhani bir kelam ile şöyle dedi: Biz ruhlar alemindeniz. Allah ruhlarımıza tam bir kudret vermiştir ki, bu kudretle vücutlar suretinde teşekkül ve temessül ed*er, vücutlardan sadır olan cismani duruş ve hareketler, bedeni itaat ve İbadetler ondan sadır olur.
    O anda kendisine "Siz Şafii mezhebine göre namaz kılıyorsunuz" dedim. Şöyle de*di: Biz şeriatlarla mükellef değiliz ama ev Kutbu'nun (sahibinin) görevlerinin yerine gelmesi bize bağlı olup kendisi de şafii mezhebinde olduğundan biz de arkasında İmam şafiinin mezhebine göre namaz kılıyoruz.
    O anda anlaşılmıştır ki, taatlanna mükafaat terettüp etmemekte, belki onlardan İbadet ve taat, taat ehline muvafakat ve ibadet suretine (şekline) riayet için sadır olmaktadır. (Yani ibadet edip sevap kazanmak için değil, sadece ibadet edenler gibi oturup kalkmaktadırlar). Yine anlaşılmıştır ki, velayetin kemalatı Şafii fıkhına vafık, nübüvvetin kemalatı da Hanefi fıkhına muvafıktır. (Yani veliler şafii, berlerde hanefidir).
    O zaman altı fasılda naklen zikreden Hoca Muhammed Parsa'nın sözlerinin hak' katı da anlaşılmış oldu ki, şöyle diyordu: Hz. İsa indikten sonra Ebu Hanıfe'nin mezhebine göre amel edecektir.
    O anda İkisinden medet istemek ve dualarını almayı talep etmek aklımıza geiü. Bunun üzerine şöyle dedi: Allah'ın inayeti kişinin haiini İhata etmişse, bizim orada bir rolümüz olmaz. Sanki aradan sıyrılıp gittiler. İfyas(a) o zaman hiç konuşma*dı.[165]
    Hızır'ın Şafii mezhebine göre namaz kıldığını söyleyen tasavvufçular ol*duğu gibi, Hanefi mezhebine göre kıldığını söyleyenler de vardır. [166]
    Kendisine Hızır adı takılan Salih Kul'un veli veya nebi oluşu meselesine gelelim; Hemen belirtelim ki veli olduğunu söyleyen kimi alimler olmakla beraber cumhur nebi olduğunu söylemektedir. Nebi olduğunu söyleyenlerin delilleri daha açık ve kesin gibidir. Bu konuda bazı görüşleri nakledelim:
    Cumhur (alimlerin çoğunluğu), Salih Kulun nebi olduğunu söylemekte*dir. Bazıları ise Rasul olduğunu söylemiştir. Tasavvuf eğilimli olan birtakım kişiler ise veli olduğunu söylemiş ve keramet gibi tasavvuf! bazı meselelere bu kıssayı dayanak yapmıştır.
    Fakih er-Remli "Doğrusu, cumhurun dediği gibi nebi olmasıdır. Çünkü ayette "onu kendiliğimden yapmadım[167] ve "Yanımızdan ona bir rahmet verdik[168] buyurmaktadır ki, bu rahmet, vahiy ve nübüvvettir. [169]demekte*dir.
    İbnu Salah da "O nebidir, ama rasul olup olmadığında ihtilaf etmişler*dir. [170] demiştir. Futuhat-ı Mekkiyye'nin sahibi İbn Arabi bile peygamberle*rin hayatından sözederken Hızır'ın onlardan ve rasul olduğunu belirtmiştir.ak müfessir Alu si bunun mercuh bir görüş olduğunu ve doğrusunun nebi olduğunu belirtmiştir.[171]
    Nebi (peygamber) oluşunun delillerine gelince:
    Bütün müfessirler "yanımızdan ona bir rahmet verdik" ayetindeki "raht" kelimesinin nübüvvet manasında olduğunu söylemişlerdir. [172] Nitekim "(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden açık bir delil üzerinde m ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuş buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıız? [173] "Çünkü Biz onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. [174] "Kafirler de, putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesi*ni istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir. [175] "Onu (Lut'u) rahmetimize dahil ettik. Çünkü o salihleı-den idi. [176] "Rahmetini dilediğine ayırır. Allah üstün lütuf sahibidir. [177] "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar. [178] "Çünkü Biz, Rabbin katın*dan bir rahmet olarak peygamberler göndericiyizdir. [179] gibi ayetlerde ve başka yerlerde "Rahmet" kelimesinin nübüvvet manasında olduğunu müfes*sirler belirtmişlerdir. Onun için Hızır olarak adlandırılan Salih Kul ile ilgili bu ayette geçen rahmetin de nübüvvet manasında olduğu ve Hızır'ın nebi ol*duğuna delalet ettiği anlaşılmaktadır. [180]
    Nesefi, "Katımızdan ona bir ilim öğrettik. [181] ayetinin gaybi şeyleri haber vermek anlamında olduğunu belirterek bunun ancak Allah tarafından va*hiyle olacağım söyler. Yine "Onu kendimden yapmadım. [182] ayetini "kendi içtihadımla yapmadım, bilakis onu Allah'ın emriyle yaptım" diye tefsir ed*er[183].Nitekim Kurtubi de "Cumhura göre Hızır nebidir ve ayet buna delalet etmektedir. Çünkü nebi kendisinden daha aşağı olan kişiden Öğrenmez.
    Sonra gizli (batın) olan şey hakkındaki hükme ancak peygamber olanlar muttali olur.[184]demektedir.
    Fahruddin er-Razi, Hz. Musa ve Hızır'la ilgili kıssayı tefsir ederken Hz. Hızır'ın peygamber olduğunu söylemekte ve bunu savunanların delillerini şöyle sıralamaktadır:
    a- Yüce Allah "yanımızdan ona bir rahmet verdik" buyurmaktadır. Rah*met de nübüvvetin kendisidir. (Yukarıda belirttiğimiz ayetlerden deliller ge*tirir. )
    b- Yüce Allah "Katımızdan ona bir ilim öğrettik" buyurmaktadır. Bu da bir Öğretici veya bir mürşid aracılığıyla değil, doğrudan doğruya Allah'ın ona Öğretmiş olmasını gerektirir. İnsan aracılığı olmadan Yüce Allah'ın öğ*rettiği kişinin işleri Allah'ın vahyetmesiyle öğrenen bir nebi olması vaciptir.
    c- Hz. Musa ona: "Bana öğretmen için sana tabi olayım mı? [185] buyur*muştur. Biliyoruz ki, Öğretimde veya öğrenimde peygamber, peygamber ol*mayana tabi olmaz.
    d- Hızır, Hz. Musa'ya "Bilmediğin bir şeye nasıl sabredersin[186] diyerek ondan farklı olarak başka bilgilere sahip olduğunu göstermiştir. Hz. Musa da "Senin hiçbir işine karşı çıkmam. [187] diyerek ona karşı tevazu göstermiş*tir. Bütün bunlar o kişinin bazı konularda Musa'nın üstünde olduğunu ve peygamber olmayan bir kişinin peygamberden üstün olamayacağını göster*mektedir.
    e- Ebubekir el-Asam: "Onu kendimden yapmadım" ayetinin Hızır'ın pey*gamber olduğunu gösterdiğini söylemiştir. Zira bunun anlamı, yaptığım o işi kendi içtihadımla değil, Allah'ın vahyetmesiyle yaptım, demektir.
    f- Rivayetlerde Hz. Musa'nın, Hızır'ın yanına geldiğinde "es-Selamu aley-kum" dediği, Hızır'ın da "ve aleyke's-Selam ya nebiyye Beni İsrail" dediği, Hz. Musa'nın ona "Bunu kim sana söyledi (Benim Israiloğullarımn peygam*beri olduğumu nereden biliyorsun?) demesi üzerine Hızır'ın: "Seni bana gön*deren (Allah)" dediği kaydedilmektedir. Bu da Hızır'ın bunu ancak vahiyle bilmiş olacağını göstermektedir. Vahiy de ancak peygamber olan kişiye ge*lir. [188]
    "Onu kendimden yapmadım" ayeti şu anlama geliyordu: "Yani, gördüğünbu işleri kendi görüş ve içtihadımla değil, ancak Allah'ın emri ve vahyi ile aotım. Çünkü insanların mallarını eksiltmeye ve kanlarını akıtmaya kal*kışmak ancak kesin vahiy ile olabilir. [189]
    Hz. Musa'nın karşılaştığı ve görüştüğü salih kişinin, yani Hızır'ın nebi değil, veli olduğunu söyleyenlerin genellikle tasavvufı meşrep sahibi kişiler olduğunu görüyoruz. Bunlar Hızır'ın sözkonusu bilgilere ilham yolu ile ya*hut başka bir peygamberin kendisine bildirmesiyle sahip olmuş olabileceği*ni ileri sürüyorlar.
    Her şeyden önce, ona başka bir peygamberin bildirmiş olması ihtimali uzak bir ihtimaldir. Aksi halde "Katımızdan ona bir rahmet verdik, yanı*mızdan ona bir ilim öğrettik" sözlerinin fazla bir anlamı kalmaz. Hatta ola*ğanüstü bazı şeyleri Hz. Musa'ya göstermek için onun gibi bir peygambere muhtaç olacaksa, ona Allah tarafından bir ilim öğretilmesinin ne yararı ola çaktır?" [190]
    Kıssada geçen ve görünüşte serî naslara aykırı olan olağanüstü fiilleri Hızır'ın ilham sonucu işlediği de söylenemez. Çünkü veli bir kişinin sadece aklına gelen veya kendisine yapılan bir ilhama dayanarak suçsuz bir insanı Öldürmesi caiz değildir. Zira onun aklı veya kalbi masum değildir. Akıl veya kalbinin hata etmiş olması ittifakla caiz görülmüştür. Kaldı ki, veli olduğu*nu söyleyen bir insanın kalbine gelen ilham ile insanları öldürmesi caiz olursa, toplumda herkes veli olduğunu ve istediği kişiyi Öldürmenin kendisi- , ne ilham edildiğini ileri sürerek istediği kişileri öldürmeye kalkışmış olur ki, böyle bir şeyin ne kadar anlamsız olduğu açıktır.
    Ama Salih Kul'un, büyüdüğü zaman mü'min ebeveynini küfre ve irtida-da götüreceği endişesi ile henüz ergenlik çağına gelmemiş bir çocuğu öldür*mesi, elbette yaşadığı taktirde meydana gelecek maslahattan daha önemli bir maslahata dayanmaktadır. Bunların tesbiti de ilhanı veya kalbe damla*ma ile yapılması mümkün değildir. Olsa olsa yanılmayan ve geleceği bildi*ren kesin bir vahiy ile olur ki bu da Salih Kulun nübüvvetim göstermekte*dir. [191]
    Bilindiği gibi, İslam şeriatına göre ilham şer'i delil olmaz. Serî bir nassa aykırı düştüğü taktirde ilhamla amel etmek caiz değildir. Zaten makbul ola*bilmesi için bu şartı koşan alimler, ilhamın ancak sahibi için bir hüccet ola*bileceğini söylemektedir. Tasavvufçularm kendileri de bunu kabul etmekte*dir. Onun için sözkonusu fiilleri Hızır'ın ilham sonucu işlediğini söylemekmümkün değildir. Bu işleri ancak yanılnıayan bir vahiy ile hareket eden bir peygamberin işlemesi sözkonusu olur.[192]
    Bunun aksini savunan varsa, en güvendiği ve veli olduğuna kanaat ge*tirdiği bir insana böyle bir istekle ortaya çıktığı taktirde, acaba Öldürmesi için çocuğunu verebilir rai? İlhamla velilerin böyle bir işi yapabileceklerini savunanlar öldürmeleri için çocuklarını onlara teslim edebilirler mi?
    Nitekim bu konuda hukukçu Ebubekir Cassas da şöyle demektedir: "Yü*ce Allah'ın Hz. Musa ve Hızır kıssasında belirttiklerinden şu anlaşılmakta*dır: Maslahata götürecek hikmete mebni olarak işlenmesi caiz olan bir işi hikmet sahibinin zarar gibi görünen tarzda işlemesi yadırganmaz. Bu konu*da hikmet sahibinin işlemesi safinin işlemesinin aksinedir. Tıpkı tedavi edi*len veya ilaç içirilen çocuğun zahirde ilaca veya tedaviye tepki gösterip ila*cın veya tedavinin kendisine sağlayacağı yarar gerçeğinden habersiz olması*na benzer. Onun için Yüce Allah'ın bütün yaptıklarının veya emrettiklerinin mutlak hikmete ve maslahata mebni olduğu kesin olduğundan emredeceği veya zarar gibi görünen fiillerine itiraz etmek caiz değildir. [193]
    Salih KuFun işlediği de Yüce Allah'ın kendisine bildirdiği bilgi ve yaptığı emir sonucu olduğundan mutlaka hikmete mebnidir ve görünüşte zarar gibi görünse bile, gerçekte yararın kendisidir. Zaten böyle bir şeyi ancak Yüce Allah'ın bilgisi ve himayesi altında olan masum bir peygamber yapabilir. Yoksa kişinin derecesi ne olursa olsun, kalbine damlama ile yahut ilham ve keşf ile böyle bir işe kalkışması kesinlikle şeriata aykırı ve yasaktır. [194]
    Ayrıca, veli saydıkları Salih Kul'un ledunni bilgiye sahip olduğu ve Al*lah'tan ilhanı aldığını savunan tasavvufçuların ona bu yetkiyi verirken, Peygamber olan Hz. Musa'ya vermemeleri mantık ve insafla açıklanacak birşey değildir. Her mümin biliyor ki peygamber veliden büyüktür. Peygam*ber olan Hz. Musa ledunni bilgilere ve ilhama sahip olamıyorsa, veli olarak gördükleri Salih kul nasıl sahip olabilir?
    Kur'an'da bu salih kişinin açıkça diğer peygamberler gibi adı geçmemek*le beraber ona bir peygamber olarak inanmak gerekir. Ancak bu inanç sarih ve sahih dini bir nassa değil, içtihada dayandığından, yani delaleti açık ol*madığından onu veli kabul eden bir insan tekfir edilmez. İcmali olarak bü*tün peygamberlere iman etmek farzdır. Kur'an-ı Kerimde adı geçen pey*gamberlere ise, ayrı ayrı iman etmek farzdır. [195]
    Hızır, günümüzde de yaşıyor mu ve kıyamete kadar yaşayacak mı? Hebelirtelim ki bu anlayış sahiplerinin çok büyük bir kısmı yine tasavvufına mensup olanlardan oluşmaktadır. Bunlar arasında Cunevd el-Bağ-Seri es-Sakati, Bişr el-Hafı, Muhyiddin ibn Arabi, Ebu Talib el-Mekki,ail Hakkı Bursevi, Hakim et-Tirmizi, İbrahim ibn Edhem, Maruf el-Ker-Anır ibn Dinar, el-Yafii gibi tasavvuf meşhurları bulunmaktadır. Yaşada dair delil olarak da Hızır'ın zaman zaman bu meşhurlardan kimileriyle örüştüğü ve belirli yerlerde onlara göründüğü yolundaki mitolojik iddialardır.
    Nevevi, Hızır'ın hâlâ aramızda yaşadığı, tasavvuftular, salah ve marifet
    ehli arasında bu konuda ittifak bulunduğu ve kendisini gördükleri, onunla konuştukları, kendisinden birtakım bilgiler aldıkları, ona sorular sorup ce*vaplar aldıklarına dair hikayelerinin çokça bulunduğunu kaydeder. Bulunduğu mübarek yerlerin de sayılamayacak kadar çok ve gizlenemeyecek ka*dar açık bulunduğunu belirtir.[196]
    Bu konuda İsrailiyyat olduğu kabul edilen birçok da rivayet vardır. Nite*kim İbn Hacer de Hızır'ın Aynu'l-Hayat'tan içip ölümsüzlüğe kavuşması ri*vayetlerinin Vehb ibn Münebbih ve onun gibi İsrailiyyat nakledenlerden çıktığını kaydetmektedi. [197]
    Zahir naslara dayanmayan islamdışı birçok görüş ve davranışlarını ta-savvvufçuların bu nevi esrarengiz ve ilham-keşf gibi şeylere dayandırmaya çalışması da bu işin ne kadar tutarsız olduğunu göstermektedir. Hızır'ın şu anda yaşadığı ve kıyamete kadar yaşayacağı anlayışı birçok yönden redde*dilmiştir.el-Alusi ve Salah Abdulfettah el-Halidi bunu maddeler halinde şöyle
    Özetlemektedir:
    a- Hızır'ın yaşadığını söyleyenler, onun bizzat Hz. Adem'in oğlu olduğu*nu iddia ediyorlar. Halbuki bunun ne kadar gülünç olduğu açıktır.
    b- Hızır, Hz. Nuh'tan önce olsaydı tufan sırasında o da gemiye binerdi. Buna dair hiçbir haber yoktur. Sonra gemiye binenlerin tümü eceli geldiğin*de Ölmüştür. Sadece-Hz. Nuh'un mümin oğullarının soyu devam etmiştir. Yüce Allah bunu "Ve onun zürriyetini baki olanlar kıldık[198] diyerek belirt*miştir.
    c- Hz. Adem'in zamanından kıyamete kadar bir insan yaşamış olsayd, bu en büyük alamet ve delil olurdu. Yüce Allah delil olması için uzun sür ' öldürüp dirilttiklerini Kur'an-ı Kerimde belirtmiş ve alamet yahut delil 0] ması için zikretmiştir. Halbuki Hızır'la ilgili hiç böyle birşey olmamıştır.
    d- Hızır'ın yaşadığım söylemek Allah'ın takdiri hakkında bilgisizce ko*nuşmaktır ve bu Kur'an ayetleriyle yasaklanmıştır.
    e- Yaşadığına dair deliller, tasavvuf meşhurlarının anlattıkları hikaye, lerden öteye geçmemektedir. Acaba bunlar Hızır'ın hangi alametini ve özel*liğini biliyorlar ki kendilerine görünenin şeytan olmadığına hükmediyorlar?
    f- Bilindiği gibi Hızır, Hz. Musa'dan ayrıldı. Hz. Musa'dan ayrılmaya razı olan Hızır, şeriat ölçüsü tanımayan, cuma ve cemaat bilmeyen, ilim tahsil etmeyen ve ruhbanlık hayatı yaşayan birtakım cahillerle bir araya gelmeye nasıl razı olabilir? Herbiri "Hızır bana tavsiyede bulundu, Hızır bana söyle*di, Hızır bana göründü" deyip duruyorlar. Hz. Musa ile sohbetine son veren Hızır acaba bunlarla sohbete nasıl razı oldu?
    g- Hızır'la görüştüğünü iddia eden kişiler "Biz Rasulullah'la görüştük, onunla sohbet ettik, ondan dinledik" gibi şeyler söyleyecek olurlarsa redde*dilecekleri konusunda bütün ümmet icma etmiştir. Böyle iken "Hızır'la görüştük, onunla oturduk, ondan aldık" demeleri gibi sözlerine nasıl itibar?
    h- Hz. Peygamber, "Musa hayatta olsaydı, mutlaka bana tabi olacak*tı.[199] buyurmuştur. Hızır da hayatta olsaydı elbette Rasulullaha tabi ola*caktı. Halbuki buna dair sahih hiçbir şey yoktur. Sadece ashabtan bazı kişi*lerin ölümü üzerine Hızır'ın Rasulullaha taziye için geldiği rivayeti vardır ki, onun da muhaddis alimler doğru olmadığını söylüyorlar.
    Nitekim İbn Kesir "Bu konudaki bütün hadisler gerçekten zayıftır. Dinde hüccet olmaya elverişli değildir. Hikayelerin çoğunun da senedi zayıftır. Ol*sa olsa, sahabi ve benzeri masum olmayan ve yanılması mümkün olan kişi*lere kadar ulaşabilir" demektedir. [200] Ebu'l-Ferec ibn el-Cevzi de bu konuda*ki hadislerin hepsinin uydurma olduğunu belirtmiştir. [201]
    Müslim ve diğer kitaplarda, Hz. Peygamberin birgün yatsı namazın*dan sonra şöyle buyurduğu Abdullah ibni Ömer'den rivayet edilmiştir: "Bu (Tördünüz mü? Şüphesiz yüz yıl sonra bugün yaşayanlardan kimse ha-, kalmayacaktır.[202] Yine Müslim ve diğer kitapların rivayet ettiği bir sövle buyurmuştur: "Yüz yıl sonra bugün yaşayan hiçbir nefis yaşa-araktır[203] Bu hadisler de gösteriyor ki, belirtilen, süreden sonra o gün aıı]ardan kimse sağ kalmayacaktır. Hızır da o gün yaşıyor idiyse, o da "Z yıl sonra ölecekti, demektir.
    Buhari'de, Hızır ve İlyas'ın bugün de yaşayıp yaşamadıkları sorulmuş ve vle demiştir: "Bu nasıl mümkün olsun ki? Rasulullah vefatına yakın bir amanda şöyle buyurmuştur: "Bugün yaşayanlardan hiçbir kimse yüz yıl sonra yaşamayçaktır."
    Bu ve benzeri bütün deliller Hızır'ın halen yaşamadığı ve ölümsüz olma*sının sözkonusu olmadığını göstermektedir. Zaten şu anda ve bundan sonra kıyamete kadar yaşamasının serî ve aklî makul hiçbir gerekçesi yoktur. [204]
    "Ledunni itm"e gelince; Tasavvuf ilimlerinin büyük çoğunluğu bu ilme dayanmaktadır. Şeriatın Ölçülerine göre buna ilim demek ne derece doğru olur? Tasavvufçular bunu Kur'an ve Sünnet ile bildirilenlerin dışında ve gaybten gelen bilgi olarak kabul etmektedir. Doğrudan doğruya Allah tara*fından tasavvufcularm kalblerine ilka edilen veya onların kalbinde doğan il*im olarak bilinmektedir.
    Buna hakikat ilmi, ledunni ilim, mükaşafe ilmi, mevhibe ilmi, sırlar ilmi, meknun (gizliler) ilmi, veraset ilmi, rabbani ilim de denir. Bu ilme sahip olan kişiye ledunni sır sahibi, Hızırvari ruh sahibi veya "Hızır gibi bir ma*kama sahip" adı verilir. eş-Şa'ranî ve benzerleri bu ilme batın ilmi denilme*sinin doğru olmadığını savunuyorlarsa da, realite budur ve şeriat olarak ge*len açık ilmin zıddı anlamındadır. [205]
    Tasavvufçular ledunni ilime dayanak olarak "Ve katımızdan (ledünnü-müzden) ona bir ilim öğretik" ayetine sarılmışlardır. Anlamı apaçık olması*na rağmen onu akla hayale gelmeyen her türlü aklî ve naklî batıl bilgelerin dayanağı yapmışlardır. [206]
    "Ledünnâ" kelimesinin anlamı, yanımızda demektir."Min ledünnâ'mn anlamı da yanımızdan, demektir. Bilindiği gibi bize verilen bütün bilgiler esas ve kaynak olarak Allah tarafındaııdır. Peygamberlere verilen ve vahiy yolu ile gelen bilgiler Özel anlamda Allah tarafından verilir. Bu bakımdan ayette geçen "min ledünnâ"nm anlamı, Allah tarafından ve vahiy yolu ilo verilmiş olması demekti.[207] Daha Önce Salih Kulun nebi olduğunu ve Allah tarafından kendisine Hz. Musa'dan farklı olarak bazı bilgilerin verildiğini görmüştük.
    Kurtubî, tasavvufçuların ledünrî ilim iddialarına cevap vererek şöyle de*mektedir:
    "Netice olarak, Allah'ın ahkamını bilmenin risalet yolu dışında bir. yolu olmadığına dair kati ilim ve zaruri yakîn hasıl olmuş, selef ve halef icma et*miştir. [208]
    Usulde kesin olarak kabul edilmiştir ki, ilham ile herhangi bir şekilde is*tidlal etmek caiz değildir. Çünkü insan masum değildir. Tasavvufçuların il*ham alan kişinin ilhamla amel etmesinin caiz olduğu yolundaki iddiaları şer'î bir delile dayanmadığı için geçerli değildir. Zira ilham alan kişi masum değildir ve masum olmayanın aklına gelen şeyler güvenilir olamaz. Zira şey*tanın ona istediği şeyleri karıştırmış olmasından emin değiliz. Halbuki şeri*ata uymakla hidayetin olacağı kesindir. Ama ilham, akla gelen şeyler ve benzerlerine uymada hidayet kesin değildir.
    Buraya kadar verilen bilgilerden anlaşıldığı üzere Salih Kul (Hızır), ta*savvuf meşrepli kimi şahısların iddia ettiği gibi veli değil, nebidir. Yani Al*lah tarafından peygamber olarak gönderilmiş bir insandır. Yoksa nübüvveti olmayan, sadece velayeti ile bu olağanüstü şeyleri yapan bir insan değildir.
    Yine anlaşılmıştır ki, insan ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir za*man bir peygamber seviyesinde olamaz ve bilhassa serî ahkama taalluk e-den konularda peygambere akıl hocalığı yapamaz. Aksine, insan ne kadar mükemmel olursa olsun, mutlaka peygambere uymakla mükelleftir.
    Kaynak: Islam-Tr.Net - islami filmler, islami kitaplar, islami programlar, islami sohbet http://www.islam-tr.net/showthread.php?t=12783
    Yine anlaşılmıştır ki, Hz. Musa ile Salih Kul (Hızır) kıssasında tasavvuf*çuların iddia ettiği gibi şeriat-hakikat, batın-zahir gibi şeylere dayanak sa*yılacak şeyler sözkonusu değildir. Sadece Allah'ın peygamberlerinden, birine bildirirken, diğerine bazı şeyleri bildirmemesi sözkonusudur.[209]
    Kaynak: Islam-Tr.Net - islami filmler, islami kitaplar, islami programlar, islami sohbet http://www.islam-tr.net/showthread.php?t=12783


    [158] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 76-84.

    [159] Abdulvahhab eş-Şn'r.ınVel-Yeviikit ve'l-Cevahir, 2/83-84, el-Matbaatu'1-E.dıeriyye el-Mısriyye, 1307 hicri.

    [160] İslam felsefesi vey.ı felsefi lasavvufta işrak felsefesinin babası Şilı.ıbuddin Suhreverdi (öl. 587/1191 )diı\ İşrak, hakikatlerin derece derece açılması veya nurun parlaması anl***** gelir. Onun ît. in hu felsefeye, nur felsefesi de denir. Akl;ı karşılık, zevki esas alan bir metotlıır. ibn Sin.ı ve Farahi'nin başım çektiği Meşşai felsefe ile ibn Arabi'nin temsil elliği tasavvuf i felsefe arasında bir yol sayılır. Mürahade, riyaz.il ve kalbi parlatma sonucu kalble bilgilerin dogması ve knlbin nurla dolması esasına dayanır.
    Suhreverdi, felsefesini aydınlık ve karanlık temelleri ü/erirte kurmuştur. Ona göre fikirler, yani ideler ,ıy-dınlık, eşya da karanlıktır. Aydınlık ile karanlık .ırasında varlık farkı değil, ancak derec e^arkı vardır. Varlık, aşağıdan yukarıya, yani karanlıktan aydınlığa giden bir silsiledir ve her mertebe kendinden öncekine ve sonrakine mizanın aydınlık ve karanlıktır. Bütüıt aydınlıklar (1,1 en sonda, nurların nuru de*nen sonsuz variık ve mutlak hayr olan Allah'ta birleşir, insanın Allah ile birleşmesi için de nefs terbiyesi şarttır. Nefsini terbiye eden bir insan eşyanın sırrını kavrar, geçmiş ve gelecek her şey nıı.ı açıklanır, böyle bir insan da eşyayı dilediği gibi kullanabilir.
    Suhreverdi'nin bu aydınlık ve karanlık kavramlarıyla ifade etliği varlık bir bakıma eşya ve yaratıklar, hır bakıma da Allah'tır. 15u görüş, Muhyiddin İbn Arabi'nin vahdeti vucurl felsefesinin ilk adımı olmuştur K-itabu'l-Maaric, Hikmelu'l-İşrak, |-Ieyakilu'n-Nur Suhreverdi'nin meşhur eserleridir. " Prof. Dr. C'avit Sunar, Varlık Hakkında Ana Düşünceler, 180-1 fil
    İşrak Felsefesi temel olarak guiaü şia, Karmatiler ve ihvan-ı Safa küllürüne dayanmakladır. Daha eskilere götürenlere göre mecusiliğin aydınlık ve karanlık inancına dayanır. Bu felsefenin bahası savılan Suhreverdi'den sonra en meşhur temsilcisi şü molla Sadreddin eş-Şira/i (Molla Sadra} (öl. 1050/1640)'dır. Molla Sadra'nın işrak felsefesinin günümüzde salt bir tevhid inancıymış gibi birtakım çevreler larafından müsiümanlara yeniden sunulması bir talihsizliktir, islam düşüncesinin en buııamlı dönemlerini yansılan Meşşai felsefe, İşrak felsefesi, irfan ve vahdeti vucııd felsefesi gibi felsefi akımlar popüler oldukları zaman*larında İslam alemine yarar sağlamamışken, Batının kültürel, ekonomik ve siyasal emperyalizmi alımda inleyen islam alemine günümüzde ne sağlayabilir ki! Bu felsefe hakkında daha geniş bilgi için bk/. Dr. Abdulkadir Mahmud, el-Pelsefelu's-Sufiyye fi'l-İslam, 440-4iîf>, Daru'l-Pikrı'l-Arabi, Kahire, I'}(>(). Mtısial'.ı Galveş, et-Tasavvuf fi'l-Mizan, 53-57, Î1I-B6, Daru Nahdali Mısr, Kahire, irs. Dr. Hasan eş-Şerkavi, Mu'cemu Elfazi's-Sufiyye, 4(>-47, Kahire, 1987

    [161] Gazali, "Keşfle elde edilen bilgiler çalışma ile kazanılan bilgilerden daha berrak, bol ve kaim ola*bilir" demekledir. İhyaA-Vl9, el-i lalebi, 1939.

    [162] Cazali, ihya, 3/23, el-Halehi, 139,

    [163] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 84-87.

    [164] Hakim et-Tirmizi, Hatmu'l-Velaye. 361-362, Beyrut, "1905

    [165] Mektubat, 282, Hakik.ıt kitabevi, istanbul,
    Hızır'ın, Ebu Hanife'den şeriat dersleri aldığı da şöyle anlatılmnktndır:"Hızır, her sabah namazdan son*ra Ebu Hanife'nin ders halkasına geliyor ve ondan şeriat ilmini öğreniyordu. Ebu Hanife Ölünce, Hızır sf" riat ilmi tahsilini tamamlayabilmek maksadıyla kabrinde diri olması için Allaha dua etti- I ler sU'm rJ>u Honife'nin kabrinin başına geliyor ve kabrinden konuşan Ebu lanife'den şeriat İlmi tahsilini sürtlüriiy"1' du. I Iızır, ölen Ebu I lanife'den şeriat ilmi tahsilini tamamlamdk için onheş sene böyle devam elti" \îk/-Hüseyin İbn Mehdi el-Ğuneymi, Mearicu'l-Elbab fi Menahki'l-Hakki ve's-Savab, 4<), Daru'l-Erkam, li"'111" ingham, 1988

    [166] Bakımz, Abdurrahman Abdulhalik, a. g. e. I37-138

    [167] Kehf, 82

    [168] Kehf, 65

    [169] Reşider-Rasfid, ed-Dureru'n-Nakiyye fi'l-Metalibi'l-Fıkhiyye, 142, Hicri ^W) baskı,

    [170] Nevevi, Tehzibu'l-Esma ve'l-Lı^at, 1/177.

    [171] el-Akısî, Ruhu'l-Meani, 15/120, Darıı'l-Fikir, Beyrut 1389.

    [172] Nesefî, Tefsirıı'n-Nesefi, Kehl", 82. ayetin tefsiri, el-AIÛM, a. t;, e. , lVî20; ^-Zemahseri, ol-Keşşaf, V575, Salah Abdullettah el-l l.ılidi, Maa Kıs.ısi's-S.ıbıkîn li'l-Kıır'.ın, 228-2.!(l, Daru'l-K.ılem, llıın.ışk, I 'J89, birinci baskı

    [173] Hud, 28

    [174] Meryenı, 21

    [175] bakara, 105

    [176] Enbiya, 75

    [177] Ali İmran, 74

    [178] 2uhruf, 32

    [179] Duhan, 5-6

    [180] Kefh, 65

    [181] Kefh, 65

    [182]Kefh, 82

    [183] Tevsuru ru'n-Nesefi, Kehf, 82. ayetin letsiri

    [184] İbn Hacer, Fethu'l-Bari, 6/310

    [185] Kehf, 66

    [186] Kehf, 68

    [187] Kehf,69

    [188] Salah abdulfettah el-Halidi, a. g. e. 178-180

    [189] Salah abdıılfetlah el-Ha!idi, a. g. e. 230

    [190] Alusi, a. g. e. 16/17

    [191] Alusi, a. a. e. 16/17, ihn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, 1/328

    [192] Alusi, a- g. e. 16/17. Acıba bnrttfi stili öldürmesi için çocuğunu veli elediği kişilere teslim edebiliy*or!'

    [193] Gbubekir el-C-ıssd, Ahk.ımıı'UKur'.ın, 3/215

    [194] Hz. Musa ve Hızır kıss.ısının lıeniş bir tefsiri için bkz. Mııh.ımmed llayr Ramazan Yusuf, a.g.e. 115-167,

    [195] Salah Abdulfeltah el-Hnlidi, ,ı. g. e. 180

    [196] Nevevî, Tehzibu'l-Esma ve'l-Lu^at, 1/171,-177, Sahihi MCbliın Şerhi, 15/135-1 "U>, Yim> bakınız- ibn hln«r, <ı.K. e., (>/.'51O; el-Akısi, a. fi. e. , 15/322.

    [197] İbn Hacer el-Askalanî, ,a. g. e. , 8/314, israiliyyat hakkında Remzi Na'n.uı ve Doç. Ür. Abdullah Ay-(|frnir'in "Tefsirde İsrailiyyat" kitaplarına bakınız.

    [198] Saffat,77

    [199] Ahmed İbn Hanbel ve Ebu Ya'la rivayet etmiştir. Ayetlerde bu manalı delalel etmekledir. Aynen bkz. Afi el-Karel-Esraru'l-Merfua fi'l-Ahbari'l-Mevdua, 1/2Jİ5, Beyrut, 1986.

    [200] İbn Kesir, a. g. e. , 1/334, 1/336-337.

    [201] Ebu't-Faraca ibn el-Cevzi, Ucaletıı'l-Muntazir fi Şerhi Haleti'l-Hıdr'd,™ naklen İbn Kesir, a. «. e. , 1/334.

    [202] Muslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Hanbel.

    [203] Muslim, Tirmizi, ilin Hanbel.

    [204] el-Alusi, a. g, e. , 15/320-328. Geniş bilj'i için bkz. Mııhommerl I l,ıyr Ramazan Yusuf, 7-232, Hüseyin ibn Mehdi el-Ğuneymi, Meark:u'l-Elbab fi Menahici'l-Hakki ve's-Savab, 49-50

    [205] Akısî, a.g. e. , i 6/330, 15/330, 16/1CJ; eş-Şar.ıni, el-Tabnkatıı'1-Kııbr.ı, 1/170, 2/5<>, 7(>, 152.

    [206] nevi .ın.l.ıyışlar jıjn mesela bkz. İsmail Hakkı.Gursevi, Rııhu'l-lley.uı, 3/270-272, ; Ali İbn ibrahim
    fl-Muhıyimi, Tabsırıı'r-Rahmart ve Teysiru'l-Mennan, 1/451-452.

    [207] Gazali bunu şöyle belirtmekledir: "Gerçi her ilim onun ne/tlindendir. Atıc.ık bazı iııs.ırılıirın ögretmesiyie meydana gelmekledir. Buna iedunni ilim denmez. Ledunni ilim, bilinen bir dış Sebep ol*maksızın kalbe üflenen ilimdir. ", ihya, 3/23, el-H.ılebi, 1939

    [208] el-Kurtubî, el-Cami' li Ahkamı'l-Kur'.ın, 11/40-41, Özel ol.ır.ık, Daru'l-Kilabi'l-Arabi, Mısır, 1968

    [209] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 87-98.

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Kur’an-ı kerimden iki kıssa


    Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki: İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyorlar. İbni Arabi, Abdülkadir Geylani, Mevlana Celaleddin Rumi, Seyyid Ahmed Bedevi, imam-ı Şarani ve imam-ı Busayri gibi tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan Muhammed aleyhisselamın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bid’at ehli ve sapık denir. (Hadika)

    Süleyman aleyhisselam, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi bâtın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40)

    [Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]

    Kehf suresinde ledün [bâtın] ilmi hakkında bahsedilen kıssa özetle şöyledir:
    Hazret-i Musa, “Ya Rabbi, bâtın ilmini bilen zatı nerede bulurum?” diye sordu. Allahü teâlâ da, “Ya Musa, yola çık, çantana koyduğun balık canlanıp denize gittiği yerde, onu bulursun” buyurdu. Hazret-i Musa, Hazret-i Yuşa ile yola çıktı. Bir pınarın yanına geldiler. Bu pınar âb-ı hayat idi. Bu suya dokunan ölü canlanırdı. Bu sudan bir damla balığa değince, balık canlanıp denize gitti.

    Hazret-i Musa, denilen yerdeki zatı görüp ona, “Bana bâtın ilmini öğretir misin?” dedi. O zat, “Allahü teâlânın bana öğrettiği ilmin hepsini sen bilmezsin. Bu yüzden de yaptıklarıma sabredemezsin” dedi. Hazret-i Musa, “İnşallah beni sabredenlerden bulursun” dedi. O zat, “Ya Musa, tuhafına gitse de, yaptıklarımdan bana bir şey sormayacaksın” dedi.

    O zat, ücretsiz bindikleri gemiyi delince, günahsız çocuğu öldürünce ve bir duvarı ücretsiz yapınca Hazret-i Musa sebebini sordu. O zat, “Gemiciler on kardeşti. Geminin kazancı ile geçiniyorlardı. Bir derebeyi, sağlam gemileri gasp ediyordu. Bu geminin arızalı olduğunu duyunca almaktan vazgeçecekti. Biz de iyiliğe iyilik ettik. Günahsız çocuğun ana babası salih idi. Çocuk büyüyünce, küfre zorlayıp ana babasına zulüm ve işkence edecekti. Bunun yerine neslinden 70 peygamber meydana gelecek hayırlı bir evlat vermesi için dua ettim. Doğrulttuğum duvar, yetimlere aitti. Babaları duvarın altına bir hazine saklamıştı. Duvarı düzeltmeseydim, yıkılıp hazine meydana çıkacak, başkaları alacaktı. Yetimlere de bir iyilik etmiş olduk.

    Musa aleyhisselama ilm-i bâtından bahseden o zatın evliyadan Hazret-i Hızır olduğu bildirilmiştir. Kur'an-ı kerimdeki bu iki kıssa, bâtın ilmine sahip keramet ehlinin bulunduğunu açıkça bildirmektedir. İlm-i bâtın, ilm-i zahirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, Ulema-i rasihin denir.

    Hazret-i Ebu Hüreyre, (Resulullahtan iki ilim aldım. Birisini size bildirdim. İkincisini bildirmedim, çünkü anlayamazsınız) dedi. Birincisi, İlm-i zahir, ikincisi İlm-i bâtın’dır. Bunu ancak, evliya ve sıddıklar bilir.
    Cevap 2:


    g. Tasavvuf ve Hızır Kıssası


    Tasavvuf, önceleri zühd hayatı şeklinde algılanırken, sonraları, çevreden aldığı kollarla gittikçe büyüyen bir nehir gibi, alabildiğine yabancı kültürle beslenmiştir. İslami temellere dayandığını göstermek için de kendine Kur'an, Sünnet ve salih selefin hayatından birtakım İslami temeller aramış veya iddia etmiştir. Bunlardan biri Kehf suresinde geçen Hz. Musa ile "Sa*lih Kul" kıssasıdır.
    Tasavvufçular suredeki salih kulu "Hızır" adında ermiş bir kişi olarak itelemiş ve anlatılan kıssanın manalarını, hedeflerini ve mesajını tahrif ederek tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır. Bu kıssaya daya*narak zahir bir şeriat ve ona muhalif batın bir hakikat bulunduğunu, şeriat alimlerinin hakikat alimlerinin bir takım şeylerini yadırgaması veya eleştir*mesinin yanlış olduğunu söylemiş, peygamber değil, bir veli kabul ettikleri Salih Kul"a (Hızır) Hz. Musa'nın itirazının nasıl anlamsız ve tuhaf bir şeyise, şeriat alimlerinin de hakikat alimlerini eleştirmesi veya onlara itiraz et*mesinin yersiz ve anlamsız olduğunu iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, veli olduğunu söyledikleri Hızır'ın vahiy ve ilham aldığını, akaid ve şeriat sahibi olduğunu söylemiş, peygamber olduğu kesin olan Hz. Musa'yı da onun emri*ne vermiş, bunu tasavvuf anlayışı için temel kabul etmişlerdir.
    Hızır'ın peygamber değil veli olduğunu, kıyamete kadar yaşayacağını peygamberlere gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla kendisine Ledunni ilim dedikleri batini bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz. Peygamberin peygamberli*ğinden önce ve sonra her zaman bütün velilere indiğini, bu ilimlerin pey*gamberlere gelen ilimden daha üstün ve daha büyük olduğunu iddia etmiş*lerdir. Nitekim, veli olan Hızır'ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Musa peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır'a uymak zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır'dan birtakım bilgiler öğrenmek için onun yanına gitmiştir, diye iddia etmişlerdir.
    Yine veli olduğu halde Hızır nasıl peygamber olan Hz. Musa'dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velilerinin de şeriatın zahirini bilen pey*gamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu, aynı şekilde hakikat alim*leri olan evliya yahut tasavvufçularm şeriat (zahir) alimi olan alimlerden daha büyük olduğunu ileri sürmüşlerdir.
    Yine, Hızır'ın evliya ile buluştuğu, bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendi*lerinden tasavvufi ahidler aldığını söylemiş, tasavvuf! hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bu*lunduğu, mesela şeriattaki içki içmek, zina ve benzeri kötülüklerin batını ilimde tasavvufi bir hakikat ve Allah'a yakınlık kazandıran fiiller olabilece*ğini belirtmişlerdir.
    Tasavvufçular, Salih Kul kıssasından öyle hurafeler ve akıldışı şeyler çı*karmışlardır ki, onlardan kimileri Salih Kuî'un (Hızır'ın) ayrı bir şeriata sa*hip olduğu için namaz kılmadığını, kimileri de namaz kıldığını ve hanefi mezhebine göre kıldığını, bazıları da şafii mezhebine göre kıldığını söylemiş*tir. Kimileri de birtakım zikirleri doğrudan Hızır'dan aldığını iddia etmiştir.
    Tasavvufçular, bununla da yetinmeyerek İslam aleminin değişik yerleri*ni Hızır'ın makamı saymış, Hızır'ın orada ya oturduğunu veya bir tasavvuf-çu ile orada buluştuğunu iddia etmişlerdir. Onun için birçok yerde ona bir makam veya bir kabir uydurmuşlardır. Orada kurbanlar kesilmiş, taşlar öpülmüş ve eşyası ile teberrük edilmiştir. Ziyaretin kapısına da haraçları toplayan bir bekçi dikmiş ve geçim vasıtası yapmışlardır.
    Öyle görülüyor ki Hızır olayını tasavvufa dayanak yapmaya ve tasavvufa
    nlıSJ,n ilk kişi, Hatemu'l-Evliya nazariyesini ilk defa ortaya balarn deaikleri sufı et-Tirmizi'dir. Bilindiği gibi, bu adam hicri üçüncülarında ölmüştür. Hatmu'l-Velaye adlı kitabında evliyanın alamet-tcrı konusunda şöyle demektedir:nakkında Hızır aleyhisseiam'ın ilginç bir kıssası bulunmaktadır. Ta başlan-kaderlerin belirlendiği andan, onların durumunu görmüş ve onların yaşadığı manda yaşamak İstemiştir. Onun için kendisine hayat verilmiştir. Öyle ki artık bu metle haşrolma ve Muhammed'e tabi olma özelliğine sahip olmuştur. İbrahim i-Halil ve Zülkarneyn zamanından kalma bir adamdır. Zülkarneyn'in ordu kuman*danıydı. Zülkarneyn Aynu'l-Hayat'ı istemiş, ama elde edememiş, Hızır elde etmiş*tir Bunun hikayesi uzundur. İşte evliyanın alametleri bunlardır. En belirgin alamet*leri, kaynağından dile getirdikleri ilimdir. "Nedir bu ilim?" diye sorulduğunda da şöy*le cevap vermiştir: Bidayet (alemin veya varlıkların) ilmi, misak (sözalma) İlmi. kaderler ilmi ve harflerilmi.
    Hikmetin kaynakları (veya temelleri) bunlardır. En üstün hikmet budur. Bu ilim an*cak büyük velilerden ortaya çıkar. Onlardan da velayetten nasibi olanlar alır.[164] Hızır hakkında örülen hurafelerden Şafii mezhebine göre namaz kıldığı uydurmasını da isterseniz Mektuba?m sahibinden dinleyelim. Ondan sonra Kuran ve Hadis kaynaklarından bu kıssaya bakalım. Mektubat'm 282. mektubunda olay şöyle anlatılmaktadır:
    "Hızır ve İlyas'ın görüşmeleri ve hallerinden bir nebze bilgi verilmesine dair Molla Bedi'a yazılmış mektuptur: Allah'a hamd ve seçtiği kullarına selam olsun. Hızır aleyhisselam hakkında arkadaşların soruşu üzerinden epey zaman geçti. Bu faki*rin gerektiği kadar onun ahvali hakkında bilgisi olmadığı için cevap vermemiştim. Bugün sabah toplantısında Hızır ve İlyas'ın ruhaniler suretinde hazır olduğunu gör*düm. Hızır ruhani bir kelam ile şöyle dedi: Biz ruhlar alemindeniz. Allah ruhlarımıza tam bir kudret vermiştir ki, bu kudretle vücutlar suretinde teşekkül ve temessül ed*er, vücutlardan sadır olan cismani duruş ve hareketler, bedeni itaat ve İbadetler ondan sadır olur.
    O anda kendisine "Siz Şafii mezhebine göre namaz kılıyorsunuz" dedim. Şöyle de*di: Biz şeriatlarla mükellef değiliz ama ev Kutbu'nun (sahibinin) görevlerinin yerine gelmesi bize bağlı olup kendisi de şafii mezhebinde olduğundan biz de arkasında İmam şafiinin mezhebine göre namaz kılıyoruz.
    O anda anlaşılmıştır ki, taatlanna mükafaat terettüp etmemekte, belki onlardan İbadet ve taat, taat ehline muvafakat ve ibadet suretine (şekline) riayet için sadır olmaktadır. (Yani ibadet edip sevap kazanmak için değil, sadece ibadet edenler gibi oturup kalkmaktadırlar). Yine anlaşılmıştır ki, velayetin kemalatı Şafii fıkhına vafık, nübüvvetin kemalatı da Hanefi fıkhına muvafıktır. (Yani veliler şafii, berlerde hanefidir).
    O zaman altı fasılda naklen zikreden Hoca Muhammed Parsa'nın sözlerinin hak' katı da anlaşılmış oldu ki, şöyle diyordu: Hz. İsa indikten sonra Ebu Hanıfe'nin mezhebine göre amel edecektir.
    O anda İkisinden medet istemek ve dualarını almayı talep etmek aklımıza geiü. Bunun üzerine şöyle dedi: Allah'ın inayeti kişinin haiini İhata etmişse, bizim orada bir rolümüz olmaz. Sanki aradan sıyrılıp gittiler. İfyas(a) o zaman hiç konuşma*dı.[165]
    Hızır'ın Şafii mezhebine göre namaz kıldığını söyleyen tasavvufçular ol*duğu gibi, Hanefi mezhebine göre kıldığını söyleyenler de vardır. [166]
    Kendisine Hızır adı takılan Salih Kul'un veli veya nebi oluşu meselesine gelelim; Hemen belirtelim ki veli olduğunu söyleyen kimi alimler olmakla beraber cumhur nebi olduğunu söylemektedir. Nebi olduğunu söyleyenlerin delilleri daha açık ve kesin gibidir. Bu konuda bazı görüşleri nakledelim:
    Cumhur (alimlerin çoğunluğu), Salih Kulun nebi olduğunu söylemekte*dir. Bazıları ise Rasul olduğunu söylemiştir. Tasavvuf eğilimli olan birtakım kişiler ise veli olduğunu söylemiş ve keramet gibi tasavvuf! bazı meselelere bu kıssayı dayanak yapmıştır.
    Fakih er-Remli "Doğrusu, cumhurun dediği gibi nebi olmasıdır. Çünkü ayette "onu kendiliğimden yapmadım[167] ve "Yanımızdan ona bir rahmet verdik[168] buyurmaktadır ki, bu rahmet, vahiy ve nübüvvettir. [169]demekte*dir.
    İbnu Salah da "O nebidir, ama rasul olup olmadığında ihtilaf etmişler*dir. [170] demiştir. Futuhat-ı Mekkiyye'nin sahibi İbn Arabi bile peygamberle*rin hayatından sözederken Hızır'ın onlardan ve rasul olduğunu belirtmiştir.ak müfessir Alu si bunun mercuh bir görüş olduğunu ve doğrusunun nebi olduğunu belirtmiştir.[171]
    Nebi (peygamber) oluşunun delillerine gelince:
    Bütün müfessirler "yanımızdan ona bir rahmet verdik" ayetindeki "raht" kelimesinin nübüvvet manasında olduğunu söylemişlerdir. [172] Nitekim "(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden açık bir delil üzerinde m ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuş buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıız? [173] "Çünkü Biz onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. [174] "Kafirler de, putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesi*ni istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir. [175] "Onu (Lut'u) rahmetimize dahil ettik. Çünkü o salihleı-den idi. [176] "Rahmetini dilediğine ayırır. Allah üstün lütuf sahibidir. [177] "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar. [178] "Çünkü Biz, Rabbin katın*dan bir rahmet olarak peygamberler göndericiyizdir. [179] gibi ayetlerde ve başka yerlerde "Rahmet" kelimesinin nübüvvet manasında olduğunu müfes*sirler belirtmişlerdir. Onun için Hızır olarak adlandırılan Salih Kul ile ilgili bu ayette geçen rahmetin de nübüvvet manasında olduğu ve Hızır'ın nebi ol*duğuna delalet ettiği anlaşılmaktadır. [180]
    Nesefi, "Katımızdan ona bir ilim öğrettik. [181] ayetinin gaybi şeyleri haber vermek anlamında olduğunu belirterek bunun ancak Allah tarafından va*hiyle olacağım söyler. Yine "Onu kendimden yapmadım. [182] ayetini "kendi içtihadımla yapmadım, bilakis onu Allah'ın emriyle yaptım" diye tefsir ed*er[183].Nitekim Kurtubi de "Cumhura göre Hızır nebidir ve ayet buna delalet etmektedir. Çünkü nebi kendisinden daha aşağı olan kişiden Öğrenmez.
    Sonra gizli (batın) olan şey hakkındaki hükme ancak peygamber olanlar muttali olur.[184]demektedir.
    Fahruddin er-Razi, Hz. Musa ve Hızır'la ilgili kıssayı tefsir ederken Hz. Hızır'ın peygamber olduğunu söylemekte ve bunu savunanların delillerini şöyle sıralamaktadır:
    a- Yüce Allah "yanımızdan ona bir rahmet verdik" buyurmaktadır. Rah*met de nübüvvetin kendisidir. (Yukarıda belirttiğimiz ayetlerden deliller ge*tirir. )
    b- Yüce Allah "Katımızdan ona bir ilim öğrettik" buyurmaktadır. Bu da bir Öğretici veya bir mürşid aracılığıyla değil, doğrudan doğruya Allah'ın ona Öğretmiş olmasını gerektirir. İnsan aracılığı olmadan Yüce Allah'ın öğ*rettiği kişinin işleri Allah'ın vahyetmesiyle öğrenen bir nebi olması vaciptir.
    c- Hz. Musa ona: "Bana öğretmen için sana tabi olayım mı? [185] buyur*muştur. Biliyoruz ki, Öğretimde veya öğrenimde peygamber, peygamber ol*mayana tabi olmaz.
    d- Hızır, Hz. Musa'ya "Bilmediğin bir şeye nasıl sabredersin[186] diyerek ondan farklı olarak başka bilgilere sahip olduğunu göstermiştir. Hz. Musa da "Senin hiçbir işine karşı çıkmam. [187] diyerek ona karşı tevazu göstermiş*tir. Bütün bunlar o kişinin bazı konularda Musa'nın üstünde olduğunu ve peygamber olmayan bir kişinin peygamberden üstün olamayacağını göster*mektedir.
    e- Ebubekir el-Asam: "Onu kendimden yapmadım" ayetinin Hızır'ın pey*gamber olduğunu gösterdiğini söylemiştir. Zira bunun anlamı, yaptığım o işi kendi içtihadımla değil, Allah'ın vahyetmesiyle yaptım, demektir.
    f- Rivayetlerde Hz. Musa'nın, Hızır'ın yanına geldiğinde "es-Selamu aley-kum" dediği, Hızır'ın da "ve aleyke's-Selam ya nebiyye Beni İsrail" dediği, Hz. Musa'nın ona "Bunu kim sana söyledi (Benim Israiloğullarımn peygam*beri olduğumu nereden biliyorsun?) demesi üzerine Hızır'ın: "Seni bana gön*deren (Allah)" dediği kaydedilmektedir. Bu da Hızır'ın bunu ancak vahiyle bilmiş olacağını göstermektedir. Vahiy de ancak peygamber olan kişiye ge*lir. [188]
    "Onu kendimden yapmadım" ayeti şu anlama geliyordu: "Yani, gördüğünbu işleri kendi görüş ve içtihadımla değil, ancak Allah'ın emri ve vahyi ile aotım. Çünkü insanların mallarını eksiltmeye ve kanlarını akıtmaya kal*kışmak ancak kesin vahiy ile olabilir. [189]
    Hz. Musa'nın karşılaştığı ve görüştüğü salih kişinin, yani Hızır'ın nebi değil, veli olduğunu söyleyenlerin genellikle tasavvufı meşrep sahibi kişiler olduğunu görüyoruz. Bunlar Hızır'ın sözkonusu bilgilere ilham yolu ile ya*hut başka bir peygamberin kendisine bildirmesiyle sahip olmuş olabileceği*ni ileri sürüyorlar.
    Her şeyden önce, ona başka bir peygamberin bildirmiş olması ihtimali uzak bir ihtimaldir. Aksi halde "Katımızdan ona bir rahmet verdik, yanı*mızdan ona bir ilim öğrettik" sözlerinin fazla bir anlamı kalmaz. Hatta ola*ğanüstü bazı şeyleri Hz. Musa'ya göstermek için onun gibi bir peygambere muhtaç olacaksa, ona Allah tarafından bir ilim öğretilmesinin ne yararı ola çaktır?" [190]
    Kıssada geçen ve görünüşte serî naslara aykırı olan olağanüstü fiilleri Hızır'ın ilham sonucu işlediği de söylenemez. Çünkü veli bir kişinin sadece aklına gelen veya kendisine yapılan bir ilhama dayanarak suçsuz bir insanı Öldürmesi caiz değildir. Zira onun aklı veya kalbi masum değildir. Akıl veya kalbinin hata etmiş olması ittifakla caiz görülmüştür. Kaldı ki, veli olduğu*nu söyleyen bir insanın kalbine gelen ilham ile insanları öldürmesi caiz olursa, toplumda herkes veli olduğunu ve istediği kişiyi Öldürmenin kendisi- , ne ilham edildiğini ileri sürerek istediği kişileri öldürmeye kalkışmış olur ki, böyle bir şeyin ne kadar anlamsız olduğu açıktır.
    Ama Salih Kul'un, büyüdüğü zaman mü'min ebeveynini küfre ve irtida-da götüreceği endişesi ile henüz ergenlik çağına gelmemiş bir çocuğu öldür*mesi, elbette yaşadığı taktirde meydana gelecek maslahattan daha önemli bir maslahata dayanmaktadır. Bunların tesbiti de ilhanı veya kalbe damla*ma ile yapılması mümkün değildir. Olsa olsa yanılmayan ve geleceği bildi*ren kesin bir vahiy ile olur ki bu da Salih Kulun nübüvvetim göstermekte*dir. [191]
    Bilindiği gibi, İslam şeriatına göre ilham şer'i delil olmaz. Serî bir nassa aykırı düştüğü taktirde ilhamla amel etmek caiz değildir. Zaten makbul ola*bilmesi için bu şartı koşan alimler, ilhamın ancak sahibi için bir hüccet ola*bileceğini söylemektedir. Tasavvufçularm kendileri de bunu kabul etmekte*dir. Onun için sözkonusu fiilleri Hızır'ın ilham sonucu işlediğini söylemekmümkün değildir. Bu işleri ancak yanılnıayan bir vahiy ile hareket eden bir peygamberin işlemesi sözkonusu olur.[192]
    Bunun aksini savunan varsa, en güvendiği ve veli olduğuna kanaat ge*tirdiği bir insana böyle bir istekle ortaya çıktığı taktirde, acaba Öldürmesi için çocuğunu verebilir rai? İlhamla velilerin böyle bir işi yapabileceklerini savunanlar öldürmeleri için çocuklarını onlara teslim edebilirler mi?
    Nitekim bu konuda hukukçu Ebubekir Cassas da şöyle demektedir: "Yü*ce Allah'ın Hz. Musa ve Hızır kıssasında belirttiklerinden şu anlaşılmakta*dır: Maslahata götürecek hikmete mebni olarak işlenmesi caiz olan bir işi hikmet sahibinin zarar gibi görünen tarzda işlemesi yadırganmaz. Bu konu*da hikmet sahibinin işlemesi safinin işlemesinin aksinedir. Tıpkı tedavi edi*len veya ilaç içirilen çocuğun zahirde ilaca veya tedaviye tepki gösterip ila*cın veya tedavinin kendisine sağlayacağı yarar gerçeğinden habersiz olması*na benzer. Onun için Yüce Allah'ın bütün yaptıklarının veya emrettiklerinin mutlak hikmete ve maslahata mebni olduğu kesin olduğundan emredeceği veya zarar gibi görünen fiillerine itiraz etmek caiz değildir. [193]
    Salih KuFun işlediği de Yüce Allah'ın kendisine bildirdiği bilgi ve yaptığı emir sonucu olduğundan mutlaka hikmete mebnidir ve görünüşte zarar gibi görünse bile, gerçekte yararın kendisidir. Zaten böyle bir şeyi ancak Yüce Allah'ın bilgisi ve himayesi altında olan masum bir peygamber yapabilir. Yoksa kişinin derecesi ne olursa olsun, kalbine damlama ile yahut ilham ve keşf ile böyle bir işe kalkışması kesinlikle şeriata aykırı ve yasaktır. [194]
    Ayrıca, veli saydıkları Salih Kul'un ledunni bilgiye sahip olduğu ve Al*lah'tan ilhanı aldığını savunan tasavvufçuların ona bu yetkiyi verirken, Peygamber olan Hz. Musa'ya vermemeleri mantık ve insafla açıklanacak birşey değildir. Her mümin biliyor ki peygamber veliden büyüktür. Peygam*ber olan Hz. Musa ledunni bilgilere ve ilhama sahip olamıyorsa, veli olarak gördükleri Salih kul nasıl sahip olabilir?
    Kur'an'da bu salih kişinin açıkça diğer peygamberler gibi adı geçmemek*le beraber ona bir peygamber olarak inanmak gerekir. Ancak bu inanç sarih ve sahih dini bir nassa değil, içtihada dayandığından, yani delaleti açık ol*madığından onu veli kabul eden bir insan tekfir edilmez. İcmali olarak bü*tün peygamberlere iman etmek farzdır. Kur'an-ı Kerimde adı geçen pey*gamberlere ise, ayrı ayrı iman etmek farzdır. [195]
    Hızır, günümüzde de yaşıyor mu ve kıyamete kadar yaşayacak mı? Hebelirtelim ki bu anlayış sahiplerinin çok büyük bir kısmı yine tasavvufına mensup olanlardan oluşmaktadır. Bunlar arasında Cunevd el-Bağ-Seri es-Sakati, Bişr el-Hafı, Muhyiddin ibn Arabi, Ebu Talib el-Mekki,ail Hakkı Bursevi, Hakim et-Tirmizi, İbrahim ibn Edhem, Maruf el-Ker-Anır ibn Dinar, el-Yafii gibi tasavvuf meşhurları bulunmaktadır. Yaşada dair delil olarak da Hızır'ın zaman zaman bu meşhurlardan kimileriyle örüştüğü ve belirli yerlerde onlara göründüğü yolundaki mitolojik iddialardır.
    Nevevi, Hızır'ın hâlâ aramızda yaşadığı, tasavvuftular, salah ve marifet
    ehli arasında bu konuda ittifak bulunduğu ve kendisini gördükleri, onunla konuştukları, kendisinden birtakım bilgiler aldıkları, ona sorular sorup ce*vaplar aldıklarına dair hikayelerinin çokça bulunduğunu kaydeder. Bulunduğu mübarek yerlerin de sayılamayacak kadar çok ve gizlenemeyecek ka*dar açık bulunduğunu belirtir.[196]
    Bu konuda İsrailiyyat olduğu kabul edilen birçok da rivayet vardır. Nite*kim İbn Hacer de Hızır'ın Aynu'l-Hayat'tan içip ölümsüzlüğe kavuşması ri*vayetlerinin Vehb ibn Münebbih ve onun gibi İsrailiyyat nakledenlerden çıktığını kaydetmektedi. [197]
    Zahir naslara dayanmayan islamdışı birçok görüş ve davranışlarını ta-savvvufçuların bu nevi esrarengiz ve ilham-keşf gibi şeylere dayandırmaya çalışması da bu işin ne kadar tutarsız olduğunu göstermektedir. Hızır'ın şu anda yaşadığı ve kıyamete kadar yaşayacağı anlayışı birçok yönden redde*dilmiştir.el-Alusi ve Salah Abdulfettah el-Halidi bunu maddeler halinde şöyle
    Özetlemektedir:
    a- Hızır'ın yaşadığını söyleyenler, onun bizzat Hz. Adem'in oğlu olduğu*nu iddia ediyorlar. Halbuki bunun ne kadar gülünç olduğu açıktır.
    b- Hızır, Hz. Nuh'tan önce olsaydı tufan sırasında o da gemiye binerdi. Buna dair hiçbir haber yoktur. Sonra gemiye binenlerin tümü eceli geldiğin*de Ölmüştür. Sadece-Hz. Nuh'un mümin oğullarının soyu devam etmiştir. Yüce Allah bunu "Ve onun zürriyetini baki olanlar kıldık[198] diyerek belirt*miştir.
    c- Hz. Adem'in zamanından kıyamete kadar bir insan yaşamış olsayd, bu en büyük alamet ve delil olurdu. Yüce Allah delil olması için uzun sür ' öldürüp dirilttiklerini Kur'an-ı Kerimde belirtmiş ve alamet yahut delil 0] ması için zikretmiştir. Halbuki Hızır'la ilgili hiç böyle birşey olmamıştır.
    d- Hızır'ın yaşadığım söylemek Allah'ın takdiri hakkında bilgisizce ko*nuşmaktır ve bu Kur'an ayetleriyle yasaklanmıştır.
    e- Yaşadığına dair deliller, tasavvuf meşhurlarının anlattıkları hikaye, lerden öteye geçmemektedir. Acaba bunlar Hızır'ın hangi alametini ve özel*liğini biliyorlar ki kendilerine görünenin şeytan olmadığına hükmediyorlar?
    f- Bilindiği gibi Hızır, Hz. Musa'dan ayrıldı. Hz. Musa'dan ayrılmaya razı olan Hızır, şeriat ölçüsü tanımayan, cuma ve cemaat bilmeyen, ilim tahsil etmeyen ve ruhbanlık hayatı yaşayan birtakım cahillerle bir araya gelmeye nasıl razı olabilir? Herbiri "Hızır bana tavsiyede bulundu, Hızır bana söyle*di, Hızır bana göründü" deyip duruyorlar. Hz. Musa ile sohbetine son veren Hızır acaba bunlarla sohbete nasıl razı oldu?
    g- Hızır'la görüştüğünü iddia eden kişiler "Biz Rasulullah'la görüştük, onunla sohbet ettik, ondan dinledik" gibi şeyler söyleyecek olurlarsa redde*dilecekleri konusunda bütün ümmet icma etmiştir. Böyle iken "Hızır'la görüştük, onunla oturduk, ondan aldık" demeleri gibi sözlerine nasıl itibar?
    h- Hz. Peygamber, "Musa hayatta olsaydı, mutlaka bana tabi olacak*tı.[199] buyurmuştur. Hızır da hayatta olsaydı elbette Rasulullaha tabi ola*caktı. Halbuki buna dair sahih hiçbir şey yoktur. Sadece ashabtan bazı kişi*lerin ölümü üzerine Hızır'ın Rasulullaha taziye için geldiği rivayeti vardır ki, onun da muhaddis alimler doğru olmadığını söylüyorlar.
    Nitekim İbn Kesir "Bu konudaki bütün hadisler gerçekten zayıftır. Dinde hüccet olmaya elverişli değildir. Hikayelerin çoğunun da senedi zayıftır. Ol*sa olsa, sahabi ve benzeri masum olmayan ve yanılması mümkün olan kişi*lere kadar ulaşabilir" demektedir. [200] Ebu'l-Ferec ibn el-Cevzi de bu konuda*ki hadislerin hepsinin uydurma olduğunu belirtmiştir. [201]
    Müslim ve diğer kitaplarda, Hz. Peygamberin birgün yatsı namazın*dan sonra şöyle buyurduğu Abdullah ibni Ömer'den rivayet edilmiştir: "Bu (Tördünüz mü? Şüphesiz yüz yıl sonra bugün yaşayanlardan kimse ha-, kalmayacaktır.[202] Yine Müslim ve diğer kitapların rivayet ettiği bir sövle buyurmuştur: "Yüz yıl sonra bugün yaşayan hiçbir nefis yaşa-araktır[203] Bu hadisler de gösteriyor ki, belirtilen, süreden sonra o gün aıı]ardan kimse sağ kalmayacaktır. Hızır da o gün yaşıyor idiyse, o da "Z yıl sonra ölecekti, demektir.
    Buhari'de, Hızır ve İlyas'ın bugün de yaşayıp yaşamadıkları sorulmuş ve vle demiştir: "Bu nasıl mümkün olsun ki? Rasulullah vefatına yakın bir amanda şöyle buyurmuştur: "Bugün yaşayanlardan hiçbir kimse yüz yıl sonra yaşamayçaktır."
    Bu ve benzeri bütün deliller Hızır'ın halen yaşamadığı ve ölümsüz olma*sının sözkonusu olmadığını göstermektedir. Zaten şu anda ve bundan sonra kıyamete kadar yaşamasının serî ve aklî makul hiçbir gerekçesi yoktur. [204]
    "Ledunni itm"e gelince; Tasavvuf ilimlerinin büyük çoğunluğu bu ilme dayanmaktadır. Şeriatın Ölçülerine göre buna ilim demek ne derece doğru olur? Tasavvufçular bunu Kur'an ve Sünnet ile bildirilenlerin dışında ve gaybten gelen bilgi olarak kabul etmektedir. Doğrudan doğruya Allah tara*fından tasavvufcularm kalblerine ilka edilen veya onların kalbinde doğan il*im olarak bilinmektedir.
    Buna hakikat ilmi, ledunni ilim, mükaşafe ilmi, mevhibe ilmi, sırlar ilmi, meknun (gizliler) ilmi, veraset ilmi, rabbani ilim de denir. Bu ilme sahip olan kişiye ledunni sır sahibi, Hızırvari ruh sahibi veya "Hızır gibi bir ma*kama sahip" adı verilir. eş-Şa'ranî ve benzerleri bu ilme batın ilmi denilme*sinin doğru olmadığını savunuyorlarsa da, realite budur ve şeriat olarak ge*len açık ilmin zıddı anlamındadır. [205]
    Tasavvufçular ledunni ilime dayanak olarak "Ve katımızdan (ledünnü-müzden) ona bir ilim öğretik" ayetine sarılmışlardır. Anlamı apaçık olması*na rağmen onu akla hayale gelmeyen her türlü aklî ve naklî batıl bilgelerin dayanağı yapmışlardır. [206]
    "Ledünnâ" kelimesinin anlamı, yanımızda demektir."Min ledünnâ'mn anlamı da yanımızdan, demektir. Bilindiği gibi bize verilen bütün bilgiler esas ve kaynak olarak Allah tarafındaııdır. Peygamberlere verilen ve vahiy yolu ile gelen bilgiler Özel anlamda Allah tarafından verilir. Bu bakımdan ayette geçen "min ledünnâ"nm anlamı, Allah tarafından ve vahiy yolu ilo verilmiş olması demekti.[207] Daha Önce Salih Kulun nebi olduğunu ve Allah tarafından kendisine Hz. Musa'dan farklı olarak bazı bilgilerin verildiğini görmüştük.
    Kurtubî, tasavvufçuların ledünrî ilim iddialarına cevap vererek şöyle de*mektedir:
    "Netice olarak, Allah'ın ahkamını bilmenin risalet yolu dışında bir. yolu olmadığına dair kati ilim ve zaruri yakîn hasıl olmuş, selef ve halef icma et*miştir. [208]
    Usulde kesin olarak kabul edilmiştir ki, ilham ile herhangi bir şekilde is*tidlal etmek caiz değildir. Çünkü insan masum değildir. Tasavvufçuların il*ham alan kişinin ilhamla amel etmesinin caiz olduğu yolundaki iddiaları şer'î bir delile dayanmadığı için geçerli değildir. Zira ilham alan kişi masum değildir ve masum olmayanın aklına gelen şeyler güvenilir olamaz. Zira şey*tanın ona istediği şeyleri karıştırmış olmasından emin değiliz. Halbuki şeri*ata uymakla hidayetin olacağı kesindir. Ama ilham, akla gelen şeyler ve benzerlerine uymada hidayet kesin değildir.
    Buraya kadar verilen bilgilerden anlaşıldığı üzere Salih Kul (Hızır), ta*savvuf meşrepli kimi şahısların iddia ettiği gibi veli değil, nebidir. Yani Al*lah tarafından peygamber olarak gönderilmiş bir insandır. Yoksa nübüvveti olmayan, sadece velayeti ile bu olağanüstü şeyleri yapan bir insan değildir.
    Yine anlaşılmıştır ki, insan ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir za*man bir peygamber seviyesinde olamaz ve bilhassa serî ahkama taalluk e-den konularda peygambere akıl hocalığı yapamaz. Aksine, insan ne kadar mükemmel olursa olsun, mutlaka peygambere uymakla mükelleftir.
    Kaynak: Islam-Tr.Net - islami filmler, islami kitaplar, islami programlar, islami sohbet http://www.islam-tr.net/showthread.php?t=12783
    Yine anlaşılmıştır ki, Hz. Musa ile Salih Kul (Hızır) kıssasında tasavvuf*çuların iddia ettiği gibi şeriat-hakikat, batın-zahir gibi şeylere dayanak sa*yılacak şeyler sözkonusu değildir. Sadece Allah'ın peygamberlerinden, birine bildirirken, diğerine bazı şeyleri bildirmemesi sözkonusudur.[209]
    Kaynak: Islam-Tr.Net - islami filmler, islami kitaplar, islami programlar, islami sohbet http://www.islam-tr.net/showthread.php?t=12783


    [158] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 76-84.

    [159] Abdulvahhab eş-Şn'r.ınVel-Yeviikit ve'l-Cevahir, 2/83-84, el-Matbaatu'1-E.dıeriyye el-Mısriyye, 1307 hicri.

    [160] İslam felsefesi vey.ı felsefi lasavvufta işrak felsefesinin babası Şilı.ıbuddin Suhreverdi (öl. 587/1191 )diı\ İşrak, hakikatlerin derece derece açılması veya nurun parlaması anl***** gelir. Onun ît. in hu felsefeye, nur felsefesi de denir. Akl;ı karşılık, zevki esas alan bir metotlıır. ibn Sin.ı ve Farahi'nin başım çektiği Meşşai felsefe ile ibn Arabi'nin temsil elliği tasavvuf i felsefe arasında bir yol sayılır. Mürahade, riyaz.il ve kalbi parlatma sonucu kalble bilgilerin dogması ve knlbin nurla dolması esasına dayanır.
    Suhreverdi, felsefesini aydınlık ve karanlık temelleri ü/erirte kurmuştur. Ona göre fikirler, yani ideler ,ıy-dınlık, eşya da karanlıktır. Aydınlık ile karanlık .ırasında varlık farkı değil, ancak derec e^arkı vardır. Varlık, aşağıdan yukarıya, yani karanlıktan aydınlığa giden bir silsiledir ve her mertebe kendinden öncekine ve sonrakine mizanın aydınlık ve karanlıktır. Bütüıt aydınlıklar (1,1 en sonda, nurların nuru de*nen sonsuz variık ve mutlak hayr olan Allah'ta birleşir, insanın Allah ile birleşmesi için de nefs terbiyesi şarttır. Nefsini terbiye eden bir insan eşyanın sırrını kavrar, geçmiş ve gelecek her şey nıı.ı açıklanır, böyle bir insan da eşyayı dilediği gibi kullanabilir.
    Suhreverdi'nin bu aydınlık ve karanlık kavramlarıyla ifade etliği varlık bir bakıma eşya ve yaratıklar, hır bakıma da Allah'tır. 15u görüş, Muhyiddin İbn Arabi'nin vahdeti vucurl felsefesinin ilk adımı olmuştur K-itabu'l-Maaric, Hikmelu'l-İşrak, |-Ieyakilu'n-Nur Suhreverdi'nin meşhur eserleridir. " Prof. Dr. C'avit Sunar, Varlık Hakkında Ana Düşünceler, 180-1 fil
    İşrak Felsefesi temel olarak guiaü şia, Karmatiler ve ihvan-ı Safa küllürüne dayanmakladır. Daha eskilere götürenlere göre mecusiliğin aydınlık ve karanlık inancına dayanır. Bu felsefenin bahası savılan Suhreverdi'den sonra en meşhur temsilcisi şü molla Sadreddin eş-Şira/i (Molla Sadra} (öl. 1050/1640)'dır. Molla Sadra'nın işrak felsefesinin günümüzde salt bir tevhid inancıymış gibi birtakım çevreler larafından müsiümanlara yeniden sunulması bir talihsizliktir, islam düşüncesinin en buııamlı dönemlerini yansılan Meşşai felsefe, İşrak felsefesi, irfan ve vahdeti vucııd felsefesi gibi felsefi akımlar popüler oldukları zaman*larında İslam alemine yarar sağlamamışken, Batının kültürel, ekonomik ve siyasal emperyalizmi alımda inleyen islam alemine günümüzde ne sağlayabilir ki! Bu felsefe hakkında daha geniş bilgi için bk/. Dr. Abdulkadir Mahmud, el-Pelsefelu's-Sufiyye fi'l-İslam, 440-4iîf>, Daru'l-Pikrı'l-Arabi, Kahire, I'}(>(). Mtısial'.ı Galveş, et-Tasavvuf fi'l-Mizan, 53-57, Î1I-B6, Daru Nahdali Mısr, Kahire, irs. Dr. Hasan eş-Şerkavi, Mu'cemu Elfazi's-Sufiyye, 4(>-47, Kahire, 1987

    [161] Gazali, "Keşfle elde edilen bilgiler çalışma ile kazanılan bilgilerden daha berrak, bol ve kaim ola*bilir" demekledir. İhyaA-Vl9, el-i lalebi, 1939.

    [162] Cazali, ihya, 3/23, el-Halehi, 139,

    [163] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 84-87.

    [164] Hakim et-Tirmizi, Hatmu'l-Velaye. 361-362, Beyrut, "1905

    [165] Mektubat, 282, Hakik.ıt kitabevi, istanbul,
    Hızır'ın, Ebu Hanife'den şeriat dersleri aldığı da şöyle anlatılmnktndır:"Hızır, her sabah namazdan son*ra Ebu Hanife'nin ders halkasına geliyor ve ondan şeriat ilmini öğreniyordu. Ebu Hanife Ölünce, Hızır sf" riat ilmi tahsilini tamamlayabilmek maksadıyla kabrinde diri olması için Allaha dua etti- I ler sU'm rJ>u Honife'nin kabrinin başına geliyor ve kabrinden konuşan Ebu lanife'den şeriat İlmi tahsilini sürtlüriiy"1' du. I Iızır, ölen Ebu I lanife'den şeriat ilmi tahsilini tamamlamdk için onheş sene böyle devam elti" \îk/-Hüseyin İbn Mehdi el-Ğuneymi, Mearicu'l-Elbab fi Menahki'l-Hakki ve's-Savab, 4<), Daru'l-Erkam, li"'111" ingham, 1988

    [166] Bakımz, Abdurrahman Abdulhalik, a. g. e. I37-138

    [167] Kehf, 82

    [168] Kehf, 65

    [169] Reşider-Rasfid, ed-Dureru'n-Nakiyye fi'l-Metalibi'l-Fıkhiyye, 142, Hicri ^W) baskı,

    [170] Nevevi, Tehzibu'l-Esma ve'l-Lı^at, 1/177.

    [171] el-Akısî, Ruhu'l-Meani, 15/120, Darıı'l-Fikir, Beyrut 1389.

    [172] Nesefî, Tefsirıı'n-Nesefi, Kehl", 82. ayetin tefsiri, el-AIÛM, a. t;, e. , lVî20; ^-Zemahseri, ol-Keşşaf, V575, Salah Abdullettah el-l l.ılidi, Maa Kıs.ısi's-S.ıbıkîn li'l-Kıır'.ın, 228-2.!(l, Daru'l-K.ılem, llıın.ışk, I 'J89, birinci baskı

    [173] Hud, 28

    [174] Meryenı, 21

    [175] bakara, 105

    [176] Enbiya, 75

    [177] Ali İmran, 74

    [178] 2uhruf, 32

    [179] Duhan, 5-6

    [180] Kefh, 65

    [181] Kefh, 65

    [182]Kefh, 82

    [183] Tevsuru ru'n-Nesefi, Kehf, 82. ayetin letsiri

    [184] İbn Hacer, Fethu'l-Bari, 6/310

    [185] Kehf, 66

    [186] Kehf, 68

    [187] Kehf,69

    [188] Salah abdulfettah el-Halidi, a. g. e. 178-180

    [189] Salah abdıılfetlah el-Ha!idi, a. g. e. 230

    [190] Alusi, a. g. e. 16/17

    [191] Alusi, a. a. e. 16/17, ihn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, 1/328

    [192] Alusi, a- g. e. 16/17. Acıba bnrttfi stili öldürmesi için çocuğunu veli elediği kişilere teslim edebiliy*or!'

    [193] Gbubekir el-C-ıssd, Ahk.ımıı'UKur'.ın, 3/215

    [194] Hz. Musa ve Hızır kıss.ısının lıeniş bir tefsiri için bkz. Mııh.ımmed llayr Ramazan Yusuf, a.g.e. 115-167,

    [195] Salah Abdulfeltah el-Hnlidi, ,ı. g. e. 180

    [196] Nevevî, Tehzibu'l-Esma ve'l-Lu^at, 1/171,-177, Sahihi MCbliın Şerhi, 15/135-1 "U>, Yim> bakınız- ibn hln«r, <ı.K. e., (>/.'51O; el-Akısi, a. fi. e. , 15/322.

    [197] İbn Hacer el-Askalanî, ,a. g. e. , 8/314, israiliyyat hakkında Remzi Na'n.uı ve Doç. Ür. Abdullah Ay-(|frnir'in "Tefsirde İsrailiyyat" kitaplarına bakınız.

    [198] Saffat,77

    [199] Ahmed İbn Hanbel ve Ebu Ya'la rivayet etmiştir. Ayetlerde bu manalı delalel etmekledir. Aynen bkz. Afi el-Karel-Esraru'l-Merfua fi'l-Ahbari'l-Mevdua, 1/2Jİ5, Beyrut, 1986.

    [200] İbn Kesir, a. g. e. , 1/334, 1/336-337.

    [201] Ebu't-Faraca ibn el-Cevzi, Ucaletıı'l-Muntazir fi Şerhi Haleti'l-Hıdr'd,™ naklen İbn Kesir, a. «. e. , 1/334.

    [202] Muslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Hanbel.

    [203] Muslim, Tirmizi, ilin Hanbel.

    [204] el-Alusi, a. g, e. , 15/320-328. Geniş bilj'i için bkz. Mııhommerl I l,ıyr Ramazan Yusuf, 7-232, Hüseyin ibn Mehdi el-Ğuneymi, Meark:u'l-Elbab fi Menahici'l-Hakki ve's-Savab, 49-50

    [205] Akısî, a.g. e. , i 6/330, 15/330, 16/1CJ; eş-Şar.ıni, el-Tabnkatıı'1-Kııbr.ı, 1/170, 2/5<>, 7(>, 152.

    [206] nevi .ın.l.ıyışlar jıjn mesela bkz. İsmail Hakkı.Gursevi, Rııhu'l-lley.uı, 3/270-272, ; Ali İbn ibrahim
    fl-Muhıyimi, Tabsırıı'r-Rahmart ve Teysiru'l-Mennan, 1/451-452.

    [207] Gazali bunu şöyle belirtmekledir: "Gerçi her ilim onun ne/tlindendir. Atıc.ık bazı iııs.ırılıirın ögretmesiyie meydana gelmekledir. Buna iedunni ilim denmez. Ledunni ilim, bilinen bir dış Sebep ol*maksızın kalbe üflenen ilimdir. ", ihya, 3/23, el-H.ılebi, 1939

    [208] el-Kurtubî, el-Cami' li Ahkamı'l-Kur'.ın, 11/40-41, Özel ol.ır.ık, Daru'l-Kilabi'l-Arabi, Mısır, 1968

    [209] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 87-98.


    ARTIK BİRAZ SORGULAMAYA ve TEVBE ETMEYİ DÜŞÜNMEYE BAŞLARSINIZ UMARIM...

Benzer Konular

  1. Kafir
    mopsy Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 13-01-2014, 11:12 AM
  2. Durup Dururken Kendimi Buldum Karşımda
    handan19 Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 02-09-2010, 04:20 PM
  3. Kâfir çocukları Cennete girecek mi?
    Ahrariyye Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 5
    Son mesaj: 28-01-2010, 10:19 AM
  4. Mü'min-Kafir
    RABİA Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 18
    Son mesaj: 31-03-2009, 09:38 AM
  5. Hz. Ali ve Kafir...
    Cerrah Tarafından Dini Hikayeler Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 01-12-2006, 07:31 AM
Yukarı Çık