1. Sayfa, Toplam 4 123 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 39

Tasavvuf gerçekleri

islam (Müslümanlık) Kategorisinde ve Tasavvuf Forumunda Bulunan Tasavvuf gerçekleri Konusunu Görüntülemektesiniz, Konu içerigi Kısaca ->> TASAVVUF MÜRİT- Her şeyden önce şunu öğrenelim. Sen tasavvufu kabul ediyor musun, etmiyor musun? CEVAP- Bu, tasavvuftan ne kastedildiğine bağlıdır.

  1. #1
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716

    Tasavvuf gerçekleri



    TASAVVUF

    MÜRİT- Her şeyden önce şunu öğrenelim. Sen tasavvufu kabul ediyor musun, etmiyor musun?

    CEVAP- Bu, tasavvuftan ne kastedildiğine bağlıdır. Tasavvuf Kuran ve Sünnete uygun olarak müslümanlığı yaşamak için bir hocanın etrafında bir araya gelmekse bunu güzel ve faydalı bulurum.Şeyh Efendi bir öğretmen bir yol gösterici, örnek bir insan olmaya çalışmalıdır. Ama tutar onu Allah ile kul arasında bir yere yerleştirmeye, onu bir vesile ve vasıtakılmaya, onun ruhaniyetinden yardım istemeye manevi himmetinden yararlanmaya kalkışırsanız aşırıya kaçmış olursunuz. Bizim karşı çıktığımız bu aşırılıklardır. Kuran ve sünnetin çizgisi dışına taşan aşırılıkları kim hangi ad altında yaparsa yapsın kabul etmemiz söz konusu olamaz.

    MÜRİT- Bizim tasavvuf anlayışımızı sana okuyayım. İmam Rabbanî Hazretleri Mektûbâtında şöyle buyuruyor:
    Şunu bil ki, şeriatın üç bölümü vardır ilim amel ve ihlas.Bu üç bölümün hepsi gerçekleşmedikçe şeriat gerçekleşmez. Şeriat gerçekleşti mi Hak Sübhanehû ve Teâlânın rızasının kazanılması da gerçekleşir. Bu rıza öyle bir şeydir ki, dünya ve ahiret mutluluklarının tamamından üstündür.Allahın bir rızası her şeyden büyüktür.(Tevbe 9/72) Şeriat, dünya ve ahiretin tüm mutluluklarını garantilemiş olmaktadır. Şeriatın ötesinde ihtiyaç karşılayacak bir istek kalmaz.Tarikat ve hakikat ki, sufiler bunlarla öne çıkmışlardır, üçüncü bölümü oluşturan ihlası olgunlaştırma hususunda şeriatın emrindedirler. Bu iki şeyden her birinin gayesi şeriatı mükemmelleştirmektir.Şeriatın ötesinde bir şey yoktur.(İmam Rabbânî, Mektûbât,36. mektup. Arapça nüsha, c. I, s.5)

    CEVAP- Bu tasavvuf anlayışını kabul edebiliriz. Ama sizin ortaya koyduğunuz şeyler buna aykırıdır.
    Bu kısımdaki görüşler Mahmut USTAOSMANOĞLU Mahmut Efendi ve ekibi ile yaptığımız görüşmede dile getirilmiştir..

    MÜRİT- Bizim ona aykırı bir şeyimiz yoktur.

    CEVAP- Bizim karşı çıktığımız, sadece Kurana açıkca aykırı olan şeylerdir. Eğer bunlar Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eşârî, Maturîdî gibi herhangi bir mezhebin görüşüne aykırı olsaydı bunu gözümüzde büyütüp sert tavır ortaya koymazdık. Mütevâtir olmayan hadisi şeriflereaykırı bulsaydık üzerinde bu kadar durmazdık. Siz Kuranı Kerimin çok açık ifadelerine aykırı şeyler söylüyorsunuz. Bunlar karşısında susarsak hesap gününün tek yetkilisi olan Allaha bunun hesabını veremeyiz.

    KABİR EHLİNDEN YARDIM

    MÜRİT- Şu hadisi kabul etmediğini söylemişsin:İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.( Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) başkanlığında bir heyet, Ruhul-Furkan Tefsiri İstanbul 1992 c. II, 82)
    Bunun nesine karşı çıkıyorsun. Kabir ehlinden yardım istemek onlardan ibret almak demektir.

    CEVAP- Öyleyse neden kabir ehlinden ibret alın denmiyor da onlardan yardım isteyin deniyor. Hadis diye uydurulmuş o sözün Arapçasında istiânede bulunun, yani yardım isteyin, ifadesi geçer. Halbuki Fatiha suresinde Yalnız senden istiânede bulunuruz anlamında iyyâke nestaînâyeti vardır. Bu âyet, yardımı tek bir yerden, yani yalnız Allahtan dilememiz gereğini ifade eder. O zaman yukarıdaki sözle bu âyet açıkca çatışmıyor mu?Fatihayı her namazda okuyup bu anlamı hep zihnimizde diri tutmamızın bir sebebi yok mudur?Yukarıdaki sözü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme mal edenlerin yanında yer almak size ağır gelmiyor mu? Hiç düşünmez misiniz, temel görevi Kuranı anlatmak olan Hz. Muhammedin Kurana aykırı bir sözü olur mu? Sonra bu sözü Hz. Muhammedden duyan yok. Onunla birlikte ya da ondan sonra yaşayanlardan böyle bir söz söylemiş olan yok. Bunu nakletmiş sahih bir hadis kitabı da yok. Bunların hiç biri yok.Bunu size duyuralı çok oldu ama bu konuda siz de bir şey getiremediniz. Çünkü olmayan şey getirilemez.

    MÜRİT-Aclûnînin Keşfül Hafâ adlı kitabında varya. Onun kitabında olması bizim için yeterlidir. Aclûnî büyük bir hadis alimidir. O da İbni Kemâlin el Erbaîninden almış.

    CEVAP- Aclûnî bu eserini, halk arasında hadis diye bilinen sözlerin doğrusu ile asılsız olanını ortaya koymak için yazmıştır. Bu sebeple o kitapta çok sayıda uydurma hadis vardır. Aclûnî, kitabının başında Hafız ibni Hacerin şu sözünü naklediyor: Aslı olmayan hadisi kim nakletmişse Buhârînin Sülasiyyatında rivayet ettiği, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözünün kaps***** girer : Kim benden söylemediğim bir şeyi naklederse Cehennemde oturacağı yere hazırlansın.(İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşful-hafâ, Beyrut 1988/1408, c. I, s. 8.)
    Sonra alfabetik olarak hazırladığı kitabında hadislerin kaynaklarını veriyor. Ama bu sözle ilgili olarak sadece İbni Kemal Paşanın el Erbaîninde böyle geçmiştir ifadesini kullanıyor. İbni Kemal Paşanın bu eserine baktığımızda da hadis diye söylediği o söz için hiçbir kaynak göstermediğini görüyoruz. Bu sebeple aslı astarı olmayan bu sözü hadis diye nakledenlerin Cehennemde oturacakları yere hazırlanmaları gerekir.

    MÜRİT - Yaşayan bir insandan yardım istemiyor muyuz? Bir veli ölünce ruhu, kınından çıkmış kılınç gibi olur( Ruhul Furkan, c. II, s. 67)
    ve daha çok yardım yapma imkanı elde eder. Bunlar bir çok tasarruflarda bulunurlar.

    CEVAP- Yaşayan insandan yardım isteme konusuna biraz sonra geleceğiz. Ama veli ölünce ruhunun kınından çıkmış kılınç gibi olduğunun Kurandan ve Sünnetten bir dayanağı var mıdır? Hz. Muhammed de ölmüştür. Onu hatırladığımızda ve kabrini ziyaret ettiğimizde ona salat ve selam getiririz. Yani Allahın rahmeti ve ebedi mutluluk onun olsun deriz. Böylece Allahtan Peygamberimize olan ikramını daha da artırmasını isteriz. Ama hiç bir duamızda Hz. Muhammed den bir isteğimiz olmaz. Çünkü o zaman Hıristiyanların Hz. İsaya yaptığını biz Hz. Muhammede yapmış oluruz ki bu, yoldan çıkmaktan başka bir şey olmaz.Ölmüş bir velinin daha çok tasarrufta bulunduğunu, yani daha çok iş çevirebildiğini ifade ettiniz. Bu konuda dayanağınız nedir?

    MÜRİT- Bir veli ölünce ruhunun kınından çıkmış kılınç gibi olduğunu söyleyen bazı büyük alimler var.

    CEVAP- Ama her şeyi bilen Allahın kitabında bunun böyle olmadığına dair açık âyetler vardır.Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir.(Zümer 39/42)Bu âyete göre Allah, ölülerin ruhunu, belli bir yerde, berzah aleminde tutmaktadır.Kabirdekilerle ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin.(Fatır 35/22)
    Hz. İsa aleyhisselamın ahirette yapacağı konuşmayı veren şu âyet üzerinde düşünmek gerekir.
    İçlerinde bulunduğum sürece onlara şahittim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.(Mâide 5/117)
    Büyük Peygamber Hz. İsa öldükten sonra ümmetinden habersiz oluyorsa ölen bir velinin ruhunun kınından çıkmış kılınç gibi olması nasıl kabul edilebilir?Herhalde şu âyet konuya nokta koyacaktır.Allahın berisindenKıyamete kadar kendisine cevap veremiyecek olana dua edenden daha sapık kim olabilir? Oysaki bunlar onların duasından habersizdirler. (Ahqâf 46/5) Bazı meâller, âyetlerde geçen dua kelimesini ibadet diye tercüme ederek garip bir tutum içine girmişlerdir. Mesela bu âyette dua manasına iki ifade vardır. Bunlar ve kelimeleridir. Bu kelimeleri yabudu ve ibadet diye tercüme etmek doğru olmaz. Çünkü Kuranı Kerimde o iki kelime de geçer. Her şeyi bilen ve yerli yerine koyan Allah dileseydi burada o kelimeleri kullanırdı. Örnek olarak Hasan Basri ÇANTAYın ayete nasıl meal verdiğine bakalım. Allahı bırakıp da kendisine kıyâmete kadar cevap veremeyecek kişiye nesneye tapmakta olan kimseden daha sapık kimdir? Halbuki bunlar onların tapmalarından da habersizdirler. Bu gibi mealleri okuyanlar, âyeti puta tapanlarla sınırlayacak ve yaşadığı hayatla ilgilendirmeyecektir. Arapça tefsirlerde duanın ibadet manasına olduğu ifade edilir. Bir Arap için böyle bir açıklamaya ihtiyaç vardır. Çünkü Hz. Muhammed sallalahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: Dua ibadetin kendisidir. (Tirmizî,Dua 1, 3371 nolu hadis.) Arap o açıklamayı okuyunca duanın ibadet demek olduğunu öğrenmiş olur. Ama yukarıdaki meali okuyan bir Türkün böyle bir şeyi öğrenmesi imkansızdır. Bu bakımından Türkçe meal yapanların bu gibi hususlara dikkat etmesi gerekir. Bu mealde, âyet metninde geçen Allahın dunundan ifadesi Allahı bırakıp da şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercüme de yanlış anlamalara yolaçar. Yani bu tercümeden Allahtan başkasına dua edenlerin Allahı büsbütün devre dışı bıraktıkları anlaşılabilir. Halbuki Allahtan başka velilere tutunanlar, onların hep Allaha çok yakın olduğuna inanmışlardır. Hiç bir kâfir veya müşrik, hiç bir gayrimüslim Allahın varlığını inkâr etmez. Ama Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından verilmiş bir kısım aracıların olduğunu kabul ederek Allaha boyun eğer gibi onlara da boyun eğerler.Ateistler Allahı inkar ettiklerini söylerler ama başları daralınca Allaha sığınırlar. Bu onların inkarda samimi olmadıklarını gösterir.

    MÜRİT- Kabirlere giderek hastalıklarına şifa bulanlar var. Bunlar en güvenilir zatların ağzından anlatılıyor, ona ne diyeceksin?

    CEVAP- Benim bu gibi konularda bir şey söylememe gerek yok. Çünkü okuduğumuz ayetler bunun olamayacağını haykırıyor.

    MÜRİT- Bir değerli büyüğümüz bayram sohbetinde şöyle demiş:
    Benim bir hemşirem kızkardeşim vardı, yürüyemezdi. Adanada o zaman bulunan bütün doktorlara gittik, dışarıda hepsine gösterdik çare bulamadılar. Nihayet bize dediler ki, Toroslarda bir zatın türbesi var, hastayı götürün orada bir gece durdurun. Allahın izniyle o zatın dua ve ruhaniyeti şifa vesilesi olur. Biz artık her türlü tıbbî ümidimiz kesildikten sonra oraya annemle birlikte hemşiremi sırtımızda götürdük. Geceleyin hemşirem birden bir feryad etti. Annem, acaba aklına, şuuruna bir şey mi oluyor, korkuyor mu? diye hemen yanına fırladı. Hemşirem halâ bağırıyordu. İyi oldum, iyi oldum, yürüyorum, aman Allahım diye haykırıyordu. Biz de hayretle yanına vardık. Sabahı beklemeden oradan döndük. Sırtımızda götürdüğümüz hemşirem yürüyerek eve geldi.(Bir Bayram Sohbeti, Altınoluk Mecmuası, Şubat l997, s. 13.)Bu değerli zatın sözü ve tecrübesi bizim için önemlidir. Bu konuda sen ne diyeceksin?

    CEVAP-Kabir ehlinden yardım istenebileceği kabul edildikten sonra arkasından ister istemez böyle şeyler gelecektir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuyor mu ki, İnsan ölünce ameli yani işi biter. Üç kişi bunun dışındadır.Sadakai câriyesi olan, yararlanılan bir ilim bırakan ve kendi için dua eden salih bir evladı olan.(Müslim, Vasiyyet 14 Ebû Davud Vesâyâ 14 Neseî, Vesâyâ 8)Sadakai câriye, cami, çeşme ve köprü gibi halkın yararlandığı şeylerdir. Bunlardan insanlar yararlandıkça bu şahsın işi devam etmiş olur ve onun sevabından alır.Yararlanılan ilim de sadakai câriye gibidir. Yaptığı bir ilmî çalışmadan insanlar yararlanıyorlarsa bu şahsın işi o konuda devam ediyor demektir ve bunun sevabından yararlanır. Hayırlı evlat da böyledir. Bunların hepsi hayatta iken yaptıkları işlerin birer devamıdır. Yoksa insan ölünce yapacağı bir işi kalmaz.Anlattığınız olayda Allahın izniyle o zatın dua ve ruhaniyeti şifa vesilesi olur diye bir söz geçti. Ölülerin diriler için duacı olmaları diye bir şey yoktur. Bu olabilseydi herkes hastasını Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin kabrine götürürdü. Her halde onun dua ve ruhaniyeti daha etkili olurdu.Her türlü tıbbî ümidin kesilmesinden sonra bir ölünün kabrine gidip ondan şifa beklemek akıl kârı mıdır? Hiç düşünmez misiniz, dirilerin yapamadığı şeyi ölüler nasıl yapar?Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin. (Fatır 35/22)Aslı astarı olmayan işleri halkın değer verdiği kişilerin yapması, üstelik iyi bir şey yapmış gibi tutup onu insanlara anlatması ne kötü.

    MÜRİT-Ben bu zatın doğru söylediğine bütün kalbimle inanıyorum. Sen şimdi bunun olmadığını mı iddia ediyorsun?

    CEVAP-Benimkisi bir iddia değildir, ayet ve hadislerin hükmüdür.O hasta orada gerçekten şifa bulmuş olabilir. Ama bir ölünün şifaya vesile sayılması asla kabul edilemez. Dünyada sadece bu olay olmuyor ki, her türlü olaylar oluyor. Önemli olan bunların doğru yorumunu yapmaktır.Aslında biz sırat köprüsünü bu dünyada geçiyoruz. Yanlış bir yorum ayağımızı kaydırabilir. Mesela Kadirî tarikatına mensup kişiler vucutlarına şiş batırırlar. Bazıları bunu, o tarikata mahsus bir keramet sayar. Diğer taraftan Hintliler özel dini günlerinde vücutlarına kılıç saplarlar. Keser sapı kalınlığındaki kamışları bir yanaklarından sokup diğer yanaklarından çıkarırlar. Eğer Kadirilerinki kerâmet ise bunun mucize sayılması gerekir. Aslında her ikisinin de dinle bir ilgisi yoktur. Yanlış olan onu din ile ilgilendirmektir. Bu bir hipnoz olayıdır. Hipnoz sayesinde bazı ameliyatlar uyuşturulmadan yapılıyor da hasta bundan dolayı bir acı hissetmiyor. Ben televizyonda bu şekilde bir açık beyin ameliyatı gördüm. Doktor ameliyatla meşgul iken hastaya, bir acı duyup duymadığı soruluyor, o da gıdıklanma gibi bir şeyler hissettiğini ama acı duymadığnı söylüyordu.

    MÜRİT- Öyleyse kabrin başında şifa bulma olayını da izah et.

    CEVAP- Bakın Kuranı Kerimde şeytan çarpmasından bahsedilir. Şöyle buyurulur: Faiz yiyenler, sersemliklerinden dolayı başka değil, sadece şeytan çarpmış kimseler gibi doğrulurlar.(Bakara 2/275)Şeytan çarpmış kimselerin nasıl doğrulduğu bilindiği için ayette bunun izahı yapılmamıştır. Şeytan çarpması elektrik çarpması gibi bir şeydir. İnsanı felç edebilir. Bazı organlar çalışamaz hale gelebilir. Tam doğrulamaz, yürüyemez, sersem gibi olur. Tıp buna çare bulamaz.O hanımefendiyi de şeytan yani cin çarpmış olabilir. Çünkü şeytan cinlerin kâfir olanıdır.Şeytan onların, bir kabir başına gelip, ölüden medet umduklarını görünce hastayı bırakmış olabilir. Çünkü şeytan tecrübesiyle bilir ki kabir başları insanların duygu yüklü oldukları yerlerdir.Onlar burada kolayca saptırılabilirler.Şeytan insanı saptırmak için her yolu kullanır. Zira o, Allahtan yetki alınca şöyle demişti:İşte senin beni azgınlığa uğratmana karşılık andolsun ki, ben de senin doğru yolun üzerinde oturacağım.Sonra önlerinden arkalarından, sağlarından sollarındanlara sokulacağım. Sen de onların pek çoğunu artık sana şükreder bulamayacaksın. (Araf 7/16-17)Mutlaka böyle olmuştur demiyorum ama bu kuvvetli bir ihtimaldir. Fakat o ölünün dua ve ruhaniyeti ile şifa bulmanın ihtimali yoktur. İyi bilin ki Allahın velilerine korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir. Bunlar inanmış olan ve takva ehli bulunan kimselerdir.(Yunus 10/62-63)Demek ki, inanıp takva ehli olanlar Allahın velisidir.Takva ehli olanların kimler olduğu da Bakara suresinin baş tarafında bildirilmiştir. Bu âyetlere göre Onlar gayba inanan, namaz kılan, kendilerine verilen rızıktan yerli yerince harcayan, Hz. Muhammede ve ondan önceki elçilere indirilene inanan, ahireti kesinkes kabul eden kimselerdir.(Bakara 2/2-4)Kuranda veli tanımı bu iken siz niçin başka bir tanım yapıyorsunuz?Veli, dost demektir. Karşıtı düşmandır. Bütün müminler Allaha dost yani Allahın velisidir.Kimileri şeytanı da veli edinir. Kim Allahın berisinde şeytanı da veli edinirse doğrusu açık bir biçimde kaybetmiş olur.(Nisa 4/119)Dostluk karşılıklı olur. Müminler Allahın velisi olduğu gibi Allah da müminlerin velisidir. Şeytan da kendini veli bilenlerin velisidir.Allah müminlerin velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Allahı tanımazlık edenlerin evliyası da zorbalardır. Bunlar onları aydınlıktan karanlıklara sokarlar. Onlar cehennemlik kimselerdir. Orada devamlı kalacaklardır.(Bakara 2/257)Allaha andolsun ki, biz senden önceki topluluklara da elçiler göndermiştik. Ama şeytan onların yaptıkları işleri kendilerine güzel göstermişti. O, bugün de onların velisidir. Onlar için acıklı bir azap vardır.(Nahl 16/63)Şeytanları inanmayanların evliyası kıldık.(Araf 7/27)Onlar Allahın berisinden şeytanları kendilerine evliya edindiler. Zannediyorlar ki, doğru yoldadırlar.(Araf 7/30)Müminler birbirlerinin velisidirler.Sakın ola müminler müminlerin berisinden kafirleri kendilerine veli edinmesinler. Her kim böyle yapacak olursa artık Allahtan hiç bir şey beklemesin. Ancak bunu onlardan korunmak için yapmışsa o başka.(Ali İmran 3/28)Bu konuda çok âyet vardır.Dostluğun dereceleri olur. Öyle insanlar vardır ki, Allaha iyi bir kul olmak için elinden geleni yapar malını, canını ve her şeyini onun yoluna koyar. Tabii ki Allahın böylelerine olan dostluğu fazla olur.Sana vahyettiğimiz Kitap gerçeğin ta kendisidir. Kendinden öncekileri de doğrulamaktadır. Allah kullarından, kesinkes haberdardır ve onları görmektedir.Sonra bu Kitabı kullarımız içinden seçtiklerimize bıraktık. Onlardan kimi kendini yanlışa sürükler, kimi orta yolu tutturur, kimi de Allahın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte faziletin büyüğü budur.(Fatır 35/31-32)Bu büyük fazileti elde edenler her zaman Allahı kendileriyle beraber hissetmenin huzurunu ve mutluluğunu yaşarlar. Karşılaştıkları güçlükleri gözlerinde büyütmez, Allahın izniyle üstesinden geleceklerini bilir, Allaha dayanarak yollarına devam ederler. Bunların sıkıntıları hep görünüştedir, içleri daralmaz.

    EVLİYÂNIN YARDIMI

    ŞEYH EFENDİ- Abdülkadir Geylânî hazretleri bir şiirlerinde buyururlar ki:
    Müridim ister doğuda olsun ister batıda
    Hangi yerde olsa da yetişirim imdada

    CEVAP- Bu Kuranı kerimin çok sayıda âyetine açıkca aykırıdır.Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.(Neml 27/62) Güç yetirilemeyen konularda Allahdan başkasından yardım istenir, o da yardıma koşarsa artık kim Allaha sığınma ihtiyacı duyar?

    ŞEYH EFENDİ- Sen Abdülkadir Geylaniye inanmıyorsan seninle konuşacağımız bir şey yoktur.

    CEVAP- Abdülkadir Geylaniye inanmak imanın şartlarından değildir ama Kuranı Kerime inanmak gerekir. Bana göre bu zatlarla ilgili bilgilerin çoğu uydurmadır. Yukarıdaki şiir o uydurmalardan biridir. Allahın Peygamberi için milyonlarca hadis uyduranlar Abdülkadir Geylani için, Mevlânâ için, İmam Rabbânî için niye bir şeyler uydurmasınlar ki? Ama Abdülkadir Geylaninin kendisi gelip bu sözü söylese, bir bildiği vardır, demez tereddütsüz reddederiz. Çünkü biz ahirette Abdülkâdir Geylaniden değil, Kurandan hesaba çekileceğiz.


    ŞEYHİN HİMMETİ

    Himmet Arapçada bir işi yapmaya azmetmek ve güçlü bir kararlılık içinde olmak anlamlarına gelir. Türkçede ruhânî ve manevi yardım, kayırma ve lutuf anlamlarında kullanılır.Tarikatlarda şeyhin müritlerine olağan dışı yollarla yardımda bulunduğuna ve onların bazı sıkıntılarını giderdiklerine inanılır.

    MÜRİT-Sen şeyhin himmetini de mi kabul etmiyorsun. İster inan, ister inanma, şeyhimin himmeti sayesinde her yerde işlerim gayet iyi gidiyor. Ben bunu görüyor ve yaşıyorum.

    CEVAP-Şeyhinizin himmeti derken onun size özel ilgi göstermesini kasdetmiyorsunuz her halde. Kasdınız onun size olan manevi yardımıdır, değil mi?

    MÜRİT- Evet doğru. Mesela ben hacca gittiğimde Arafattan inerken şeyhimin himmetini gördüm. Halbu ki, o Türkiyedeydi. Arafattan o kadar kolay indim ki, Şeytanı da taşladıktan sonra sabahın sekizinde otelde idim.
    CEVAP-Niye Allahın yardımı değil de Şeyhinizin himmeti?

    MÜRİT- Şeyhimin Allah katındaki değerinden dolayı Allah onun müritlerine yardım ediyor.

    CEVAP- Peki ya saat sekizden önce otele gelenlere kim himmet etti? Bu konuda çok âyet geçti ama biraz da şu âyetler üzerinde düşünelim: De ki, Allahın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler. Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablarına hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur. (İsrâ 17/56-57) Siz şeyhinizin ahirette size şefaat edeceğine de inanıyorsunuz. Eğer şeyhler müritlerini hem dünyada hem de ahirette kurtarabiliyorlarsa onlar için şeyhlerini memnun etmek her şeyden önemli olur. Artık Allaha yalvarma gereği ortadan kalkar. Bu batıl bir yoldur. Eğer hak yola gelmezseniz sonunuzun çok kötü olacağından endişe ederim.

    YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE

    MÜRİT- Bazı büyük zatların yüzü suyu hürmetine duamızı kabul etmesini Allahtan istemiyor muyuz? Yarabbi Hz. Muhammed hakkı için veya evliyai kiram, şehitler ve salihler hürmetine duamı kabul et diye dua etmiyor muyuz?

    CEVAP- Evet böyle dua edenler vardır. Bunlar Süleyman Çelebinin mevlidi gibi kitaplarda da yer alır. Ama böyle dua olmaz. Bu konuda Hanefî alimlerden İbn Ebil İzz şöyle diyor: Kişinin, Allahtan başkasını duasının kabulüne sebep kılması ve onunla tevessülde bulunması caiz değildir. O şöyle demek ister, Falanca senin salih kullarından olduğu için duamı kabul eyle. Onun Allahın salih kulu olmasıyla berikinin duası arasında ne ilgi, ne bağlantı olabilir? Bu, duada taşkınlık yapmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Bu ve benzeri dualar, sonradan uydurulmuştur. Böyle bir dua ne Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden, ne sahabiden, ne tabiînden, ne de imamların birinden aktarılmıştır. Allah onların hepsinden razı olsun. Bu, ancak cahillerin ve bazı tarikatçıların yazdığı tılsımlarda bulunabilir.

    OLAĞANDIŞI YOLLARLA YARDIM

    MÜRİT- İnsanlar birbirinden yardım istemezler mi? Bu da Allahtan başkasından yardım istemek olmaz mı?

    CEVAP- Yardımlaşmayı emreden çok sayıda âyet ve hadisi şerif vardır. Ama herkes bilir ki, ruhanîlerden beklenen yardım farklıdır. Onlardan insanların güç yetiremediği konularda ve olağandışı yollarla yardım istenir. Bu, ya bir korkudan kurtulmak veya bir isteğe kavuşmak için olur. Mesela İstanbulda Tuzlada bindikleri otomobille sele kapılıp sürüklenenlerden biri, Ya Seyyidenâ Hamza diye Hz. Hamzayı yardıma çağırıyor. Eğer bu zat orada bulunan kişileri yardıma çağırsaydı yadırganmazdı. Ya da her şeyi her an görüp gözeten Allah Teâlâdan yardım isteseydi güzel bir şey yapmış olurdu. Ama o, İstanbuldan binlerce kilometre uzaktaki kabrinde yatan Hz. Hamzayı yardıma çağırıyor. Demek ki Hz. Hamzanın çağrıyı işittiğine ve derhal oraya gelip kendisini kurtaracak güç ve kuvvete sahip olduğuna inanıyor. Yoksa dar zamanında Hz. Hamzayı hatırlar mıydı? Demek ki, bu zat, Hz. Hamzada bazı insan üstü sıfatların var olduğunu hayal ediyor. Bunlar hayat, ilim, semi, basar, irade ve kudret sıfatlarıdır.Hayat dirilik demektir. Bu zat Hz. Hamzayı diri saymasaydı yardıma çağırmazdı.

    MÜRİT- Ama şehitler ölmez.

    CEVAP- Doğru, şehitler ölmez. Ayette şöyle buyuruluyor:Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, zira onlar diridirler,ama siz bunu anlayamazsınız. (Bakara 154) Bu, bizim anlayabileceğimiz bir dirilik değildir. Eğer anlayabileceğimiz gibi olsaydı, Hz. Hamzanın şehit olmasına Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem o kadar üzülür müydü? Çağırınca geliyorsa, zaman zaman onu çağırır ve ondan bazı şeyler isterdi. Abdullah b. Mesud diyor ki Biz Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Hz. Hamzaya ağladığı kadar bir şeye ağladığını görmedik. Onu kıbleye doğru koydu, cenazesinin başında durdu ve sesli olarak hıçkıra hıçkıra ağladı. Hz. Hamzayı şehid eden Vahşî, yıllar sonra müslüman olunca Hz. Muhammed ondan kendisine görünmemesini istemişti. Şehitler konusuna tekrar değineceğiz. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ölünce, Allah ondan razı olsun Hz. Ebubekrin yaptığı önemli bir konuşma vardır. Abdullah b. Abbasın bildirdiğine göre Hz. Ebubekr bu konuşmasında şöyle dedi: Bakın, sizden kim Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme kulluk ediyorsa işte Muhammed ölmüştür. Kim de Allaha kulluk ediyorsa şüphesiz o diridir, ölmez. Allah Tealâ buyuruyor ki: Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir. O ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Her kim gerisin geriye dönerse, o Allaha hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlere mükafat verecektir. (Ali İmrân 3/144) Abdullah b. Abbas diyor ki Ebubekr okuyuncaya kadar Allah Teâlânın böyle bir âyet indirdiğini sanki hiç kimse bilmiyordu. Artık insanlardan kimi dinlesem bu âyeti okuyordu. Saîd b. el Müseyyeb de bana, Ömerin şöyle dediğini bildirdi: Vallahi Ebubekrin o âyeti okuduğunu işitince öyle oldum ki, kendimden geçtim. Ayaklarım beni taşıyamaz oldu. Ayeti okuduğunu duyunca yere yığıldım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gerçekten ölmüştü. Şu iki âyet de Hz. Muhammed ile ilgilidir: Senden önce hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü olacaklardır? (Enbiya 21/34) Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir. (Zümer 39/30) Buna göre Hz. Hamzanın anlayabileceğimiz manada diri olduğunu kim söyleyebilir? Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.Allahın berisinden çağırdıkları ise bir şey yaratmazlar esasen kendileri yaratılmıştır.Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler. (Nahl 16/19-21)
    Maalesef kendi kötü emellerine Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi alet edenler bile vardır. Bunlar, insanlar üzerinde kurdukları baskının devam etmesi için habire yalan ve iftira ile meşgul olurlar. Bunca âyete rağmen Hz Peygamberin sağ olduğunu ve onunla görüştüklerini ileri sürerek insanları saptırırlar. Hatta haşa onun, başmüfettiş gibi etrafındaki insanları teftiş ettiğini ve yaptığı hizmetleri denetlediğini iddia edenler dahi vardır. Evliya ölünce ruhu kınından çıkmış kılınç gibi olur, diyen veya bir kısım ruhanilerden yardım isteyen kişilerden başka ne beklenebilir? Gözlerini hırs bürümüş bu insanların uslanması zor ama birazcık aklını kullananlar için Hz. Ömerin şu sözünü nakletmek isterim: İsterdim ki, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem yaşasın da bizden sonra ölsün. Her ne kadar Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gerçekten ölmüş ise de Allah aranıza bir nur koymuştur, onunla hak yolu bulursunuz. Allah Muhammedi de onunla hak yola sokmuştur. O nur Kuranı Kerimdir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de veda hutbesinde konuya değinerek şöyle buyurmuştur: Aranızda, sıkı sarılırsanız artık sapıtmayacağınız bir şey bıraktım, Allahın kitabını. (Müslim, Hac, bab 19, Hadisi no 147-(1218) İşte hak budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? (Yunus 10/31-32) Sözügeçen şahsın Hz. Hamzada varsaydığı sıfatların ikincisi ilim sıfatıdır. İlim, bilmek ve kavramak demektir. İnsanda da ilim sıfatı vardır ama bu, onun öğrenebildiği ve kavrayabildiği şeylerle sınırlıdır. Onları da zamanla unutur. Allahın ilmi sınırsızdır. O, her şeyi en ince ayrıntısına kadar en doğru biçimde bilir ve asla unutmaz. Istanbula hiç gelmemiş olan Hz. Hamzanın çağrıldığı yere gelmesi için, olayın geçtiği İstanbul Ankara yolunun Tuzladaki bölümünü bilmesi gerekir. Bu şahıs Hz. Hamzanın bilgisinin, şüphesiz Allah Teâlânın bilgisi gibi sınırsız olduğunu kabul etmez. Ama onu böyle bir yere çağırdığına göre Hz. Hamzayı Allah Teâlâın sınırsız bilgisinin bir bölümüne ortak saymış olur. Üçüncü sıfat semidir. Semi, işitme gücüdür. Allah insana işitme gücü vermiştir, ama bu, belli mesafeden ve belli titreşimdeki seslerin işitilmesiyle sınırlıdır. Hele Hz. Hamza gibi kabirde bulunanlara bir şey işittirmeye bizim gücümüz yetmez. Her şeyi işiten Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammede hitaben şöyle buyuruyor: Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin. (Fatır 35/22) Allah her şeyi işitir. En gizli sesler, hareketler, içten yakarışlar ve her şey onun tarafından işitilir. Şimdi bu zat, İstanbuldan, Ya Seyyidena Hamza dediği zaman Hz. Hamzanın bu sesi işittiğini hayal ettiğine göre onu Allahın işitme sıfatına ortak etmiş olmaz mı? Çünkü bu şekilde bir işitme, Allahtan başkası için sözkonusu değildir. Dördüncü sıfat basardır. Basar, görme gücü demektir. İnsanlarda da görme gücü vardır, ama bu çok sınırlıdır. Allah Teâlâ, en küçük şeyleri bile en ince ayrıntısına kadar görür. Kilometrelerce uzakta, kabirde yatan birini yardıma çağıran kişi, onun kendini gördüğünü kabul etmiş olur. Yoksa onun durumunu nasıl kavrayıp yardım edebilir? Bu şekilde bir görme, yanlız Allaha mahsus olduğundan bu şahıs Hz. Hamzayı Allahın görme sıfatına da ortak saymış olur. Beşincisi irade, altıncısı da kudret sıfatıdır. İrade, dilemek ve tercih etmektir. Kudret de bir şeye güç yetirme anl***** gelir. İnsanın iradesi de kudreti de sınırlıdır. Ölünce bu konuda hiç bir şeyi kalmaz. Bu şahıs Hz. Hamzanın, kendi çağrısını kabul ettiğini ve gerekli yardımı yapabildiğini hayal ettiğine göre Hz. Hamzaya bu iki sıfatı da vermektedir. Bu, olağan dışı bir irade ve kudret yakıştırmasıdır. Bu anlamda irade ve kudret sahibi tek varlık Allah Teâlâdır. Demek ki o şahıs Hz. Hamzayı Allahın bu iki sıfatına da ortak saymış olmaktadır. Hiç bir şey yaratamayan ama kendileri yaratılmış olanı ortak mı sayıyorlar? Oysa bunların onlara yardımda bulunmaya güçleri yetmez. Bunların kendilerine bile yardımı olmaz. Onları doğru yola çağırırsanız, size uymazlar çağırmanız da, susmanız da sizin için birdir.Allahın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.Çünkü benim velim Kitabı indiren Allahtır. O, iyilere velilik eder. Onun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.(Araf 7/191-197) Belki kendilerine yardımları dokunur diye Allahın berisinden tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri yetmez. Oysaki kendileri onlar için hazır askerdirler. (Yasin 36/74-75) Kendilerine dayanak olsun diye, Allahın berisinden tanrılar edindiler.Tam tersi onlar bunların ibadetlerini tanımayacak ve bunlara düşman olacaklardır.(Meryem 19/81-82) İşte şirk budur. Yani Allahın vermediği yetkileri, bir kısım varlıklarda veya ruhanîlerde var sayıp onlardan yardım istemek şirktir. De ki Allahın berisinden çağırdıklarınıza bakın bakalım. Gösterin bana, yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı bulunuyor? Eğer doğru iseniz bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım.Allahın yakınından kendisine Kıyamete kadar cevap veremiyecek olanı yardıma çağırandan daha sapık kim olabilir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler. (Ahqâf 46/4-5)

    MÜRİT- Allah istese Hz. Hamzaya bu özellikleri veremez mi?

    CEVAP- Allahın gücü her şeye yeter ama Allahın gücü ile delil getirilmez. Bunca âyet varken Hz. Hamzaya özel bir güç verildiğini kim iddia edebilir? Bakın, Allahın elçileri de dahil hepimiz Allahın kulu, yani kölesiyiz. Allah da bizim Rabbımız, yani Efendimizdir. Köle efendisi karşısında hiç bir yetkiye sahip değildir. Bu sebeple elçiler de dahil hiç bir insanın Allah karşısında bir yetkisi olmaz. Allahın verdiği
    yetkiler olursa o başka. Hele yukarıdaki âyetlerde olduğu gibi Allahın kimseye yetki vermediğini açıkça belirttiği bir konuda bazılarını yetkili saymak affedilemeyecek bir suç olur.

    MÜRİT- Ama bu zat, bir başka yerde Hz. Hamzanın yardıma geldiğini bizzat görmüş. Diyor ki, Cin diyebileceğim bir yaratık beni elimden tuttu ve götürmeye çalıştı. Çok bunaldım. Birden istimdad ile Ya Hz. Hamza dedim. O şanlı sahabi benim davetime icabet etti ve adeta odanın içinde beliriverdi.. Cin onu görünce korkudan geri geri gitti ve duvardan süzülerek gözden kayboldu.

    CEVAP- Her dara düşene yardım eden Allah Teâlâ, demek ki, onun da sıkıntısını giderince, Hazreti Hamzanın yardıma geldiğini sanıyor. Yaşayan ya da ölmüş bir kişinin ruhaniyetinden yardım istemek onlara, Allahın vermediği bir yetkiyi vermeye kalkışmak olmaz mı? Şunu bilin ki, göklerde kim varsa ve yerde kim varsa hepsi Allahındır. Allahın yakınındanbir takım ortaklar çağıranlar neyin peşindedirler? Bunların peşine takıldığı belli bir kuruntudan başka bir şey değildir. Onlarınkisi sadece saçmalamadır.(Yunus 10/66)

    a- Gücün kaynağı

    MÜRİT- Ya Seyyidenâ Hamza diyerek Hz. Hamzayı çağıran kişi onun kendinden kaynaklanan bir gücü olmadığını biliyor. Onun istediği Allah Teâlânın yardıma Hz. Hamzayı göndermesidir. Bunun Allahtan başkasını tanrı edinmekle ne ilgisi var?

    CEVAP- O sözü inceleyelim:

    1- O zat bir yerde diyor ki, Büyük ve mukaddes ruhlardan istimdâd yardım talebi olabilir.(Küçük Dünyam-2, Zaman Gazetesi 28 Kasım l996.) Fakat her dara düşene yardım eden Rabbimiz şöyle buyuruyor: De ki: Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarırsınız.De ki: Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da ona ortak koşarsınız.(Enam 6/63-64)

    2- Hz. Hamzanın bu gücü Allahtan aldığını hayal etmek neyi değiştirir? Çünkü Hz. Hamzanın elinde bir şey yoktur. Onun bu çağrıdan haberi bile olmaz. Ahqaf Suresinin yukarıda meali verilen 4 ve 5. âyetleri bunun delilidir. Müşrikler, tanrılarının gücünü Allahtan aldığını hayal ederlerdi. Ama bu, dayanaksız bir iddiaydı. Müşriklerle ilgili şu âyetleri biraz düşünmek gerekir.Desen ki: Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim? Onlar: Allahtır! diyeceklerdir. Deki O halde Ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevriliyorsunuz?(Yunus 10/31-32) Müşrikler Kabeyi tavaf ederken şöyle derlerdi: Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerîkun huve lek temlikuhu ve mâ melek. Emret Allahım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin. Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki, onlar Lebbeyk lâ şerîke lek = Emret Allahım, Senin hiçbir ortağın yoktur dediklerinde Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Yazıklar olsun size burada kesin, burada kesin derdi. Allahın vermediği bir yetkiyi putlarında var saymaları müşrik olmaları için yetiyordu. Puta bu yetkiyi verenin Allah olduğunu söylemeleri bir şeyi değiştirmiyordu. Ayette şöyle buyuruluyor:Allahtan önce öyle şeye tapıyorlar ki, Allah onun hakkında hiçbir kanıt indirmemiştir. Onunla ilgili kendilerinin de bir bilgisi yoktur. Zalimlerin yardımcısı olmaz.(Hacc 22/71)

    MÜRİT- Bu zat o çağrısından sonra Adeta Hz. Hamza odada beliriverdi diyor. Bir de şöyle bir hatırasını naklediyor: Eski bir dostumun hanımı rahatsızdı. Çare aramadıkları yer kalmamıştı. İçinde Bedir savaşına katılan sahabilerin isimleri de bulunan bir dua mecmuasını vereyim diye kendilerine gittim. Geleceğimden kimsenin haberi yoktu.
    Ben merdivenlerden çıkarken bacımız trans halinde imiş. Cinler ona, Hoca geliyor fakat biz onun hakkından da geliriz diyorlarmış. Kapıyı çaldım. Arkadaşım beni karşısında görünce çok şaşırdı. Bu dua mecmuasını bacımız üzerinde taşısın, mutlaka faydası olur, cinler yanına sokulamazlar. dedim ve geçtim salona oturdum. Sonra arkadaşım, bu dua mecmuasını hanımının üzerine koymuş. Trans halindeki bacımız, Nasıl, Hz. Hamza geldi diye kaçıyorsunuz değilmi? diye bağırmaya başlamış.
    Şimdi bütün bunlar yalan mı?

    CEVAP- Bunlar yalan değil ama yanlış. Hem o zatın, hem de o hanımın gözüne böyle bir şey gözükmüş olabilir. Ama bu sadece şeytanın bir oyunudur.


    b-Ruhânîlerin hayatı

    MÜRİT- Ben hâlâ tatmin olmuş değilim. Bildiğim kadarıyla beş çeşit hayat vardır.
    Birincisi bizim hayatımızdır.
    İkincisi Hz. Hızır ve İlyas aleyhimesselamın hayatıdır. Bir vakitte pek çok yerde bulunabilirler. İsterlerse bizim gibi yerler, içerler.
    Üçüncüsü Hz. İdris ve İsa aleyhimesselâmın hayatıdır. Bu, melek hayatı gibi nurani bir hayattır.
    Dördüncüsü şehitlerin hayatıdır. Beşincisi kabirdekilerin hayatıdır. Şehitler hayatlarını Allah yolunda feda ettikleri için Allah da onlara berzah aleminde, dünya hayatına benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayat ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmez, daha iyi bir yere gitmiş bilirler. Çok mutlu olurlar. İşte şehitlerin efendisi olan Hz. Hamza da böyle bir hayat yaşamaktadır. Kendine sığınan insanları koruması, dünya ile ilgili işlerini görmesi ve gördürmesi mümkün olabilir.

    CEVAP- Şehitlerin bir hayatı olduğu doğru ama Allah Teâlâ, Siz onu anlayamazsınız dediği halde anladığımızı iddia etmemiz nasıl bağışlanabilir? Şehitlerle ilgili ayrı bir bölüm gelecektir. Hz. Hamzanın, kendine sığınanlara yardım edemeyeceği konusunda hala şüpheniz varsa lütfen yukarıdaki âyetleri bir daha, yavaş yavaş ve düşünerek okuyun. Eğer inanıyorsanız böyle bir şeyi aklınızın ucundan bile geçiremezsiniz.


    MÜRİT- Bizim yaşadığımız hayat malum, onda bir ihtilaf yok. Şehitler konusu da anlaşıldı. Hayatın diğer üç çeşidi için ne diyeceksiniz?

    CEVAP- Soruyu benim sormam gerekir. Siz, Hz. Hızır ve Hz. İlyas Hz. İdris ve Hz. İsa aleyhimüsselâmın hâlâ hayatta olduklarını söylerken neye dayanıyorsunuz?

    MÜRİT- Bunları ben kendim uydurmuyorum. Bunları söyleyen zat, böyle bir hayatın varlığını keşif sahibi evliyanın tevatür derecesine varan gözlemine dayandırmaktadır.

    CEVAP-Gayb ile ilgili bir konu, hiç bir ilmi değeri olmayan keşfe dayandırılamaz. Keşif konusu ayrıca gelecektir, ona girmiyorum. Adı geçen dört peygamberden yalnız Hz. İsa aleyhisselamın şimdiki durumunu biliyoruz. Onu da şu ayetten anlıyoruz.
    İçlerinde bulunduğum sürece onları gözetiyordum. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin. (Mâide 5/117) Burada Hz. İsanın vefat ettiği ve ümmetinden habersiz olduğu bildiriliyor. Artık onun için de bir hayat çeşidi hayal etmenin gereği yoktur. Hz. İsa henüz hayatta iken Allah Teâlâ ona şöyle demişti:Ey İsâ, ben seni vefat tireceğim seni bana yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim..(Ali İmrân 3/55)

    c- Ölüm bir uykudur

    MÜRİT- Kabir hayatı konusunda ne diyeceksin?

    CEVAP- Allah Teâlâ ölümü uykuya benzeterek şöyle buyuruyor: Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir. (Zümer 39/42) Bu âyete göre Allah, ölülerin ruhunu belli bir yerde tutmaktadır.Geceleyin sizi öldüren ve gündüzün ne yaptığınızı bilen odur. Sonra belirli süre doluncaya kadar gündüzün sizi kaldırır. (Enam 6/60) Kıyametin kelime anlamı kalkıştır. Öldükten sonraki dirilme yataktan kalkışa, Sura üflenmesi de kalk borusunun çalınmasına benzer. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Sura üflenmiştir. İşte o zaman kabirlerinden Rablerine doğru koşup giderler.Yazık oldu bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Diyeceklerdir. (Yasin 36/51-52) Kurana göre ölüm bir uyku, kabir bir uyuma yeri, öldükten sonra dirilme de uykudan uyanmadan başka bir şey değildir. Hadis-i şeriflerde belirtilen kabir azabı da uykuda görülen kötü rüyalar gibi olmalıdır.Uyuyan kişi, aradan ne kadar zaman geçtiğini anlamaz. Ölenin durumu da aynıdır. Nitekim Kuranı Kerimde biri ölen, diğeri uyuyanla ilgili iki örnek vardır.Ashabı Kehf mağarada tam 309 yıl uyumuştu. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: Ne kadar kaldınız? diye sordu. Bir gün, belki de daha az kaldık dediler. (Kehf 18/19) Ölümle ilgili âyet de şudur:Şuna da bakmaz mısın? O, tavanları çökmüş, duvarları üzerlerine yıkılmış bir kente uğradı da Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek? dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra kaldırdı ve Ne kadar kaldın? diye sordu, o da Bir gün, belki de bir günden az dedi. Allah buyurdu ki Yok, tam yüz yıl kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine baksana, bozulmamışlar bile. Bir de şu eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret yapalım diye bunu yaptık. Kemiklere bak, onları nasıl birleştirecek, sonra onlara et giydireceğiz. Bunlar apaçık belli olunca şöyle dedi Ben artık anladım ki, Allahın gücü gerçekten her şeye yeter.(Bakara 2/259) Yüz sene ölü kalıp dirilen de 309 sene uykuda kalanlar da Bir gün veya bir günden az. kaldıklarını sanıyor. İşte kabir hayatını anlamak isteyenler bu âyetlerden ders alabilirler. Uyuyan kişi, vücudundan nasıl habersizse ölü de habersizdir. Uyuyan kişinin ruhu gelip tekrar aynı bedene gireceği için bedeni diri kalıyor. Ölenin ruhu geri dönmeyeceğinden bedeni ölüyor. Ahirette yeniden yaratılan bedene gelen ruh kendini uykudan uyanmış gibi hissediyor ve Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? (Yasin 36/51-52) diyor. Beden toprakta çürümüş, yeniden yaratılmış, ama o bunun farkında değil. O, uyuyup uyandığını zannediyor. Aradan geçen zamanın da farkında değil. İşte ölüm bize bir uyku kadar, kıyamet de uykudan uyanmak kadar yakındır. Uyku, hayatta bir kesinti değil, süreklilik için zorunlu bir dinlenmedir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem kıyametteki kalkışın da dünya hayatının devamı gibi olacağını bildirmektedir: Her kul, ne üzere öldüyse o şekilde diriltilir.Veda Haccında birisi bineğinden düşmüş boynu kırılmıştı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, onu su ve sidr ile yıkayın, iki parça bez içinde kefenleyin, koku sürmeyin ve başını örtmeyin. Çünkü Kıyamet günü telbiye getirir durumda kaldırılacaktır.Bu hadis gerçekten düşündürücüdür. Burada o şahsın ölümünü ihramlı bir hacının uyuması gibi saymıştır. İhramlı koku sürünmez, uyurken başını örtmez. Uykudan kalkınca telbiye getirir.

    MÜRİT- O zaman kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olmasını nasıl izah edebiliriz?

    CEVAP- Kabir hayatını rüyaya benzetebiliriz. Güzel rüya gören rüyanın hiç bitmemesini ister. Sıkıntılı rüya görenler de uyanınca iyi ki, rüyaymış diye şükrederler. Doğrusunu Allah bilir.

  2. #2
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716
    MÜSLÜMANLARI BATIRAN ŞİRK

    MÜRİT- Yetmiş yıldır bu ülkede yeterli dini eğitim yapılamadığı için hocalarımız bazı yanlışlar yapabiliyor. Biliyorsunuz 1924 te şeriat kaldırıldı. Bütün yasalar batıdan alındı. Bir zamanlar din eğitimi tamamen yasaklandı. Ezan Türkçe okundu. Bunları uzatmak mümkün.

    CEVAP- Bütün suçu başkasının üstüne at ve sen aradan çekil. Ne kolay bir yaklaşım tarzı Yetmiş yıl önceki şartlara durup dururken mi gelindi? İslam alemi Birinci Dünya Savaşında batı karşısında niye kesin bir yenilgi aldı?

    MÜRİT- Bunun siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri bir çok sebebi var. Şimdi sen bunu da mı tarikatlara bağlıyacaksın?

    CEVAP- Bunu tarikatlara bağlamak da kolaya kaçmak olur. Bu yenilginin siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri sebeplerini uzmanlarına bırakalım. Biz burada Kurana uyma yerine Kuranı kendimize uydurmadan bahsediyoruz. Kurana taban tabana zıt nice sözler hadis diye ortaya atılabilmiş ve müslümanlar arasında kabul görmüştür. Şu söz onlardan biridir: İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz. Bu sözü hadis diye ortaya atan, Yavuz Sultan Selimin meşhur Şeyhülislamı İbni Kemal Paşazadedir. O, bu sözü hadis diye ortaya atmakla kalmamış, doğruluğunu ispat için felsefi izahlara girmiştir. Bu sebeple sıkıntımız ağırdır. Bu konu Kabir Ehlinden Yardım başlığı altında anlatılmıştı.İslam alemi Kurandan uzaklaşalı asırlar oluyor. Şeyhler gibi mezhep imamları da kutsallaştırılmış, onların sözleri Kuran ve sünnetin yerini almış ve müslümanlar Kuran ve sünnet ışığında yeni fikirler üretmeyi büyük günahlardan sayar hale gelmişlerdir. Son bölümde, Kurana Dönmek başlığı altında bu konuya da girilecektir. Birinci Dünya Savaşındaki kesin yenilgi bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Sizin o yetmiş yıllık uygulama diye tenkit ettiğiniz şeyler de bir sonuçtur. Birinci Dünya Savaşında olan yenilgiyi bir askeri yenilgi sayamak kolaycılık olur. O, kendine güvenini yitirmiş olan bir toplumun yenilgisidir.

    MÜRİT- Kendine güvenden ne anlıyorsunuz? Bir müslüman kendine değil, Allaha güvenir. Yoksa Allaha olan güven mi kayboldu?

    CEVAP- Kendine güvenden maksadım, kişinin inandığı değerlere güvenmesi ve bu değerlerin kendine yüklediği görevi iyi bilmesidir. Bu çok önemlidir. Zaten inandığı değerlere güvenmeyenin imanı da olmaz.

    MÜRİT- Bunu biraz daha açar mısınız?

    CEVAP- Bakın, Hz. Muhammed Allahın Elçisi olduğunu söyleyince ona gülenler deli diyenler, sihirbaz diyenler, onu alaya alanlar ve hakaret edenler olmuştu. Eğer, bu davranışlar onun inandığı değerlere olan güvenini sarssaydı da bunun etkisiyle Ya bunlar haklıysa? deseydi halkın içine çıkıp bir iş yapabilir miydi? Ona salat ve selam olsun Hz. Muhammedin inandığı değerlere güvenmesi ve Allahın Elçisi olduğu konusunda kuşkuya düşmemesi için çok sayıda ayet inmiştir. Onlardan bir kısmı şöyledir: Hikmetle dolu Kuran hakkı için İşte sen kesinkes elçi olarak görevlendirilmiş olanlardansın. Dosdoğru bir yol üzerindesin. (Yasin36/2-4) Durma, öğüt ver Rabbinin nimeti sayesinde sen, ne bir kâhinsin ne de bir deli.Yoksa şöyle mi diyorlar: O bir şairdir, başına gelecekleri bekliyoruz.De ki: Bekleyin, zaten ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. Yoksa bunu kendilerine akılları mı emrediyor. Ya da onlar azgın bir takım mıdırlar? Yoksa Onu kendi uydurdu mu diyorlar? Hayır, aslında bunlar inanmıyorlar. Öyleyse bunun dengi bir söz getirseler ya. Eğer doğruysalar getirirler. (Tur 52/29-34) Nun kalem ve yazdıkları şey hakkı için, Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli olamazsın. Sana, tükenmek bilmeyen kesin bir ödül vardır. Sen gerçekten büyük bir ahlaka sahipsin.Yakında sen de görürsün, onlar da görürler. Deliliğin hanginizde olduğunu. Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapanın kim olduğunu iyi bilir o, yola gelenleri de çok iyi bilir.O halde yalanlayanlara boyun eğme.İstedikleri şudur: Keşke sen yağcılık yapsan da onlar da sana yağcılık yapsalar. (Nun 68/1-9) Sen Rabbinin hükmüne katlan balığın yuttuğu Yunus gibi olma, hani o nefesi kesilmiş bir şekilde yakarmıştı. Eğer ona Rabbinden bir nimet yetişmiş olmasaydı boş bir yere fena bir halde atılacaktı. Ama Rabbi onu seçip iyilerden yaptı.O inkar edenler, Kuranı dinledikleri zaman nerdeyse seni gözleriyle devireceklerdi. O delidir diyorlardı.Oysaki Kuran, herkes için bir öğütten başka bir şey değildir. (Nûn 68/48-52) Bu ayetler Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme daima güven tazeletiyordu. Kuranı Kerimde bu anlamda çok ayet vardır. Allah Teâlâ, geçmiş elçilerin karşılaştıkları sıkıntıları Kuranda dile getirerek onu teselli etmiştir. Yoksa o büyük işi nasıl başarabilirdi? Müslümanlar da hayatın her an değişen ve gelişen olayları karşısında kendilerine ve dinlerine olan güvenlerini taze tutabilmek için Kuranı sık sık ve üzerinde düşünerek okumak zorundadırlar. Bunu yapmadıkları için inandıkları değerlere olan güvenleri azalmış, nefislerini ıslah etme adına kendilerini hakir görmüşler, ama kimi şahısları da olduğundan büyük görmeye ve onlar için hayali makamlar uydurmaya koyulmuşlardır. Sonra da bu şahısların kendilerine manevi yardım yapacağına inanmışlardır. Bu inanç, toplumu kanser gibi sarmış ve Birinci Dünya Savaşında o koskoca gövdenin tarihe gömülme sebeplerinden olmuşur. Geride kalanlar, o yanlış inancın bağlıları olmaya devam etmektedirler. Ayette şöyle buyurulur: Bir millet kendinde olanı bozmadıkça Allah onlarda olanı bozmaz. Allah bir millete ceza vermek istedimi artık onun önüne geçilemez. Zaten onların ondan başka bir koruyucuları da yoktur. (Rad 13/11)

    MÜRİT- Yönetimde bozulma olduğu doğru.

    CEVAP- Bana göre asıl suç alimlerindir. Onlar, Kuranı anlayıp yaşadıkları çağı ona göre yorumlama yerine sırf eski alimlerin eserleri ile meşgul olmuşlardır. Eğer Kuranı anlamak için uğraşsalardı zorunlu olarak Hadisi şeriflerden de yeterince yararlanacaklardı. İşte o zaman eski alimlerin eserleri doğru anlaşılacak ve ufuk açıcı olacaktı. Çünkü müctehid islam alimlerinin yaptığı, kendi çağlarını Kurana göre yorumlamaktan ibarettir. Yaşadığı çağı Kurana göre yorumlama zorunda olan bir âlim, çağının bilimsel, teknik ve sosyal gelişmelerini de iyi bilmek zorunda olur. Yapılacak yorumlar her kesi tatmin edeceğinden kimse bir başka arayış içinde olmazdı. Ama onlar, şartlarını iyi bilmedikleri bir çağı yorumlamak için yazılan kitaplarla meşgul oldukları için o kitapları bile gereği gibi anlamaktan mahrum kalmışlardı. Böylece, Kurana, sünnete ve çevresine kapalı, çağın gerisinde bir ilim anlayışı ile kendi intiharlarını hazırlamışlardır. Sultan II. Abdulahmidin bu konu ile ilgili çok acı hatıraları nakledilir.Japon İmparatorluk ailesine mensup bir Prens, kendisini ziyarete gelir. İmparatorundan özel bir mektup getirir. Ondan İslam dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini açıklayacak güçte bir dînî ilmî heyet ister. Sultan, Japonyada İslamın yayılması için maddi sahada mümkün olan her şeyi yapar ama İmparatorun istediği dinî-ilmî heyeti gönderemez. O, Sultanın içinde hicran olmuş bir hatıradır. Bunun sebebini şu cümlelerle ifade eder: Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim Japonlardan evvel kendi milletimin ve halife olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim. Sultana göre o alimlerin ilmî kudretleri kadar dünyayı algılama tarzları da İslamın geleceği üzerinde bu kadar büyük etki yapacak bir konuyu ele almaya ve sonuçlandırmaya müsait değildir. O, bunun sebebini şöyle açıklar: Japon İmparatorunun istediği müslüman din alimlerini yetiştirecek feyyaz menbâlar da artk mevcut değildi. Medreselerimiz birer ilim-irfan kaynağı olmaktan mahrumdu..

    MÜRİT- Öyleyse tarikatlara bu kadar yüklenmek doğru olmaz. Alimlerin Kurandan uzaklaştığı bir yerde tarikat mensuplarının yanlışları görmezlikten gelinebilir.

    CEVAP- Allahın kabul etmeyeceği bir özrü biz kabul edemeyiz. Çünkü alim ve cahil ayırımı olmadan herkes, Kurana aykırı davranışlarının hesabını Allaha verecektir. Alimlerin suçu tabii ki daha ağırdır. Kurandan uzaklaşmak alimleri de zamanla hurafelere alıştırmış ve onların Kurana temelden aykırı nice şeyleri normal görür hale gelmelerine sebep olmuştur. Buna, şu çarpıcı örneği verelim: Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına girmesi ile ilgili resmi belgelerde, savaşı kazanmak için Allahın yanında Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin de yardımı beklendiği görülmektedir. Sanki o, Allahın elçisi değildir de haşa, Allahın yanında ikinci bir tanrıdır. Sanki o, ölmemiştir de diridir. Sanki o, kendine yapılan çağrıları işitme, olayın geçtiği yeri görme ve istediğine istediği yardımı yapma yetkisine sahiptir. Allah Teâlâ bu şekilde yardım bekleyenleri sapık sayıyor. Allahın berisinden Kıyamete kadar kendisine cevap veremiyecek olanı çağırandan daha sapık kim olabilir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler. (Ahqâf 46/5) Şimdi belgelerdeki ifadelere bakalım:

    a- Sultan Reşadın savaş ilanı ile ilgili beyannâmesinin son bölümünde yer alan ifadeler: Hak ve adl bizde zulüm ve udvan düşmanlarımızda olduğundan düşmanlarımızı kahretmek içün Cenabı âdili mutlakın inâyeti samadâniyesi ve Peygamberi zîşânımızın imdâdı maneviyesinin bize yâr u yaver olacağında şüphe yoktur. Bu ifadeyi şöyle sadeleştirebiliriz: Biz haklı ve dürüst, düşmanlarımız ise zalim ve saldırgan olduğundan düşmanlarımızı yere sermek için adaleti şaşmaz olan Allahın yüce desteğinin ve şanlı Peygamberimizin manevi yardımının bize yar ve yardımcı olacağında şüphe yoktur...

    b-Başkumandan vekili Enver Paşanın beyannamesi şu ifadelerle başlamaktadır: Allahın inayeti, Peygamberimizin imdâdı ruhâniyesi ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordumuz düşmanlarımızı kahredecekdir. Beyannâmenin orta kısımda şu ifadeler vardır: Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda peygamberimizin ve sahabei güzîn efendilerimizin ruhları uçuyor. Bu ifadeler şöyle sadeleştirilebilir: Allahın desteği, Peygamberimizin ruhânî yardımı ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordumuz düşmanlarımızı yere serecektir. Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda Peygamberimizin ve onun seçkin arkadaşlarının ruhları uçuyor..

    c- İslam ülkelerini cihada davet beyannamesi: Bu beyanname Meclisi Alii İlmî Yüksek ilim Kurulu tarafından hazırlanmış ve Halife sıfatıyla Sultan Reşad tarafından imzalanmıştır. Beyannamenin altında en üst seviyeden toplam 34 alimin imzası da vardır. Bunların arasında üçü eski birisi görevde olmak üzere dört şeyhülislam ve Fetva Emini Ali Haydar Efendi de vardır. Beyannamenin dördüncü paragrafı şu ifadelerle bitmektedir: Dîni mübîni ilâhîsi n***** cihada şitâbân olan müslimîni her bir hususta mazharı fevz ve nusret buyuracağı inâyet ve eltâfı celîlei samâdânîden mevûd ve şeriatı garrâyı Ahmediyenin ilâyı şânı içün fedâyı cân ve mal eyleyen ümmeti nâciyesine zahîr ve destgîr olmak içün ruhâniyeti mukaddesei nebeviyye hazır ve mevcuddur. Beyannâmenin son paragrafı da şöyledir: Ey mücâhidîni İslâm Cenabı Hakkın nusret ve inâyeti ve Nebiyyi muhteremimizin mededi ruhâniyetiyle adâyı dîni kahr ve tedmîr ve kulûbi müslimîni sermedî seâdetlerle tesrîr eylemeniz vadı celîli İlâhî ile müeyyed ve mübeşşerdir. Bu ifadeleri şu şekilde sadeleştirebiliriz: Allahın açık dini adına hızla savaşa çıkan müslümanları her konuda başarılı kılıp yardım edeceğine onun yüce lutuflarıyla söz verilmiştir. Hz. Ahmedin aydınlık şeriatını yüceltmek için canını ve malını feda eden ümmeti nâciyesine arka çıkıp elinden tutmak için Hz. Peygamberin muhakaddes ruhu hazır ve mevcuttur. Ey İslam mücahitleri Allah teâlânın yardımı ve desteği, muhterem Peygamberimizin ruhaniyetinin yardımı ile din düşmanlarını yere serip yok etmeniz ve müslümanların kalplerini sonsuz mutluluklarla sevindirmeniz Yüce Allahın verdiği söz ile teyid edilmiş ve müjdelenmiştir.

    MÜRİT- Müslümanlar kafirlere karşı cihada çıkıyorlar. Bu, Hz. Peygamberi memnun edecek bir davranıştır. Elbette o, ruhaniyetiyle müslümanlara yardım edecektir. Onun seçkin sahabelerinin ruhlarının müslümanların başları ucunda uçması da yadırganamaz. Çünkü bu savaşta sahabiler de yer almak isterler.

    CEVAP- Eğer Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve onun seçkin arkadaşları hayatta olsaydı elbette bundan çok memnun olur ve müslümanların başarısı için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. Ama artık onlar ölmüşlerdir. Bizim yapmamız gereken, kendi hayallerimize göre davranmayı bırakıp Hz. Muhammedin getirdiği Kuranı Kerime uymaktır. Allah Teâlâ kendinden başkasının yardıma çağrılmasını Kuranda şirk saymış ve kesinkes yasaklamıştır. İşte böyle. Kuşkusuz Allah haktır ve Ondan başkasını çağırmanız ise batıldır. (Hac 22/62) Zaten Allahtan başka yardıma çağrılan kim olursa olsun onun hiçbir şeye gücü yetmez. İşte Rabbiniz olan Allah, hakimiyet onundur. Ondan başka çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyi bilen Allah gibi, haber vermez. (Fatır 35/13-14) Allahtan başkasını olağan dışı yollarla yardıma çağırmak şirktir. Allah böylelerine yardım etmez. İnananlar ve imanlarını şirkle bulandırmayanlar var ya işte güven onların hakkıdır doğru yolu tutturanlar da onlardır. (Enam 6/82) Birinci Dünya Savaşında müslümanlarla savaşan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılar da zafer için Allaha dua etmiyorlar mıydı sanki. Ama onlar, hırıstiyan oldukları için Allahın yanında Hz. İsayı da yardıma çağırıyorlardı. Öyleyse müslümanlarla onların ne farkı kaldı? Üstelik onların elindeki kitap bozulmuş, müslümanların Kuranı hiç bozulmamıştır. Hem Kurana göre Allahtan başkasını yardıma çağırmak, doğru yola girmişken geriye çevrilmek ve açık arazide şaşkına dönmektir. De ki: Allahın berisinden bize ne bir fayda ne de zarar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevirilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık araziye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, Bize gel. diye doğru yola çağıran arkadaşları da olmuş olsun. Onlara de ki, Doğru yol ancak Allahın yoludur. Bize verilmiş emir alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir. (Enam 6/71)

    MÜRİT- Müslümanlar tarih boyunca çok yenilgiler almışlardır. Bu Allahın onları bir imtihanıdır. Nitekim Hz. Muhammedin ordusu da Uhud savaşında yenilmişti. Ama onun gayretleriyle daha sonra durum lehlerine çevrilmişti.

    CEVAP- Burada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir komutan olarak büyük gayret göstermiş ve durumu lehine çevirmeyi başarmıştır. Fakat Ben Allahın elçisiyim. Benim duam ve manevi desteğimle bu savaş kazanılır dememiştir. Bütün savaşlarında, bir komutan olarak yapılabilecek her şeyi yapmıştır. Yenilgi dedik ya, cephede yenilmek o kadar önemli değildir. Toparlanır düşmana daha büyük bir darbe vurabilirsiniz. Asıl yenilgi içten yenilgidir. İşte o zaman yapacağınız bir şey olmaz. Müslümanlar içten yenilmişlerdir. Onlar kendi siyasi, sosyal, iktisâdî askerî düzenlerine olan güvenlerini çoktan yitirmişlerdir. Bunların yerine batılı sistemleri ikame etme çabaları hep bu güvensizliğin sonucudur. Bunu daha iyi anlamak isteyenler, müslümanların hararetle desteklediği okullarda hangi sistemin öğretildiğine baksınlar. Büyük maddi imkanlarla desteklenip Avrupaya ve Amerikaya gönderilen öğrenciler, hangi sistemi öğrenmeye gidiyorlar? Kendi sistemimizi öğretmek için harcadığımız çabayı bununla kıyaslarsak korkunç bir fark ortaya çıkar. İşte bunlar Batı karşısında kafamızı dik tutmamızı engellemektedir.

    MÜRİT- Sen tarikatlardan ne istiyorsun. Türkiyede tarikatlar resmen kapalıdır.

    CEVAP- Halka mal olmuş sosyal bir kurumu resmen kapatmak işi bitirmez. Hurafeler yok olmaz. Burada asıl iş ilim adamlarına düşer. Onlar halkı eğitmelidirler. Zihinler hurafelerden temizlenmeli ve doğru bilgilerle donatılmalıdır. İşte bu sahada yeterli çalışma yoktur. Halkımızın önemli bir bölümünün hurafelere kanmaları bundandır. Bir de bu çalışmalar sürekli olmalıdır. Küçük bir ihmal, hurafelere kapı açmak olur.

    MÜRİT- Bilgisi, sosyal ve ekonomik durumu iyi olan nice insan da bunlara katılmakta ve destek olmaktadır. Bu sizin tezinizi çürütmez mi?

    CEVAP- Bakın bu insanlar bir çok konuda bilgili olabilirler ama dinlerini iyi bilmedikleri için kandırılmaları kolay olur. Öyleyse herkese doğru din bilgisi vermek gerekir. Bu, dindar olanların hurafelere kanmalarını önler. Dinlerini yaşamak istemeyenler de hurafe ile doğru dini ayırarak hurafeye karşı çıkıyorum diye dindar insanları üzecek davranışlara girmezler.

    MÜRİT- Şimdiye kadar gelmiş geçmiş bunca alim yanlış da sen mi doğrusun? Senin ilmin onların ilimlerinden daha mı fazla?

    CEVAP- İlmin fazlalığı veya noksanlığından çok o ilmi ne maksatla kullandığınız önemlidir. Eğer insanlar üzülecek veya size karşı gelecekler diye doğruları söylemezseniz ilminizin büyüklüğü verdiğiniz zararı artırmaktan başka bir işe yaramaz.

    MÜRİT- Evet bu konuda haklısınız. Bazı alimler bile bile mücadeleden kaçınıyorlar. Ama eskiden gerçek ilim sahipleri vardı.

    CEVAP- Gerçek ilim sahibi olmak yetmez. O ilmi yerli yerinde kullanmak da gerekir. Bu konuda Allah Teâlâ bize Hz. Ademi örnek veriyor. Onun öğretmeni bizzat Allah Teâlâ idi. Çünkü o, Ademe bütün isimleri öğretmiş ve onları insanın yaratılmasından hoşlanmayan meleklere göstererek Eğer doğruysanız bunların isimlerini bana söyleyin demişti. Onlar da Sen yücesin, bizim senin öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz bilen de sensin hakîm olan da, demişlerdi. Allah Ey Adem onlara varlıkların adlarını bildir. dedi. Adem onların adlarını bildirince Allah şöyle buyurdu: Ben size dememiş miydim ki, göklerde ve yerde görünmeyeni bilirim, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim. (Bakara 31-33) Allah Hz. Ademi ve eşini Cennete yerleştirmiş ve şeytanı göstererek Bak Adem Bu, senin ve eşinin gerçek düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın demişti.
    Ama şeytan ona vesvese verip: Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi? deyince bu cazip teklif karşısında o her şeyi unuttu ve Adem ile Havvadan Her ikisi de o ağacın meyvasından yedi. Hemen ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı. (Taha 20/121) Hiçbir alim Hz. Ademden daha iyi şartlara sahip olamaz. Ebediyet ağacı ve çökmesi olmayan saltanat arzusu nasıl Hz. Ademi yanlışa sokmuş ve yolunu şaşırtmışsa ünlü olma ve dünyalık arzusu da nice alimi, yanlışa sokar ve yolunu şaşırtır.
    Gerçek ilim, helâl mala benzer. Helal malıyla kötülük yapanlar gibi ilmiyle halkı saptıranlar da vardır. Gerçek alim, doğru davranan, karşı koyulacağını bile bile doğruları söylemekten çekinmeyen ve yürekten davranan alimdir. Doğruları bilen çoktur ama söyleyen azdır. Yoksa bizim söylediklerimiz kimsenin bilmediği şeyler değildir.

    MÜRİT- Sen müslümanların Batı karşısında kesin yenilgiye uğradığını söyledin. Bir Batılıyı müslümandan üstün göremezsin. Allah Teâlâ, Eğer inanıyorsanız en üstün sizsiniz buyurmuyor mu?

    CEVAP- Batılıları müslümandan üstün gören de kim? Ben müslümanların müslümanlıktan uzaklaştığından bahsediyorum. Madem gayrimüslimlerin uydusu haline gelmişiz ve bir asırdan fazladır bu böyle devam ediyor, öyleyse bu işte bir yanlışlık var. Okuduğun âyet yanlış olamayacağına göre yanlışlık bizim müslümanlığımızda olmalıdır. İçinde bulunduğumuz durumu da Allahın bize verdiği bir ceza olarak kabul etmemiz gerekir. Allah Teâlâ Kuranı Kerimde cezaya çarpılan kavimleri anlattıktan sonra şöyle buyuruyor: Sana anlattıklarımız, o ülkelerin başından geçenlerdir. Onlardan ayakta duranlar da vardır, biçilip gitmiş olanlar da. Biz onlara kötülük yapmadık, fakat onlar kendilerine kötülük yaptılar. Rabbinin buyruğu gelince, Allahın berisinden çağırdıkları tanrıları onlara hiç bir iş görmedi. Onların kayıplarını artırmaktan başka bir şey yapamadılar. (Hud 11/101-102)
    Müslümanlar Allahtan başkasından manevi yardım istemeye devam ederlerse kurtuluşları mümkün olmaz.

    MÜRİT- Hep müşriklerle ilgili âyetleri örnek veriyorsun. Bu yaptığın doğru mu? Senin muhatapların müşrik değil ki, hepsi de müslüman.

    CEVAP- Kuranın büyük bir bölümü şirkle ilgili âyetlerle doludur. Bu konuda sadece Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme müşriklerden olmamayı tenbihleyen şu âyet üzerinde düşünseniz bize hak verirsiniz. Allahın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan çevirmesinler. Rabbine çağır, sakın ha! müşriklerden olma. Allahla beraber başka tanrıyı çağırma. Ondan başka tanrı yoktur. Her şey yok olacak yalnız onun zatı kalacaktır. Hüküm Onundur ve Ona döndürüleceksiniz. (Kasas 28/87-88) Bu tenbih bizzat Hz. Muhammede yapıldığına göre bize hak vermeniz gerekir. Her müslümanın bu konuda birbirini daima uyarması gerekir. Müslümanlar bugün layık oldukları konumda değillerse bunun ciddi sebepleri vardır. Çünkü Allah Teâlâ hiç bir topluluğu boşuna helak etmez. Şu âyetler her şeyi ortaya koyuyor : Sizden önceki devirlerde yaşayanlardan birikimi olanlar, ortalıktaki kokuşmuşluğa karşı çıkmalı değiller miydi? Kendilerini kurtardığımız pek azı bunu yapmıştır. O zalimler, kendilerine verilen refahın peşine takıldılar da suçlu kimseler oldular.Yoksa senin Rabbin, halkı iyi duruma gelmişken, o ülkeleri şirk yüzünden helak edecek değildi ya? (Hud 11/116-117)

    ŞEHİTLERİN SAVAŞMASI

    MÜRİT- Peki savaşlara katılan şehit ruhları için ne diyeceksin? Bunu düşmanlar bile kabul ediyor. Şehitler ölmediğine göre bu olamaz mı? Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, zira onlar diridirler. (Bakara 2/154)

    CEVAP- Ayetin sonunu da okuyun lütfen. Şehitlere büyük ikramı olan Allah Teâlâ buyuruyor ki, onlar diridirler ama siz bunu anlayamazsınız.Allahı nanlayamazsınız. dediği bir konuda akıl yürütmek, her şeyi bilen Allaha karşı bilgiçlik taslamak olmaz mı? Allah Teâlâ müslüman orduları şehitlerle değil meleklerle destekler. Bedir savaşında bu olmuştur: Doğrusu siz Bedirde düşkün bir durumda iken Allah size yardım etmişti. Allahtan sakının ki şükredebilesiniz. O gün sen müminlere şunu diyordun: Rabbinizin, indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?Evet, yeter. Eğer sabreder ve sakınırsanız onlar da hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nişanlı beş bin melekle yardım eder. Allah bunu size, sırf bir müjde olsun ve böylece kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Yoksa zafer, ancak güçlü ve Hakim olan Allah katından olur. (Ali İmrân 3/123-126)
    O gün Rabbin meleklere şunu vahyediyordu: Ben sizinleyim, haydi inananlara destek olun ben inkar edenlerin kalplerine korku salacağım. Haydi vurun boyunların üstüne! Vurun onların her parmağına. (Enfal 8/12) Bedir savaşına katılanlardandan Ebû Davud el Mâzinî diyor ki, Bedirde müşrik erkeklerden birini vurmak için peşine düşmüştüm. Daha kılıcım boynuna inmeden başı yere düştü. Anladım ki, onu bir başkası öldürdü . Bedir savaşında Ebu Cehil, Abdullah b. Mesûda şöyle demişti: Bana öldürücü darbeyi sen mi vurdun yani? Bana bu darbeyi vuran, bütün gayretime rağmen mızrağımın ucu, atının tırnağına yetişmeyen kişidir. Kurtubî, yukarıdaki âyetle ilgili olarak şunu söylüyor: Düşman karşısında direnen ve Allah rızasını gözeten her ordunun yanına melekler gönderilir ve onlarla birlikte savaşırlar.

    MÜRİT- Şehitler ölmediğine göre savaşlara niye katılmasınlar ki? Onların hayatını tam olarak anlayamazsak bir bölümünüde mi anlayamayız?

    CEVAP- Böyle bir konuda konuşmak için ya Kurana ya da sahih hadislere dayanmak gerekir. Geçmiş peygamberlerin veya eskiden şehit olmuş müminlerin ruhlarının Hz. Muhammed ile veya ashabıyla birlikte savaşa katıldıklarına dair tek bir delil yoktur.
    Şehitlerle ilgili olarak şöyle buyuruluyor: .. onlar Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Allah kendilerine bol bol verdiği için sevinçlidirler. Arkalarından henüz kendilerine katılmamış olanlar hakkında korkulacak bir şey olmadığı ve onlar üzülmeyeceği için de mutludurlar.Allahın nimetinden, onlara vereceği ikramiyeden, ve Allahın, müminlerin ecrini zayi etmiyeceğinden ötürü de mutludurlar. (Ali İmran 3/169-171) İkramı bol olan Allah, kendi yolunda ölenleri diğer ölülerden ayırıp özel olarak ağırlıyor. Bunların savaşa gönderildiğini kabul etmek için delil gerekir. Böyle bir delil olmadığına göre şehitlerin savaşlara katıldığını kabul edemeyiz. Çünkü âyetlere göre savaşa katılanlar meleklerdir.

    GAİB ERENLERİ

    MÜRİT- Sen şimdi üçler, yediler, kırklar, kutuplar ve gavsları da mı kabul etmiyorsun? Sen bilmez misin, velîlerin üstün vasıflı olanlarına evtâd direkler denir. Onların üstünde revâsî dağlar vardır. Bir felaket zamanında kullar evtâda yönelir, evtâd da revâsîye yönelir. Revâsîyi kutup idare eder. Kutuptan sonra gelen iki kişiye imâmân denir. Bunlardan birine imam-ı yemîn, diğerine imamı yesâr adı verilir. İmam-ı yemîn kutbun hükümlerine, imamı yesâr da hakikatine mazhardır. Kutup ölünce onun yerini imamı yesâr alır. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur. Kutup en büyük velîdir. Bütün erenlerin başı, Allahın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. Gavs: Darda kalındığında sığınılan ve istimdâd edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sûfiler, Yetiş ya Gavs! diye gavsa sığınırlar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdülkadir Geylânî, Gavsı azam lakabıyla ünlüdür.Ancak bütün bu sığınma ve istimdâdlar, zahirde gavsa ise de hakikatte Allahadır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teâlâdır. Ondan başka faili mutlak yoktur. Gavs olarak bilinenler, esmâ ve sıfâtı ilahî mazharıdırlar. Bunlardan başka, sayıları bir rivayette sekiz, diğer bir rivayette kırk olan nücebâ ile, sayıları on, ya da üçyüz olan nukabâ denilen ve insanların iç dünyalarından haberdar olan şahsiyetler vardır.
    Genel olarak ricâlül gayb ve gayb erenleri olarak anılan bu Hakk dostlarının makamı boş kalmaz. Ölenin yerine sırayla kendisinden sonraki yükseltilir .

    CEVAP- Bu konuda bir dayanağınız var mı? Bunları neye dayandırıyorsunuz? Bir de Kutup en büyük velidir, bütün erenlerin başıdır ve Allahın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir diyorsunuz. Bu tanımınız Mekke müşriklerinin Kabeyi tavaf ederken, Emret Allahım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin. demeleri gibi olmuyor mu?

    MÜRİT- Allah dünyanın cismânî düzenini sağlamak için bazı insanların bir takım görevler üstlenmesini murâd ettiği gibi, alemdeki manevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdiği bazı kullarını görevlendirmiştir. Bunlar büyük peygamberlerin yerine, onlardan bedel kişilerdir. Allahın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimseler olarak değerlendirilmiştir. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ettiklerine inanılır.

    CEVAP- Bunlar, Allahın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimselerdir diyorsunuz. Ama ifade tarzınızdan buna pek inanamadığınız anlaşılıyor. Musahhar kılma, belli bir hedefe doğru zorla sürükleme demektir. Türkçe karşılığı boyun eğdirmektir. Bütün varlıklara hâkim olan Allah şöyle buyuruyor: Denizi size musahhar kılan Allahtır. İçinde gemilerin, buyruğuyla akıp gitmesi ve onun bol vergisinden payınızı aramanız için. Belki şükredersiniz. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa onların hepsini size o musahhar kılmıştır. İşte bunda düşünenler takımı için esaslı dersler vardır. (Câsiye 45/12-13) Allahın musahhar kılması ile denizde, göklerde ve yerde ne varsa hepsinden yararlanırız. Bu, devletin bir köprü yaptırıp vatandaşın emrine sunmasına benzer. Ayetlerde belirtilen şeyler bütün insanlara musahhar kılınmıştır. Bunlara karşılık Allahın bizden istediği ona şükretmektir. Bugün bu nimetlerden gayrimüslimler daha çok yararlanmaktadırlar. Siz musahhar kılma işini kimi şahıslara tanınmış bir üstünlük sayıyorsunuz. Bu, tıpkı önlerinden geçen ana yol üzerine köprü yapılan köy halkının durumuna benzer. Açılışa gelen yetkili Bu köprüyü yapıp sizin emrinize sunduk. dediği için, Madem bu köprü emrimize verilmiştir, öyleyse onu kullandırma yetkisi köyün ağasınındır. Ağa köprüden geçişleri bir düzene bağlamalı, bizim yaylamıza tecavüz eden komşu köyün halkını buradan geçirmemelidir. diye karar alıp uygulamaya geçmesine benzer. Bu karar kabul edilemez. Çünkü o köprü yalnız o köyün değil, o yoldan geçen herkesin hizmetine sunulmuş, herkese musahhar kılınmıştır.

    MÜRİT- Üçler, yediler, kırklar, kutuplar ve gavslar sıradan insanlar değil ki. büyük peygamberlerin yerine, onlardan bedel kişilerdir.

    CEVAP- Madem öyle, hangi peygambere alemdeki manevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini ve kötülüklerin giderilmesi görevi verilmiştir? İnsanlara sınırlı yetki veren Allah, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şöyle emrediyor: De ki: Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de olgunlaştırmaya. De ki: Beni Allahın azabından hiçkimse kurtaramaz. Ben Ondan başka bir sığınak da bulamam. Benimkisi yalnız Allahtan olanı, Onun gönderdiklerini tebliğdir o kadar. (Cin 72/21-23) Alemdeki manevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini ve kötülüklerin giderilmesi yalnız ve yalnız Allahın elindedir. Bu konuda birilerini yetkili saymak şirk olur. Eğer Hz. Muhammedin gücü yetseydi kâfirleri imana zorlamak için her şeyi yapardı. Yüce Rabbımız bu konuda şöyle buyuruyor: Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince yeri delmeye veya göğe merdiven dayamağa gücün yetseydi onlara bir mucize getirirdin. Eğer Allah dileseydi onları doğru yolda toplayıverirdi. Sakın ha, cahillerden olma. (Enam 6/35) Mucize göstermek elçinin elinde değildir. Allah ne zaman isterse mucizeyi o zaman yaratır. And olsun ki, senden önce bir çok elçi gönderdik onların kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allahın izni olmadan bir mucize getiremez. Allahın buyruğu gelince iş gerçekten biter. İşte o zaman, boşa uğraşanlar hüsranda kalırlar. (Mümin 40/78)

    YÜCE VE SÜFLİ RUHLAR

    Yaşayan insanı kutsallaştırmak zordur ama iyi bir ad bırakarak ölmüş olan kolayca kutsallaştırılabilir. İşte yüce ruhlar derken kastedilen bu gibi kişilerin ruhlarıdır. Bunlara âlî ve temiz ruhlar da denir. Kötülerin ruhları ise süflî ruhlardır. Bunlara habis ve şerîr ruhlar da denir. Şeytanlar bu kapsama sokulur.

    MÜRİT- Bir hocamız bu konuda şöyle diyor:
    Âli ve temiz ruhlar insanlar için koruyuculuk vazifesi yaparken hâbis ve şerir ruhlar da insanlara zarar vermek için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. Bunlar, aynı zamanda insanlara hasım ve düşmandırlar. Bütün şerlerin ve kötü şerarelerin altında bunlar bulunurlar. Karakter, irade ve ruh bakımından zayıf insanları tesir altına alır ve kullanırlar.

    CEVAP- Çok ağır bir iddia, hayır ve şer Allahın elindedir. Ama Âli ve temiz ruhların insanlar için koruyuculuk vazifesi yaptığını, hâbis ve şerîr ruhların da insanlara zarar vermek için ellerinden gelen herşeyi yaptığını söylemek, hayırı yüce ruhlardan, şerri de süflî ruhlardan beklemek olur.Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Sana ne iyilik gelse Allahtan gelir. Sana ne kötülük gelse kendinden gelir. Seni insanlara elçi olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter. (Nisa 4/79) De ki: Allahın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. (Araf 7/188) Allah, göklerin ve yerin hakimdir. Onları koruma yetkisini kimseye vermemiştir. Her namazın sonunda okuduğumuz âyetel-kürsîde şöyle buyuruluyor: Onun hakimiyet alanı gökleri de kaplar yeri de. Her ikisini de korumak kendine ağır gelmez. O yücedir, uludur. (Bakara 2/255) De ki: Çocuk edinmemiş olan, hakimiyette ortağı olmayan, acizlikten ötürü bir veliye ihtiyacı bulunmayan Allaha hamdolsun. Onu büyükledikçe büyükle. (İsra 17/111) Demek ki, Allahın bir veliye ihtiyacı yokmuş. Hayırları bir grup ruhaniden, şerleri de bir başka grup ruhaniden beklemek, hayır tanrıları ve şer tanrıları uyduranlara benzemek olur. Şimdi Allahın elçileri ile ilgili âyetlere bakıp hocanızın sözü üzerinde biraz zihin yoralım.

    KURANDA ELÇİLER

    Allah Teâlâ Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şöyle buyuruyor: Seni insanlara resul olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter. (Nisa 4/79) Arapçada bir sözü ve elçiliği yüklenen kişiye resul denir12[67]. Bir fıkıh terimi olarak resul, işe kendini karıştırmadan birinin sözünü bir başkasına ulaştırmakla görevli kişidir. Dini terim olarak da Allahın hükümlerini halka ulaştırmak üzere görevlendirdiği insana resul denir. Bunun Türkçe karşılığı elçidir.

    a- Görevleri

    Allah Teâlâ elçilerinin görevini üç şekilde belirlemiştir:
    1) Emri yerine ulaştırma tebliğ : Rabbımız şöyle buyuruyor: Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer? (Nahl 16/35) Ey Elçi Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan Onun elçiliğini yapmamış olursun. (Maide 5/67)

    2) Emri açıklama beyân : Ayette şöyle buyuruluyor: Biz ne elçi gönderdiysek sadece kendi halkının diliyle gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın. (İbrahim 14/4) Biz Kitabı sana, başka değil, sadece ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve bir de inanan kimselere yol gösterici ve rahmet olsun diye indirdik. (Nahl 16/64)

    3) Müjdeleme ve uyarma: Bu konuda şöyle buyuruluyor: Biz elçileri, başka değil, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Enam 6/48) Biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermişizdir. (Sebe 34/28)

    b- Elçinin yetkisiz olduğu durumlar:

    1) Elçinin koruma görevi yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Eğer yüz çevireceklerse çevirsinler, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. (Şura 42/48)

    2) Elçinin vekillik görevi yoktur. Ne halka karşı Allahın vekilliğini, ne de Allaha karşı halkın vekilliğini yapar. Vekilimiz Allah şöyle buyuruyor: Allah dileseydi şirke düşmezlerdi. Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin. (Enam 6/107) Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allahtır. (Hud 11/12)

    3) Elçi kimseyi yola getiremez. Bizi yoluna kabul eden Rabbımız şöyle buyuruyor: Sen, sevdiğini doğru yola getiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola getirir. Doğru yola girecekleri en iyi o bilir. (Kasas 28/56) Elçi sadece doğru yolu gösterir: Hz. Muhammede çok değer veren Allah şöyle buyuruyor: Kuşkusuz sen kesinkes doğru yolu gösterirsin. (Şura 42/52)

    4) Elçi baskı yapmaya yetkili değildir. İnsanlara tam bir inanç hürriyeti tanıyan Allah şöyle buyuruyor: Sen öğüt ver Esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onların tepesine dikilecek değilsin. (Ğaşiye 88/21-22)

    5) Elçi kalpten geçenleri bilmez. Şu âyetler onu gösteriyor.
    Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münafıktır. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir. (Tevbe 9/101) Münafıkları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar dayalı odunlara benzerler. Her kopan gürültüyü kendilerine karşı sanırlar. İşte düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onları kahretsin, nasıl döndürülüyorlar. (Münafikûn 63/4)

    6) Elçi gaybı bilmez, o sadece Allahın kendine vahyettiği şeyleri bilir.
    De ki: Ben size, Allahın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Size, İşte ben bir meleğim de demiyorum. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam. De ki: Görenle görmeyen bir olur mu? Hiç zihninizi yormaz mısınız? (Enam 6/50) De ki: Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyilik yapmak isterdim ve bana kötülük de gelmezdi. Ben, inanan kesim için bir uyarıcı ve bir müjdeciden başka bir şey değilim.(Araf 7/188) Peygamberler bu durumda ise ya veliler ne durumda olur?

    GAYBI BİLME

    Gayb, duyulardan uzak olan ve kişinin hakkında bilgisi olmayan şeye denir. Toplam yıldız sayısının ne olduğu gibi Allahtan başkasının bilemeyeceği şeylere gaybı mutlak denir. Bir başka kişinin bildiği şey gayb-ı mutlak olmaz. Mesela içinizden ne geçtiğini ben bilmem ama siz bilirsiniz. O, bana göre gayb olur size göre olmaz. Şeyhler gaybı bildiklerini iddia ederler. Hatta daha ileri giderek kıyametin ne zaman kopacağını yarın ne olacağını ve nerede öleceğini bildiğini söyleyenler bile vardır. Şimdi bu konuda Kuranın nasıl hiçe sayıldığına bir örnek verelim: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Kıyamet saatinin bilgisi kuşkusuz Allahın kendisindedir. Yağmuru o indirir, dölyataklarındakini o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır. (Lokman 31/34) Konuyla ilgili olarak Ahmed b. el Mübârek şeyhi Abdülaziz ed Debbağa soruyor: Efendim zahir alimlerinden hadisçiler ve başkaları Kuranda Lokman suresinde geçen gaybla ilgili beş şeyi Allahın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bilip bilemediği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Şöyle cevap veriyor: Gaybla ilgili bu beş şey nasıl Allahın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize meçhul kalır? Onun ümmetinden tasarrufa yetkili birinin tasarrufta bulunabilmesi için mutlaka bu beş şeyi bilmesi gerekir.Demek ki bunlar yarın ne olacağını, nerede öleceklerini ve kıyametin ne zaman kopacağını biliyorlar. O zaman yukarıdaki ayeti, haşa hükümsüz sayıyorlar. Şimdi bir de şu ayetlere bakalım: Sana, kıyametten soruyorlar, Ne zaman demir atacak? diye. De ki onun bilgisi yalnız Rabbimin kendisindedir. Onu vaktinde ortaya çıkaracak olan da ondan başkası değildir. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramıyacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. Sanki haberin varmış gibi tutup sana soruyorlar, de ki: Onun bilgisi sadece Allahın kendisindedir, ama insanların çoğu bunu bilmezler. (Araf 7/187) Sana, kıyametten soruyorlar, Ne zaman demir atacak? diye. Sen nerede, onu bilmek nerede? Onun bilgisi Rabbine aittir. Sen sadece ondan korkanı uyaran kişisin. (Naziat 79/42-45) Abdülaziz ed Debbâğ gibi Kuranı hiçe sayan ve kendini Kuranın üstünde gören burnu büyüklerin sözlerini buraya almak istemezdim ama ne yazık ki müslümanların inançları bu gibi sözlerle hala kirletilmektedir. Öğrenci iken Hasan Basri ÇANTAY ın hazırladığı Kuranı Hakîm ve Meâli Kerîm adlı Kuran mealini çok okurdum. O meâlde Abdülaziz ed Debbâğa kutsallık verilmekte onun sözlerini içeren el İbrîz adlı kitaptan alıntı yapılarak bazı ayetler açıklanmaktadır. Bu sebeple el İbrîz, çok merak ettiğim ve okumak istediğim kitaplar arasına girmişti. Kitabı kendisine saygı duyduğum Celal YILDIRIM ın yaptığı tercümeden okudum. Celal YILDIRIM da önsözünde el İbrîzi kutsallaştırmaktadır. Ona göre aynı konudaki diğer eserler arasında el İbrîz, katıksız ve karışıksız altın niteliğindedir. Çünkü Abdülaziz ed Debbâğ, kemâl derecesinde büyük bir velidir. İlim adamlarını şaşırtan, akıllara durgunluk veren, tasavvuf erbabını hayrete düşüren ledünnî bir ilme ve irfana sahiptir. O, bu kitapta Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin yüce ruhuyla yaptığı görüşmeleri, Misal ve Melekût alemindeki gözlemlerini perde perde sergilemektedir. Misal alemi, rüyalar alemi anl***** gelir. Melekût alemi ise meleklerin ve ruhların bulunduğu ve duyularla algılanabilen bütün varlık türlerinin ötesinde olan alem anl***** gelir. Her ikisine birden gayb alemi denebilir. Bu Platonun ideler alemi anlayışının tasavvufa yansımasıdır. Bir kişinin misal ve melekut aleminde gözlemlerde bulunması ile Allahın elçisinin ruhuyla konuştuğu iddiası kabul edilemez. Rüya görme olayı bunun dışındadır. Doğru rüyayı herkes görebilir. el İbrîz, Kuranı Kerime taban tabana zıt iddialarla doludur. Bu iddiaları bir kısım felsefi izahlara sığınarak ve sır perdeleri arkasına saklanarak doğru gösterme çabası kime ne kazandırır? Bu çabayı Kuranı Kerimi tefsir etmiş kişilerin göstermesi ne kötüdür. Şimdi siz varın, Kitabı okuduğumda ne hale geldiğimi düşünün. Okumayı çok istediğim kitabın, Kurana açıkca aykırı sözleri bir marifet saymasına mı yanayım, yoksa Kuranı Kerimi tefsir eden kişilerin, Kuranı gözardı eden çirkin sözlerle dolu bir kitabı kutsallaştırmasına mı? Müslümanlar bugünki hale durup dururken gelmediler elbet.
    Şimdi gaybla ilgili görüşmeye geçelim.

    ŞEYH EFENDİ- Evliyaullahın insanın kalbinden geçeni bilmesi haktır ve vakidir buna keşfii zamâir, keşf ma fil kulûb derler. Bir çok tasavvuf kitabında, evliya tercemei halinde misalleri bol bol vardır. Batılı âlimler dahi buna benzer olağanüstü olayları bilimsel olarak tespit etmişlerdir. İçini okumak, telepati, malum olmak gibi isimlerle halkımız da bilir. Bendeniz hocamdan bunun pekçok misalini gördüm, yaşadım. Bize Surei Enamın 50. âyetini delil getirmeye kalkışıyorsun. Sen hem de fetva komisyonunda vazifelisin. Hayret ettim, hem acıdım, hem de ayıpladım doğrusu! İslâmî ilimler artık bu kadar da geriledi mi diye teessüf ettim. Bu şeriate aykırı değildir. Meşhur Kurbı nevâfil hadisinde Yüce Peygamberimiz Allahu Tealânın O abid ve zahid kulumu sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum benimle görür, benimle işitir, benimle söyler, benimle tutar, benimle yürür buyurduğunu bildiriyor ya işte o haldir.

    CEVAP- İslâmî ilimler bu kadar da geriledi mi diye teessüf ediyorsunuz ya, işte onda haklısınız. İslâmî ilimlerin kaybolup yerine hurafelerin geçtiğini bana siz öğretmiş oldunuz. Rahmetli Mehmed Zahid KOTKU, Ehli Sünnet Akaidi adlı kitabında, bir kimseyi kâfir eden sözleri ve halleri belirtirken şunları yazıyor: Gaybı biliyorum iddiasında bulunanı tasdik eyleyen. Ben çalınan malları bilirim, diyen. Bana cinler haber verir diyen ve onun bu sözünü tasdik eyleyenler kâfir olurlar. Zira gaybı ne ins insan bilir, ne cin bilir. Bilâkis yalnız Cenabı Hakk bilir.
    Şimdi siz varın Evliyaullahın insanın kalbinden geçeni bilmesi haktır ve vakidir diyen kişinin yerini tayin edin. Sizin derhal tevbe etmeniz gerekir.
    Keşif konusu aşağıda gelecektir.

    ŞEYH EFENDİ- Sen gayb kelimesinin anlamını ve gaybın çeşitlerini bilmeden konuşuyorsun. Mutlak gaybı ancak Allah celle celalühu Hazretleri bilir, bildirmezse peygamberler de, evliyaullah da bilemez ama Rabbül âlemîn bildirirse herşey bilinir söylenir. Bir kimsenin kalbindeki, zihnindeki, niyetinde, içinde sakladığı şey gaybı mutlak değildir, bilinebilir, adetâ okunabilir.

    CEVAP- Allahtan başkasının bilemeyeceği şeyler gaybı mutlaktır. Bir şeyi Allahın dışında bir başkası da biliyorsa o gaybı mutlak olmaz. Mesela karşımdakinin içini ben bilmem ama kendisi bilir. Münafıkların kalplerinde olanlar gaybı mutlak değildir. Çünkü onlar kendi içlerini iyi bilirler. Ama âyeti kerime Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin onların kalplerinde olanı bilmediğini açıkca ifade ediyor. Şöyle buyuruluyor: Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münafıktır. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz biliriz. (Tevbe 9/101)

    ŞEYH EFENDİ- Bir konuda araştırma yapılırken konu ile ilgili bütün detaylar toplanmazsa doğru sonuca ve hakikate ulaşılamaz. Bir âyeti kerimeyi delil olarak ileri sürüp o konudaki başka âyetleri nazarı dikkate almamak nâkıslıktır, kusurdur, suçtur, manevi bakımdan da büyük tehlikedir. Evet Enam Suresinin 50. âyet-i kerimesinde: De ki: Ben size, Allahın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Size, İşte ben bir meleğim de demiyorum. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam. buyuruluyor ama Yusuf Suresinin 96. âyetinde Hz. Yakub aleyhisselamın ve ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Allah tarafından bana bildirildiği için biliyorum.

    CEVAP- Kendi sözlerinizi kendiniz çürütüyorsunuz. Bir kimsenin kalbinde, zihninde, niyetinde, içinde sakladığı şey bilinebilir, adetâ okunabilir, ise Yakub aleyhisselam Hz. Yusufu kuyuya atmaya karar verdikten sonra götürmek için izin isteyen oğullarına onu neden teslim etti? Hadi o zaman gafletine geldi diyelim. Peki ya Yusufu kuyuya attıktan sonra ağlayarak yanına gelen oğullarının kalplerinde olanı okuyup da burnunun dibindeki oğlunu neden kurtaramadı? Biraz düşünseniz Yusuf Suresinin 96. âyetinin de size delil olmadığını anlarsınız. Surenin başında Hz. Yusuf, gördüğü bir rüyayı babası Hz. Yakuba anlatıyor. O da onun Allahın elçisi olacağını anlıyor. Elçilik henüz gerçekleşmediği için onun bir gün ortaya çıkacağına inanıyordu. Ayetler şöyledir: Yusuf babasına: Babacığım Rüyamda on bir yıldızı, güneşi ve ayı bana secde ederken gördüm demişti. Babası dedi ki Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır. Rabbin seni rüyandaki gibi elçi seçecek, sana rüyaları yorumlamayı öğretecek daha önce, ataların İbrahim ve İshaka nimetlerini tamamladığı gibi, sana ve Yakup soyuna da tamamlayacaktır. Doğrusu Rabbin bilir, hakimdir. (Yusuf 12/4-6) Rüyadaki 11 yıldız Hz. Yusufun 11 kardeşi, güneş ve ay da anne-babası olarak yorumlanmıştı. Gün gelecek, bunlar onun karşısında saygıyla eğileceklerdi. Hz. Yakub rüyanın gerçekleşmesini bekliyordu. Müjdeci gelip, gömleği Yakupun yüzüne bırakınca, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakup Ben size, Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum dememiş miydim? dedi. (Yusuf 12/96)
    Gaybı bilmeye delil getirdiğiniz âyet işte bu durumu ortaya koyuyor.
    Sizin sözleriniz müritleri iyice şaşırtıyor. Mesela Medinei Münevverede hacılarla sohbet ederken gaybı Allahtan başka kimsenin bilemeyeceğinden bahsettim. Müridelerinizden bir hanım dedi ki, Siz öyle söylüyorsunuz ama ben biliyorum ki benim Şeyhim gece yatakta kaç kere sağa sola döndüğümü bile bilir.

    ŞEYH EFENDİ - Birden ileri atılarak Allah bildirirse bilemez mi? Allahın buna gücü yetmez mi?

    CEVAP- Allahın gücünün yetmediği ne var ki? Ama Allahın gücüyle delil getirilmez. Allah dilerse Hz. Muhammedi Cehenneme, Şeytanı da Cennete koyamaz mı? Onun buna gücü yetmez mi?

    ŞEYH EFENDİ - Elbette yeter.

    CEVAP- Ama bunu yapmayacak. Çünkü bize, Şeytanı Cehenneme koyacağını Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi de Cennette Makâmı Mahmud denen en üst makama getireceğini bildirmiştir2[84].
    Bütün gaybı bilen Rabbımız şöyle buyuruyor: Allah size gaybı bildirecek değildir. (Ali İmran 3/179) O böyle dedikten sonra artık kim bunun aksini iddia edebilir?

    ŞEYH EFENDİ - Ama Allah Teâlâ bir de şöyle buyuruyor: O bütün gaybı bilir, gaybını kimseye açıklamaz. Ancak dilediği elçi bunun dışındadır. (Cin 72/26-27) Evliya Allahın Elçisinin varisi olduğu için Allahın Elçisine açıklanan onlara da açıklanır.

    CEVAP- O âyetler, Allahın elçilerine vahyin geliş şekliyle ilgilidir. Doğru anlaşılması için âyetlerin tamamının okunması gerekir. Allah bütün gaybı bilir, gaybını kimseye açıklamaz. Dilediği elçi bunun dışındadır. Onun da önüne ve arkasına gözcüler diker. Böylece o elçi bilsin ki, onlar Allahın gönderdiklerini tastamam ulaştırmış, kendisi de onların yanında olanı kavramış ve her şeyi bir bir saymıştır. (Cin 72/26-28) Allahın elçisine şeytan da gelebilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Senden önce gönderdiğimiz bir tek nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Allah şeytanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîmdir. (Hacc 22/52) Bazı tefsir kitaplarında Enam Suresinin inişi ile ilgili olarak Enes b. Malikten gelen şöyle bir rivayetten bahsedilir: Allahın elçisi şöyle buyurmuştur: Kurandan Enam Suresinin dışında bir sure bana toptan inmedi. Şeytanlar bu sure için toplandıkları kadar hiç bir sure için toplanmamışlardı. Bu sure bana, Cebrail ile beraberinde ellibin melek olduğu halde gönderildi. Bunu kuşatmışlar, bir düğün debdebesiyle getirdiler. Elçinin, kendine gelenin melek olduğuna ve söylediği söze şeytan vesvesesi karışmadığına güvenmesi gerekir. Cenabı Hakkın vahiy esnasında elçinin etrafına melekler dizmesi bundandır.
    Vahyin gelişi ile ilgili bir âyeti alıp gaybın bilinebileceğine delil getirmeye imkan var mıdır?

    ŞEYHLERE VAHİY

    Vahiy, fısıldamak ve gizli konuşmak anlamlarına gelir. Allah insanlar arasından kendi elçilerini seçer ve emirlerini onların aracılığı ile insanlara duyurur. Elçilere Allahın emirlerini Cebrâil aleyhisselam getirir. Meleğin gelişini elçiden başkası görmez, konuşmasını da ondan başkası duymaz. Cebrailin konuşması insanlardan gizli olduğu için adına vahiy denir.Vahiy ilham anl***** da gelir. Çünkü ilham, Allahın insanın içine doğurduğu şeye denir. O da vahiy gibi gizlidir. Kuranı Kerimde vahiy kelimesi her iki anlamda da kullanılmıştır. Ancak vahiy denince hemen anlaşılan, Allahın emirlerinin elçilerine ulaşmasıdır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile elçilik sona erdiğinden artık vahiy kapısı kapanmıştır. Elçilik, Allahın emirlerini insanlara ulaştırma görevi olduğu için Hz. Muhammede gelen vahiy müslümanları bağlar. Ama ilham kişiseldir, kimseyi bağlamaz. Müslüman kâfir herkes ilham alabilir. Bu konu ileride gelecektir.

    ŞEYH EFENDİ - Allah bazı şeyleri şeyhlere vahyeder. Allah Teâlâ Hz. Musanın annesine vahyetmedi mi? Ayeti kerimede şöyle buyuruluyor:
    Musanın annesine onu emzir diye vahyettik. (Kasas 28/7)

    MÜRİT- Allah arıya bile vahyetmiştir, şeyhlere niye etmesin. O, şöyle buyuruyor: Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva edin sonra her çeşit üründen ye sonra da Rabbinin yollarında boyun eğerek yürü (Nahl 16/68-69)

    CEVAP- O âyetlerde geçen vahiy kelimeleri ilham anl*****dır. Yani Allahın onların içine böyle bir duygu verdiğini bildiriyor. Bu tavrınızla siz çok tehlikeli bir işe girdiniz. Gaybı bilemeyeceğinizi bir türlü hazmedemediğiniz için, Allahın gaybını bildirdiği elçilerin yerine geçmeye çalışıyorsunuz.

    PEYGAMBERE VARİS OLMA

    MÜRİT- Allahın veli kulları Allahın Elçisinin halifesidir.

    ŞEYH EFENDİ - Allahın veli kulları peygamberlerin varisidir. Onlara olan şeyler bunlara da olur.

    CEVAP- Peygambere varis olma konusunun iyi anlaşılmadığı görülüyor. Bilindiği gibi eskiden elçilik halkası kopmadan devam ederdi. Mesela Hz. İbrahim aleyhisselam, Hz. Lut aleyhisselamın amcası, Hz. İsmail ve Hz. İshak aleyhisselamın babası, Hz. Yakub aleyhisselamın dedesi idi. Hz. Yusuf aleyhisselam da Hz. Yakub aleyhisselamın oğlu idi. Allahın bir kaç elçisinin aynı yerde bir arada olduğu da olurdu. Hz. Yahya, Hz. Zekeriyyanın oğludur ve Hz. İsa aleyhisselamdan 10 ay büyüktür. Hz. Zekeriyya Hz. Meryemin bakımını üstlenmiştir. Bunların üçü de Kudüste yaşamıştır.Hz. Muhammedin gelişinden önce bir süre elçilik kesilmişti. Sonra elçilerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem görevlendirildi.Bir elçinin yapması gereken, kendini gönderenin isteğine göre davranmaktır. Hesnâ ile Tevfiki evlendirmek için elçi olan kişi, daha güzel ve becerikli diye bir başka kız için elçilik yapamaz. Çünkü elçinin kararı değiştirme yetkisi yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer? (Nahl 16/35) Allah Teâlâ, son elçisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme yapacağı vazife ile ilgili şu emirleri veriyor: Ey Elçi Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan Onun elçiliğini yapmamış olursun (Maide 5/67) Biz elçileri, başka değil, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak görevlendiririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur, ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Enam 6/48) Allahın son elçisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem olduğuna göre artık kimsenin mucize göstermesine ve vahiy almasına ihtiyaç yoktur. O kapı kapanmıştır. Bir taraftan size vahiy geldiğini iddia ediyor, diğer taraftan kerâmet arayışlarına giriyorsunuz. Keramet demeniz, herhalde mucize demeye cesaret edememenizden dolayıdır. Bir de Allahın veli kulları peygamberlerin varisidir. Onlara olan şeyler bunlara da olur dediniz mi iddia tamam oluyor. Lütfen boyunuzdan büyük işlere girişmekten vazgeçin.

    a- Kerâmet

    MÜRİT- Sen kerâmeti inkâr mı ediyorsun.

    CEVAP- Hayır, kerâmeti inkar etmiyorum, bu konuyu biraz sonra açıklayacağız. Ben kerâmeti bir mucize gibi kullanmaya kalkmanızı yadırgıyorum. Öyle bir yola girerseniz sizin kerâmet dediğiniz şey bir istidrâc olur ve sizi adım adım batılın içine sokar.

    b- İstidrâc

    İstidrâcın kelime anlamı basamak basamak çıkarmak veya indirmektir. Terim olarak, bir kimseyi, arzusuna göre adım adım bir noktaya kadar götürüp beklemediği bir felakete atmak an lamında kullanılır. Ama o, bu gidişin kendi yararına olduğunu zanneder.Hayallerin ötesinde bir merhamete sahip olan Allah Teâlâ, uyarıda bulunmadan kulunu bu yola sokmaz. Bir cemaati doğru yola soktuktan sonra, neden sakınacaklarını açıktan açığa kendilerine bildirmedikçe Allahın onları yoldan çıkarma ihtimali yoktur. (Tevbe 9/115) Sapıtan cemaatler, yapılan uyarıları dikkate almayanlardır. Ne zaman ki yapılan uyarıları gözardı ettiler, biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik. Kendilerine verilenlerle tam ferahladıkları bir sırada onları kıskıvrak yakaladık. Hepsi bir anda umutsuzluğa düştüler. (Enam 6/44) Halbuki bunlar ellerindeki nimetlere bakarak hak yolda olduklarını düşünme yerine Allahın açık ayetleri üzerinde düşünselerdi bu duruma düşmezlerdi. Siz de aynı şeyi yapıyorsunuz. Etrafınıza toplanan insanlara bakarak Yolumuz yanlış olsa bu kadar kişi peşimize takılmaz. diyorsunuz. Çokluğa aldanmamalıdır. Çinli komünist lider Mao daha çok insan toplamışt ama bu onu kurtaramayacaktır. Maddi imkanlarınızı, sizi dinleyenlerin çok olmasını ve halkın saygı göstermesini de doğru yolda olmanızın delili sayıyorsunuz. Sonunda iyice şımarıyor ve Şeyhinizin kendine bağlananı, hem dünyada hem de ahirette kurtaracağını söylemeye başlıyorsunuz. İşte bu, sizin kıskıvrak yakalanacağınız noktadır. Lütfen aklınızı başınıza alın da Allah Teâlânın Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme olan şu emrini iyice düşünün. De ki: Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de olgunlaştırmaya. De ki: Beni Allahın azabından hiçkimse kurtaramaz. Ben Ondan başka bir sığınak da bulamam. Benimkisi yalnız Allahtan olanı, Onun gönderdiklerini tebliğdir o kadar. (Cin 72/21-23) Hz. Muhammedin varisi olmak onun getirdiği Kuranı insanlara açık ve net bir biçimde anlatmakla olur. Çünkü ondan bize kalan tek görev budur. Ama siz, evliya ve meşayih dediğiniz kişilerin sözlerini alıyor, Kuranı Kerimi ona göre yorumlamaya kalkışıyorsunuz. Sizin durumunuzu en iyi şu âyet ortaya koymaktadır: Kim Rahmanın Zikrini görmezlikten gelirse onun başına bir şeytan sararız. O onun arkadaşı olur. Onlar bunları yoldan çevirirler ama bunlar doğru yola girdiklerini hesabederler. (Zuhruf 43/36 37) Rahmanın Zikri, Kurandır. Siz de bir çok âyeti görmezlikten geliyor ama kendinizi hak yolun öncüleri sanıyorsunuz. Önemli olduğu için Allahın elçisine varis olma konusu ile zikrin ne olduğuna tekrar değineceğiz.

  3. #3
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716
    MUCİZE

    Elçilerin mucizeleri vardır. Mucize bir şahsın Allahın elçisi olduğunun ispat belgesidir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin mucizesi Kur‘anı Kerimdir. Kuranı Kerim ile muhatap olan herkes onu getiren kişinin bir elçi olması gerektiğini anlar. Çünkü o, bir insanın yazabileceği bir kitap değildir. Bu, aynen Hz. İsa aleyhisselamın Allahın izniyle ölüleri diriltmesi, kuş heykeli yapıp Allahın izniyle üfürünce canlı hale gelmesi Hz. Salih aleyhisselamın Allahın izniyle kayadan bir deve çıkarması gibi insanı etkileyen bir mucizedir. Ama kuşun uçmasından, dirilen kişinin tekrar ölmesinden ve devenin kesilmesinden sonra gelen insanlar için bunlar birer mucize olma özelliğini yitirmiş olur.Kuranı Kerimin mucizeliği süreklidir. Onu dünyanın neresinde, kim okur ve manasını anlarsa bunun bir insan eseri olamayacağını ve onu getiren kişinin Allahın elçisi olması gerektiğini kavrar. Allah Teâlâ Kuranı Kerimi korumayı bizzat üstlenmiş olduğundan artık kıyamete kadar Kuran mucizesi devam edecektir. Kuran devam ettikçe Hz. Muhammedin Allahın son elçisi olduğuna inanma mecburiyeti de devam edecektir. Artık yeni bir elçiye ihtiyaç kalmamıştır. İşte Hz. Muhammede varis olacak alimin yapacağı şey, insanları Kurana çağırmaktır. Eğer Kuranın dışına çıkılırsa elçiye varis olma kimliği kaybolur.Mucize konusu kitabın sonunda Kurana Dönmek başlığı altında daha geniş olarak ele alınacaktır.

    KERÂMET

    Kerâmet sözlükte kerîm olmak, değerli olmak anl***** gelir4[86]. Allah Teâlâ insanı değerli kerâmetli yarattığını ve bir çok şeyi onun emrine verdiğini açıklamıştır. Adem oğullarına gerçekten çok değer verdik çok kerâmetli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık ve güzel şeylerle rızıklandırdık. Yarattıklarımızın bir çoğundan da üstün kıldık. (İsra 17/70)
    İnsanoğlunun dışında, gideceği yere başkaları tarafından taşınan bir mahluk yoktur. Bir insanın denizde balık gibi yüzerek gitmesi mi kerâmettir, yoksa bir gemide oturarak ve yatarak gitmesi mi?
    Havada kuşlar uçar. İnsanın kuş gibi uçarak istediği yere gitmesi mi, yoksa bir uçağın içinde gitmesi mi kerâmettir? Bunlara bakarak Allahın insana ne kadar değer verdiğini anlamak gerekir.Allahın insanoğluna en büyük ikrâmı, şüphesiz ki, şirkten uzak bir imandır.İnananlar ve imanlarını şirkle bulandırmayanlar var ya işte güven onların hakkıdır doğru yolu tutturanlar da onlardır.(Enam 6/82) İnsanların en kerîminin, yani en kerâmetli olanının kim olduğunu da Allah Teâlâ açıklamıştır:
    Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en kerîm olanınız takvâsı en iyi olanınızdır. (Hucurât 49/13) Keramet deyince yukarıda anlatılanlar değil, olağanüstü şeyler kastedilir. Bunlar bir elçide görülürse adına mucize, velide görülürse kerâmet denir. Veli Allaha karşı gelmekten sakınan her müslümandır. İyi bilin ki Allahın velilerine korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.Bunlar inanmış olan ve takva ehli bulunan kimselerdir. Onlara bu dünya hayatında da Ahirette de müjde vardır. (Yunus 10/62-64) O müjde en sıkıntılı anda bile müminleri rahatlatır.
    İşte Allah bu dostlarını hiç bir zaman yalnız bırakmaz. Kim Allaha karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Onu, hiç ummadığı yerden rızıklandırır. Her kim Allaha dayanırsa o ona yeter. Çünkü Allah işini tastamam yapar. Allah her şeye, muhakkak bir ölçü koymuştur. (Talâq 65/2-3) Yardım eden Allah olduğuna göre yardımı olağan yollarla da yapar olağan dışı yollarla da. İşte Allahın olağan dışı yollarla yaptığı yardıma kerâmet denir. Kerâmet Allahın bir nimetidir bütün nimetler gibi ona da şükretmek gerekir. Mal, mülk, mevki ve makam gibi kerâmet de insanı saptırabilir. İnsan kerâmeti değil, Allahın rızasını aramalıdır. Allah Teâlâ sıkışık zamanlarda mü‘min kullarına, şu veya bu şekilde mutlaka ikramda bulunur. Yukarıdaki ayet bunu göstermektedir. İnsan bu ikramı kendinden değil, Allahtan bilmelidir. Mal ve mülkle öğünmek nasıl çirkinse kerâmetle övünmek de çirkindir. Bedir savaşında sıkışan müslümanların yardımına Allah Teâlâ melekleri göndermiş ama zaferin meleklerin yardımıyla değil Allah katından verildiğini de vurgulamıştır. Onu açıklayan âyet zihinlerimizde hep yankılanmalıdır.Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da İşte ben size birbiri ardınca gelen bin melekle yardım gönderiyorum diyerek isteğinizi kabul etmişti. Allah bunu, sadece size müjde olsun ve gönlünüz bununla rahatlasın diye yapmıştı. Yoksa zafer meleklerden değil yalnız Allah katındandır. Allah güçlüdür ve her şeyi yerli yerinde yapar. (Enfal 8/9-10) Kendisinde kerâmetler görülen kimse kurtuluşa erdiğini zannetmemelidir. Dünya hayatı engebeli bir koşudur. Her an bir şeye takılıp düşebiliriz.
    Ölünceye kadar kulluğa devam etmek gerekir. Ölünceye kadar Rabbına ibadet et. (Hicr 15/99)

    İLMİ LEDÜN - İLMİ BÅTIN

    İlmi ledün, Allah tarafından verildiği iddia edilen özel bir bilgi anlamında kullanılır, ilmi bâtın da aynıdır. Kimi şeyhlere böyle bir ilim verildiği iddia edilir. Bu iddia onların kutsallaştırılmasına yol açar.

    ŞEYH EFENDİ- Manevi yolu iyi bilen ve salikleri o yola ulaştırabilen bir şeyh aramak şeriatın emirlerindendir.

    CEVAP- Eğer bu sözünüzle insana hak yolu gösterecek ve bu yolda onu eğitip örnek olacak bir öğretmene ihtiyaç olduğunu söylemek istiyorsanız doğrudur. Her insanın bir terbiyeciye, bir ustaya ve öğretmene ihtiyacı vardır.

    ŞEYH EFENDİ - Şeyhlerin sahip olduğu ilim ilmi bâtındır. Bu herkese verilmemiştir. Allah ondan razı olsun, Ebu Hureyre şöyle demiştir: Ben Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellemden iki kab dolusu ilim aldım. Bunlardan birini size naklettim. Diğerini de nakletmiş olsaydım boynumu vururdunuz. İşte bizim ilmimiz bu ilimdir.

    CEVAP- Ebû Hureyrenin nakletmediği ilmi kimden aldınız? Kaynağı, delilleri ve dayanağı olmayan şey nasıl ilim olabilir?

    ŞEYH EFENDİ - Kehf suresinde Hızırla arkadaşlığı anlatılan Hz. Musa, olayların gerçek yüzünü göremediği için itiraz etmişti. Hızır aleyhisselamın ilmi ledünnü olduğu için işin iç yüzüne vakıf oluyordu. Ayette Ona, kendi katımızdan bir ilim öğretmiştik. (Kehf 18/65) buyurulmaktadır. İşte ilmi batın, ilmi ledün bu ilimdir.

    CEVAP- Hz. Hızırla beraber olan Hz. Musa bu ilmi öğrenemedi de siz nereden öğrendiniz? Bu ilmin size de öğretildiğinin delili nedir?

    ŞEYH EFENDİ - Ebu Hureyrenin sözü nedir?

    CEVAP- Ebu Hureyrenin sözününün nesi delildir? Ebu Hureyre Ben Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellemden iki kab dolusu ilim aldım. Bunlardan birini size naklettim. Diğerini de nakletmiş olsaydım boynumu vururdunuz. diyor. O nakletmediğine göre siz nereden öğrendiniz? Bakın Hızır aleyhisselam ile ilgili olarak Buharîde uzunca bir hadisi şerif vardır. Konuya açıklık getirdiği için hadisi şerifi aynen zikretmek yararlı olacaktır. Allah ondan razı olsun, Übeyy b. Kab Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini rivayet ediyor: Musâ aleyhisselam İsrail oğullarına konuşma yapmak üzere kalktı. Kendisine, İnsanların en bilgilisi kimdir? diye soruldu. O da En bilgili benim. dedi. Allah Teâlâ bundan dolayı onu ayıpladı. Çünkü bütün ilmi ona vermemişti. Allah Tealâ: İki denizin kavuştuğu yerde kullarımdan biri var, o senden bilgilidir diye vahyetti. Musa dedi ki, Rabbım, onunla nasıl buluşabilirim? Allah Teâlâ buyurdu ki, Sepete bir balık koy ve yanına al, balığı nerede kaybedersen o oradadır.Musa yola koyuldu. Genç hizmetçisi Yuşa b. Nûn ile birlikte yürüdüler. Sepet içinde bir balığı da sırtladılar. Bir kayanın yanına gelince başlarını koyup uyudular. Balık sepetten çıktı, denize doğru yol alıp gitti. Hz. Musa ve genç hizmetçisinde bir gariplik vardı. Gecenin arta kalanında ve gün boyu yürüdüler. Sabah olunca Musa genç hizmetçisine dedi ki, kahvaltımızı getir, bu yolculuk bizi epey yordu.
    Belirtilen yeri geçinceye kadar Hz. Musa bir yorgunluk duymamıştı. Genç hizmetçi dedi ki, Gördün mü, kayanın orada dinlendiğimiz zaman balığı unutmuşum. Musa dedi ki, İşte istediğimiz buydu. İzlerini takibederek geri döndüler.Kayanın yanına vardılar baktılar ki, orada kumaşa bürünmüş bir adam var. Musa selam verince Hızır dedi ki, Güvenlik nere burası nereO, Ben Musayım. dedi. Hızır, İsrailoğullarının Musası mı? diye sordu. Evet dedi ve ekledi: Sana öğretilmiş olan olgunluktan bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim? Hızır dedi ki Ya Musa, sen benimle birlikte olmaya dayanamazsın. Ben Allahın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de Allahın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem. Musa dedi ki, inşaallah benim sabırlı olduğumu göreceksin, sana hiç bir konuda karşı çıkmam. Bunun üzerine deniz sahilinde yaya olarak gitmeye başladılar. Kendi gemileri yoktu. Bir gemi geldi, ona binmek için konuştular. Hızırı tanıyan oldu, ücret almadan gemiye aldılar. Bir serçe gelip geminin kenarına kondu, gagasını bir iki kere denize daldırdı. Hızır dedi ki, Ya Musa, benim ve senin ilmin, Allahın ilminden ancak şu serçenin gagasıyla denizden aldığı kadar bir şeydir. Hızır tuttu geminin tahtalarından birini söktü. Musa dedi ki, Bunlar bizi ücret almadan bindirdiler, sen de tuttun onları batırmak için gemilerini deldin. Hızır, Demedim mi, sen benimle beraber olmaya dayanamazsın. dedi. Musa: Unuttuğum için kusuruma bakma dedi. Hz. Musanın ilk karşı çıkması unuttuğu içindi. Yürüdüler, baktılar ki, bir erkek çocuk arkadaşlarıyla birlikte oynuyor. Hızır üstten çocuğun kafasını tuttu ve eliyle yerinden çıkardı boynunu kırdı. Hz. Musa hemen atıldı: Bir cana karşılık olmadan temiz bir canı öldürdün ha? Hızır dedi ki, Sana demedim mi, sen benimle beraber olmaya dayanamazsın, diye? Yürümeye devam edip bir yere geldiler, yemek istediler ama halk onları konuk etmekten kaçındı. Önlerine, yıkılmak üzere olan bir duvar çıktı. Hızır eliyle duvara işaret etti, sonra onu doğrulttu. Musa dedi ki, İsteseydin buna karşılık bir ücret alabilirdin. Hızır dedi ki, İşte bu beni senden ayırır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, Musa‘ya Allah rahmet eylesin çok isterdik ki, sabır göstersin de birlikte yapacakları daha çok şey bize anlatılsın. Burada Hz. Hızırın şu sözü dikkatimizi çekiyor: Ben Allahın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de Allahın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem. Hz. Musa aleyhisselam Allahın elçisidir. Elçiler Allahın kendilerine verdiği görevi yaparlar. Bu da insanlara doğru yolu göstermek ve onlara rehberlik yapmaktır. Şu âyet bunu açıkca belirtmektedir: Ey Elçi biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Kendi izniyle Allah yoluna çağıran ve aydınlatan bir lamba olarak. (Ahzâb 33/45-46) Bir elçinin yaptığı davranışları her insan yapabilir. Çünkü onlar örnek kişilerdir. Onlarda Hz. Hızırınkine benzer garip davranışlar görülmez. Elçilerin gösterdikleri mucizeler ise onların elçiliklerini ispattan başka bir gaye taşımaz. Hızır aleyhisselamın bilgisine elçilerin ihtiyacı yoktur. Bunu anlamak için yukarıdaki üç olayın içyüzünü anlatan şu âyetleri okuyalım: Hızır, Musaya dedi ki: Şimdi sana sabredemediğin şeyin içyüzünü bildireceğim: O gemi, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü onların ilerisinde, tuttuğu gemiyi zorla alan bir kral vardı. Çocuğa gelince, onun anası babası mümin insanlardı. Bunun onları azgınlığa ve kâfir olmaya zorlayacağından korktuk. İstedik ki, Rableri onun yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin. Duvar ise şehirde iki yetim çocuğundu. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, onlar olgunluk çağına girsinler de hazinelerini çıkarsınlar. Bu, Rabbinin bir merhametidir. Yoksa bunu ben kendiliğimden yapmış değilim. İşte senin sabredemediğin şeyin iç yüzü. (Kehf 18/78-82) Bu olayın ibret verici bir çok yönü vardır. Bize göre en önemlisi şudur: Allahtan gelen her şeye teslim olmak ve bizim için hayırlı sonuçlar doğuracağına inanmak gerekir. Çünkü hoşumuza gitmeyen nice olaylar vardır ki, daha sonra ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkar. İşte hikmet budur. Hikmet bir şeyin yerli yerinde olduğunu gösteren şeydir. Bir olayın hikmetini anlayamadık diye üzülüp ümitsizliğe kapılmaya gerek yoktur.Elçilerde bu gibi garip davranışlar görülmez.Çünkü onların davranışları ümmetleri için örnektir.Ama Hızırın davranışları örnek alınamaz. Yukarıdaki işleri Hz. Musa yapsaydı ve bir yahudi bunu örnek alıp anasına babasına zahmet verecek diye bir çocuğu öldürseydi veya başkası gasbedecek diye birinin malına zarar verseydi insanlar arasında emniyet ve huzur kalır mıydı? O zaman herkes yaptığı garip davranışa bir kılıf bulup delil olarak da Hz. Musayı göstermez miydi? Yukarıdaki hadisi şerif Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözleriyle bitmiştir:
    Musaya Allah rahmet eylesin çok isterdik ki, sabır göstersin de bize, birlikte yapacakları daha çok şey anlatılsın. Bu hadisi şerif açıkca gösteriyor ki, Hz. Hızırdan öğrenilenler âyette belirtilenlerle sınırlıdır. Bu konuda Hz. Muhammed bile fazla bir şey bilmemektedir.
    Bu gerçekler karşısında artık kim Hz. Hızıra öğretilen ilmin kendine de öğretildiğini iddia edebilir.

    KEŞF

    MÜRİT- İlham ve keşif yoluyla elde edilen bir hakikat bilgisi vardır. İşte ilmi ledün odur. Bu, fikrî, zihnî ve de düşünce temrinleriyleelde edilen bir bilgi türü değildir, Allah tarafındandır.

    CEVAP- Ayette Ona, kendi katımızdan bir ilim öğretmiştik. (Kehf 18/65) buyuruluyor. Burada öğretmeden bahsedilmektedir. Halbuki lham ve keşf birer ilim öğrenme yolu değildir.

    MÜRİT- Keşf sözlükte perdenin açılması demektir. Tasavvuf terimi olarak perdelerin arkasına gizlenmiş manalara ve olayların arkasındaki gerçeklere, ulaşmak anlamında kullanılır.Kuranda insanın gözünden gaflet perdesi kalkıp basiretle kâinata baktığında çok ince bazı sırlara aşina olabileceğine işaret edilmiştir: Andolsun sen bunun böyle olacağını beklemiyordun. Senin perdeni açtık. Artık bugün gözün keskindir. (Kaf, 50/22) Yani artık ilahi incelikleri görebilecek basirete sahipsin, denmiş oluyor.

    CEVAP- Bu âyetin sizin ifade ettiğiniz mana ile bir ilgisi yoktur. Eğer âyetin öncesi ve sonrası okunursa bunun yalnızca ahiretle ilgili olduğu açıkça anlaşılır. Ayetlerin meali şöyledir: Artık sura üfürülmüştür. İşte bugün tehdidin gerçekleşeceği gündür. Herkes yanında, biri kılavuz öteki şahit, iki melekle birlikte gelmiştir. Andolsun sen bunun böyle olacağını beklemiyordun. Senin perdeni açtık. Artık bugün gözün keskindir. Yoldaşı, işte benim yanımdaki hazırdır diyecek. Atın cehenneme şu dik kafalı tanımazların hepsini İyiliğe karşı duran, gemi azıya alan, işkiller içinde kıvranan şu tanımazları atın. Allah ile beraber başka bir tanrı daha edinen var ya, onu da en ağır azaba atın. (Kaf 50/20-26) Bakın, işte âyetin sizin dediğiniz mana ile hiç bir ilgisi yoktur. Bu ayet tamamen ahiretle ilgilidir. Ortada çok açık âyet ve hadisler varken onlara gözlerinizi kapıyor hiç ilgisi olmayan âyetlerden hüküm çıkarmaya çalışıyorsunuz.

  4. #4
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716
    FERASET

    MÜRİT- Yukarıda bir hadisi kudsî geçmişti onu niye atladın? Allah Teâlâ buyuruyor ki . O abid ve zahid kulumu sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum benimle görür, benimle işitir, benimle söyler, benimle tutar, benimle yürür. Sonra öyleleri var ki, kimsenin farkedemediği şeyleri farkedebiliyor, kişinin aklından ve içinden neler geçtiğini doğruya yakın biçimde bilebiliyor. Peki bu nedir?

    CEVAP- Bu ferasettir. Ferâset, ayrıntılara bakarak bir görüş, tahmin ve kavrayışla doğruyu yakalamak demektir.Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Müminin ferasetinden çekinin, çünkü o Allahın nuruyla görür buyurmuştur. Hadisi şu âyetlerle birlikte düşündüğümüzde konu iyice anlaşılabilir. Ey inananlar, eğer Allahtan sakınırsanız o size doğruyu eğriden ayıracak bir güç verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. (Enfal 8/29)
    Ey inananlar, Allahtan sakının ve elçisine inanın ki, size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın. (Hadîd 57/28) Bahsettiğiniz hadisi kudsî şöyledir: Allah Teâlâ buyurdu ki: Kulumun, farz kıldığım şeylerle bana yaklaşmasından iyisi yoktur. Kulum bana nafilelerle de yaklaşmaya devam eder. Öyle olur ki artık onu severim. Onu sevdim mi işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden isterse kesinkes veririm. Bana bir sığınsın, onu muhakkak korurum. Bu hadisi kudsî yukarıdaki âyetlerin bir açıklamasıdır. Her mümin bu seviyeye ulaşabilir. Bu seviyeye ulaşanın feraseti artar. Ama hiç kimse Allaha, elçisinden fazla yaklaşamaz. Kuranda elçilerin gaybı bilemeyeceği açıkca belirtilmiştir. Onlarda ilmi ledün veya ilmi bâtın denen şeyin olmadığını da daha önce görmüştük. Allahın emir ve yasaklarına uyan kişi, emrolunanların güzelliğini ve yasaklanan şeylerin kötülüğünü kavrar. Yaptıklarını şuurlu olarak yapar izzetli ve şerefli olur. Her şeye helâller ve haramlar çerçevesinde bakacağı için kolay kolay kötü duruma düşmez. İşte esas feraset budur. Bu kişi öyle hale gelir ki, Allahın emrine aykırı şeylere kulağını ve gözünü kapar. Allahın istediği şeyleri tutar ve Allahın istediği tarafa yürür. Müminin ferasetinden çekinin, çünkü o Allahın nuruyla görür. hadisi şerifini böyle anlamalıdır. Günahkâr müslümanlar bunları görecek durumda değillerdir. Günahtan zevk almaları, Allahın emirlerini yerine getirmemekten sıkılmamaları bundandır. Feraseti de gözümüzde büyütmememiz gerekir. Bir kişinin daha faziletli olması görüşünün daha doğru olduğu anl***** gelmez. Sahabenin en faziletlisi Hz. Ebû Bekrdir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, bir konuda Hz. Ebû Bekrin görüşünü tercih etmiş, daha sonra bunun yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Allah ondan razı olsun Hz. Ömer anlatıyor: Bedir savaşında esirler alınınca Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ebû Bekr ve Ömere Bu esirlerle ilgili görüşünüz nedir? diye sordu. Hz. Ebû Bekr dedi ki Ey Allahın Nebisi, bunlar amcaoğullarımız ve soydaşlarımızdır. Onlardan fidye almanı uygun görüyorum böylece kafirlere karşı güçlenmiş oluruz. Belki Allah ilerisinde onlara müslüman olmayı nasibeder. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Senin görüşün nedir Hattaboğlu? diye sordu. Dedim ki, Hayır, vallahi ey Allahın Elçisi ben Ebû Bekrin görüşüne katılmıyorum benim görüşüm şudur: İzin ver onların boyunlarını vuralım. Akîli kardeşi Aliye bırak boynunu vursun, şu akrabamı da bana bırak boynunu vurayım. Çünkü bunlar küfrün liderleri ve ileri gelenleridir.Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekrin görüşünü benimsedi, benim görüşümü benimsemedi. Ertesi gün geldim bir de gördüm ki Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebû Bekr oturmuş ağlıyorlar. Dedim ki, Ey Allahın Elçisi! Söylesene, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz? Eğer ağlamaya değer görürsem ben de ağlarım, ağlamaya değer görmezsem sizinle ağlar gibi gözükürüm. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki Arkadaşlarının esirlerden fidye alınması yolunda bana sundukları görüşe ağlıyorum. Çünkü onlara azabın şu ağaçtan daha yakın bir şekilde geldiği bana gösterildi. Allahü Teâlâ şu âyeti indirdi. Yeryüzünde düşmanını ezmedikçe bir elçinin esirler alması doğru olmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki, Allah öbür dünyayı diliyor. Allah güçlüdür, hakîmdir. Eğer daha önceden Allah tarafından verilmiş bir hüküm olmasaydı aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azab dokunurdu. (Enfal 8/67-68) Demek ki, olayların arkasındaki gerçeği Hz. Muhammed de Hz. Ebubekr de görememiştir. Çünkü bunların her ikisi de insandır ve faziletli olmaları yanılmalarına engel değildir. Bilgisi ve fazileti ne olursa olsun herkesin yanılabileceği düşüncesi her görüşün eleştirilebilmesi yolunu açmıştır.
    Durum açıkça meydanda iken siz çok aşırı gidiyor, Hz. Hızır gibi olayların arka planını görebildiğinizi ve size yapılan itirazın Hz. Musanın Hz. Hızıra itirazları gibi olayların arkasındaki gerçekleri görememekten kaynaklandığını, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadan iddia edip duruyorsunuz. Bu batıl düşünceleri ne zaman terkedeceksiniz?

    İLHAM

    İlham, Allahın, kulunun kalbine bir şey doğurmasıdır. Sezgi de bu anlamda kullanılır.
    MÜRİT - İlhama inanıyor musun? Her ne kadar başkasını bağlamasa bile ilham vardır.

    CEVAP- Şüphesiz ilham vardır. Eğer Allahın ilhamı olmasa insanoğlu ilerleyemez. Bütün ilmi gelişmeler ve keşifler Allah‘ın ilhamıyla olur. Ama ilham şeyhlere veya müslümanlara has değildir. Kâfirler de ilham alır. Bu kelime Kuranda yalnız bir yerde geçer. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: Nefse isyankârlığını ve takvâsını ilham edenin hakkı için, onu arındıran gerçekten umduğuna kavuşmuş, kirletip karartan da herşeyini kaybetmiş olur. (Şems 91/8-10) Nefse isyankarlığı ve takvası ilham ediliyor.

    a- İsyankarlığı ilham

    İsyankarlık, kişinin Allaha insanlara veya kendine karşı yanlış davranışıdır. Böyle biri, hem isyandan önce hem de sonra bir huzursuzluk duyar. Buna iç sıkıntısı veya vicdan azabı denir.
    Yusuf aleyhisselamı Züleyhadan uzaklaştıran bürhan, Allahın Nefse isyankârlığını ilham etmesi olmalıdır. Yusuf Suresinin 24. âyetinde şöyle buyuruluyor:
    Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbının bürhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti. Günah karşısında insan önce irkilir, sonra ya vazgeçer, ya da günaha dalar. İşte insanı irkilten, Allah Teâlânın Nefse isyankârlığını ilham etmesidir. Merhameti sonsuz olan Rabbımız günah işleyecek olana son bir ihtarda bulunarak İsyana giriyorsun, dikkat et demiş oluyor. İsyandan sonra da kendine bir iç sıkıntısı vererek onu tevbeye teşvik ediyor. Bu irkilmenin müslüman olmayan insanlarda da olduğunu aşağıdaki âyetlerden anlayabiliriz. Önce âyetlerin inişine sebep olan olaya bakalım. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme eziyet eden Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ebu Süfyan, Velîd b. Muğîre, Nadr b. Hars, Ümeyye b. Halef ve As b. Vail bir araya geldiler ve dediler ki, Hac zamanında Arap heyetleri gelip bize Muhammed hakkında soru soruyorlar, her birimiz bir başka cevap veriyoruz. Birimiz deli, diğerimiz kâhin, bir başkamız da şairdir diyor. Cevapların farklı olmasından dolayı Araplar, bunların hepsinin yanlış olduğu sonucunu çıkarıyor. Gelin, Muhammede bir tek isim vermek üzere anlaşalım. Birisi dedi ki, O şairdir. Velid b. Muğîre dedi ki, Ben Ubeyd b. el Ebras ve Ümeyye b. Ebîs Saltın şiirlerini dinledim, bunun sözü onlarınkine benzemiyor. Bir başkası dedi ki, O kâhindir. Velid, Kâhin kime derler? diye sordu. Bazan doğru bazan da yalan söyleyen kimsedir. dediler. Velid dedi ki, Muhammed asla yalan söylememiştir. Biri de O delidir. dedi. Velid, Deli kime derler? diye sordu. İnsanları korkutan kişiye. dediler. Velid, Şimdiye kadar Muhammedle kimse korkutulmamıştır. dedi. Sonra Velid kalktı evine gitti. Herkes, Velid b. Muğîre din değiştirdi, dedi. Ebu Cehil hemen onun yanına gitti ve dedi ki, Senin neyin var? İşte Kureyş, sana yardım topladı. Onlar senin ihtiyaç içine düşüp dinini değiştirdiğin kanaatindeler. Velid dedi ki, benim ona ihtiyacım yok, ama Muhammed hakkında düşündüm o sihirbazdır, diyorum. Çünkü sihirbaz baba ile oğulun, kardeş ile kardeşin, karı ile kocanın arasını ayırır. Sonra ona sihirbaz lakabı takmak üzere anlaştılar. Çıkıp Mekke‘de yüksek sesle bağırdılar. Halk toplu haldeydi, dediler ki Muhammed gerçekten sihirbazdır. Bu söz halk arasında yankılandı. Bu Allahın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme çok ağır geldi. Evine döndü ve üzerini elbisesiyle örttü. Bunun üzerine Müddessir suresi indi. Velid b. Muğîrenin bu kararı verirken iç sıkıntısı çektiği ve zorlandığı görülüyor. Çünkü büyük bir isyan içindeydi. Aşağıdaki âyetler bunu ortaya koyuyor. O bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası ne biçim ölçme biçmeydi o öyle. Vah kahrolasıca vah, ne biçim ölçme biçmeydi o öyle. Sonra bir bakındı. Sonra kaşlarını çattı ve surat astı. Sonra ardına döndü ve büyüklük tasladı. Hemen şöyle dedi: Bu olsa olsa üstün bir sihir olabilir.Bu olsa olsa bir insan sözü olabilir. (Müddessir 74/18-25) Müslümanlığa karşı çıkan herkes içten rahatsız olur ve sıkıntıya düşer. Bu yüzden davranış bozuklukları gösterirler. Zaman olur kâfirler, keşke müslüman olsalar, diye arzu ederler. (Hicr 15/2) Kafirler hep kuşku içinde olurlar. Kurdukları binalar, kalpleri parçalanıncaya kadar, içlerinde bir kuşku olarak kalmaya devam eder. (Tevbe 9/110) Bu kuşku, Allahın onlara olan merhametindendir. Kimilerinin bu sayede akılları başlarına gelir ve girdikleri yanlış yoldan vazgeçerler. dediği anlatılıyor. Günahtan sonra devam eden vicdan rahatsızlığı da kişiyi pişmanlığa ve tevbeye yönelten ilhamdır. İşte Allahın merhametinin büyüklüğü.

    b- Takvâyı ilham

    Takvâ, nefsi fenalıktan korumak demektir. Kişi, Allaha karşı, insanlara karşı ve kendine karşı fenalık yapmamalıdır. Böyle bir davranış onu dünyada töhmet altına girmekten, ahirette de cehennem azabından korur. Günahlardan kaçınmanın ve sevap işlemenin neticesi budur. İnsan, takvaya götüren davranışlarının neşesini içinde duyar. İşte bu neşe Allahın ilhamıdır. Takvaya uygun davrananlarda görülen iç huzuru ve kararlılık Allahın ilhamıyla oluşur. Hadisi şerifte konunun çok güzel izahı vardır. Vabısa b. Mabed diyor ki, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme gittim buyurdu ki İyilikten ve günahtan sormak için mi geldin? Evet, dedim. Bunun üzerine parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi: Nefsine danış, kalbine danış Vabısa İyilik, nefsin yatıştığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste tereddüt doğuran şeydir. İsterse insanlar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bulmuş olsunlar. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Seni işkillendiren şeyi bırak işkillendirmeyene geç. Çünkü doğruluk iç huzuru verir, yalan da şüphe ve tereddüd doğurur. İçe doğan her şey ilham değildir, şeytan vesvesi de olabilir. Çünkü şeytan İnsanlara vesvese veren, onların içini karıştıran bir varlıktır. Şeytan Allahtan yetki alınca şöyle demişti: İşte senin beni azgınlığa uğratmana karşılık andolsun ki, ben de senin doğru yolunun üzerinde oturacağım. Sonra önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından insanlara sokulacağım. Sen de onların pek çoğunu artık sana şükreder bulamayacaksın. Allah Teâlâ buyurdu ki haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun ki, onlardan her kim sana uyacak olursa Cehennemi sizin hepinizle dolduracağım. (Araf 7/ 16-18) Şeytan, bu yetkiyle elçiler de dahil herkese sokulur ve onları yanlış davranışlara yöneltmeye çalışır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Ey Muhammed Senden önce gönderdiğimiz tek bir nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Allah şeytanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîmdir. (Hacc 22/52) İlham ile vesveseyi ayırabilmek için içimize gelen şeyi Allahın emir ve yasakları yönünden denetlemek gerekir. İşte nefsi mülheme budur. Mümin kâfir, herkesin nefsi nefsi mülhemedir. Allah ona, isyankarlığını ve takvasını ilham eder.

    MÜRİT- İsyankarlık ve takvâ dışında bir ilham olmaz mı?

    CEVAP- Elbette olur. Allah insanın kalbine bir çok şey doğurur. Bu konu ile ilgili ayetler vahiy bölümünde geçmişti. Bu da mümin ve kafir ayırımı olmadan her insanda olur. Şairler ve buluş sahipleri buna örnek verilebilir.

    ŞEFAAT

    Şefaat, bazı müminleri bağışlaması için, ahirette Allahtan istekte bulunma anl***** gelir.

    MÜRİT - Biz burada Şeyh Efendi ile iyi geçiniyoruz ki, belki ahirette eteğinden tutarız, belki bize faydası dokunur.

    CEVAP- Yani size şefaat edeceğini mi söylüyorsunuz?

    ŞEYH EFENDİ- Neden olmasın? Büyük Şeyh Mustafa İsmet Garibullah kuddise sirruhu hazretleri Risalei kudsiyyesinde şöyle buyurdu: Hz. Ebu Bekre varıncaya kadar bütün silsilenden yardım istemeyi adet et. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme vararak ondan da yardım iste. Şeyhini şefaatçı, aracı kıl ki, seni sevinçle doldursun.

    CEVAP- Şeyh şefaat yetkisini kimden alıyor? Allah hangi şeyhe böyle bir yetki vermiştir? Her namazın arkasından okuduğumuz Ayet el kürsîde Onun izni olmadan onun katında şefaat edecek olan da kimmiş? buyurulmuyor mu? Hz. Ebu Bekre varıncaya kadar bütün silsilenizden yardım istemeyi adet edip Kıyamete kadar size cevap veremeyecek olan kişileri razı etmek için boşuna uğraşacağınıza Allahı razı etmeye çalışsanız daha iyi olmaz mı?

    MÜRİT- Biz her şeyi Allah rızası için yaparız. Çünkü Allah’ın bir rızası her şeyden büyüktür. (Tevbe 9/72)

    CEVAP- Allahın reddettiği şeyleri yaparak onun rızası kazanılır mı? Siz ne aklınızı kullanıyorsunuz, ne de Allahın gönderdiği Kurana uygun davranıyorsunuz. Halbuki, Allah pisliği aklını kullanmayanların üstüne bırakır. (Yunus 10/100) Şu âyetler sanki sizi anlatıyor: De ki, Allah’ın yakınında olduğunu bildiklerinize yalvarın bakalım. Onların göklerde de yerde de zerre ağırlığında bir şeye hükümleri geçmez. Onların bu iki şeyde bir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlar arasından bir yardımcısı da bulunmaz.Allah’ın katında, kendisinin uygun gördüğünden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Yüreklerindeki korku giderilince “Rabbınız ne buyurdu?” dediler. Hakkı buyurdu diye cevap verdiler. O yücedir, büyüktür. (Sebe 34/22,23) Rablerinin huzurunda toplanacakları günden korkanları Kur’an ile uyar onların Allah’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri vardır. Belki bu sayede kendilerini korurlar. (En’am 6/51)
    Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız onlar, Allah’ın dilediği kimselere şefaat edebilirler. Allah onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Şefaata yetkili kıldıkları, onun razı olduğu kişilerden başkasına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler. (Enbiya 21/28)

  5. #5
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716
    FERASET

    MÜRİT- Yukarıda bir hadisi kudsî geçmişti onu niye atladın? Allah Teâlâ buyuruyor ki . O abid ve zahid kulumu sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum benimle görür, benimle işitir, benimle söyler, benimle tutar, benimle yürür. Sonra öyleleri var ki, kimsenin farkedemediği şeyleri farkedebiliyor, kişinin aklından ve içinden neler geçtiğini doğruya yakın biçimde bilebiliyor. Peki bu nedir?

    CEVAP- Bu ferasettir. Ferâset, ayrıntılara bakarak bir görüş, tahmin ve kavrayışla doğruyu yakalamak demektir.Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Müminin ferasetinden çekinin, çünkü o Allahın nuruyla görür buyurmuştur. Hadisi şu âyetlerle birlikte düşündüğümüzde konu iyice anlaşılabilir. Ey inananlar, eğer Allahtan sakınırsanız o size doğruyu eğriden ayıracak bir güç verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. (Enfal 8/29)
    Ey inananlar, Allahtan sakının ve elçisine inanın ki, size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın. (Hadîd 57/28) Bahsettiğiniz hadisi kudsî şöyledir: Allah Teâlâ buyurdu ki: Kulumun, farz kıldığım şeylerle bana yaklaşmasından iyisi yoktur. Kulum bana nafilelerle de yaklaşmaya devam eder. Öyle olur ki artık onu severim. Onu sevdim mi işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden isterse kesinkes veririm. Bana bir sığınsın, onu muhakkak korurum. Bu hadisi kudsî yukarıdaki âyetlerin bir açıklamasıdır. Her mümin bu seviyeye ulaşabilir. Bu seviyeye ulaşanın feraseti artar. Ama hiç kimse Allaha, elçisinden fazla yaklaşamaz. Kuranda elçilerin gaybı bilemeyeceği açıkca belirtilmiştir. Onlarda ilmi ledün veya ilmi bâtın denen şeyin olmadığını da daha önce görmüştük. Allahın emir ve yasaklarına uyan kişi, emrolunanların güzelliğini ve yasaklanan şeylerin kötülüğünü kavrar. Yaptıklarını şuurlu olarak yapar izzetli ve şerefli olur. Her şeye helâller ve haramlar çerçevesinde bakacağı için kolay kolay kötü duruma düşmez. İşte esas feraset budur. Bu kişi öyle hale gelir ki, Allahın emrine aykırı şeylere kulağını ve gözünü kapar. Allahın istediği şeyleri tutar ve Allahın istediği tarafa yürür. Müminin ferasetinden çekinin, çünkü o Allahın nuruyla görür. hadisi şerifini böyle anlamalıdır. Günahkâr müslümanlar bunları görecek durumda değillerdir. Günahtan zevk almaları, Allahın emirlerini yerine getirmemekten sıkılmamaları bundandır. Feraseti de gözümüzde büyütmememiz gerekir. Bir kişinin daha faziletli olması görüşünün daha doğru olduğu anl***** gelmez. Sahabenin en faziletlisi Hz. Ebû Bekrdir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, bir konuda Hz. Ebû Bekrin görüşünü tercih etmiş, daha sonra bunun yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Allah ondan razı olsun Hz. Ömer anlatıyor: Bedir savaşında esirler alınınca Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ebû Bekr ve Ömere Bu esirlerle ilgili görüşünüz nedir? diye sordu. Hz. Ebû Bekr dedi ki Ey Allahın Nebisi, bunlar amcaoğullarımız ve soydaşlarımızdır. Onlardan fidye almanı uygun görüyorum böylece kafirlere karşı güçlenmiş oluruz. Belki Allah ilerisinde onlara müslüman olmayı nasibeder. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Senin görüşün nedir Hattaboğlu? diye sordu. Dedim ki, Hayır, vallahi ey Allahın Elçisi ben Ebû Bekrin görüşüne katılmıyorum benim görüşüm şudur: İzin ver onların boyunlarını vuralım. Akîli kardeşi Aliye bırak boynunu vursun, şu akrabamı da bana bırak boynunu vurayım. Çünkü bunlar küfrün liderleri ve ileri gelenleridir.Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekrin görüşünü benimsedi, benim görüşümü benimsemedi. Ertesi gün geldim bir de gördüm ki Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebû Bekr oturmuş ağlıyorlar. Dedim ki, Ey Allahın Elçisi! Söylesene, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz? Eğer ağlamaya değer görürsem ben de ağlarım, ağlamaya değer görmezsem sizinle ağlar gibi gözükürüm. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki Arkadaşlarının esirlerden fidye alınması yolunda bana sundukları görüşe ağlıyorum. Çünkü onlara azabın şu ağaçtan daha yakın bir şekilde geldiği bana gösterildi. Allahü Teâlâ şu âyeti indirdi. Yeryüzünde düşmanını ezmedikçe bir elçinin esirler alması doğru olmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki, Allah öbür dünyayı diliyor. Allah güçlüdür, hakîmdir. Eğer daha önceden Allah tarafından verilmiş bir hüküm olmasaydı aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azab dokunurdu. (Enfal 8/67-68) Demek ki, olayların arkasındaki gerçeği Hz. Muhammed de Hz. Ebubekr de görememiştir. Çünkü bunların her ikisi de insandır ve faziletli olmaları yanılmalarına engel değildir. Bilgisi ve fazileti ne olursa olsun herkesin yanılabileceği düşüncesi her görüşün eleştirilebilmesi yolunu açmıştır.
    Durum açıkça meydanda iken siz çok aşırı gidiyor, Hz. Hızır gibi olayların arka planını görebildiğinizi ve size yapılan itirazın Hz. Musanın Hz. Hızıra itirazları gibi olayların arkasındaki gerçekleri görememekten kaynaklandığını, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadan iddia edip duruyorsunuz. Bu batıl düşünceleri ne zaman terkedeceksiniz?

    İLHAM

    İlham, Allahın, kulunun kalbine bir şey doğurmasıdır. Sezgi de bu anlamda kullanılır.
    MÜRİT - İlhama inanıyor musun? Her ne kadar başkasını bağlamasa bile ilham vardır.

    CEVAP- Şüphesiz ilham vardır. Eğer Allahın ilhamı olmasa insanoğlu ilerleyemez. Bütün ilmi gelişmeler ve keşifler Allah‘ın ilhamıyla olur. Ama ilham şeyhlere veya müslümanlara has değildir. Kâfirler de ilham alır. Bu kelime Kuranda yalnız bir yerde geçer. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: Nefse isyankârlığını ve takvâsını ilham edenin hakkı için, onu arındıran gerçekten umduğuna kavuşmuş, kirletip karartan da herşeyini kaybetmiş olur. (Şems 91/8-10) Nefse isyankarlığı ve takvası ilham ediliyor.

    a- İsyankarlığı ilham

    İsyankarlık, kişinin Allaha insanlara veya kendine karşı yanlış davranışıdır. Böyle biri, hem isyandan önce hem de sonra bir huzursuzluk duyar. Buna iç sıkıntısı veya vicdan azabı denir.
    Yusuf aleyhisselamı Züleyhadan uzaklaştıran bürhan, Allahın Nefse isyankârlığını ilham etmesi olmalıdır. Yusuf Suresinin 24. âyetinde şöyle buyuruluyor:
    Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbının bürhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti. Günah karşısında insan önce irkilir, sonra ya vazgeçer, ya da günaha dalar. İşte insanı irkilten, Allah Teâlânın Nefse isyankârlığını ilham etmesidir. Merhameti sonsuz olan Rabbımız günah işleyecek olana son bir ihtarda bulunarak İsyana giriyorsun, dikkat et demiş oluyor. İsyandan sonra da kendine bir iç sıkıntısı vererek onu tevbeye teşvik ediyor. Bu irkilmenin müslüman olmayan insanlarda da olduğunu aşağıdaki âyetlerden anlayabiliriz. Önce âyetlerin inişine sebep olan olaya bakalım. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme eziyet eden Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ebu Süfyan, Velîd b. Muğîre, Nadr b. Hars, Ümeyye b. Halef ve As b. Vail bir araya geldiler ve dediler ki, Hac zamanında Arap heyetleri gelip bize Muhammed hakkında soru soruyorlar, her birimiz bir başka cevap veriyoruz. Birimiz deli, diğerimiz kâhin, bir başkamız da şairdir diyor. Cevapların farklı olmasından dolayı Araplar, bunların hepsinin yanlış olduğu sonucunu çıkarıyor. Gelin, Muhammede bir tek isim vermek üzere anlaşalım. Birisi dedi ki, O şairdir. Velid b. Muğîre dedi ki, Ben Ubeyd b. el Ebras ve Ümeyye b. Ebîs Saltın şiirlerini dinledim, bunun sözü onlarınkine benzemiyor. Bir başkası dedi ki, O kâhindir. Velid, Kâhin kime derler? diye sordu. Bazan doğru bazan da yalan söyleyen kimsedir. dediler. Velid dedi ki, Muhammed asla yalan söylememiştir. Biri de O delidir. dedi. Velid, Deli kime derler? diye sordu. İnsanları korkutan kişiye. dediler. Velid, Şimdiye kadar Muhammedle kimse korkutulmamıştır. dedi. Sonra Velid kalktı evine gitti. Herkes, Velid b. Muğîre din değiştirdi, dedi. Ebu Cehil hemen onun yanına gitti ve dedi ki, Senin neyin var? İşte Kureyş, sana yardım topladı. Onlar senin ihtiyaç içine düşüp dinini değiştirdiğin kanaatindeler. Velid dedi ki, benim ona ihtiyacım yok, ama Muhammed hakkında düşündüm o sihirbazdır, diyorum. Çünkü sihirbaz baba ile oğulun, kardeş ile kardeşin, karı ile kocanın arasını ayırır. Sonra ona sihirbaz lakabı takmak üzere anlaştılar. Çıkıp Mekke‘de yüksek sesle bağırdılar. Halk toplu haldeydi, dediler ki Muhammed gerçekten sihirbazdır. Bu söz halk arasında yankılandı. Bu Allahın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme çok ağır geldi. Evine döndü ve üzerini elbisesiyle örttü. Bunun üzerine Müddessir suresi indi. Velid b. Muğîrenin bu kararı verirken iç sıkıntısı çektiği ve zorlandığı görülüyor. Çünkü büyük bir isyan içindeydi. Aşağıdaki âyetler bunu ortaya koyuyor. O bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası ne biçim ölçme biçmeydi o öyle. Vah kahrolasıca vah, ne biçim ölçme biçmeydi o öyle. Sonra bir bakındı. Sonra kaşlarını çattı ve surat astı. Sonra ardına döndü ve büyüklük tasladı. Hemen şöyle dedi: Bu olsa olsa üstün bir sihir olabilir.Bu olsa olsa bir insan sözü olabilir. (Müddessir 74/18-25) Müslümanlığa karşı çıkan herkes içten rahatsız olur ve sıkıntıya düşer. Bu yüzden davranış bozuklukları gösterirler. Zaman olur kâfirler, keşke müslüman olsalar, diye arzu ederler. (Hicr 15/2) Kafirler hep kuşku içinde olurlar. Kurdukları binalar, kalpleri parçalanıncaya kadar, içlerinde bir kuşku olarak kalmaya devam eder. (Tevbe 9/110) Bu kuşku, Allahın onlara olan merhametindendir. Kimilerinin bu sayede akılları başlarına gelir ve girdikleri yanlış yoldan vazgeçerler. dediği anlatılıyor. Günahtan sonra devam eden vicdan rahatsızlığı da kişiyi pişmanlığa ve tevbeye yönelten ilhamdır. İşte Allahın merhametinin büyüklüğü.

    b- Takvâyı ilham

    Takvâ, nefsi fenalıktan korumak demektir. Kişi, Allaha karşı, insanlara karşı ve kendine karşı fenalık yapmamalıdır. Böyle bir davranış onu dünyada töhmet altına girmekten, ahirette de cehennem azabından korur. Günahlardan kaçınmanın ve sevap işlemenin neticesi budur. İnsan, takvaya götüren davranışlarının neşesini içinde duyar. İşte bu neşe Allahın ilhamıdır. Takvaya uygun davrananlarda görülen iç huzuru ve kararlılık Allahın ilhamıyla oluşur. Hadisi şerifte konunun çok güzel izahı vardır. Vabısa b. Mabed diyor ki, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme gittim buyurdu ki İyilikten ve günahtan sormak için mi geldin? Evet, dedim. Bunun üzerine parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi: Nefsine danış, kalbine danış Vabısa İyilik, nefsin yatıştığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste tereddüt doğuran şeydir. İsterse insanlar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bulmuş olsunlar. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Seni işkillendiren şeyi bırak işkillendirmeyene geç. Çünkü doğruluk iç huzuru verir, yalan da şüphe ve tereddüd doğurur. İçe doğan her şey ilham değildir, şeytan vesvesi de olabilir. Çünkü şeytan İnsanlara vesvese veren, onların içini karıştıran bir varlıktır. Şeytan Allahtan yetki alınca şöyle demişti: İşte senin beni azgınlığa uğratmana karşılık andolsun ki, ben de senin doğru yolunun üzerinde oturacağım. Sonra önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından insanlara sokulacağım. Sen de onların pek çoğunu artık sana şükreder bulamayacaksın. Allah Teâlâ buyurdu ki haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun ki, onlardan her kim sana uyacak olursa Cehennemi sizin hepinizle dolduracağım. (Araf 7/ 16-18) Şeytan, bu yetkiyle elçiler de dahil herkese sokulur ve onları yanlış davranışlara yöneltmeye çalışır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Ey Muhammed Senden önce gönderdiğimiz tek bir nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Allah şeytanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîmdir. (Hacc 22/52) İlham ile vesveseyi ayırabilmek için içimize gelen şeyi Allahın emir ve yasakları yönünden denetlemek gerekir. İşte nefsi mülheme budur. Mümin kâfir, herkesin nefsi nefsi mülhemedir. Allah ona, isyankarlığını ve takvasını ilham eder.

    MÜRİT- İsyankarlık ve takvâ dışında bir ilham olmaz mı?

    CEVAP- Elbette olur. Allah insanın kalbine bir çok şey doğurur. Bu konu ile ilgili ayetler vahiy bölümünde geçmişti. Bu da mümin ve kafir ayırımı olmadan her insanda olur. Şairler ve buluş sahipleri buna örnek verilebilir.

    ŞEFAAT

    Şefaat, bazı müminleri bağışlaması için, ahirette Allahtan istekte bulunma anl***** gelir.

    MÜRİT - Biz burada Şeyh Efendi ile iyi geçiniyoruz ki, belki ahirette eteğinden tutarız, belki bize faydası dokunur.

    CEVAP- Yani size şefaat edeceğini mi söylüyorsunuz?

    ŞEYH EFENDİ- Neden olmasın? Büyük Şeyh Mustafa İsmet Garibullah kuddise sirruhu hazretleri Risalei kudsiyyesinde şöyle buyurdu: Hz. Ebu Bekre varıncaya kadar bütün silsilenden yardım istemeyi adet et. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme vararak ondan da yardım iste. Şeyhini şefaatçı, aracı kıl ki, seni sevinçle doldursun.

    CEVAP- Şeyh şefaat yetkisini kimden alıyor? Allah hangi şeyhe böyle bir yetki vermiştir? Her namazın arkasından okuduğumuz Ayet el kürsîde Onun izni olmadan onun katında şefaat edecek olan da kimmiş? buyurulmuyor mu? Hz. Ebu Bekre varıncaya kadar bütün silsilenizden yardım istemeyi adet edip Kıyamete kadar size cevap veremeyecek olan kişileri razı etmek için boşuna uğraşacağınıza Allahı razı etmeye çalışsanız daha iyi olmaz mı?

    MÜRİT- Biz her şeyi Allah rızası için yaparız. Çünkü Allah’ın bir rızası her şeyden büyüktür. (Tevbe 9/72)

    CEVAP- Allahın reddettiği şeyleri yaparak onun rızası kazanılır mı? Siz ne aklınızı kullanıyorsunuz, ne de Allahın gönderdiği Kurana uygun davranıyorsunuz. Halbuki, Allah pisliği aklını kullanmayanların üstüne bırakır. (Yunus 10/100) Şu âyetler sanki sizi anlatıyor: De ki, Allah’ın yakınında olduğunu bildiklerinize yalvarın bakalım. Onların göklerde de yerde de zerre ağırlığında bir şeye hükümleri geçmez. Onların bu iki şeyde bir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlar arasından bir yardımcısı da bulunmaz.Allah’ın katında, kendisinin uygun gördüğünden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Yüreklerindeki korku giderilince “Rabbınız ne buyurdu?” dediler. Hakkı buyurdu diye cevap verdiler. O yücedir, büyüktür. (Sebe 34/22,23) Rablerinin huzurunda toplanacakları günden korkanları Kur’an ile uyar onların Allah’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri vardır. Belki bu sayede kendilerini korurlar. (En’am 6/51)
    Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız onlar, Allah’ın dilediği kimselere şefaat edebilirler. Allah onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Şefaata yetkili kıldıkları, onun razı olduğu kişilerden başkasına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler. (Enbiya 21/28)

  6. #6
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716
    MÜRİT- Bunun neresi ibadettir, Allah aşkına!

    CEVAP- Evet sadece ibadet yok, istiâne yardım isteme de var. Her ne kadar günde kırk kere Fatiha suresini okuyup Allahım Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden istianede bulunuruz deseniz bile söylenenlerde hem Allahtan başkasına ibadet var, hem de Allahtan başkasından istiane.

    MÜRİT- Çok ağır bir ithamda bulundunuz. Beş vakit namazını kılan, gece teheccüd namazına kalkan, bu kadar zikirler yapan, İslama hizmet için müesseseler kuran bu insanları o şekilde itham edemezsiniz?

    CEVAP- Bu ithamları keyfimden mi yapıyorum zannediyorsunuz. Sizi Allahın açık ayetlerine çağırıyorum. Beni suçlayacağınıza kendinizi düzeltmeye çalışsanız daha iyi olmaz mı? Biraz düşünseniz sizin en büyük dostunuz olduğumu kolaylıkla anlarsınız. Bana karşı çıkacağınızı ve çok sert tavırlar koyacağınızı bile bile sizi düştüğünüz bu kötü durumdan kurtarmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

    MÜRİT- Bunca kâfirler var, niye onlarla mücadele etmiyorsun da, müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmak zorunda olduğu şu günlerde bize saldırıyorsun? Bu kadar iyi işler yapan insanları yoketmekle ne elde edeceksin?

    CEVAP- Yeryüzünde iyi işlerle meşgul insanlar çoktur. Japonların, Amerikalıların ve Avrupalıların içinde insanlığın hayrı için gecesini gündüzüne katıp çalışan insanların sayısı az değildir. Hırıstiyan keşişler mala, evlilik hayatına ve dünyalıklara karışmamak ve ömürlerini sırf ibadetle geçirmek için dağların ıssız tepelerinde kurulu manastırlara kapanırlar ama itikatlarını şirkten kurtaramadıkları, Hz. İsayı Allahın oğlu bildikleri için onları hak yolda kabul edemeyiz. Onun için inanç çok önemlidir. Bir insanın sevap n***** yaptığı bir şey olmasa da şirkten uzak bir inancı olsa ve tevbe etmeden ölse Allah bu şahsın günahlarını bağışlayabilir. Çünkü o, şöyle buyurmuştur: Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar. (Nisa 4/48) İşte başkasına köle olmamızı kabul etmeyen Allahın Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme emri:
    De ki: Ey cahiller! Şimdi bana, Allahtan başkasına kölelik etmemi mi emrediyorsunuz? Sana da, senden önceki elçilere de şu muhakkak vahyedilmiştir: Hele bir şirke düş amelin kesinkes yanar ve sen kaybedenlerden olursun. Hayır yalnız Allaha kölelik et ve şükredenlerden ol. Onlar Allahı gereği gibi değerlendiremediler. Oysa ki kıyamet günü, bütün yeryüzü Onun avucunun içinde olacaktır. Gökler Onun sağında dürülmüş olur. O, ortak koştuklarından uzak ve yücedir. (Zümer 39/64-67)

    MÜRİT- Elimizdeki meallerde kulluk kelimesi kullanılıyor, ama sen onun yerine kölelik kelimesini kullanıyorsun. Bu yaptığın doğru mu?

    CEVAP- Türkçede kul ile köle aynı anlamdadır. Yunus Emre
    Tapduğ’un tapusunda kul olduk kapusunda
    Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdulillah.
    derken “köle olduk kapusunda” demek istiyor.
    Kul ve kölenin Arapçası abd kelimesidir.
    Hz. Muhammed de Allahın abdıdır. Kelimei şehadette Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed onun kölesi ve elçisidir deriz. Yalnız Allaha köle olup başkasına köle olmamak hürriyetin doruk noktasına ulaşmak demektir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili inen şu âyeti de okumak yerinde olur. Az kalsın baskı ile seni, sana vahyettiğimizden ayıracaklardı ki, başkasını uydurup üstümüze atasın. Böyle yapsaydın, kuşkusuz seni dost edinirlerdi. Eğer seni sağlamlaştırmış olmasaydık, andolsun onlara bir parça yanaşacaktın.
    O zaman biz de sana, hayatın kat kat azabını ve ölümün kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın. (İsra 17/73-75) Hz. Muhammed bile tehlikeye düşecek gibi olduğuna göre kendimizi bu açıdan gözden geçirmemiz gerekmez mi?

    MÜRİT- Tamam, bunları anladık. Şimdi sen yukarıdaki ağır iddianı ispatla bakalım.

    CEVAP- Allahın bütün peygamberlere söylediği şu sözü hatırlayalım: Hele bir şirke düş amelin kesinkes yanar ve sen kaybedenlerden olursun. (Zümer 39/64-65)

    a- Şirk

    MÜRİT- Bizim yaptığımızın nesi şirk? Sen esas onu anlat.

    CEVAP- Öyleyse iyi dinle. İbadet sözlükte taat anl***** gelir. Taat boyun eğmek demektir, daha çok “emre uymak ve izinden gitmek.” anlamında kullanılır. Türkçede buna kulluk denir. Abd kul, yani köle anl***** gelir.İnsanlar, güçlerinin yettiğini kendilerine köle etmeğe, güç yetiremediklerine de köle olmağa meyillidirler. Krallar halkı, kendi köleleri gibi görmek istemişler, kayıtsız şartsız boyun eğdirmeğe çalışmışlardır. Kur’anı Kerimde bunun örnekleri vardır:
    Firavun Adamlarını toplayıp seslendi, ve şöyle dedi: Sizin en yüce rabbiniz benim (Naziât 79/23-24) Rab sahip demektir. Araplar kölenin sahibine rab derler. Biz de Efendi deriz. Allahtan başkasına köle olmayı reddedenler Allah’tan başkasının kendi rabları ve efendileri olmasını da kabul etmezler. Dikkat ederseniz efendi kelimesi tarikatlarda sıkça kullanılır. Krallar siyasi ve askeri güçlerini kullanarak, zenginler paralarını, kimileri de dini kullanarak insanları kendilerine kul etmektedirler. Dini kullananlar bunların en kötüsüdür. Çünkü insanlar bunlara kulluk etmeyi Allaha kulluğun bir parçası sayarlar.
    Siz Allah ile birlikte şeyhinize de köle oluyorsunuz. Rabıta sırasında şeyhinizin ruhaniyeti karşısında boyun eğiyorsunuz. Halbuki, Fatiha Suresinde Yalnız sana köle oluruz diye Allaha söz veriyoruz.

    MÜRİT- Kendine kulluk edilmesini isteyen şeyh var mı?

    CEVAP- Önceki açıklamalar yeterli olmadı herhalde. Şeyhe tam bağlanmak, ona rabıta etmek, kalble ondan yardım istemek ve ona asla itiraz etmemek gerektiğini söylediniz. Hatta şeyhin önünde mürit, gassalın ölü yıkayıcısının önündeki meyyit ölü gibi olmalıdır, dediniz. Bu köleliğin son noktası değil midir? Bundan ileri bir kölelik düşünülebilir mi? Allah’ın istediği, insanın yalnız kendisine köle olmasıdır. Ey insanlar Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kölelik edin ki, korunabilesiniz. (Bakara 2/21) Hz. Muhammed de Allahın kölesidir. Kelime-i şehadet getirirken Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed onun kölesi ve elçisidir deriz. Ona bundan başka bir makam vermek Hırıstiyanlara benzemek olur. Onlar Hz. İsaya Allah’ın oğlu demiş, onu Allah’a halef kılmış, ona ibadet etmeye ve ondan yardım dilemeye başlamışlardır. Sanki haşa! baba emekli olmuş da oğul onun yerine oturtulmuş gibidir. Bu sebeple ibadet etmiş olmak için puta secde eder gibi şeyhe secde etmek gerekmez.

    b- İstiâne

    MÜRİT- Bir de istiâne vardı.

    CEVAP- Gelelim istianeye: İstiane, yardım istemek demektir. Fatiha suresini her okuyuşumuzda iyyâke nestaîn, deriz. Yani Allahım yalnız senden yardım isteriz demektir. Bu konu daha önce anlatılmıştı. Burada Şeyh Efendinin bir sözünü tekrarlamak yerinde olur. Şöyle demişti: Siz ne derseniz deyin, biz Allah ile kullar arasında evliyâullahın ve meşâyihi izâm hazerâtının ruhlarının vasıta olduğuna inanırız. Onların ruhaniyetinden istimdâd eder, istiânede bulunuruz.
    Evliya ruhundan istianede bulunduğunuza göre sizin artık “iyyâke nestaîn yalnız senden yardım isteriz demeye hakkınız kalır mı?
    Bir de rabıta yaparak şeyhin ruhaniyetiyle beraber, suretini kalp gözünün önüne getirip hayal etmek ve kalple ondan yardım istemek varya, işte o zaman Tevhidden bir şey kalmaz. Çünkü bu, olsa olsa şeyhe ibadetin bir parçası olur. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Dua ibadetin özüdür demiyor mu? O, bir de, şöyle buyurmuştur: “Dua ibadetin ta kendisidir. Puta tapanlar ibadeti, putun rızasını kazanmak ve dualarının kabulünü sağlamak için yaparlardı. Cenabı Hakk, Kur’anı Kerim’in bir çok âyetinde müşriklerin durumunu belirtirken Allah’tan başkasına dua etmek ifadesini kullanmıştır. Hz. Muhammed sallalahu aleyhi veselleme verdiği bir emirde şöyle buyurmuştur: De ki: Ben yalnızca Rabbıma dua ederim. Ona hiç bir şeyi ortak koşmam. (Cin 72/20) İbn Abbas radıyallahu anh şöyle buyurmuştur: Duanız imanınızdır. İnsanlar öteden beri en çok dua ve ibadet konusunda yanıldıkları için bütün elçilerin davetinin temelini bu iki husus oluşturmuştur. Namaz, oruç, hac, zekat, helallar ve haramlarla ilgili çok az âyet olduğu halde Kuranın tam***** yakını Allahtan başkasına ibadeti, darda kalınca başkasından bir şey beklemeyi şirk sayıp yasaklamaktadır. Bu husus üzerinde çok durmak gerekir. Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.


    ALLAHIN TECELLİ ETMESİ

    Tecelli, gözükmek, ortaya çıkmak anl*****dır. Allahın tecelli etmesi de Allahın gözükmesi veya gücünün ortaya çıkması anlamında kullanılır.

    ŞEYH EFENDİ - Kendi alnını göstererek Şeyhlerin alnı bir aynadır. Orada Cenabı hak tecelli eder.

    CEVAP- Allah Teâlâ bir insanda nasıl tecelli eder, nasıl gözükür? Bunun delili nedir?

    ŞEYH EFENDİ - Delili şudur: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Musa, tayin ettiğimiz vakitte Tûri Sînâ’ya gelip de Rabbi onunla konuşunca «Rabbim, bana kendini göster, seni göreyim dedi. Rabbi Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni göreceksin. buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince dağı paramparça etti. Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim. (Araf 7/143) Allah bir dağda tecelli ettiğine göre bir insanda tecelli edemez mi?

    CEVAP- Allah dağa tecelli ettiği zaman dağ parçalandı, Hz. Musa da baygın düştü.

    ŞEYH EFENDİ - İşte şeyh dağ yerinde, mürid de Musa aleyhisselam makamındadır.

    CEVAP- Bu ne biçim delil getirme, ne biçim bir kıyastır? Allah Teâlâ dağda tecelli etmedi ki, dağa tecelli etti. Yani dağda gözükmedi, dağa gözüktü. Allah’ın insana tecelli etmeyeceği, yani bu dünyada bir insana gözükmeyeceği yukarıdaki âyette açıkca belirtilmiştir. Ayete aykırı olmasına rağmen farzedelim ki, sizin dediğiniz doğrudur ve Allah dağa tecelli etmemiştir de dağda tecelli etmiştir. Siz kendinizi dağa nasıl kıyaslarsınız? İnsan dağa benzer mi? Böyle kıyaslara kıyas maâl fârık, yani ilgisiz şeyleri birbirine benzetmek denir. İnsanla dağ arasında nasıl bir benzerlik buluyorsunuz ki, bir âyetin dağ ile ilgili hükmünü insana taşıyorsunuz. Bir an için benzetmenin doğru olduğunu kabul etsek bile varılacak hüküm, böyle bir tecelliden sonra Şeyhin parçalanıp yok olması olmaz mı? Çünkü Allah’ın tecellisinden sonra dağ paramparça olmuştur. Ama böyle olmuyor, Şeyhin alnı bu tecelli ile Allah’ın aynası durumuna geliyor ve herkes Şeyhin alnında Allahı görmeye başlıyor.

    ŞEYH EFENDİ - Allah şeyhleri korur. Allahın gücü buna yetmez mi?

    CEVAP- Allahın gücünün yetmediği ne var ki ama biz Allah’ın gücünden ve kudretinden bahsetmiyoruz. Ayetin hükmünden bahsediyoruz. Ayrıca Allahın dağa tecelli etmesi özel bir olaydır, bunun kıyaslanacağı bir şey yoktur. Çünkü olağan dışı bir olaya benzetme yapılarak bir hükme varılamaz. Şeyhin dağa, Hz. Musa’nın da müride benzetilmesine gelince doğrusu bun hangi mantıkla yaptığınızı anlamak mümkün değildir. Şeyhi Hz. Musaya benzetmek isteseniz bunun bir yolu olur. Çünkü insan olma bakımından ortak yönleri vardır. Dağ ile şeyhin neyi birbirine benziyor?

    MÜRİT- Tecelli meselesini niye yanlış değerlendiriyorsun? Bu, Şeyh Efendinin bütün davranışlarıyla müritlerine örnek hale gelmesinden başka bir şey değildir.

    CEVAP- Yani Allahın Şeyhin bedenine girdiğini mi söylemek istiyorsunuz?

    MÜRİT- Hayır, asla öyle demiyorum. Şeyhin müridlerine örnek olmasından bahsediyorum.

    CEVAP- Örnek olması için Allahın Şeyhin alnında gözükmesi mi gerekiyor?

    ŞEYH EFENDİ- Şeyhin iki gözünün arası feyiz kaynağıdır. Rabıta yaparken iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakılır22[138].

    CEVAP- Tamam, işin sırrı şimdi çözüldü. Şeyhin alnında Allah Teâlânın tecelli etmesine neden ihtiyaç duyduğunuzu şimdi anladım. Bir yanlış sizi bir başka yanlışa zorluyor. Rabıta diye bir şey uydurdunuz ya, onun kabul edilebilmesi için bu defa da Allahın şeyhin alnında tecelli ettiğini uydurmanız gerekli oldu. Çünkü mürit rabıta yaparken şeyhinin ruhaniyetini hayal ediyor, onun iki gözünün arasına, yani alnının ortasına baktığını düşünüyor. Çünkü size göre orası feyiz kaynağıdır. Sonra şeyhine karşı kendini son derece alçaltarak ona yalvarıyor, onu Allah ile kendi arasında vesile kılıyor. İşte burada şeyhin alnının bir ayna sayılmasına ve orada Allahın gözükmesine ihtiyaç duyuyorsunuz. Yoksa müritleri nasıl inandırırsınız. Bazı tasavvuf kitaplarında daha ileri gidilerek Allah‘ın isimlerinin ve sıfatlarının Şeyhte gözüktüğü ifade edilmektedir. Bu nasıl kabul edilebilir? Bu durum sizde de var, siz de aynı iddiaları tekrarlayıp duruyorsunuz. Ama, bu çirkinliği daha fazla uzatmak istemiyorum.

    GİYİM KUŞAM
    MÜRİT- Bütün bunları söylüyorsunuz ama gayrimüslimler gibi elbise giyiniyorsunuz.

    CEVAP- Fıkıh kitaplarımızın hiç birinde kadın ve erkek için bir elbise modeli yoktur. Hiç bir mezhep böyle bir görüş belirtmemiştir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhive sellemin zamanında müslümanlarla gayrimüslimlerin ayrı elbiseler giydiğine dair bir bilgi yoktur. Müslüman olan hiç bir gayrimüslime elbisesinin modelini değiştirmesi söylenmemiştir. Ebu Cehil hangi modelde elbise giyiniyorsa müslümanlar da o modelde giyiniyorlar ve bunu asla bir mesele yapmıyorlardı. Onun için bu iddianın tutarlı bir tarafı yoktur.
    Bazı elbiseler vardır ki, bir üniforma olmuştur. Askerin ve polisin üniforması gibi gayrimüslimlerin üniforması haline gelmiş elbiseler olabilir. Yani bir elbise kafirlik simgesi haline gelmiş olabilir. İşte o zaman onu giymek caiz olmaz. Asker ve polis kıyafetleri zaman zaman değiştiği gibi gayrimüslimlerin simgesi haline gelen elbiseler de zaman zaman değişebilir. Fıkıh kitaplarımızda bu simgelerle ilgili hükümler vardır. Simge bir ihtiyaçtan doğmuştur. İslam toplumunda yaşayan gayrimüslimler içki içebilir, domuz eti yiyebilir ve domuz besleyebilirler. Şarap içtiğini gördüğünüz kişi eğer müslümansa suçüstü yakalar hakim önüne çıkarırsınız. Fakat Hıristiyansa bundan dolayı hakim önüne çıkaramazsınız. İslam devletleri, bir karışıklık olmasın diye gayrimüslimlere, özel bir başlık veya belli renk ve biçimde kuşak giyinme zorunluluğu getirmişlerdir. O devirde bir müslüman tutar, aynı başlığı veya aynı kuşağı giyinirse müslümanları aldatmış olurdu. Bugün polis veya asker elbisesi giymenin suç olması gibi bu da suçtu. Fıkıh kitaplarımızda gayrimüslim elbiseleri konusunda yer alan hükümler sadece bu gibi simgelerle ilgilidir.

    ŞEYH ÖĞRETMEN OLMALI

    CEVAP- Sıradan bir müslüman olmak, diğer müslümanlar gibi ibadetlerinizi yapıp işinize bakmak neyinize yetmiyor ki, kendinize Allah ile kul arasında bir yer arıyorsunuz?

    ŞEYH EFENDİ - Allah Teâlâ âyette De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? diye buyurmuyor mu?

    CEVAP- Tamam, bir öğretmen olarak, bir hoca olarak saygı görün. Çünkü iyi bir şeyh, iyi bir öğretmen olmalıdır. Devamlı bilgilerini tazelemeli, bildiklerini öğretmeli ve yaşayışıyla örnek olmaya çalışmalıdır. Ama Allah ile kul arasında bir kısım manevi makamlar uydurup kendinizi o makamlara yerleştirmek de nereden çıktı?
    MÜRİT- Herkes farklı değerlendiriyor ama biz Şeyhimizi insan kabul ediyoruz, fakat farklı bir insan. O, diğer insanlara benzemez.

  7. #7
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716
    İSLAMIN YAYILIŞI

    MÜRİT- Sen tarikatları yerin dibine sokuyorsun ama İslam tarikatlar sayesinde yayılmıştır. Büyük alim Muhammed HAMİDULLAH da tarikatlara karşı iken İslamın sufiler sayesinde yayıldığını görünce fikrinden vazgeçti. Tarikatları ortadan kaldırmakla ne elde edeceksin?

    CEVAP- Değerli ilim adamı HAMİDULLAH, Kurana aykırı bir tarafı olmayan tarikatları kasdetmiş olmalıdır. Hatırlarsanız konuşmamızın başında şöyle söylemiştik: Bizim karşı çıktığımız, sadece Kurana açıkca aykırı olan şeylerdir. Eğer bunlar Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eşârî, Maturîdî gibi herhangi bir mezhebin görüşüne aykırı olsaydı bunu gözümüzde büyütüp sert tavır ortaya koymazdık. Mütevâtir olmayan hadisi şeriflere aykırı bulsaydık üzerinde bu kadar durmazdık. Siz Kur‘anı Kerim’in çok açık ifadelerine aykırı şeyler söylüyorsunuz. Bunlar karşısında susarsak hesap gününün tek yetkilisi olan Allah’a, bunun hesabını veremeyiz.

    MÜRİT- Kuranın açık ifadelerine kim karşı çıkabilir?

    CEVAP- Lütfen başa dönmeyelim. Baştan da öyle dediniz ama konulara tek tek girince Kurandan ne ölçüde uzaklaşıldığı ortaya çıktı.
    Kurana aykırılıklarla dolu bir akımın İslam diye yayılmasının ne faydası olur?

    HADİSİ ŞERİFLER

    Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin, Allahın elçisi sıfatıyla söylediği sözlere, yaptığı işlere ve kabul ettiği davranışlara hadis denir.

    MÜRİT- Dedin ki, tarikatlardaki yanlışları Mütevâtir olmayan hadisi şeriflere aykırı bulsaydık üzerinde bu kadar durmazdık.Sen hadisi şerifleri önemsemiyor musun?

    CEVAP- Elbette önemsiyorum. Ama sahih de olsa her hadisin derecesi farklıdır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme ait olduğunda kuşku olmayan hadislere mütevâtir hadis denir. Ahmed Naim, bunların pek az olduğunu belirtir ve dört hadisin lafız ve anlam yönünden mütevâtir olduğunu ifade eder. Bu konuda farklı tespitler olmakla birlikte sayısının pek az olduğunda kuşku yoktur. Mütevâtir olmayan hadisler üzerinde az çok şüphe vardır. Bu şüphe ya senet yönünden ya anlam yönünden ya da diğer hadislere ters düşen ifadeler yönünden olur. Hadisi şerifi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden bize kadar ulaştıran kişiler o hadisin senedini oluşturur. Bu senet zincirinde yer alan kişilere ve onların ezberleme kabiliyetlerine tek tek güvenilebilmesi gerekir.Mezhepler ulaşabildikleri hadisi şerifleri kendi usullerine göre değerlendirirler. Bakarsınız ki, aynı konuda mezheplerden biri bir hadise, diğeri başka bir hadise dayanmıştır. Üçüncüsü de bunlardan hiç birini kabul etmemiştir. Zayıf bir hadis kabul edildiği halde sahih hadisin kabul edilmediği durumlar da olur. Mesela Şafiî mezhebi, köpek tarafından yalanmış bir kabın, biri toprakla diğerleri de su ile olmak üzere yedi kere temizlenmesini şart koşar. Bu konuda dayandığı hadis şudur: Birinizin kabını köpek yalarsa onu yedi kere yıkasın, bunlardan biri temiz toprakla olsun.Hanbelî mezhebinin görüşü de aynıdır. O da aynı hadis-i şerife dayanır.

    MÜRİT- Peki bu hadisi şerif sahih mi? Çünkü Hanefî mezhebine göre köpeğin yaladığı kabın üç kere yıkanması yeterlidir.

    CEVAP- Hadisi şerif sahihtir. Altı sahih hadis kitabının kütübi sittenin tamamında vardır. Ayrıca Darîmîde ve Ahmed b. Hanbelin Müsnedinin bir çok yerinde geçer. Hanefîler ile Mâlikîler de bu hadisin varlığını kabul ederler.

    MÜRİT- Sahih hadis kitaplarının hemen hepsinde olmasına rağmen Hanefîler neden o hadisi şerife uymamışlardır? Sahih hadise uymamak olur mu?

    CEVAP- Evet, bu hadis sahihtir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir söz söylemiştir ama bu konuda bir icma oluşmamıştır. Yani Peygamberimizle birlikte yaşamış müslümanlar, köpek tarafından yalanmış bir kabın, biri toprakla diğerleri de su ile olmak üzere yedi kere temizlenmesi ile ilgili bir görüş ve uygulama birliği içinde olmamışlardır.İşte bu, fıkıh bilginini düşündürmektedir. Acaba bu sözü Peygamberimiz hangi şartlarda söylemiştir. O şartlar hala devam ediyor mu? Daha sonra onun bu söze aykırı başka bir sözü veya davranışı olmuş mudur? Bu gibi şeyler doğru sonuca varmak isteyen fıkıh bilginine ter döktürür. Köpeğin yaladığı kabın temizliği konusunda Hanefîlerin sözleri özetle şöyledir: Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Birinizin kabını köpek yalarsa onu yedi kere yıkasın, bunların biri temiz toprakla olsun.Bu icma ile vacip olan bir durum değildir5. İslamın ilk devirlerinde, insanların köpeklerle içli dışlı olmalarını ortadan kaldırmak içindir. Nitekim içki yasaklandığı zaman fıçıların kırılması emredilmiş ve içki içilen kablardan bir şey içilmesi bile yasaklanmıştı. Onlar adetlerini terkedince Peygamberimiz de içkide olduğu gibi burada da yasağı kaldırmış olmalıdır. Bazı rivayetlerde geçen şu ifadeler bunu desteklemektedir: yedi kere yıkasın, bunların biri temiz toprakla olsun. bir diğerinde bunların sonuncusu temiz toprakla olsun şeklindedir. Bir kısmında da ...sekizincisinde topraklayın ifadesi vardır. Biz bu durumda Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözüne dayanırız: Bir kab, köpek yalamasından dolayı üç kere yıkanır. Gözükmeyen necasetlerin su ile üç kere yıkanması temizlik için yeterlidir. Zaten bir necasetin bir kere yıkamakla temizlenmeyeceği hususu açıktır. Sonra burada başlı başına bir necaset de yoktur. Köpek salyasının yıkanması hadisin emridir, yoksa onun necaset sayılması akılla anlaşılır bir şey değildir. Bu, tıpkı abdestsizliğin necaset sayılması gibidir. Abdestsizlik organları bir kere yıkamakla gider. Nitekim peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her organını birer kere yıkayarak abdest almış ve buyurmuştur ki Bu abdest, bu olmadan Allahın namazı kabul etmeyeceği abdesttir Bize göre köpek salyasını üç kere yıkamak da şart değildir, kaç kere yıkaması kişinin görüşüne ve kendinde hakim olan kanaate bırakılır.Hanefilerin dayandıkları hadis zayıftır. Ama prensiplerine uyduğu için onu tercih etmişlerdir.

    MÜRİT- Çok ilginç.

    CEVAP- Daha ilginci Malikîlerin görüşüdür. İmam Malik köpeğin yaladığı kabın yıkanmasını gerekli görmemiştir. Ona yukarıdaki hadis sorulduğu zaman demiştir ki Bu hadis gerçekten vardır, ama işin aslı nedir, bilemiyorum.

    MÜRİT- Mâlikî mezhebi hem de hak mezheptir değil mi?

    CEVAP- Elbette hak mezheptir. İşte bu noktanın anlaşılmasını istiyorum. Allah Teâlânın koruma altına aldığı ve müslümanların tartışmadıkları tek metin Kur’anı Kerim’dir. Farz namazların vakitleri, rekatları ve nasıl kılınacağı gibi Allahın elçisinin Kuran kadar kuşku götürmez yollarla bize ulaşan uygulamaları da vardır. Bunlar üzerinde tartışma olmaz. Onlar da mütevâtirdir. Bu şekilde gelen helaller helâl, haramlar da haramdır. Bunlar bütün mezheplerde aynıdır. Mezhep farkı bunların dışındaki konularda olur.

    MÜRİT- Yani onların dışındaki her şey tartışılabilir diyorsunuz.

    CEVAP- Elbette. İşte bu, müslümanlara geniş bir bilimsel hürriyet sağlar. Bu sınırları aşmayan her mezhep hak mezheptir. Köpeğin yaladığı kab konusunda da o sınırlar aşılmamıştır. Bu görüşlerin hiç biri, ne Kuranı Kerime ne mütevâtir hadislere ne de icmaa aykırıdır.
    Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: Allahın size öğrettiğinden öğreterek eğittiğiniz av köpeklerinin tuttukları size helâl kılınmıştır. Onların sizin için tuttuklarını yeyin. Üzerine Allahın adını anın. Allahtan sakının, çünkü Allah hesabı çabuk görür. (Maide 5/4) Köpek tuttuğu av hayvanını ısırır. Isırdığı yere, ister istemez salyası bulaşır. Köpeğin ısırdığı yerin temizlenmesi emredilmediği için ayet, en uçta gözüken Maliki mezhebinin görüşüne haklılık vermektedir.
    Zannederim bu örnek ne anlatmak istediğim konusunda bir fikir vermiştir.

    MEZHEPLER

    MÜRİT- Tarikatlerde Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Eşârî, Maturîdî gibi bir mezhebin görüşüne aykırı olabilecek uygulamaları önemsemediğini de ifade ettin. Demek ki, sen mezhepleri önemsemiyorsun.

    CEVAP- Mezheb, bir alimin bir konudaki görüş ve yorumudur. Bugün mezheb deyince aynı metodu benimsemiş alimlerin görüş ve yorumlarının bir araya getirildiği bir bütünlük anlaşılmaktadır. İlmî çalışmanın olduğu her yerde mezheb olur. Mezhebi önemsememek, ilmi çalışmayı önemsememektir. Benim böyle bir şeyden yana olmam düşünülemez. Ben sadece, alimleri kutsallaştırmamak gerektiğini ve bilimsel hürriyetin çok önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.
    Mezhep ve meşreb ihtilafları bir ayrılık değil, bir gelişme ve ilerleme sebebidir. Yeterki onlarla uğraşıp Kuranı unutmayalım. Yoksa Kur’an’ın açık hükümlerine aykırı düşmeyen konularda hoşgörülü olmak bir borçtur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Muhammed Allahın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı çok sert, kendi aralarında merhametlidirler. (Fetih 48/29) Ey İnananlar İçinizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine bir milleti getirir de O, onları sever, onlar da Onu severler. Bunlar inananlara karşı alçak gönüllü, inkarcılara karşı çok sert olurlar. Allah yolunda cihad eder, kınayanların kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın bir vergisidir, kime dilerse ona verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.Sizin dostunuz ancak Allah ve onun elçisi ile namaz kılan, zekat veren ve rüku eden müminlerdir.Kim Allahı, Elçisini ve inananları dost edinirse Allahtan yana olanlar şüphesiz üstün gelirler. (Maide 5/54-56)

  8. #8
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716
    İCTİHAD

    İctihad burada, bir islam aliminin bir konudaki görüş ve kanaati anlamındadır.

    MÜRİT- Mezhepler her şeyi halletmişlerdir. Bize düşen, onları anlamak ve uygulamaktır.

    CEVAP- Bu düşünce bir kaç yıl öncesine kadar çok yaygındı. Canla başla savunuluyordu. Şimdi de hatırı sayılır taraftarı vardır. Sağlam bir dayanağı olmadığı için giderek zayıflamaktadır.Mezhepler her şeyi halletmemişlerdir. Mezhep alimleri, tereddüde sebep olan ve bir karar verilmesine ihtiyaç duyulan hususları Kuran ve sünnet ışığında yorumlamışlardır. Olayı kendi şartları içinde kavramış, sebepleri ve sonuçları açısından incelemiş, çözümüne ışık tutacak âyet ve hadisleri tespit edip bir sonuca varmışlardır. İşte burada, içinde bulunulan şartların, eldeki bilgilere olan güvenin ve yorumu yapan ilim adamının özel şartlarının büyük önemi vardır. Bu sebeple bakarsınız ki bir alim, aynı olayı değişik dönemlerde değişik şekilde yorumlamıştır. Bu gayet normaldir ve olması gerekendir. Şartlar değiştikçe yorumların da değişeceği gayet açıktır. Mezhepler tecrübeye ve şartların değişmesine çok önem vermişlerdir. Mesela Hanefî Mezhebinin kurucusu Ebu Hanifedir. Ebu Yusuf ve Muhammed onun talebeleri ve mezhebin önde gelen alimleridir. Yargılama kaza ile ilgili konularda Ebu Yusuf’un görüşüne uyulur. Çünkü Ebu Yusuf kadılık yapmış ve bu konularda tecrübe sahibi olmuştur. Uygulamadan uzak bir ilmî çalışmanın problem çözmede yetersiz olduğunu herkes kabul eder.
    Ebu Hanife öldükten sonra Ebu Yusuf 33 yıl, İmam Muhammed de 39 yıl yaşamıştır. Görüş ayrılığı, bunların farklı çağlarda yaşamış olmalarından kaynaklanırsa gene tercih sebebi olur. Mesela: Ebu Hanife’ye göre, bir suçlama olmadıkça, görünüşlerine bakılarak şahitler dürüst sayılır ve ifadeleri mahkemece doğru kabul edilir. Ebu Yusuf ve Muhammede göre bir suçlama olmasa dahi, şahitler hakkında güvenilirlik soruşturması açılması tadil ve tezkiye işlemlerinin yapılması gerekir. Bu görüş tercih edilmiştir. Çünkü genel ahlak Ebu Hanifeden sonra bozulmuştur. Buna göre artık şahitler hakkında güvenilirlik soruşturması açılmadan, mahkemece ifadeleri doğru kabul edilemez. Bu da olması gereken bir davranıştır. Yanlış olan, onlardan sonra hayatı donmuş kabul edip artık bütün gelişmeleri Kuran ve sünnet yerine bu alimlerin görüşleri doğrultusunda değerlendirme eğilimidir.
    Kimse bundan yüz sene evvelki şartlarla kumaş dokumayı, inşaat veya ulaşımı aklından bile geçirmez ama hayatın l300 sene evvelki Kûfe ve Bağdat şartlarına göre yapılmış ictihatlara uydurulmasını savunanlar çıkabilir. Mezhepler her şeyi halletmişlerdir demek, mezheplerin oluştuğu tarihten itibaren hayatı donmuş saymaktan başka bir şey değildir.

    MÜRİT- Bugün Ebu Hanife , İmam Malik ve İmam Şafiî gibi alimler yetişebilir mi? Ebu Hanifenin kırk yıl yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldığı rivayet edilir.

    CEVAP- Zaten asıl felaket burada, bu insanları kutsallaştırmaktadır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem kaç gün yatsının abdesti ile sabah namazını kılmıştır? Allahın dinlenmek için yarattığı geceyi uykusuz geçirmenin faziletine dair Ebu Hanifenin tek bir sözü var mıdır? Neden bu alimleri olağan dışı, ulaşılmaz varlıklar gibi görmeye çalışıyorsunuz. Halbu ki, onlar sade ve iddiasız bir hayat yaşamışlardır.
    Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin hayatı da herkesin örnek alabileceği ve rahatça yaşayabileceği sadeliktedir. Gerçi havalarda uçmaya şartlanmış olanlar onun ve ashabının hayatını da olağanüstü göstermek ve bize örnek olmalarını engellemek için yapmadıklarını bırakmazlar. Şükür ki, elimizde Kuranı Kerim ve sahih hadisler var da bunlara karşı koyabiliyoruz.

    MÜRİT- İyi vallahi Tarikatları da mezhepleri de hallettin. Senin maksadın ne? Yoksa İslamı, hayatın dışına itmek mi istiyorsun?

    CEVAP- Ben, hayatın dışına itilmiş müslümanlığı hayatın içine çekmek istiyorum. Ama siz, aklınızı kullanmamak için olanca gücünüzü harcıyorsunuz. Halbuki, Allah pisliği aklını kullanmayanların üstüne bırakır. (Yunus 10/100)

    MÜRİT- Mezhepsiz islam nasıl olur?

    CEVAP- Aklını kullanan ve ilmi çalışmayı kabul eden insanların olduğu her yerde mezhep olur. İctihad kapısını kapatmak ise ilmî çalışmaları dondurmak anl***** gelir. Bu da hayatı donmuş saymakla mümkün olur. Siz donmuş saydınız diye hayat donmaz. Olan size olur, gelişmelere ayak uyduramaz ve kendinizi çağın dışına itersiniz.
    Müslümanlar Kuran üzerinde akıl yormayı ve ona sıkı sıkıya sarılmayı asırlarca unutmuşlardır. Sonunda Kur’an, erişilemez bir kutsal sayılmış ve onu anlayamayacağımız kanaati doğmuştur. Artık Kuran, sevap kazanmak için okunan, vaaz ve nasihat için belli bir kaç âyeti açıklanan bir kitap haline gelmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi vardır? (Muhammed 47/24) And olsun ki, Kuranı anlaşılması için kolaylaştırdık ama hani anlamaya çalışan? (Kamer 54/17, 22, 32 ve 40) Ey inananlar Allaha ve Elçisine boyun eğin, Kuranı dinleyip dururken yüz çevirmeyin, dinlemedikleri halde “dinledik” diyenler gibi olmayın. (Enfal 8/20-21)

    MÜRİT- Peki şimdiye kadar yapılmış ictihadları yok mu sayacağız, mevcut mezhepleri nereye koyacağız?

    CEVAP- Bakın, inanç ve ibadetle ilgili hükümlerin büyük bölümü Kuranda ve Sünnette açıkca yer alır. Burada ictihada bırakılan kısım azdır. Dünya ile ilgili konularda da sadece sınırlar çizilmiş gerisi ilim adamlarına bırakılmıştır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Alimler elçilerin varisleridir buyurmuştur. Bu sebeple alimler, Kuran ve sünnet üzerinde çalışacak kendilerine bırakılmış bölümle ilgili ictihadlar yapacak ve geçmiş alimlerin ictihadlarından da yararlanacaklardır. Böylece Kuran ile hükmetme görevinde Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi temsil edeceklerdir. Çünkü Allah Teâlânın Hz. Muhammede yüklediği görevi temsilcileri devam ettirmek zorundadır. O görev şöyle açıklanıyor: Allahın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Onlardan kaçın ki Allahın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmasınlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah bir takım günahlarına karşılık başlarına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten insanlardan çoğu gerçekten yoldan çıkmıştır. Yoksa Cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allahın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50) İşte alimler insanları Kur’an ve Sünnete yönlendirirler. Bu, süreklilik isteyen bir iştir. Bilimsel hürriyeti engeller, mezhepleri bir yerde dondurur, mezhep imamlarını ulaşılamaz kişiler sayarsanız işin içinden çıkamazsınız.

    KURANA DÖNMEK

    MÜRİT- Mezheb imamları gerçekten değerli kişilerdir. Onları olağanüstü kişiler saymanın ne zararı var?

    CEVAP- Çok zararı var. O zaman iş değişir. Onlar Hz. Muhammedin yerine, görüşleri de Kuranın yerine geçer. Biz bu felaketi yaşıyoruz.
    Hiç kimsenin mezhep imamlarına inanma görevi yoktur. Allahın huzurunda bundan sorguya çekilmeyeceğiz. Ama hepimizin Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme inanma görevi vardır. Ona boyun eğmek, Allaha boyun eğmekle bir sayılmıştır. Ayette Kim Elçiye boyun eğerse gerçekten Allaha boyun eğmiş olur. (Nisa 4/80) buyurulmuştur.
    Bu âyet dışında Kuranı Kerimin tam onbir yerinde Allaha boyun eğme emri, Rasulüne boyun eğme emri ile birlikte verilmektedir. Haşr Suresinin yedinci âyetinde şöyle buyurulmaktadır: Elçi size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun. Ahzâb suresinin 36. âyeti şöyledir: Allah ve Elçisi bir işte hüküm verince inanmış hiçbir erkek ve kadın o işle ilgili davranışlarında serbest olamaz. Nur Suresinin 63. üncü âyetinde açık bir uyarı vardır: Elçinin emrine aykırı hareket edenler başlarına bir belanın gelmesinden veya çok elemli bir azaba uğramaktan sakınsınlar.

    a. Mucize

    Önemli olduğu için mucize konusunu bir başka açıdan tekrar ele alıyoruz.

    CEVAP- Hz. Muhammed kadar önemli bir insan yoktur. Bunun nedenini düşündünüz mü?

    MÜRİT- Tabiî, çünkü o Allahın Elçisidir.

    CEVAP- Allahın Elçisi olduğu nereden bilinebilir? Onu nasıl ispat edersiniz?

    MÜRİT- Hz. Muhammed Allahın son elçisidir. Herkesin buna inanması gerekir.

    CEVAP- Tamam, doğru ama insanlar Hz. Muhammedin gerçekten Allahın elçisi olduğunu nasıl bilebilirler? Baksanıza, itibarlı bir kişi, günün birinde kalkıp ben Amerikanın Ankara Büyükelçisi, oldum dese Türk Devleti bunu kabul edebilir mi? Çünkü bundan sonra yetkili makamların karşısına Amerika Birleşik Devletleri adına çıktığını söyleyecektir.

    MÜRİT- Amerikan hükümetinin onu elçi olarak görevlendirdiğine dair belge getirirse olur.

    CEVAP- İşte Hz. Muhammed de Allahın bana gönderdiği bir elçidir. Onun da görevlendirme belgesini bana getirmesi gerekir.

    MÜRİT- Sen o kadar değerli misin?

    CEVAP- Bana, size ve bütün insanlara bu değeri Allah veriyor. O şöyle buyuruyor: And olsun ki Allah, inananlara büyük lutufta bulundu. Çünkü içlerinden birini elçi olarak gönderdi. O onlara Allahın ayetlerini okuyor, onları arıtıyor, onlara Kitap ve hikmeti öğretiyor. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklık içinde idiler. (Ali İmran 3/164)

    MÜRİT- Tamam şimdi anladım. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin elçilik belgesi onun gösterdiği mucizelerdir.

    CEVAP- Doğru.

    MÜRİT- Mesela Hendek savaşı için hendek kazılması sarısında Cabir b. Abdullah Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şiddetli açlık çektiğini görmüştü. Hemen küçük bir hayvan kesti. Karısı bir sa yaklaşık üç kilo arpa öğüttü. Sonra gelip gizlice, Resulüllah sallallahu aleyhi ve selleme, bir kaç sahabisiyle gelmesini söyledi. Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem Hendekteki herkesi kaldırdı. Bin kişi idiler. Hepsi de bu yiyecekten yedi ve doydular. Sonunda tencere olduğu gibi et dolu olarak ve hamur da olduğu gibi pişirilmeye hazır halde arttı.

    CEVAP- Bütün elçilerin böyle mucizeleri yani elçiliklerini ispat belgeleri olmuştur. Hz. Salihin devesi, Hz. Musanın değneğinin yılana dönüşmesi, elini çıkarınca bembeyaz olması, Hz. İsanın çamurdan kuş heykeli yapıp üflemesiyle gerçek bir kuş haline gelmesi, ölüleri diriltmesi, anadan doğma kör ve alaca hastalığına tutulmuş kişileri Allahın izniyle iyileştirmesi birer mucize, elçiliğin birer belgesidir. Bilim ve teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanlık ne ölçüde ilerleme gösterirse göstersin, kayadan deve çıkarmak, değneği gerçek bir yılana çevirmek, ölüleri diriltmek veya bir kaç kişilik yiyecekle bin kişiyi doyurmak mümkün olmaz. Ama bunlar zamanımız insanı için bir belge olma özelliği taşımazlar. Mesela Hz. Salih aleyhisselamın kavmi, oradaki büyükçe bir kayadan dişi bir deve çıkarmasını isteyince Allah Teâlâ Salih aleyhisselama şöyle buyurmuştu: Onların gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için dişi deveyi gönderiyoruz. Onları izle ve sabırlı ol. Onlara bildir ki, su aralarında pay edilmiştir. Sırası gelen onun başında bulunsun. (Kamer 54/27-28) Suyu bir gün deve, bir gün de şehir halkı içiyor, ertesi günün suyunu da o günden alıyorlardı. Devenin nöbetinde halk onun sütünü alıyordu. Konuyla ilgili âyetlerden bir kısmı şöyledir: Semuda da elçi olarak soydaşları Salihi gönderdik. Dedi ki: Ey ulusum Allaha kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Bakın, size Rabbinizden açık bir belge geldi: İşte Allahın bu dişi devesi size bir mucizedir. Bırakın onu da Allahın toprağında otlasın ona bir kötülük dokundurmayın, yoksa sizi can yakıcı azap çarpar. Düşünsenize, hani sizi Allah, Addan sonra onun yerine getirmişti. Sizi bu yere yerleştirdi. Buranın düzlüklerine köşkler kuruyor dağlarını oyup evler yapıyorsunuz. Evet, Allahın nimetlerini düşünün de taşkınlık yaparak ortalığı karıştırmayın. Ulusunun büyüklük taslayan ileri gelenleri, zayıf görülenlere, onlardan iman edenlere dediler ki, Siz Salihin, gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu mu biliyorsunuz? Onlar şöyle cevap verdiler: Doğrusu onunla gönderilen ne ise biz ona inanıyoruz. Büyüklük taslayanlar, İşte biz de sizin inandığınız şeyi tanımıyoruz dediler. Sonra o dişi devenin ayağını kesip devirdiler Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar ve dediler ki Ey Salih, eğer sen elçilerden isen haydi, tehdit ettiğin şeyi başımıza getir de görelim. Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverip öldüler. Bunun üzerine Salih onlardan ayrıldı ve Ey ulusum! And olsun ki ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz dedi. (Araf 7/73-79) Hz. Salihin devesi sağ kaldığı sürece ona karşı çıkanların başarılı olması mümkün değildi. Çünkü kayadan çıkmış bu mucize deve, onun elçiliğini belgeliyordu. Ama deve kesilince Hz. Salih, tayin belgesi yakılmış büyükelçi gibi oldu. Ya yeni bir belge getirecekti ya da oradan ayrılacaktı. Cenabı hak yeni bir mucize vermedi, Hz. Salihi oradan ayırdı ve inanmayanları yok etti.

    MÜRİT- Deve ölünce mucize olmaktan çıktı mı?

    CEVAP- Ölmüş bir deveyi artık kim Hz. Salihin mucizesi sayar?

    b- Hz. Muhammedin mucizesi

    MÜRİT- Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği mucizeler de bugün yoktur. Şimdi o da tayin belgesi yakılmış büyükelçi gibi mi oldu yani?

    CEVAP- Hayır, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin mucizesine hiç bir şey olmadı. Onun asıl mucizesi Kuranı Kerimdir. Kuran, Kıyamete kadar bozulmadan kalacaktır. Onu korumayı Allah Teâlâ bizzat üstlendiği için Hz. Muhammed ölmüş olsa da elçiliği devam etmektedir. Çünkü Allah onu son elçisi yapmış ve insanlardan istediği her şeyi onun aracılığı ile bildirmiştir. Artık Allahın insanlardan yeni bir isteği olmayacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım. size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâma rıza gösterdim. (Maide 5/3)

    MÜRİT- Hz. Muhammed öldüğüne göre onun görevini kim yürütüyor?

    CEVAP- Elçiler Allahtan vahiy alır, Allahın izniyle mucize gösterir ve aldıkları vahyi tebliğ ederler. Kuranı Kerim hem Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin Allahtan aldığı vahiyleri en güvenilir biçimde koruyan bir kitap, hem de onun mucizesidir. Artık vahiy alma işi bitmiştir. Kuranı Kerimde mucize olarak elimizde durmaktadır. Onun yapamadığı tek görev tebliğdir. Neyin tebliğ edileceği de açık ve net olarak bellidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Ey Elçi Rabbinden sana ne indirilmişse onu tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçi olarak verdiği görevi yapmamış olursun (Maide 5/67)
    Ona indirilen Kitap elimizde olduğuna göre her mümin tebliğ görevini sürdürebilir.

    c- Her mümin Allahın Elçisine varistir

    MÜRİT- Her mümin bunu nasıl yapar?

    CEVAP- Her mümin, Kurana göre yaşama ve onu insanlara anlatma görevini yapabilir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Alimler, elçilerin varisleridir buyurmuştur.

    MÜRİT- Herkes alim olamaz ki.

    CEVAP- Herkes bildiği konunun alimi, bilmediği konunun öğrencisidir. Kurandan bir tek meseleyi iyi bilen bir mümin o meselenin alimi olur. Onu tebliğ ederse o ölçüde Hz. Muhammede varis olur. Bilmediği meselelerin de öğrencisi olur. Bu durum ölene kadar sürer.
    Bu hadisi şerife dayanarak tebliğ görevini ilim adamlarına bırakıp kenara çekilmek olmaz.

    MÜRİT- Şeyhler de peygamber varisi olamazlar mı?

    CEVAP- Neden olamasınlar? Kurana aykırı itikadı olmayan şeyhler de bu kapsama girebilirler. Varis, kendine miras bırakan kişiyi temsil eder ve temsil gücüne göre mirasından pay alır. Babanın, annenin, erkek ve kız evlatların, eşin ve kardeşlerin paylarının farklı olması bundandır.
    Elçilik ne bir miras malıdır, ne de babadan oğula geçen bir saltanattır. Hz. Muhammedin elçiliği kıyamete kadar süreceği için onun, Kuranı tebliğ görevi konusunda temsil edilmesine ihtiyaç vardır. İşte her mümin, Kuranı tebliğdeki payına göre Hz. Muhammede varis olur ve o konuda onu temsil eder. Ama asırlardır bu görev ihmal edilmiştir.

    MÜRİT- Kim ihmal etmiştir? Kuranın yazılması, okunması, ezberlenmesi ve nesilden nesile intikali konusunda nasıl bir ihmal vardır? Bugün Kurana en büyük hizmeti o beğenmediğin tarikatlar yapıyor. Onlara bağlı kurslarda her yıl binlerce hafız yetişiyor ve onun bir kaç katı insan Kuran okumasını öğreniyor.

    CEVAP- Doğru, binlerce Kuran kursundan her yıl onbinlerce kişi Kuran öğreniyor. Bunları küçümsemiyorum. Bir müslüman Kurandan ne kadar çok şey bilirse değeri o kadar artar. Nitekim Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Uhud şehitlerini ikişer üçer kabirlere koyarken Bunlardan hangisi Kurandan daha çok pay almıştır? diye sorardı. Onlardan kime işaret ederlerse onu lahidde ön tarafa alırdı. Peki ya bizler? Biz Kurandan ne kadar pay alıyoruz? Asıl bunun cevabını vermek gerekir.

    MÜRİT- Kursa gidenlerden bir kısmı Kurandan bir kaç sure biliyor. Kimileri tamamını ezberliyor, çoğunluk da Kuranı yüzünden okuyabiliyor.

    CEVAP- Kurandan payımız ne kadardır? derken Kurandan neleri kavradığımızı ve bunun ne kadarını insanlara anlattığımızı soruyorum.

    MÜRİT- O konudaki ihmalimizi kabul edebiliriz.

    CEVAP- Hele şükür bir şey kabul ettirebildim. Ama en önemli şeyi kabul etmiş oldunuz. Çocuğunu Kuran öğrenmeye gönderenler ondan, arada sırada geçmişlerinin ruhuna Yasin ve Tebareke surelerini okumasını, yılda bir kere de ölmüşleri için hatim indirmesini bekliyorlar. Hocaların üzerinde en çok durdukları husus ise harflerin düzgün çıkarılması, Kuranın yanlışsız ezberlenmesi ve tecvid kaidelerine uygun olarak okunmasıdır. Bunlar çok önemlidir ama iş burada bırakılmaktadır. Halbuki bu işin başıdır. Ama daha işin başında nefesler kesilmektedir. Yani Kuran, manasını kavramak için öğrenilmemektedir.

  9. #9
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716
    d- Zikir

    MÜRİT- Öğrencilere Arapça, fıkıh, tefsir, hadis ve kelâm gibi ilimler de okutuluyor. Bu ilimler eskiden medreselerde daha geniş okutulurdu. Bunların ana kaynağı Kuran değil midir?

    CEVAP- Bakın, Kuranın bir adı da Zikirdir. Ayette şöyle buyurulmuştur: İşte o Zikri biz indirdik, ne olursa olsun onu koruyacak olan da biziz. (Hicr 15/9) Zikir, bir bilgiyi hafızaya yerleştirmeye imkân veren duruma denir. Bilginin hafızaya yerleştirilmesi ezberleme, yani hıfz kullanıma hazır tutulması da Zikirdir. Bir şeyin insanın içine veya diline gelmesine de zikir denir.Tevrat Zebur İncil ve elçilere verilmiş öğütlerin, emir ve yasakların ortak adı da Zikirdir. Kuran bütün elçilerin Zikirlerini içerir. Onun korunması bütün ilahi kitapların korunması demektir. Dolayısıyle Kuranı kavrayan, bütün ilahi kitapları doğru olarak kavramış olur.

    MÜRİT- Bir şeyi hafızaya yerleştirmek, kalbe ve dile getirmek Zikir ise bunu her müslüman yapıyor. Her müslüman, ezberlediği Kuranı, zaten hafızasında tutuyor ve gerektiğinde okuyor.

    CEVAP- Bir şey hafızaya ya manası kavranarak yerleştirilir, ya da kavranmadan yerleştirilir. Manası kavranmadan hafızaya yerleşen şeye ve onu ifade etmeğe zikir değil, ezberleme ve ezberden okuma denir. Zikir, bir marifeti, yani bir bilgiyi kullanıma hazır tutacak şekilde hafızaya yerleştirmek olduğundan burada bilgi öne çıkmaktadır. Bilgi, bilinen şeydir. Ezberlenen şey bilgi değildir. Kaldı ki, burada marifet kelimesi kullanılmıştır. Marifet, bir şeyi olduğu gibi kavramak anl***** gelir. Zikir kökünden gelen tezekkür, müzâkere ve elhi zikir kelimeleri de konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Tezekkür, bir şeyi hatırlamak veya başkasına hatırlatmak demektir. O sakınanlar varya, işte onlara şeytandan bir esinti gelince tezekkürde bulunurlar. Bakarsınız ki, gerçeği görmüşlerdir. (Araf 7/201) Buradaki tezekkürü Allahın âyetlerini hatırlama ve üzerinde düşünme diye anlamak gerekir. Müzakere, bir konuyu karşılıklı görüşmek anl***** gelir. Türkçemizde de kullanılır. Ehli zikir, bir bilgiyi kafasına yerleştirmiş ve kullanıma hazır vaziyette tutan kimselere, ilim adamlarına denir. Kuranda şöyle buyurulur: Senden önce elçi olarak görevlendirdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkası değildir. Bilmiyorsanız ehli zikre sorun. (Enbiya 21/7) Bu ayetteki ehli zikir ehli kitap bilginleridir. Kuranın Zikir olması, yaşamak için kafaya yerleştirilen ve kendisiyle insanlara öğüt verilen bir kitap olmasından dolayıdır. Şu âyetler bu hususu ortaya koymaktadır: Onlar çirkin bir iş yaptıkları veya kendilerini kötü duruma düşürdükleri zaman hemen Allahı zikrederler yani Allahın o konudaki emrini hatırlarlar ve günahlarının bağışlanmasını isterler. (Ali İmran 3/135) Sen öğüt ver Esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onların tepesine dikilecek değilsin. (Ğaşiye 88/21-22)

    e- Medrese eğitimi

    MÜRİT- Medreselerin kapanması, tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm gibi dini bilgilerin yeteri kadar öğrenilmemesi ve Arapça öğreniminin zayıflaması bizi bu hallere düşürdü.

    CEVAP- İslâmî İlimler başlangıçta Kuranın bir tefsiri, bir açıklamasıydı. Şimdi Kurana perde oldu. Bir gün Hz. Ömer minberden şöyle seslenmişti: Ey insanlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin görüşü doğru idi. Çünkü Allah ona gerçeği gösteriyordu. Bizim görüşümüz ise sadece zan ve sorumluluk altına girmekten ibarettir.
    Allah ondan razı olsun, Hz. Ebû Bekr bir konuda Allahın kitabında ve Hz. Muhammedin sünnetinde bir hüküm bulamazsa kendi görüşüne göre ictihad yapar ve şöyle derdi: Bu benim görüşümdür. Doğruysa Allah’tandır, yanlışsa bendendir. Allahın beni bağışlamasını dilerim.
    Hz. Ömerin bir kâtibi Bu, Allahın ve Ömerin görüşüdür diye yazınca Ömer dedi ki, Ne kötü söyledin de ki, bu Ömerin görüşüdür. Eğer doğruysa Allah’tan, yanlışsa Ömer’dendir. Hz. Ömer bir kişiyle karşılaşmış ve ne var ne yok, diye sormuş, o da Ali ve Zeyd şöyle bir hüküm verdiler demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer Eğer ben olsaydım şu şekilde hükmederdim dedi. Adam dedi ki Senin hükmetmene ne engel var, yetki senin elindedir. Hz. Ömer dedi ki Senin meseleni eğer Allahın kitabına ya da Allahın elçisinin hükmüne dayandırsaydım bunu yapardım. Ama meseleni görüşe dayandırıyorum, görüş belirtme hakkı ortaktır. Benim görüşüm Alinin ve Zeydin görüşünü değersiz hale getirmez. Ebû Yusuf ve Hasan bin Ziyad, Ebû Hanifenin şöyle dediğini nakletmişlerdir. Bizim şu ilmimiz bir görüştür. O, gücümüze göre vardığımız en güzel görüştür. Kim bundan daha güzelini getirirse kabul ederiz. Man bin İsa el Kazzaz demiştir ki, İmam Malik’in şöyle dediğini işittim, Ben sadece bir insanım, hata yaptığım da olur, doğruyu bulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Kitap ve Sünnete uygun olanını alın, Kitap ve Sünnete uygun olmayanını da bırakın. İmam Malik sık sık şöyle söylerdi: Bizimkisi bir zandan ibarettir. Kesin bir kanaate varamayız. Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Şafiî’nin görüşü, Malikin görüşü, Ebu Hanifenin görüşü, bunların hepsi bana göre bir görüştür ve benim yanımda aynı değerdedir. Delil sadece nakiller Kitap ve Sünnetdir. Bu zatlar, âyet ve hadisleri öne çıkararak kendi görüşlerinin onlardan ayırdedilmesini sağlamışlardır. Daha sonra âyet ve hadisler ayıklanmış, kitaplarda yalnız alimlerin görüşleri kalmıştır. Sonra gelen alimler, bu görüşleri anlamayı ve sonraki nesillere aktarmayı yeterli görmüşlerdir. Bu kitaplar zamanla kutsallık kazanmış, Kitap ve Sünnetin yerini almıştır. İşte sizin hayranlıkla andığınız medreseler Kuranı anlama yerine bu kitapları anlamanın, giderek en yüce gaye haline getirildiği yerlerdir. Gerek Ashabı Kiram, gerekse müctehid imamlar, Kuranı Kerimle ilişkiyi koparacak davranışlara yol vermemişlerdir. Sahabilerden bazıları bu endişeden dolayı hadislerin yazılmasını dahi hoş karşılamamıştır. Subhi Salihin şöyle bir tespiti vardır: Hz. Ömer sünnetin yazılmasını arzulamış ve bu konuda Sahabilere danışmıştı. Onlar da sünnetin yazılmasını uygun görmüşlerdi. Hz. Ömer şüphe içinde ve istihare yaparak bir ay bekledi. Bir sabah kalktığında Yüce Allah’tan içine kararlılık gelmişti, dedi ki: Sizinle, sünnetten bildiğinizi yazmanız hususunu görüşmüştüm. Sonra düşündüm, baktım ki, sizden önceki ehli kitaptan bir kısım insanlar Allahın kitabı yanında kitaplar yazmış onlarla meşgul olmuş ve Allahın kitabını bir kenara bırakmışlardır. Vallahi ben Allahın kitabını başka bir şeyle hiçbir zaman engellemem. Böylece Hz. Ömer hadis yazmayı terketmişti.
    Hz.Ömerin korktuğu olmuş, Allahın kitabı yanında kitaplar yazılmış, Kuran ile ilişki kesilmiştir. Şimdi insanlar yalnız Kuranı değil Sünneti de bir kenara bırakmışlardır. Bu şartlar altında yasaklar kolayca çiğnenebilmiştir. Mesela faiz, Kuranı Kerimin en ağır yasaklarındandır. Kuran ve sünnet bir kenara bırakılıp fıkıh kitapları öne alınınca faize kapı açılabilmiş, vakıf müessesesi de buna alet edilmiştir. Beyulıyne veya muamelei şeriyye denen göstermelik bir alışverişin gölgesinde bugünki bankalar gibi kredi veren binlerce para vakfı kurulmuştur. İstanbul Müftülüğü Şeriyye Sicilleri Arşivinde bunların çalışmalarını gösteren binlerce örnekten biri şöyledir: Ahmed Naili, Kili Nazırı Vakfından beş yıl vadeli 2500 kuruş yani 25 altın borç almak için vakfa ait Fetâvâyı Ali Efendi adlı kitabı, bedeli beş yıl sonra ödenmek üzere 1500 kuruşa yani onbeş altına satın ve teslim alır. Böylece 25 altın borç alan Ahmed Naili Efendi 40 altın borçlanır. Kitabı da daha sonra vakfa hibe eder. Kitap ve Sünnete değil, yalnızca bir kısım fıkıh bilgininin görüşüne dayananlar, yapılan göstermelik alış verişe bakarak bunun câiz, hatta haramdan kaçınmayı sağladığı için sevap olduğunu dahi söyleyebilmişlerdir. Osmanlı döneminde İstanbulda kurulan bankalardan Emniyet Sandığındaki bir cep saati, kredi talebiyle gelen kişilerin ödeyecekleri faizi meşrulaştırmak için hergün defalarca satılıp sandığa hibe edilirdi. Böyle bir işlem faiz yasağını çiğnemenin yanında yüce İslam dininin hafife alınmasına da sebep olmuştur. Halbuki ıyne denen bu göstermelik alışverişle ilgili olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Iyne alışverişi yapar, öküzlerin kuyruğuna sarılır, tarımla yetinir, cihadı terkederseniz tekrar dininize dönünceye kadar Allah sizi zillet altında bulundurur. Eğer Kuranı Kerime bakılsaydı, cumartesi yasağını çiğneyen Yahudilerin yaptığı ile faizi meşrulaştırmak için yapılan göstermelik alışveriş arasında kolayca bağ kurulabilirdi.Başvurduğumuz kitaplar yüzlerce kişi tarafından çoğaltılarak bize ulaştırıldığından bu kitaplara sonradan bazı görüşler, kasıtlı olarak sokulmuş olabilir. Mesela faize kılıf uydurma ile ilgili bilgileri ilk defa Fetvâyı Kadîhan vermektedir. Ben bu bilgilerin o kitaba kasıtlı olarak sonradan eklendiği endişesini taşıyorum. Fetâvâyı Kadîhân bu görüşün Ebu Yusuf’a ait olduğunu yazıyor. Halbu ki, Ebu Yusuf (öl. l83 h.) ile Kadihân (öl. 592 h) arasında 400 seneden fazla bir süre vardır. Bu süre zarfında yazılmış olup elimizde bulunan kaynaklarda bu hususun Hanefî mezhebinde caiz görülmediği ifade edildiğine göre büyük bir ihtimalle Kadîhan da aynı şeyi yazmış ama kötü niyetli biri, kitaba bu ilaveleri yapmış olabilir. Ayrıca bir kimse ne kadar bilgili ve faziletli olursa olsun hata edebilir. Öyleyse yapılacak tek şey, Kurana göre sorumlu olacağımız düşüncesini zihinlere tekrar kazımak ve hayatımızı Kurana göre, baştan aşağı gözden geçirmektir. Yoksa ahirette şöyle bir durumla karşılaşabiliriz: O gün yanlış davranışlara batmış kişi iki elini ısırır da der ki Ah keşke ben de o elçi ile birlikte bir yol tutmuş olsaydım. Ah yazık oldu bana, keşke falancayı dost edinmeseydim. Gerçekten de beni Kurandan saptırmış. Hem de o bana kadar gelmişken. İşte şeytan insanı böyle yüzüstü bırakır. Elçi diyecektir ki, Ya Rabbi, doğrusu benim kavmim bu Kuranı kendilerinden uzak tuttular. (Furkân 25/27,28,29,30)

    MÜRİT- Bunca şeyden sonra ne yapılmasını önerirsiniz.

    CEVAP- Yapılacak şey basit bir metod değişikliğidir. Her hangi bir konunun hükmünü araştırırken, fıkıhta belirtildiği gibi önce Kurana, sonra sünnete, sonra icmaa başvurmalı, bunlardan sonra müctehidlerin görüşlerini okumalıdır. Halka dinlerini anlatırken de bu sıra gözetilmelidir. Mesela orucu bozan şeyler okunmak isteniyorsa önce ilgili âyet kavranmalı, sonra hadislere ve icmaa bakmalıdır. Müctehidlerin görüşlerini bunların ışığında okumak gerekir. İşte bu davranış bizi Kuran ve Sünnete bağlayacak ve kötü niyetlilerin kitaplarımıza sokmuş olabileceği hurafeleri ortaya çıkaracaktır. İnananların gönüllerinin Allahı anması ve Ondan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı onlardan çoğu yoldan çıkmıştır. (Hadîd 57/16)

    SONUÇ

    Son olarak şunun bilinmesini isterim ki, benim karşı çıktığım sadece Kur’ana açıkca aykırı olan sözler ve davranışlardır. Bu davranışlar hangi ad altında yapılırsa yapılsın, bunlara karşı çıkmak her müslümana farzdır. Hz. Muhammedin yolunda gitmenin gereği budur. Bir hocanın etrafında toplanıp bir grup oluşturmak, Kuran ve sünnete uygun olarak İslamı yaşamak sadece takdir edilecek bir davranıştır. Tutar da o hocaya bir takım manevi makamlar tanır, onu Allah ile kendi aranızda vesile ve vasıta kılar, insanları ona bağlanmaya çağırırsanız işte bunu kabul etmek mümkün olmaz. Her türlü aşırılıktan uzak olarak, Allahın emir ve yasaklarına uygun, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği gibi yaşamalı, dünyamızı ve ahiretimizi tehlikeye sokmamalıyız. Bu tartışmalarda Allah rızasından başka bir gaye düşünülmemiştir. İnsan olduğum için hata yapmış olabilirim. Buradaki görüşleri kabul etmeyenlerden Allah rızası için talebim şudur: Gördüğünüz hataları lütfen Kuran ve sünnet ışığında tenkid edin ve doğrunun ortaya çıkarılmasına, islam aleminin, düşülen bu bataklıktan sağ salim çıkmasına yardımcı olun. Hidayet elinde olan Rabbımızdan, bizi Kurana döndürmesini niyaz ederim. Başarı Allahtandır. Bize Kuranı gönderen Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    Allaha ve Peygambere inandık boyun eğdik derler. Sonra da bunun ardından içlerinden bir takımı yan çizer. Bunlar inanmış kimseler değillerdir. Aralarında bir karar versin diye Allaha ve elçisine çağırıldıkları zaman, içlerinden bir takımı bundan çekinirler. Ama hak kendilerinden yana olsa bu sefer ona içten bağlı olarak gelirler Bunların kalplerinde bir hastalık mı var veya şüpheye mi düştüler? Yoksa Allahın ve elçisinin kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, aslında onlar zalim kimselerdir. (Nur 24/47-50)

    Önemli Not :
    Görüşler Mahmut USTAOSMANOĞLU Mahmut Efendi ve ekibi ile yaptığımız görüşmede dile getirilmiştir..

    http://forum.tak-va.com/showthread.php?t=1885

  10. #10
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.043
    Rep Gücü
    9716


    d- Zikir

    MÜRİT- Öğrencilere Arapça, fıkıh, tefsir, hadis ve kelâm gibi ilimler de okutuluyor. Bu ilimler eskiden medreselerde daha geniş okutulurdu. Bunların ana kaynağı Kuran değil midir?

    CEVAP- Bakın, Kuranın bir adı da Zikirdir. Ayette şöyle buyurulmuştur: İşte o Zikri biz indirdik, ne olursa olsun onu koruyacak olan da biziz. (Hicr 15/9) Zikir, bir bilgiyi hafızaya yerleştirmeye imkân veren duruma denir. Bilginin hafızaya yerleştirilmesi ezberleme, yani hıfz kullanıma hazır tutulması da Zikirdir. Bir şeyin insanın içine veya diline gelmesine de zikir denir.Tevrat Zebur İncil ve elçilere verilmiş öğütlerin, emir ve yasakların ortak adı da Zikirdir. Kuran bütün elçilerin Zikirlerini içerir. Onun korunması bütün ilahi kitapların korunması demektir. Dolayısıyle Kuranı kavrayan, bütün ilahi kitapları doğru olarak kavramış olur.

    MÜRİT- Bir şeyi hafızaya yerleştirmek, kalbe ve dile getirmek Zikir ise bunu her müslüman yapıyor. Her müslüman, ezberlediği Kuranı, zaten hafızasında tutuyor ve gerektiğinde okuyor.

    CEVAP- Bir şey hafızaya ya manası kavranarak yerleştirilir, ya da kavranmadan yerleştirilir. Manası kavranmadan hafızaya yerleşen şeye ve onu ifade etmeğe zikir değil, ezberleme ve ezberden okuma denir. Zikir, bir marifeti, yani bir bilgiyi kullanıma hazır tutacak şekilde hafızaya yerleştirmek olduğundan burada bilgi öne çıkmaktadır. Bilgi, bilinen şeydir. Ezberlenen şey bilgi değildir. Kaldı ki, burada marifet kelimesi kullanılmıştır. Marifet, bir şeyi olduğu gibi kavramak anl***** gelir. Zikir kökünden gelen tezekkür, müzâkere ve elhi zikir kelimeleri de konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Tezekkür, bir şeyi hatırlamak veya başkasına hatırlatmak demektir. O sakınanlar varya, işte onlara şeytandan bir esinti gelince tezekkürde bulunurlar. Bakarsınız ki, gerçeği görmüşlerdir. (Araf 7/201) Buradaki tezekkürü Allahın âyetlerini hatırlama ve üzerinde düşünme diye anlamak gerekir. Müzakere, bir konuyu karşılıklı görüşmek anl***** gelir. Türkçemizde de kullanılır. Ehli zikir, bir bilgiyi kafasına yerleştirmiş ve kullanıma hazır vaziyette tutan kimselere, ilim adamlarına denir. Kuranda şöyle buyurulur: Senden önce elçi olarak görevlendirdiklerimiz, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkası değildir. Bilmiyorsanız ehli zikre sorun. (Enbiya 21/7) Bu ayetteki ehli zikir ehli kitap bilginleridir. Kuranın Zikir olması, yaşamak için kafaya yerleştirilen ve kendisiyle insanlara öğüt verilen bir kitap olmasından dolayıdır. Şu âyetler bu hususu ortaya koymaktadır: Onlar çirkin bir iş yaptıkları veya kendilerini kötü duruma düşürdükleri zaman hemen Allahı zikrederler yani Allahın o konudaki emrini hatırlarlar ve günahlarının bağışlanmasını isterler. (Ali İmran 3/135) Sen öğüt ver Esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onların tepesine dikilecek değilsin. (Ğaşiye 88/21-22)

    e- Medrese eğitimi

    MÜRİT- Medreselerin kapanması, tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm gibi dini bilgilerin yeteri kadar öğrenilmemesi ve Arapça öğreniminin zayıflaması bizi bu hallere düşürdü.

    CEVAP- İslâmî İlimler başlangıçta Kuranın bir tefsiri, bir açıklamasıydı. Şimdi Kurana perde oldu. Bir gün Hz. Ömer minberden şöyle seslenmişti: Ey insanlar, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin görüşü doğru idi. Çünkü Allah ona gerçeği gösteriyordu. Bizim görüşümüz ise sadece zan ve sorumluluk altına girmekten ibarettir.
    Allah ondan razı olsun, Hz. Ebû Bekr bir konuda Allahın kitabında ve Hz. Muhammedin sünnetinde bir hüküm bulamazsa kendi görüşüne göre ictihad yapar ve şöyle derdi: Bu benim görüşümdür. Doğruysa Allah’tandır, yanlışsa bendendir. Allahın beni bağışlamasını dilerim.
    Hz. Ömerin bir kâtibi Bu, Allahın ve Ömerin görüşüdür diye yazınca Ömer dedi ki, Ne kötü söyledin de ki, bu Ömerin görüşüdür. Eğer doğruysa Allah’tan, yanlışsa Ömer’dendir. Hz. Ömer bir kişiyle karşılaşmış ve ne var ne yok, diye sormuş, o da Ali ve Zeyd şöyle bir hüküm verdiler demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer Eğer ben olsaydım şu şekilde hükmederdim dedi. Adam dedi ki Senin hükmetmene ne engel var, yetki senin elindedir. Hz. Ömer dedi ki Senin meseleni eğer Allahın kitabına ya da Allahın elçisinin hükmüne dayandırsaydım bunu yapardım. Ama meseleni görüşe dayandırıyorum, görüş belirtme hakkı ortaktır. Benim görüşüm Alinin ve Zeydin görüşünü değersiz hale getirmez. Ebû Yusuf ve Hasan bin Ziyad, Ebû Hanifenin şöyle dediğini nakletmişlerdir. Bizim şu ilmimiz bir görüştür. O, gücümüze göre vardığımız en güzel görüştür. Kim bundan daha güzelini getirirse kabul ederiz. Man bin İsa el Kazzaz demiştir ki, İmam Malik’in şöyle dediğini işittim, Ben sadece bir insanım, hata yaptığım da olur, doğruyu bulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Kitap ve Sünnete uygun olanını alın, Kitap ve Sünnete uygun olmayanını da bırakın. İmam Malik sık sık şöyle söylerdi: Bizimkisi bir zandan ibarettir. Kesin bir kanaate varamayız. Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Şafiî’nin görüşü, Malikin görüşü, Ebu Hanifenin görüşü, bunların hepsi bana göre bir görüştür ve benim yanımda aynı değerdedir. Delil sadece nakiller Kitap ve Sünnetdir. Bu zatlar, âyet ve hadisleri öne çıkararak kendi görüşlerinin onlardan ayırdedilmesini sağlamışlardır. Daha sonra âyet ve hadisler ayıklanmış, kitaplarda yalnız alimlerin görüşleri kalmıştır. Sonra gelen alimler, bu görüşleri anlamayı ve sonraki nesillere aktarmayı yeterli görmüşlerdir. Bu kitaplar zamanla kutsallık kazanmış, Kitap ve Sünnetin yerini almıştır. İşte sizin hayranlıkla andığınız medreseler Kuranı anlama yerine bu kitapları anlamanın, giderek en yüce gaye haline getirildiği yerlerdir. Gerek Ashabı Kiram, gerekse müctehid imamlar, Kuranı Kerimle ilişkiyi koparacak davranışlara yol vermemişlerdir. Sahabilerden bazıları bu endişeden dolayı hadislerin yazılmasını dahi hoş karşılamamıştır. Subhi Salihin şöyle bir tespiti vardır: Hz. Ömer sünnetin yazılmasını arzulamış ve bu konuda Sahabilere danışmıştı. Onlar da sünnetin yazılmasını uygun görmüşlerdi. Hz. Ömer şüphe içinde ve istihare yaparak bir ay bekledi. Bir sabah kalktığında Yüce Allah’tan içine kararlılık gelmişti, dedi ki: Sizinle, sünnetten bildiğinizi yazmanız hususunu görüşmüştüm. Sonra düşündüm, baktım ki, sizden önceki ehli kitaptan bir kısım insanlar Allahın kitabı yanında kitaplar yazmış onlarla meşgul olmuş ve Allahın kitabını bir kenara bırakmışlardır. Vallahi ben Allahın kitabını başka bir şeyle hiçbir zaman engellemem. Böylece Hz. Ömer hadis yazmayı terketmişti.
    Hz.Ömerin korktuğu olmuş, Allahın kitabı yanında kitaplar yazılmış, Kuran ile ilişki kesilmiştir. Şimdi insanlar yalnız Kuranı değil Sünneti de bir kenara bırakmışlardır. Bu şartlar altında yasaklar kolayca çiğnenebilmiştir. Mesela faiz, Kuranı Kerimin en ağır yasaklarındandır. Kuran ve sünnet bir kenara bırakılıp fıkıh kitapları öne alınınca faize kapı açılabilmiş, vakıf müessesesi de buna alet edilmiştir. Beyulıyne veya muamelei şeriyye denen göstermelik bir alışverişin gölgesinde bugünki bankalar gibi kredi veren binlerce para vakfı kurulmuştur. İstanbul Müftülüğü Şeriyye Sicilleri Arşivinde bunların çalışmalarını gösteren binlerce örnekten biri şöyledir: Ahmed Naili, Kili Nazırı Vakfından beş yıl vadeli 2500 kuruş yani 25 altın borç almak için vakfa ait Fetâvâyı Ali Efendi adlı kitabı, bedeli beş yıl sonra ödenmek üzere 1500 kuruşa yani onbeş altına satın ve teslim alır. Böylece 25 altın borç alan Ahmed Naili Efendi 40 altın borçlanır. Kitabı da daha sonra vakfa hibe eder. Kitap ve Sünnete değil, yalnızca bir kısım fıkıh bilgininin görüşüne dayananlar, yapılan göstermelik alış verişe bakarak bunun câiz, hatta haramdan kaçınmayı sağladığı için sevap olduğunu dahi söyleyebilmişlerdir. Osmanlı döneminde İstanbulda kurulan bankalardan Emniyet Sandığındaki bir cep saati, kredi talebiyle gelen kişilerin ödeyecekleri faizi meşrulaştırmak için hergün defalarca satılıp sandığa hibe edilirdi. Böyle bir işlem faiz yasağını çiğnemenin yanında yüce İslam dininin hafife alınmasına da sebep olmuştur. Halbuki ıyne denen bu göstermelik alışverişle ilgili olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Iyne alışverişi yapar, öküzlerin kuyruğuna sarılır, tarımla yetinir, cihadı terkederseniz tekrar dininize dönünceye kadar Allah sizi zillet altında bulundurur. Eğer Kuranı Kerime bakılsaydı, cumartesi yasağını çiğneyen Yahudilerin yaptığı ile faizi meşrulaştırmak için yapılan göstermelik alışveriş arasında kolayca bağ kurulabilirdi.Başvurduğumuz kitaplar yüzlerce kişi tarafından çoğaltılarak bize ulaştırıldığından bu kitaplara sonradan bazı görüşler, kasıtlı olarak sokulmuş olabilir. Mesela faize kılıf uydurma ile ilgili bilgileri ilk defa Fetvâyı Kadîhan vermektedir. Ben bu bilgilerin o kitaba kasıtlı olarak sonradan eklendiği endişesini taşıyorum. Fetâvâyı Kadîhân bu görüşün Ebu Yusuf’a ait olduğunu yazıyor. Halbu ki, Ebu Yusuf (öl. l83 h.) ile Kadihân (öl. 592 h) arasında 400 seneden fazla bir süre vardır. Bu süre zarfında yazılmış olup elimizde bulunan kaynaklarda bu hususun Hanefî mezhebinde caiz görülmediği ifade edildiğine göre büyük bir ihtimalle Kadîhan da aynı şeyi yazmış ama kötü niyetli biri, kitaba bu ilaveleri yapmış olabilir. Ayrıca bir kimse ne kadar bilgili ve faziletli olursa olsun hata edebilir. Öyleyse yapılacak tek şey, Kurana göre sorumlu olacağımız düşüncesini zihinlere tekrar kazımak ve hayatımızı Kurana göre, baştan aşağı gözden geçirmektir. Yoksa ahirette şöyle bir durumla karşılaşabiliriz: O gün yanlış davranışlara batmış kişi iki elini ısırır da der ki Ah keşke ben de o elçi ile birlikte bir yol tutmuş olsaydım. Ah yazık oldu bana, keşke falancayı dost edinmeseydim. Gerçekten de beni Kurandan saptırmış. Hem de o bana kadar gelmişken. İşte şeytan insanı böyle yüzüstü bırakır. Elçi diyecektir ki, Ya Rabbi, doğrusu benim kavmim bu Kuranı kendilerinden uzak tuttular. (Furkân 25/27,28,29,30)

    MÜRİT- Bunca şeyden sonra ne yapılmasını önerirsiniz.

    CEVAP- Yapılacak şey basit bir metod değişikliğidir. Her hangi bir konunun hükmünü araştırırken, fıkıhta belirtildiği gibi önce Kurana, sonra sünnete, sonra icmaa başvurmalı, bunlardan sonra müctehidlerin görüşlerini okumalıdır. Halka dinlerini anlatırken de bu sıra gözetilmelidir. Mesela orucu bozan şeyler okunmak isteniyorsa önce ilgili âyet kavranmalı, sonra hadislere ve icmaa bakmalıdır. Müctehidlerin görüşlerini bunların ışığında okumak gerekir. İşte bu davranış bizi Kuran ve Sünnete bağlayacak ve kötü niyetlilerin kitaplarımıza sokmuş olabileceği hurafeleri ortaya çıkaracaktır. İnananların gönüllerinin Allahı anması ve Ondan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı onlardan çoğu yoldan çıkmıştır. (Hadîd 57/16)

    SONUÇ

    Son olarak şunun bilinmesini isterim ki, benim karşı çıktığım sadece Kur’ana açıkca aykırı olan sözler ve davranışlardır. Bu davranışlar hangi ad altında yapılırsa yapılsın, bunlara karşı çıkmak her müslümana farzdır. Hz. Muhammedin yolunda gitmenin gereği budur. Bir hocanın etrafında toplanıp bir grup oluşturmak, Kuran ve sünnete uygun olarak İslamı yaşamak sadece takdir edilecek bir davranıştır. Tutar da o hocaya bir takım manevi makamlar tanır, onu Allah ile kendi aranızda vesile ve vasıta kılar, insanları ona bağlanmaya çağırırsanız işte bunu kabul etmek mümkün olmaz. Her türlü aşırılıktan uzak olarak, Allahın emir ve yasaklarına uygun, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği gibi yaşamalı, dünyamızı ve ahiretimizi tehlikeye sokmamalıyız. Bu tartışmalarda Allah rızasından başka bir gaye düşünülmemiştir. İnsan olduğum için hata yapmış olabilirim. Buradaki görüşleri kabul etmeyenlerden Allah rızası için talebim şudur: Gördüğünüz hataları lütfen Kuran ve sünnet ışığında tenkid edin ve doğrunun ortaya çıkarılmasına, islam aleminin, düşülen bu bataklıktan sağ salim çıkmasına yardımcı olun. Hidayet elinde olan Rabbımızdan, bizi Kurana döndürmesini niyaz ederim. Başarı Allahtandır. Bize Kuranı gönderen Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    Allaha ve Peygambere inandık boyun eğdik derler. Sonra da bunun ardından içlerinden bir takımı yan çizer. Bunlar inanmış kimseler değillerdir. Aralarında bir karar versin diye Allaha ve elçisine çağırıldıkları zaman, içlerinden bir takımı bundan çekinirler. Ama hak kendilerinden yana olsa bu sefer ona içten bağlı olarak gelirler Bunların kalplerinde bir hastalık mı var veya şüpheye mi düştüler? Yoksa Allahın ve elçisinin kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, aslında onlar zalim kimselerdir. (Nur 24/47-50)

    Önemli Not :
    Görüşler Mahmut USTAOSMANOĞLU Mahmut Efendi ve ekibi ile yaptığımız görüşmede dile getirilmiştir..

    http://forum.tak-va.com/showthread.php?t=1885

1. Sayfa, Toplam 4 123 ... SonSon

Benzer Konular

  1. Kutsi hadis gerçekleri.
    halukgta Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 13-06-2011, 05:20 PM
  2. Hayatın Gerçekleri!
    KİRMİZİELMA.05 Tarafından Ask ve Sevgi Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 07-12-2009, 04:53 PM
  3. Erkeklerin gizli gerçekleri
    YukseLL Tarafından Kadınlar Kulübü Foruma
    Yorum: 9
    Son mesaj: 26-01-2009, 12:42 AM
  4. Erkek Gercekleri
    SMN Tarafından Kadın Erkek İlişkileri Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 24-08-2008, 03:10 AM
  5. Bir mevsimin acı gerçekleri
    BOBMARLEY Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 08-07-2008, 06:19 PM
Yandex.Metrica