“OKU”


Rabia Christine Brodbeck ile Hidayet Yolculuğu Üzerine...

“Kendi İç Hazineni Keşfet”


Aslında sizinle kitabınız, tasavvufi mevzular ve sizin gözünüzden Türkiye gibi konularda konuşmak istiyorduk ama Türkiye'de insanlar, röportaj yapılan insanın hayat hikayesini merak ederler. İsterseniz, hayat hikayenizden, nasıl bir çevrede yetişip, hangi vesileyle müslüman olduğunuzdan başlayalım...

– Ben tepeden tırnağa sanatçı olarak yetişmiş bir insanım. Hayatımın özeti budur. Bu şekilde büyüdüm. Avrupa'da anne-babalar çocuklarının geleceklerini yönlendirmezler. Çocuğun karakteri nasılsa, gelişimi de o yönde olur. Türkiye'deki gibi evlatlarının herşeyiyle ilgilenmez aileler. Benim ailem de beni böyle bir rahatlık içinde büyüttü. Yaşadığım ortamda çok ünlü, çok zengin, çok farklı insanlar yoktu. Sıradan insanların yaşadığı, manevi bir çölde büyüdüm ben.

Çocukluğumdan beri balerin olmayı çok istiyordum. İlk önce meslek olarak sekreterlik yaptım . Yazıları daktilo ederken bile aklım baledeydi.

Londra'ya ve Paris'e bale eğitimi için gittim. Londra'da önüme bambaşka bir dünya açıldı. Orada dansı keşfettim ve baleden birdenbire soğudum. Çünkü balede fazla açılım yapma ve farklı hareketleri deneme şansınız pek yok. Bu yönüyle bale çok durgun bir sanat. Ama dans öyle değil. Dansta kendimi daha rahat ifade edebileceğimi, içimdeki arayışları daha güzel tatmin edebileceğimi düşündüm ve dansa başladım. Dansın farklı çeşitleri, farklı kareografiler derken, kendimi tamamen dansa verdim. Ama insanların çalışma şartlarını ve ortamlarını benimsemediğim için hep kendi kendime yetmek zorunda kaldım. Uzun çalışmalarımın sonunda, dansta kendi ekolümü geliştirdim. Daha özgün, daha insanlarla iç içe, tamamen sofistike bir dans biçimi oluşturdum. Avrupa'nın Amerika'nın meşhur konser salonlarında gösterilere çıktım. Bu süre zarfında durmadan İsviçre, Londra, Paris arasında gidip geldim.

– New York'a ne zaman geldiniz?

– 30 yaşında geldim. Orada da benim için yeni bir hayat başladı. New York Down Town 'da başladım dans kariyerime. Down Town, New York sanat dünyasının kalbinin attığı yerdir. Orada birçok farklı sanat dallarından sanatçılar ortak çalışmalar yapıyorlardı. Ben de bu ortak çalışmalarda bulundum.

– Müslaman olma süreciniz...

– Birgün, Holywood taki çok yakın birkaç arkadaşım, hergün geçtikleri kalabalık bir caddeden geçerlerken, farklı bir bina görüyorlar. Ne dükkan, ne ev, ne başka bir şey. Hergün geçtikleri bir cadde, ama o gün farkediyorlar burayı. Açık kapıdan içeri giriyorlar. İçeride sadece halılar ve ayakkabılıklar var. Merak ediyorlar. Oranın görevlisi onları hemen selamlıyor, içeri davet ediyor. Bir Türk mescidi imiş meğer orası. Sonradan öğrendik, adı da “Sufi Tasavvuf Merkezi” imiş. Arkadaşlarımın çok hoşuna gitmiş ortam. Beni de davet ettiler. Aylardan Ramazan idi. Zaten herşeyi beraber yaptığımız için 'tamam, gidelim' dedim. Onlar da benim gibi arayış içindelerdi ve Holywood film endüstrisinin içinde bulunduğu olumsuz ortamı kabul etmiyorlardı. Onun için zaten çok güzel bir dostluğumuz vardı, paylaştık herşeyi. Beraberce o mescide gittik. Kaçıncı gidişimdi bilmiyorum, bir akşam büyük bir tecrübe oldu. Sanki aşk ateşi bana vurdu.

– Zikir sırasında mı oldu bu?

– Kur'an'dan çok çok etkilendim. Zikir sırasında okunan kasidelerden çok etkilendim. O mescitte bir adam sohbet etti o akşam. Ben hayatım boyunca söylediklerini yaşayan bir insan aradım hep. Söyledikleriyle çelişmeyen. O akşam sohbette konuşan kişi işte tam da aradığım kişi idi. Batı'da kiliselerde de din adamları konuşmalar yapıyorlar. Ama onların sözleri çok inandırıcı gelmiyor insana. Bu adam çok dolu, manevi yönden çok zengin bir adamdı. O bana büyük bir mesaj verdi o akşam. “Aradığım şeyi buldum işte” dedim kendi kendime. Hemen kararımı verdim ve “Benim yerim burası” dedim.

Allah şu anki durumumu benim içime ilham etti. Şimdi yazmakta olduğum kitabımda da ifade ettiğim gibi, hayatım boyunca iki türlü insan gördüm : Birincisi tabii bir şekilde yetişen, evlenen, çoluk-çocuğa karışan yaşayıp giden insanlar. Bunlar insanların çoğunu oluşturuyor. Bir de herşeyi farklı algılayan, sorgulayan, mutsuzluk ve arayış içinde yaşayan, sorular soran, toplumla uyumsuzluk içinde olan insanlar. Bunların sayısı çok çok azdır ve ben bu kısma dahil olduğumu düşünüyorum. Ben de çok mutsuzluklar, boşluklar yaşadım. Ulaştığım herşeyden sonra “Hayat bu kadar mı? Bu mu herşey?” şeklinde sorular sordum. Müthiş bir yetersizlik ve kuruluk hissettim. “Başka bir şey olmalı!” dedim. Sonra İsviçre'den ayrılıp Londra, Paris gibi büyük şehirlere gitmeyi düşündüm. Belki de aradığım şeyi orada bulabilirim ümidiyle. Bir şey çekti beni. Arayış içinde olduğum için, Allah bana doğru yolu gösterdi.

– Bu soru belki size çok soruldu ama, bu safhadan sonra, müslüman oluncaya kadar neler yaşadınız?

– Zaten ben hemen müslüman olmadım. Müslüman olmadan önce, uzun zaman namaz kıldım. Zikirlere katıldım. Amel etmeye başladım. İbadetin zevkini tattım. Benim asıl dönüşüm işte bu ibadetler sayesinde oldu. Ruhum gıdalanmaya başladı. İşte din bu! Batı'da da ibadet yapmayan, sadece işin felsefesine önem veren çok sufi topluluk var. Ama anlayamıyorlar işin gerçek kısmını. Çünkü amelleri yok! Şeriatsız tarikat olmaz!. Bu toplulukta da herkes tabii davrandığı için, ben onlara çok ısındım. Baktım ki onlar şeriatın emirlerini coşku içinde yapıyorlar, namaza kalkarken, sanki bir sevgiliyle buluşmaya gidercesine heyecanla kalkıyorlar.Bir namaz bitince, öbürünü hasretle bekliyorlardı; çok etkilendim onların bu içtenliğinden.

Bu noktada Allah Kendisini bana bildirdi. Kulunun O'nun kutsal ağına yakalanması için doğru zamanı yalnızca O bilir. En çok sevdiğim yazarlardan İngiltere'de yaşayan İslam'la şereflenenlerden Martin Lings'in bir eserini okuyordum; "...ve ruhun balıkları ilahi ağa güvenmeyi terk etmeksizin yüzerler" şeklindeki Frithjof Schuon'un cümlelerini okuduğum zaman o anın Vahidü'l Ehad tarafından sahte algılamalardan uyanmak, İlahi huzurla karşılaşmak için seçildiğim an olduğunu hissettim. Cenab-ı Hak beni tıpkı bir kedinin yavrusunu taşıdığı gibi boynumdan tutup bu noktaya getirdi. Allah beni anlamsız hayattan çıkarıp ilahi nimetlerin tam kalbine bıraktı. Ne büyük cömertlik ve şefkat. Beni milyonlarca ruhun arasından seçti ve doğru yola O'nun Cemal ve Aşk yoluna koydu.

– 1986'da mı oldu bu ilk tecrübeler?

– Evet, 1986'da. Müslüman olmadan önceki bu tecrübelerimle İslam'a iyice ısındım.

Batı'da en çok okunan ve sevilen kitap niçin Mevlana'nın kitabı? Çünkü hayatın ta kendisi! Örnekleri çok güncel. İnsanı hemen kuşatıyor. Biz Batı insanı olarak önce böyle örnekleri görüyoruz, sonra şeriata dönüyoruz. Şeriatsız olmaz ama, Batı insanı önce tarikat yoluyla giriyor. Çünkü gözlem yapmak, izlemek, görmek, içinde bulunmak istiyor. Ben kendi yaşadığıma ihtida demiyorum. Böyle bir şey yok. Ben derin bir uykudaydım, uyandım sadece. Biz hepimiz müslüman olarak doğduk. Bunu yaşayanlar var, yaşamayanlar var. Hıristiyanlar ve Yahudiler de öyle. Ben de zaten arıyordum, buldum! Din değiştirmedim, yalnızca içimdeki gizli hazineleri keşfettim. İnancımı değiştirmedim, yalnızca saptırılmış, anlamsız bir yaşamdan ebedî zenginliğe geldim. Batı"dan Doğu"ya seyahat etmedim, bilinçsizliğimden çıkıp kendi varlığımın hakikatiyle yüzleştim. İslam'ın kapısından yavaş yavaş içeri girdim.

Sonra İstanbul'a gelmeye karar verdim. Çünkü bu işin kaynağı İstanbul'da idi. “Ben bu işi kaynağından öğreneceğim” dedim. İstanbul'a gelir gelmez müslüman oldum! İnsanlar sonradan müslüman olanlara hayret ediyorlar. “Nasıl olur da hayatını değiştirirsin?” diyorlar. Hele benim kalkıp da İstanbul'a yerleşmemi hiç anlayamıyorlar. Hani Batı'da hayat konforlu ve rahat ya.. Ama ben asıl şimdi özgür ve mutluyum. Ordayken kendimi sıkıntılar içinde hissediyordum. Anlamsız, hedefsiz, kör yaşadım! Gerçek özgürlüğü şimdi buldum. Onun için İstanbul'da kalmaya devam ettim.

– Başörtüsü takmaya ne zaman başladınız?

– New York'ta iken Sufi Tasavvuf Merkezi'nde başımızı örtüyorduk tabii. Zikirler ve namaz sırasında. Ama örtünmedim hemen.

– İstanbul'da mı örtündünüz?

– Evet. Türkiye'de büyük bir olay başörtüsü.

– Siz kendiniz nasıl çözdünüz başörtüsü problemini? Nasıl ikna ettiniz kendinizi örtünmeye? Kabullenmeniz kolay oldu mu?

– Türkiye müslümanları başörtüsünü çok büyütüyor gözlerinde. Bütün konuşmalarımda bana hep aynı soru soruluyor: “Nasıl başörtüsü takabiliyorsun?” Benim başörtüsüyle hiçbir problemim olmadı .

Ama çok önemli bir şey var: Başörtüsü takıyor/takmıyor gibi sınıflandırmalar yapmayalım. Bunun yerine insanlara “Neden başörtüsü takmak lazım?” sorusunun cevabını anlatalım. Sohbet edelim. İlgilenelim. Dışarıdan bakılınca, bu bir bez parçası! “Başörtüsü takıyorum, çünkü Kur'an emrediyor!” gibi bir açıklama, bugünün insanlarını tatmin etmiyor. Bu cevap değil ki! Sanki Kur'an'ın her dediğini aynı şekilde yapıyormuşuz gibi, iş başörtüsüne gelince “Kur'an emrediyor!” diyoruz, başka birşey demiyoruz. Ben artık kızmaya başlıyorum böyle çelişkili açıklamalara. Başörtüsü, başka her türlü emir ve yasağı örten bir örtü haline gelmiş ne yazık ki! “İyi mü'min başörtüsü takar / Kötü mü'min başörtüsü takmaz!” veya “Dini yaşıyor, çünkü başörtüsü takıyor / Dini yaşamıyor, çünkü başörtüsü takmıyor!” şeklinde kesin ve keskin ayrımları kesinlikle doğru bulmuyorum. Benim, müslüman olduğu halde kendilerini gizleyen, oruçlarını, namazlarını gizlice eda eden, dışarıdan bakanların Hıristiyan zannedeceği birçok Batılı dostum var. Bugün ne yazık ki, çok şekilci hale geldik.

Bakın ben başörtüsü takıyorum, neden? Ben başımı örtüyorum, çünkü benim en değerli varlığım, aklım, dilim, gözüm-kulağım, hepsi başımda. Onları örtüyorum, koruyorum, saklıyorum ben. Bunları koruma konusunda, erkekle kadın arasında fark yoktur! Ben başımı Allah'a saygımdan dolayı örtüyorum. Ben başımı örtüyorum, çünkü kutsal bir varlığım ben! Allah'ın kendi ruhundan üflediği ruhunu taşıyorum. Başörtüsü aynı zamanda bir tevazu simgesidir de. Peygamber Efendimizin de başında örtüsü, sarığı vardı. O çok mütevazı idi. Bizim en büyük amacımız mütevazı olmak, kul olmak. Asıl evliyalık hayatın içinde yer alarak olur. Sen iyi bir adam ol, iyi bir koca ol, iyi bir eş ol.. Biz hayatın içinde yer alarak olgunlaşıyoruz. Manevi olgunlaşma için hayatın içinde kalmak ve yaşayarak mücadele etmek lazım.

– 13 yıldır Türkiye'de yaşıyorsunuz burayı nasıl buldunuz ve memnun musunuz?

– Türk insanı özellikle taksi şoförleri bana nereden geldiğimi sorduklarında aldıkları cevap karşısında şaşkına dönüyorlar. Çünkü ben İsviçre'den onların gözüyle cennet gibi bir ülkeden gelmiştim. Böylesine ekonomik ve siyasal bakımdan güçlükler içinde olan bir ülkede nasıl yaşayabilirdim. Ama Türkiye benim için bir cennet oldu. İsviçrede asla bulamayacağımı Türkiye'de bulabilirdim ve Türkiye'de bulamayacağımı İsviçre'de bulabilirdim. Manevi yaşamımı sessizce kurabilmek için eski maddi temelimi kullandım.Yalnız İstanbulla ilgili şunu söylemek istiyorum;Eğer kişi bütün yaşamsal sorunların yoğunlaştığı bu şehirde başarılı olmuşsa heryerde başarılı olabilir.

Batı'da okuyorlar ama maneviyat yok. Doğu'da ise ibadet ediyorlar, okuma yok.

Türkiye'deki insanlar yanlışlarını görüyor, söyleyince anlıyor. Ama düzeltmek için harekete geçme konusunda çok tembeller. “Evet, bu yanlış” diyorlar, bir de gülüyorlar, ama o yanlışı ortadan kaldırmak için birşey yapmıyorlar. Türk insanının en büyük problemi kendine güvensizlik duymak ve bir işte sebat edememek. Herşey çok kısa süreli oluyor. Mesela bir güzelliği yapmaya başlıyorlar, arkası gelmiyor.

Türk insanı değişmek istemiyor ama Batı insanı değişmek istiyor. Batı'da ben de, arkadaşlarım da durmadan değişmek, gelişmek, farklı şeyler öğrenmek ve yaşamak istiyorduk. Batılı insan iş değiştirir, yer değiştirir, gezer, öğrenir. Batı'da bugün müthiş bir huzursuzluk var. Batılılar da bunu ortadan kaldırmak için her yola başvuruyorlar. Niyetleri ve amaçları manevi değil belki ama, yine de o 'motor' çalışıyor; hiç durmuyorlar. O motor buradaki insanlarda ya çok yavaş çalışıyor, ya da tamamen durmuş vaziyette.

Batı'daki birçok insan materyalizm ve kapitalizm altında ezilmektedir. Bizler huzursuzluk hissetmeye başladık ve yalnızca Doğu 'da bulunabilen bazı manevi hakikatleri aramaya koyulduk. Elbette bu yalnızca küçük bir harekettir ve hala Batılıların yalnızca küçük bir yüzdesi Doğuya açılıyor.

Şimdi üzülerek Doğu 'nun da Batılılaştığını keşfediyorum.

Modern yaşam idealleri doğu ülkelerinin halklarına nüfuz etti ve birçoğunu tüketici haline getirdi. Bu bazen benim için çok üzüntü verici. Materyalist bir dünyadan kaçmıştım şimdi ise onların da Batı 'nın en son teknolojik yeniliklerinin tüketicileri haline gelmelerini izlemek zorunda kalıyorum. Bu insanlar yeni arabalar, en son model cep telefonları, bilgisayarlar, televizyonlar ve benzerlerine sahip olmaktan aşırı derecede mutlu oluyorlar. Ne hazin bir trajedidir ki Allah'ın onları boğduğu nimetlerin farkında değiller. Bu güzelliği ve zenginliği takdir etmekten acizler. Bu gerçek dünyanın her yerinde aynıdır.

– Bunun birkaç sebebi var: Maddi kaygılar yani geçim sıkıntısı, tefekkür eksikliği, bir de herşeyi devletten beklemek...

– Ama devlet dini konularda adım atmıyor ki. Üstelik engellemeler var. Doğu milletlerinde herşey 'otorite'den bekleniyor. Bir teslimiyet var. Bu teslimiyet de tembelliği getiriyor. Ailede başlıyor bu. Evlilikte devam ediyor. İnsanlar, iradelerini başkalarına teslim etmiş bir şekilde yaşıyorlar.

– Kitabınızda diyorsunuz ki: “Aşk ve ilim birleştiğinde din bir bayrama dönüşür. Allah'ı bilmek en büyük bayramdır. Bu nedenle din saf coşkudur”. Bu coşkudan neyi kastediyor sunuz?

– Tabii bu sorunuzu cevaplayabilmek için, biraz önce söylediğim bir şeye atıfta bulunmam gerekir. New York'tayken tanıştığım ilk müslümanların aşklarından bahsetmiştim. İşte o aşkı yakalamak, İslâm’ı aşk ile yaşamak lazım.

Biz bugün ne yazık ki bu özü kaybettik. Bugün İslam da, Allah da zorla ve baskıyla öğretilmeye çalışılıyor birçok yerde. Bu çok yanlış. Herşey güzellikle olmalı. Cemal ile olmalı. İnsan cemal ile yaşayıp, cemal ile görmeye başlayınca, işte o coşku meydana geliyor. Ben bu coşkuyu yaşadım. Çünkü İslam'ı güzellikle ve amel ederek öğrendim. Tabii bu coşkunun en önemli unsuru ilimdir. İslam'ın ilk emri de 'oku!'dur zaten. Neden oku denmiştir de, dinle, bak, söyle denmemiştir? Sonra okumak ne demek? Kitap okumak mı? Hayır. Peygamber Efendimize verilen oku emrinin anlamı “kendi iç hazineni keşfet, sonra dış dünyaya bak!” demektir. Oku! Kendinde zaten bulunan o potansiyele bak. Onu açığa çıkar. Onun ışığında dış dünyayı ve varlıkları hikmetle, Yaratan Rabbinin adıyla tefekkür et! Oku emrinin anlamı budur. Peygamber Efendimiz, ne bulduysa kendi içinde buldu. Demin ben ihtida etmedim, uykudan uyandım demem de bu sebeple idi. Ben, bende zaten var olan iç hazinemi keşfettim. Biz de okuyacağız. Biz de bulacağız kendi hazinemizi. İlimle aşkı, amelle imanı birleştirmek lazım. Bunu yaptığımızda, Allah bizim gönlümüze ilahi nurları ilham etmeye başlayacaktır.

– Sonra hayret makamı mı başlayacak?

– Evet, evet... Sonra da hayret makamı başlayacak. İslam bir 'hayret dini'dir zaten. Kainatın Sultanı'nın "Rabbim hayretimi artır" sözünü duyunca kitabımı yazmaya başladım. Bu harika yakarışın tatlılığına aşık oldum.Bu dünyada gelmiş geçmiş en büyük insan Rabbinden ona olan hayretini, hayranlığını artırmasını istiyor.

– Yine kitabınızda geçen şöyle bir cümle var: “Siz kendi güneşinizi perdeleyen bir bulutsunuz” Burada kastedilen nedir?

– İnsanın önündeki en büyük engel yine kendisidir. Manevi yolda ilerlemenin en büyük engeli, insanın kendi varlığıdır. Ama öte yandan, bu varlık olmadan da ilerleme olmaz. Allah manevi ilerlemede bu varlığı vesile kılmıştır. Bedeni varlığımız hem araçtır bizim için, hem de en büyük engeldir. İşte sufi hayat, bu paradoksu çözmemiz için bize yardım eder. Hayatımızdaki mücadelenin temel esprisi de budur.

– Son bir şey sormak istiyorum. Kitabınızda da kullanmışsınız, şöyle bir hadis var: “Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür, fakir olarak dirilt”. Kitabınızın ismi de “Fakr'a Övgü”. Öte yandan baktığınız zaman, İslam dünyası fakir olduğu için bugün perişan durumda. Zengin ve güçlü devletlerin işgaline uğruyor, kendini savunamıyor. Acaba bu iki olguyu nasıl telif etmeliyiz?

– Son derece güzel bir soru sordunuz. Şeriatı nasıl anlamıyorsak, fakrı nasıl yaşamamız gerektiğini de anlamıyoruz biz. Çünkü Allah'ın emrettiği gibi yaşamıyoruz. Yaşasak anlayacağız. Peygamberimiz'in kasdettiği fakr, dünyanın kalbe sokulmamasıdır. Fakr, dünyanın geçici olduğunu bilmek ve dünyaya umut bağlamamaktır. Peygamber Efendimiz, kendini Allah'la doldurdu, dünyadan tamamen uzaklaştırdı kalbini. Fakr halini yaşayanın kalbi, Allah'ın nurunun yansıyacağı tertemiz bir ayna haline gelir. İslam dünyasının şimdiki halinde bizim için çok büyük bir mesaj vardır. Fakr'ın en büyük göstergesi, kendimiz için değil, başkaları için yaşamaktır. İslam dünyası, bugün 'fakr' eksikliği çekmektedir. Fakrı gerçekten anlasaydık, birbirimize yardım eder, kardeşlerimize ellerimizi uzatırdık. İslam dünyasının bugünkü durumu, fakirlikten değil, aksine 'fakr' eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Dini güzel yaşamadığımız için, aslında bir nimet olan fakirlik, büyük bir dert haline geliyor. Allah bizi asla zayıf olarak yaratmadı. Bize çok büyük kuvvetler verdi. Yeter ki kullanmasını bilelim.

– Efendim size de, bize de İslami yaşantımız noktasında hayırlı muvaffakiyetler temenni ediyor, teşekkürler ediyoruz.

Rabia Kılıç
Altınoluk dergisi 2005 -