2. Sayfa, Toplam 7 BirinciBirinci 1234 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 20 Toplam: 66

Mevlana'dan

islam (Müslümanlık) Kategorisi Tasavvuf Forumunda Mevlana'dan Konusununun içerigi kısaca ->> Bahar Sevgili tutmuş yularımdan beni, develer gibi habire çeker. Esrik devesini böyle nereye götürür, böyle hangi katara? Hem canımı çiğnedi ...

  1. #11
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555


    Bahar

    Sevgili tutmuş yularımdan beni,
    develer gibi habire çeker.
    Esrik devesini böyle nereye götürür,
    böyle hangi katara?

    Hem canımı çiğnedi benim o,
    hem bedenimi çiğnedi.
    Gönlümü bağladı benim o,
    kırdı şişemi.

    Ne iş yaptırmaya götürür, bilmem,
    nereye götürür beni.

    Sevgili takar beni oltasına,
    atar karaya balık gibi.
    Sevgili kurar gönlüme bir tuzak,
    avcıdan yana çeker sürür beni.

    Bakarım tabiat başlar büyük işine:
    Bulutlar gelir uzaktan
    katar katar, küme küme.
    Bulutlar sular ovaları.
    Bulutlar yürür dağlara doğru.
    Uyanır açar gözlerini yeryüzü.
    Gökler çalar davulunu.
    Dalların gönlüne çeker gülün özü
    en güzel kokusunu baharın.
    Tohumun gönlü başlar vermeye tohum.
    Ağaç durmadan söyler, döker içini.


    Mevlana Celaleddin Rumi

  2. #12
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555
    Dünya sevgisi



    Hazret-i Mevlânâ’ya

    bir gün,

    Selçuklu pâdişâhı Sultân Rükneddîn,

    bir kese (Altın) hediye gönderdi.



    Ama

    büyük Velî

    kabul etmedi ve;

    Onları şu çamurun içine at!

    buyurdu.



    Adamcağız;

    Başüstüne efendim!

    dedi ve



    saçtı (Altınları) o çamura.



    Bunu duyan koştu.



    Bir (Altın) bulmak için

    battılar çamurlara



    Hazret-i Mevlânâ,

    Yüzünü döndürdü talebesine:



    Gördünüz mü çocuklar?



    Evet hocam, gördük.



    İşte (Dünyâ sevgisi) de böyledir.

    Girdiği kalbi (berbat) eder.



    Gençler sordu:

    Yâni dünyâya çalışmayacak mıyız

    efendim?



    Hayır, öyle değil çocuklar



    Ya nasıl hocam?



    Bilâkis

    müslüman (Çalışkan) olur.

    Tembellik yoktur dînimizde.



    Öyleyse hocam?



    Dünyaya çalışacağız.

    Ama sevgisi olmayacak

    kalbimizde,

    buyurdu.



    Ve ekledi:



    Paranın yeri

    (Cep)tir, (Cüzdan)dır.



    Ama

    kalbe girerse

    (o zaman felâket)

    olur.


    Mevlana

  3. #13
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555
    Mevlâna Şems İle Başbaşa


    Mevlâna daha ilk gün:
    — Ey Şemseddin Tebrizî, ey mânâ âleminin incisi, gerçi evim sana lâyık değil ama, sadık bir bendenim şimdi. Kulun nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev senin; çocuklarım, oğulların ve kızlarındır, demiş, hizmetine koşmuştu.
    Şems, Mevlâna'yı bir kere daha denemek istiyordu. Bir zamanlar Evhadüddin-i Kirmâni'ye yaptığı gibi Mevlâna'ya da şarap getirmesini söylemiş, Mevlâna herkesin hayret ve dehşet nazarları arasında Şems'in bu arzusuna boyun eğmiş. O zaman Şems:
    — Biz seni tecrübe ettik, sen bizim tahminimizin de üstünde bir ermişsin. Meğer sen hiçbir ferdin taşıyamayacağı yükü. kılın titremeden omuzlayabilecek kâmil insanmışsın. Şende bu kudret ve tahammül varken, sana bu dünyada kimse denk olamaz.
    diyerek şarabı döktürmüş, Mevlâna'ya sarılmıştı. Mevlâna ise birkaç günlük bir sohbetten sonra. Şems'in eşi bulunmaz bir mürşid olduğuna kanaat getirmiş, onda mutlak kemâlin varlığını, cemâlinde Allah nurlarını görmüştü.
    Mevlâna'nın ev olarak kullandığı küçücük medresesi sırlanmış, aşk ve mânâ ile dolmuştu.
    O güne dek, talebelerine ders veren bir müderris, camilerde vaazlariyle sevilen bir hatip, fetvalariyle şer'i müşkülleri halleden bir halk müftüsü olan Mevlâna Celâleddin, şimdi herkesten, herşeyden uzak, Şems'in sohbetiyle donanan aşk sofrasına bağdaş kurmuş, kana kana içiyordu.
    — Doğu olsam, batı olsam, göklere çıksam, senden bir nişane bulmadıkça, dirilikten bir nişane bile yok bana. Ülkenin zahidiydim, minbere sahiptim, kürsüm vardı. Şimdi ise gönül kazası, sana karşı ellerini çırpan bir âşık haline getirdi beni!..
    diyordu.
    Şems, önce Mevlâna'yı mütalâadan, kitaplarından sıyırmıştı. Derler ki, bir gün medresedeki havuzun başına oturmuş, Mevlâna'nın kitaplarını birer birer suya atmaya başlamıştı. Bu sırada Mevlâna içeri girivermişti. Baktı ki. yıllarca göz nuru döktüğü kitapları birer birer havuza atılmış, havuz mürekkep deryası haline gelmişti. Bu kitapların arasında Belh'ten göçtükleri sırada. Nişapur'da Feriddün-i Attar'ın hediye ettiği "Esrarnâme" adlı eseri de vardı. Şöyle ki: Sulan'ül Ulema Bahaedin Veled, beraberinde henüz çocuk yaşında olan oğlu Mevlâna Celâleddin ve ailesi olduğu halde, Belh'ten göçerlerken Nişapur'da konaklamışlar,burada devrin büyük mutasavvıflarından Feridüddin-i Attar'la görüşmüşlerdi. Feriddüddin-i Attar. küçük Mevlâna'nın zekâ ve bilgisine hayran olmuş. "Esrarnâme" adlı eserinden bir nüsha hediye etmişti. Mevlâna. bu eseri defalarca okumuştu. Şems'in onu da havuzdaki suya atmasına gönlü razı olmadı. Şems bunu hisseder hissetmez, elini havuza daldırmış:
    — Al istediğin kitap bu kitap değil mi? diye Mevlâna'ya uzatmıştı.
    Hayret. Esrarnâme tozuyla duruyordu. Sanki bir havuz dolusu su içinden değil de, kütüphane rafından alınmıştı. Şems:
    — Aşk ilmi medresede öğrenilmez, diyor, Mevlâna'yı okumaktan menediyordu. Hattâ babası Baha Veled'in "Maârifini bile okumasına müsaade etmiyordu.
    Hele Mevlâna'nın çok sevdiği Mütenebbi Divânı'na kızıyordu.
    — Mütenebbî de kim oluyor? O, senin atına seyislik bile edemez! diyordu.
    Mevlâna. Şems ne derse onu yapıyor, her hareketinde Şemse uyuyordu. Oğlu Sultan Veled, onun bu halini şöyle tarif eder:
    — "Ansızın Şemseddin çıkageldi. O'na ulaştı. Mevlâna'nın gölgesi O'nun ışığında yok oldu. Aşk âleminin ötesinden defsiz, sessiz bir sedadır erişti. Şems ona, maşuk halinden bahsetti. Mevlâna bilgisiyle nihayete ulaşmıştı. Şimdi ise yeni baştan başladı. Evvelce Mevlâna'ya uyulurdu. Bu sefer O, Şems'e uydu. Şems maşuk erenlerindendi."
    O'nu da o âlemde mâşukluk cihanına davet etmiş, bu cihanda her ikisi de yanıp kavrulmuştu. Onsuz huzur bulamayan, neşesi kaçan Mevlâna, can gözüyle âlemi görmeye başlamış, aylarca başbaşa sohbet etmişlerdi.
    Şems, Mevlâna'ya "semâ"nın zevkini tattırmış, O'nu bu yolda irşada başlamıştı. Semâ varlıktan sıyrılıp kendinden geçerek, mutlak fânilik içinde beka zevki almaktı. Semâ, âşığın gıdasıydı. Zira semâda sevgiliye kavuşmanın tatlı hayâli vardı. Bu vuslatın zevkini alan âşık. artık zaman ve mekân kayıtlarından kurtulmaktadır. Mesnevi'de "zamandan, zaman kaybından kurtuldun mu, keyfiyet kalmaz. Keyfiyetsiz Allah'a mahrem olursun" deniliyordu.
    Şems, Mevlâna'yı, semâ etmesi için teşvik ediyor ve diyor ki:
    — Semâ ediniz, Hakkı isteyen ve O'na âşık olanlar, semâ ettikleri zaman aşkları ve mânevi halleri çoğalır..
    Çok eskiden beri, filozofların, mutasavvıfların, hattâ peygamber ve velilerin semâ ettikleri, semâ'da Hak'kı zikrettikleri biliniyordu.
    — Semâ ediniz. Hakk'ı isteyen ve O'na âşık olanlar, semâ ettikleri zaman aşkları da yoktu. Âşık ve maşuk vardı. Yol eri, kendisine yol gösterene temiz bir itimatla bağlanır, onun izini izlerdi .Bu yolda bazan, âşıkla, maşukun hangisi olduğu dahi ayırt edilemez, ilâhî irşad karşılıklı olur, bu aşk remizlerle ifade edilirdi. İşte bu ilâhi aşk ve cezbe. Allah sevgisi, Mevlâna'yı da. Şems'i de kendilerinden geçirmişti. Bu cezbeyle semâ ediyorlardı. Feleklerin onlarla beraber her zerrenin güneş etrafında ilâhi bir cezbeyle döndüğü gibi. kendilerinden geçerek semâ ediyor, yalnız Allah'ı zikrediyorlardı. Şems:
    — Allah'ın tecellisi. Allah erlerine semâda daha çok vakî olur. Onlar kendi varlık âleminden çıkmışlardır. Semâ onları maddî âlemden sıyırır. Hakk'ın likasına ulaştırır,
    diyordu.
    Semâ esnasında her hareketin bir ilâhî mânâ ve ifadesi vardı. Semâ'da çark atmak, ani dönmek. Allah'ı her yönde görmeyi ve her yönden feyz almayı, ifade eder. Ayak vurmak, nefsini ayaklar altında ezmek ve ona galebe çalmak demekti. Kollan yana açmak, kemâle yöneliştir. Semâda secde, kulluğun ta kendisidir.
    Düne kadar, ardına dek açık olan Mevlâna'nın evi. bugün iki can dostun üstüne kapanmış duruyor, arasıra "Hakk" nidaları, "dost!" haykırışları, rebâp ve ney sesleri duyuluyordu.
    Şems geleli üç-dört gün olmuştu. Bu üç-dört gün içinde odalarına yalnız Sultan Veled girmiş, yalnız o hizmetlerini görmüştü. İki dost. tek sözle Hak'kın kapısında. Hak'ka yönelmiş sohbet ediyor, bu soh bete kulak misafiri olan Sultan Veled, bazen kendini tutamayarak ağlıyor, inliyordu.
    Medresenin küçük odası sanki bir arş evi idi. Bu arş evinin mânâ yükü ağırdı. Kimse bu sohbete dayanamaz, bu mânâyı kavrayamazdı. Bu bir âşk potası idi. yanan, yakılan bir pota...
    Bu potada Mevlâna, Şems'Ie birlikte yanıyorlardı.
    Şems irşadlarına devam ediyordu.
    — Arif o kişidir ki, dostun zikrinden geri kalmaz, onun dostluğuna doymaz. Rıza sofrasında, yakin ağzına giren zikirden daha tatlı bir yemek yoktur.
    Şems, mânevi ilimler bahsinde şunları söylüyordu:
    — Mânevi ilim, üç şeyle elde edilir. Zikreden dil, şükreden kalb. sabreden ten. İlimsiz bir vücud. susuz bir şehre benzer. Nihayet kuru bir kalıptır. Vücudu, perhizle , ahlâkla, cehid ve gayretle sulandırmalı ve bezemelidir
    Mânevi cömertlik için de diyor ki:
    — Zahidlere mahsus olan mal cömertliği, cihad edenlere mahsus olan ten cömertliği, gazilere mahsus olan da can cömertliğidir. Ariflere mahsus olan cömertlik ise gönül cömertliğidir. Gönül alçaklığından daha iyi bir şey görmedim. Elinizde bulunanla kanaat ediniz, başkalarının elinde bulunan şeyden de ümidinizi kesiniz.
    Peygamberlerin izzeti peygamberlikte, bilginlerin izzeti tevazuda, velilerin izzeti ilimde, fakirlerin izzeti kanaatte, zenginlerin izzeti cömertlikte, ibadet edenlerin izzeti de halvettedir. Dini iki şeyle koruyun: Cömertlik ve iyi huylulukla.
    Dostluk için de şöyle buyuruyordu:
    — Hakiki dost Allah gibi mahrem olmalıdır. Dostun çirkinliklerine, hoşa gitmeyen hallerine tahammül etmeli, hatasından incinmemelidir. Dosttan yüz çevirmemelidir, dosta itiraz etmemelidir. Nitekim rahmeti bol olan Allah kullarının ayıplarından, günahlarından, noksanlarından dolayı onlardan yüz çevirmez. Tam bir inayet ve şefkatle, onlara rızkını verir. İşte garazsız, ivazsız dostluk budur.
    Şems, bir taraftan irşadlarına devam ediyor, diğer taraftan günlerce devam eden riyazatlarla Mevlâna'yı pişiriyordu. Zaten bu gelişmeye hazır olan Mevlâna, Şems'le tanıştıktan sonra Şems'i bile geçmişti. Şems bunun farkındaydı. Mevlâna bir gazelinde şöyle diyordu:
    — Seher çağı. gökyüzünde bir ay göründü, gökten indi de gözünü bize dikti, bakmaya başladı. Ay zamanında bir kuş vurmuş doğan gibi. Ay, beni kaptı, gökyüzüne uçuverdi.. Kendime baktım göremedim. Çünkü o ayın lütfuyla bedenim can kesildi. Can âlemine gittim. Orada da o aydan başka bir şey göremedim. Hasılı ezelî tecelli sırları, tamamiyle anlaşıldı.
    Yine bir gazelinde Mevlâna, bu değişikliği şu beyitlerle terennüm eder:
    — Âşkın sarhoş etti beni, ellerimi çırpmaya koyuldum sarhoşum, kendimden geçmişim, ne bilirim ne yaptığımı. Koruktum, üzüm oldum şimdi. Artık kendimi ekşi yüzlü gösteremem ki. Halk, "Böyle olmamak gerek" diyor. Böyle değilim ben de, beni, o böyle yaptı. Ve yine:
    — Çöp atlayamazdım. zahittim, dağ gibi ayağımı diremiştim. Fakat, hangi dağ var ki, senin anısın, onu saman çöpü gibi kapıp gitmesin. Seni övmek gerçekten de adamın kendisini övmesidir. Çünkü, güneşi öven kendini övüyor demektir...
    Bir gün Mevlâna, hane halkına Şems'in büyüklüğünden, onun Allah'a olan yakınlığından ve sayısız kerametlerinden uzun uzadıya bahsetmiş, hürmette kusur etmemelerini, arasıra gidip gönlünü almalarını tenbih eylemişti. Bu sözler üzerine oğlu Sultan Veled, Şems'in hücresine giderek elini öpmüş, hizmetinde bulunmuştu. Şems ansızın yapılan bu ziyarete bir mânâ veremeyerek:
    — Veled ne oldu sana böyle? Fazla lûtufta bulunuyor, gönlümü almak için sevgiler gösteriyorsun...
    demişti. Sultan Veled:
    — Efendim, babam büyüklüğünüz hakkında o kadar söz söyledi ki hepimiz deli olduk. Eğer bin sene ömrüm olsa ve başımın üzerinde döne döne size kulluk etsem ve hizmetlerin hepsi de kabul edilse, yine bu muhlis kulunuzun kalbinde lâyıkıyla hizmet edememekten dolayı bir ukde kalır.
    — Mevlâna teveccüh buyurmuşlar. Yüzbinlerce benim gibi Şems-i Terbizî, onun büyüklük burcunda bir zerreden başka bir şey değildir. Ben mükâşefelere nail olduğum, sülük padişahlarını seyrettiğim, ilahî nurlara yakınlaştığım, birçok Hak erleriyle düşüp kalktığım, gayb âlemlerini gördüğüm halde, Mevlâna'ya ulaşamadım. Artık, O'nun hakikatına kim erişebilir?..
    Şems ve Mevlâna her ikiside büyüklük burcunda birbirlerine hayran, birbirlerini seyrediyorlar, karşılıklı irşad günlerce devam ediyordu.
    Onlar böyle bir hücrede, bir âlemi aydınlatır, susuz gönüllere pınarlar akıtırken, öte yandan, ruhsuz bir dünya için için kaynıyordu.
    Konya halkı tarafından çok sevilen, vaazı, dersi dinlenen Mevlâna'nın böyle birden bire ortadan kayboluşu, medreseyi, talebelerini terkedisi, müridlerine yüz çevirişi, önce herkesi şaşırtmıştı. Mevlâna'yı bir müddet kendi haline bırakmışlar, fakat aradan birkaç ay geçince, dedikodular başlamıştı. Mutaassıp zümre, bunca yıldır hembezm oldukları Mevlâna'nın, Şems gibi ne olduğu henüz lâyıkıyla bilinmeyen bir dervişe uyarak, her şeyden elini eteğini çekişine bir mânâ veremiyorlardı. Mevlâna'ya karşı duydukları aşırı sevgi, onları kıskançlığa sevketmişti:
    — Bu ne haldir? Mevlâna'yı bütün eski dostlarından, yüce durağından çekip alan, kendisi ile meşgul eden bu adam kimdi? Nereden geldi, ne yapmak istiyor?
    diyor, hattâ bazen çok ileri gidiyorlardı:
    Şems denen bu derviş geldi. Mevlâna'mızı bizden alıp başka âleme sürükledi. Bu Şems dedikleri adam kimdir ki, Mevlâna'yı bunca yıllık müridlerinden soğutsun, onu mütalaadan, kitaplardan ayırsın. Olacak şey mi bu? Büyücü mü bu adam, sihir mi yaptı da bizden ayırdı. Halkı vaazından, talebeyi medresesinden mahrum etti.



    Bir gece sohbet ederlerken kapı vurulmuş, dışarıdan kalabalık bir güruh;

    ”Şeeeems dışarı çıkkk!” diye bağırmıştı.

    Mevlana yaklaşan acı kaderi sezmişçesine:

    ”Çıkma” diye yalvardı.

    Zat boyutundan, Hikmetten öte Kudretten bakan Şems gülümsedi:

    ”Telaşlanma, verdiğimiz sözü tutma vakti gelmiştir” diyerek kapıya yöneldi.

    Mevlana: “Ne sözü, nereye, niyeee?” diye yapıştı ellerine…

    Şems, yıllardır sakladığı sırrı söyledi:

    “Şam’da Rabbime yalvarmış, aşkımı seyredeceğim bir ayna istemiştim. Rabbim seni verdi, sende seyrettim…”

    İyi işte, seyre devam edelim, dedi Mevlana.

    Şems; ”Rabbim de bana demişti ki, o aynayı verirsem ne bağışlarsın?

    Tereddütsüz şöyle demiştim; Başımı veririm!…”

    Şems dışarı çıktı. Sadece bir “ALLAH” nidası duyuldu.

    Ay ışığında yerde üç beş damla kan seçiliyor, ama ne baş, ne ceset, ne de katiller gözükmüyordu!…

    Aşkları sır olmuştu.

    Mevlana’yı sahiplenenler, Onu paylaşmak istemeyenler şehit etmişti Şems’i.

    Aşkın doğasıydı en yakın çevrenin tahammülsüzlüğü!…

    Aşkın doğasıydı Firkat!..



    MUHAMMED ŞEMSÜDDİN TEBRİZİ


    İsmi Muhammed bin Ali-dir. Güney Azerbaycan-ın merkezi olan Tebriz-de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Şems-i Tebrîzî lakabıyla meşhûr oldu. 1247 (H.645) târihinde Konya-da şehîd edildi.

    0, tahkik erbabının müşküllerini halledici, temyiz ehli olan ulemanın rehberi, velayet ehlinin aşk sultanıdır. Şeyh Şemsüddin Tebrizi hazretleri, Şeyh Rüknüddin Sücasi hazretlerinin dervişlerinden ve seçkin halifelerinden biriydi. Kendisi --Şeyh Ebu Bekri-z-Zenbil-i Bakılani-- ve --Şeyh Kemal-i Hocendi-- ile bir çok sohbetlerde bulunmuş, aralarında nice dostluklar ve sırlar geçmişti. Şeyh Şemsüddin-in ismi --Haddâdar b. Muhammed b. Ali b. Melikdâd-i Tebrizi--dir. Kendisi --Kutbü-l-arifin-- (ariflerin kutbu) ve "İmamü-l-aşıkin" (aşıkların önderi) Mevlana Muhammed Celalüddin Belhi/Rumi (K.S.)-in irşadına sebep olmakla meşhurdur.

    "Mürşid-i kamil-i mükemmeldir,

    Sözleri mücmel-i mufassaldır,

    Neş-esin verdi Monla Hünkara,

    Anı inkar eden muattaldır."

    Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri, Tebriz-de ilim öğrendi ve edeb üzere yetişti. Daha küçük yaştayken mânevî hallere, üstün derecelere kavuştu.

    Kendisinin menkıbelerinden birisinde şöyle anlatmışlardır. Şeyh hazretleri:"Henüz ilk mektepteydim. Daha bülûğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi bende öyle yer etmişti ki, -Sırr-ı Muhammeddiyye- aşkından kırk gün geçse de aklıma yemek ve içmek gelmezdi.Bâzan yemeği hatırlattıklarında, onları elimle yâhut başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerde gayb âlemini, kabirdekilerin hallerini müşâhede edebilirdim. Hocam Ebû Bekr, hallerimi başkalarına haber vermekten beni men ederdi. Bir gün babam bu hallerimden ürktü ve beni karşısına alıp; "Yavrucuğum! Ben senin acâyip işlerinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak? Korkarım ki sana bir zarar erişir?" dedi. Ben de ona; "Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek yumurtasından çıkan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de mânevî deryâya dalmış bir haldeyim." diye cevap verdim."buyurdu.

    Şems-i Tebrîzî hazretleri dünyâya değer vermez, haram ve şüphelilerden son derece sakınır, mübâhların fazlasını terk ederdi. Bir yerde durmaz, talebelerin bulundukları yerlere giderek onları yetiştirirdi. Bu şekilde bıkmadan, yorulmadan pekçok yerler dolaştı. Bunun için kendisine "Uçan güneş" dediler. Şems-i Tebrîzî hazretleri seyâhat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ ederdi.

    Şemseddîn-i Tebrîzî önceleri çok riyâzet eder, nefsini ıslâh ile uğraşırdı. On veya on beş günde bir kerre iftar ederdi. Gıdâsı yarım bayat çörek parçasıydı. Onu da paça suyuna doğrar, tirid yapardı. Bir gün çorba pişiren onun bu hâlini öğrenip çorbaya biraz fazlaca yağ karıştırmıştı. Şemseddîn hazretleri bunu görünce o dükkan sâhibiyle bir daha alış-veriş yapmadı.

    Muhammed Şemsüddin Tebrizi, daima seyahat eder , gittiği yerlerdeki irfan meclislerine ve sohbetlerine katılırdı. Ebû Bekr-i Kirmânî-den ve Bâbâ Kemâl-i Cendî-den feyz aldı. Şeyh Baba Kemal Cendi--nin meclisinde, --Leme-at-- adlı eserin sahibi --Şeyh Fahrüddin-i Iraki-- ile birlikte oldu. Onunla berâber, Bâbâ Kemâl-in yanında, Şeyh Fahreddîn-i Irâkî de ders almaktaydı. Şeyh Fahreddîn, her keşf ve hâlini, şiirler hâlinde Bâbâ Kemâl-e arz eder bildirirdi. Şeyh Baba Kemal, Şems-i Tebrizi-ye: ---Ey Şems, sen Fahrüddin-i Iraki gibi bazı sırları şiirlerle faşetmiyorsun. Yoksa senin gönlünde bir şeycikler yok mu?-- deyince; Şems: ---Sultanım, onlar güzel söze ve şiir kabiliyetine maliktirler. Şahid oldukları manaları ve sırları söz edebiyle, rumuz ve san-at elbisesi giydirip, halkı incitmeden söylemeyi bilirler. Amma ben buna muktedir değilim-- diyerek, boynunu büktü.O anda Baba Kemal Cendi Şemsüddin-e: --Ey Şems, sana öyle bir sohbet ehli nasib olacak ki, evvelki ve sonraki ilimleri senin n***** şiirle inşa edip, bütün dünyaya duyuracaktır-- diye müjdeledi.

    Rivayete göre: Şeyh Kemal hazretleri hemen --Halvet-- emrederek, onları erbain-e koydu. Şeyh Rüknüddin-in vefatından sonra, Şeyh Kemal hazretlerinden --Meratib seyr--ini tamamladı. Erbain-de bir şişe ile çeşitli manalar ona açılıp, Mevlana Celaleddin-in tarafınca irşad edileceği, kendisine müjdelendi.

    Kendisi anlatır: "Bir zaman Rabbime, beni kendi velîleri arasına koyup onlara arkadaş et diye yalvarırdım. Bunun üzerine bir gece rüyâmda bana; "Seni bir velîye arkadaş edeceğiz." dediler. Ben de; "Peki o velî zât nerede bulunur?" dedim. Bana; "Aradığın velî Rum diyârındadır." dediler. Sonra onu bir zaman aradım. Bana rüyâmda; "Daha bulacağın zaman gelmedi." dediler. Bir zaman geçtikten sonra bana; "Ey Şems-i Tebrîzî! Senin en şerefli dostun ve arkadaşın Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleridir." diye ilhâm edildi. Bundan sonra Rum diyârına gitmek ve o sevgili zât ile görüşmek ve yolunda başımı fedâ etmek üzere yollara düştüm."

    Şems-i Tebrîzî hazretleri bu ilhâmın işareti üzerine tam bir doğruluk ve büyük bir aşkla Tebriz-den Anadolu-ya hareket etti. Önce Şam-a oradan Konya-ya geldiği de rivâyet edilmiştir. Bu yolculuğu esnâsında başından birçok hâdiseler geçti.

    Şems-i Tebrîzî hazretleri uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 1244 senesi Ekim ayında Konya-ya geldi.Büyük kapıdan şehre girerek bir han sordu. Orada --Şekerriz Ribatı--na yerleşti.Şems-i Tebrîzî hazretleri Konya-ya geldiğinde halk onun hakkında; "Acabâ bu zât Allahü teâlânın bir velîsi midir?" dediler ve onun sohbetlerini dinlemeyi arzu ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri kimseyle görüşmek istemedi. Konuşmalar çoğalınca, mecbur kalıp; "Benim bir huyum vardır. Nedir derseniz! Ben bir yahûdî ve hıristiyan gördüğümde onlaraHak teâlânın hak yola kavuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse, rencide etse ben yine ona duâ edip; "Yâ Rabbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar, iyiye çevirip sövmek yerine tesbihle, tehlille meşgûl olsun demekten başka işim yoktur. Ben velî olsam olmasam size ne?" buyurdu ve bir zaman insanlarla görüşmekten uzak durdu.

    Şems-i Tebrîzî hazretleri günlerini orada geçirirken, bir gün kapıda oturmuş Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. Kendisine verilen manevi emre uyarak, Molla Hünkar-ın medresesine giden yol üzerinde durdu. Molla Hünkar (Mevlana Celalüddin-i Rumi) ise bu sıralarda, medresesinde öğrenci ve müntesiblerine ders vermekle meşguldü. O gün öğrencileri ile birlikte ilmi meseleleri tartışarak, yol üzerindeki Kervansaray önünden geçerken , siyahlara bürünmüş bir derviş kılığında önüne çıkan tefekkür hâlindeki, Şems hazretlerine baktı, ona selâm verdi. Ve yoluna devâm etti. Kendi kendine de; "Bu, yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nûrlu bir yüzü var." diye düşünürken âniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran Mevlânâ hazretleri, elin sâhibinin o yabancı olduğunu görünce; "Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?" dedi. O da; "İsminizi öğrenmek istiyorum." deyince, Mevlanâ; "Celâleddîn Muhammed." diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî; "Bir suâlim var. Acabâ Muhammed aleyhisselâm mı, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?" diye sordu.Böyle bir soruyu ilk defâ duyan Mevlânâ hazretleri; "Aralarında ne münasebet var.Elbette ki Muhammed aleyhisselâm büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd O-nun hürmetine yaratıldı. O ümmetin vasılı ve nübüvvetin mührüdür.-- diye cevab verince Şems ---Fakat Bayezid : "Leyse fi cübbeti sivallah" ( = Cübbemin altında Allah-dan gayri bir şey yoktur) demiştir-- deyince, Mevlana: ---Ma arefnake: Onu anlayamamışlar-- diye buyurdu. Şems-i Tebrîzî; "Peki, Muhammed aleyhisselâm; "Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!" dediği hâlde, Bâyezîd-i Bistâmî, niçin "Sübhânî, benim şânım ne yücedir" diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?" diyerek tekrar sordu. Mevlânâ hazretleri, buna da şöyle cevap verdi: "Peygamber efendimizin mübârek kalbi öyle bir deryâ idi ki, ona ne kadar mârifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu içine alır, kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip;"Yâ Rabbî! Verdiğin bu nîmetleri daha da arttır." buyurdu. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî-nin kalbi o kadar geniş olmadığı için, ilâhî feyzlere tahammül edemeyerek ufak bir tecelli ile dolup taşardı. Az bir feyzle taşınca da böyle şeyler söylerdi." Bu îzâhata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, "Allah" diyerek yere yığıldı. Mevlânâ hazretleri, hemen atından inerek Şems-i Tebrîzî-yi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı.Şems hazretleri, Mevlana-ya bir an nurlu, kudret ve feraset nazarlarını yöneltmesiyle birlikte, Mevlana-nın gönlünü hemen kapıp aldı. Mevlana, katırından inerek, şeyhin ellerine sarıldı. Kendilerinden geçmiş, cezbe dolu bir ruh hali içinde Mevlana-nın evine geldiler.

    Bu zâtın, geleceğini ilk hocası Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu öğrenince; "Ey muhterem efendim! Gerçi evimiz size lâyık değil ise de, zât-ı âlinize sâdık bir köle olmaya çalışacağım. Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da evlâtlarınızdır." dedi.

    Oğlu --Sultan Veled-- ve kızı --Hayrünnisa-- onlan kapıda karşıladılar . Şems onlara da elindeki şişede bulunan şerbetten ikram ederek, onları da mest etti. Mevlana o sağraktan bir yudum ahnca, hemen kendinden geçti ve Şems-i kendi eline kesik başını almış, evinin önünde latif bir şekilde "sema" ederken gördü. Kendisi de "sema" ile Şems-in yakınlığını buIurdu.

    "0l sema içre oldu ana uruc,

    Rahmet-i Hakk -a eyleyince veluc--.

    Gece-gündüz hiç yanından ayrılmayıp, onun sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinlemeye başladı. Ondan hiç ayrılmıyor, talebelerine ders vermeye, insanlara câmide vâz ü nasîhata gitmiyordu. Yanlarına dahî, hizmetlerini görmek üzere büyük oğlu Sultan Veled girebilirdi. Her gün Şems-i Tebrîzî ile sohbet ederler, Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde tefekküre dalarlar, namaz kılarlar, cenâb-ı Hakk-ı zikrederek muhabbetlerini tâzelerlerdi. Bir gün Mevlânâ havuz kenarındaydı. Yanında kitaplar vardı. Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip, kitapları sordu ve hepsini suya attı. Kitapların suya atılması üzerine, Mevlânâ; "Âh babamın bulunmaz yazıları gitti." diyerek çok üzüldü. Şems-i Tebrîzî hazretleri elini uzatıp kitapların her birini aldı. Hiçbiri ıslanmamıştı. Mevlânâ "Bu nasıl işdir?" dedi. "Bu zevk ve hâldir. Sen anlamazsın." buyurdu. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî-nin bu kerâmetini görünce, ona olan bağlılığı daha da artıp, sarsılmaz bir kale gibi oldu.



    Mevlânâ-nın oğlu Sultan Veled, onların hâllerini şöyle anlatır: "Ansızın Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip babam ile görüştü. Babamın gölgesi, onun nûrunda yok oldu. Onlar birbirlerine öyle muhabbet gösterdiler ki, etraflarında kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Şems-i Tebrîzî, babama mârifetten, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit ince bilgilerden ve O-na muhabbetten bahsediyordu. Babam da bunları büyük bir haz ile dinliyordu.

    Eskiden herkes babama uyardı, şimdi ise, babam, Şems-e uyar oldu. Şems babamı muhabbete dâvet ettikçe, babam, Allahü teâlânın muhabbetinden yanıp kavrulurdu. Babam artık onsuz yapamıyor, yanından bir ân ayrılmıyordu. Bu şekilde aylarca sohbet ettiler. Böylece babam pek büyük mânevî derecelere yükseldi."

    Şems-i Tebrîzî, Peygamber efendimizin güzel ahlâkını örnek alıp, bütün işlerini, âdetlerini, ahlâkını O-na uydurmaya gayret ederdi. Şâyet bir kimseden rahatsız olsa; "Yâ Rabbî! Bu kimsenin malını ve çocuklarını çok eyle" derdi. Çünkü, Peygamber efendimiz de böyle duâ ederdi. Resûlullah efendimizin bedduâ etmek âdetleri değildi.

    Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Eğer bir kimse bana âhiretim ile ilgili bir defâ iyilik edip, dünyâ ile ilgili binlerce kötülük etse, ben onun bir defâ yaptığı iyiliğe nazar ederim. Çünkü iyi ahlâk bunu icâbettirir." buyururdu.

    Şems-i Tebrîzî hazretleri her nerede bir cenâze görse; "Âh! Bu cenâzenin yerinde ben olsaydım. Onun yerine beni defnetselerdi." derdi. Bunu işitenler; "Niçin böyle söylüyorsun?" dediklerinde, onlara; "Âşık olanlar mâşuklarına bir an önce kavuşmak isterler. Maksatlarına en kısa zamanda ulaşmaları makbûl değil midir?" diye cevap verirdi.

    Kendisine bir şey ikrâm etseler veya bir şey istediğinde getirseler, onlara mutlaka karşılığında bir şey verirdi. Ayrıca bu iyiliği yapanlara teveccüh ve duâ ederdi. Onun duâsına kavuşanların kalb gözleri açılır, keşif, kerâmet sâhibi olurlardı.

    Şems-i Tebrîzî hazretleri güzel halleri ve kerâmetleri ile meşhûr oldu.

    Sirâceddîn anlatır: "Kış mevsiminin ortasıydı. Bir kimse bahçesine gül dikmişti. Bunu Şems-i Tebrîzî-nin bulunduğu bir mecliste; "Efendim! Ben bu günlerde bahçeye gül ağacı diktim. Acaba tutup gül verir mi? Yoksa emeğim boşa mı gider?" diye sordu. Bu kimsenin tereddütlü hâlini gören Şems-i Tebrîzî; "Cenâb-ı Hak isterse, böyle sebepsiz de yaratır." derken, hırkasının altından bir demet gül çıkardı. Orada bulunan bizler bu kerâmeti görünce, hayretimizden şaşırıp kaldık."

    Sultânın bir oğlu vardı. Çok yiğit ve yakışıklı idi. Fakat bir şeyi hemen ezberleyemez çok kısa zamanda da unuturdu. Hocaları, onun unutkanlığından usanmışlardı. Babası bir gün Şems-i Tebrîzî-nin huzûruna gelip, oğlunun durumunu anlattı ve himmetini istirhâm edip, Kur-ân-ı kerîm öğretmesini istedi. Şems-i Tebrîzî de kabûl buyurup; "İnşâallah her gün Kur-ân-ı kerîmin bir cüzünü (yirmi sahife) ezberler." dedi. Orada bulunanlar, bu söze şaşırdılar. Ertesi günden îtibâren, çocuk derse gelmeye başladı ve her gün yirmi sahife ezberledi. Bir ayda Kur-ân-ı kerîmin tamâmını ezberlemiş oldu.

    Şems-i Tebrîzî hazretleri ile Mevlânâ, mehtaplı bir gecede medresenin damında oturmuş sohbet ediyorlardı. Bir ara Şems, etrâfına bir göz gezdirerek; "Hiçbir pencereden ışık görünmüyor, herkes ölü gibi yatıyor. Keşke uyanık olsalar da, âhiret için birazcık çalışıp, kıyâmet gününde güç durumda kalmasalar. Yoksa bu hâlleriyle ölüden farkları yok." dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hemen ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Şems-i Tebrîzî hazretlerinin hürmetine bu uykuda ölü gibi yatan kullarını uyandır!" diye duâ etti.Duânın akabinde, gökyüzünde bir anda bulutlar toplanmaya, şimşekler çakmaya ve gök gürlemeye başladı. Bu şiddetli gürültülerden uyuyan herkes uyandı. Yakın evlerden "Allah!Allah!" sesleri gelmeye başladı. Bir müddet bu sesleri dinlediler ve Şems; "İnsanların, Rabbimizin hıfz-u emânında (korumasında) olabilmeleri için, âlim, kâmil bir rehbere ihtiyaçları vardır. Ancak böyle bir rehbere kavuşanlar, yer ve gök âfetlerinden, maddî ve mânevî bütün zararlardan korunabilirler. Görüldü ki, şu insanların uykudan uyanıp "Allah! Allah!" demeleri, gök gürlemesinden dolayıdır. Onun gibi, bu insanların hakîkî uykudan uyanmaları, cenâb-ı Hakk-ın sevdiği bir âlimi veya velîsi sebebiyle olmaktadır." buyurdu.

    Mevlânâ bir gün talebelerine, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin üstünlüklerinden, bâzı kerâmetlerinden ve onun üstün vasıflarından bahsetti. Bunları işiten Sultan Veled şöyle anlatır; "Babam Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî-yi o kadar çok medhetti ki, hemen Şems-in huzûruna koştum. Geldiğimi görünce; "Ey Behâeddîn! Baban Mevlânâ-nın hakkımda söyledikleri doğrudur. Fakat, Mevlânâ-nın yanında bin tâne Şems, onun yanında zerreler gibi kalır. Bunun için onu bırakıp da benim hizmetime gelmek münâsib olmaz." buyurdu."

    Şems-i Tebrîzî hazretleri bir gün kalb gözüyle gayb âlemini seyrederken, kırk bin talebesi olan evliyânın büyüklerinden birini gördü. Ellerini açmış, büyük bir gönül kırıklığı içerisinde cenâb-ı Hakk-a; "Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!" diye duâ ediyordu. Öyle bir yalvarışı vardı ki, bütün rûhlar, onunla birlik olmuşlar, "Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!" diyorlardı. Şems-i Tebrîzî de o anda cenâb-ı Hakk-a münâcaat edip, yalvardı. Bu sırada yalvarışlarına cevap olarak; "İste ey Şems!Bütün dileklerin yerine getirilecek." diyen bir ses işitti. Bunun üzerine Şems-iTebrîzî; "Yâ Rabbî! Sana bütün rûhlarla birlikte"Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!" diye yalvaran bu velî kuluna ihsân eyle." dedi. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin bu şefâatiyle, o velî, derhal isteğine kavuştu.

    Mevlânâ Celâleddîn ileŞems-i Tebrîzî hazretlerinin zâhiri ve bâtınî çalışmaları devam ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlânâ-nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bâzı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ-nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki: "Bu kimse Konya-ya geleli, Mevlânâ bizi terk etti. Gece gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç iltifât göstermiyorlar. Yanlarına kimseyi de koymuyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-ulemâ-nın oğlu olsun da, Tebrîz-den gelen ve ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir." Bu söylentilere Mevlânâ; "Hiç toprağa îtibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye gâlip gelirse, Mekkelinin İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?" diyerek cevap verdi. Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrîzî hazretleri artık Konya-da kalamıyacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübârek ahbâbını bırakarak Şam-a gitti.

    Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gitmesi Mevlânâ-yı çok üzdü. Günler geçtikçe ayrılık acısına sabredemiyor, kendisinde tahammül edecek bir hâl bırakmıyordu. Şems-in ayrılık hasreti ve muhabbeti ile yanıyordu. "Şems! Şems!" diyerek ciğeri yakan kasîdeler söylüyor, göz yaşlarıyla dolu yazdığı mektupları Şam-a, Şems-i Tebrîzî hazretlerine gönderiyordu. Eğer bir kimse; "Şems-i Gördüm." diye yalan söylese, ona müjdelik olarak üzerindeki elbisesini verirdi. Bir defâsında birisi; "Şems-i Tebrîzî-yi Şam-da gördüm. Sıhhati yerindeydi." dedi. Mevlânâ, ona elinde bulunan ne varsa hepsini verdi. Orada bulunanlardan biri; "O, Şems-i Tebrîzî-yi görmedi. Yalan söylüyor" deyince, Mevlânâ da; "Ona verdiğim bu elbiseler, sevdiğimin yalan haberinin müjdesidir. Onun hakîkî haberini getirene canımı veririm." diye cevap verdi. Böylece aylar geçti. Mevlanâ artık dayanamayacağını anlayınca, oğlu SultanVeled-i Şam-a göndermeye karar verdi. Oğlunu çağırıp; "SüratleŞam-a varıp, filanca hana gidersin. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme sakın. O, Allahü teâlânın sevdiği evliyânın kutuplarından biridir. Selâmımı ve duâ isteğimi kendilerine bildir. İçinde bulunduğum şu vaziyetimi, hasretimi dile getir. Buraya acele teşriflerini tarafımdan istirhâm et." dedi. Sultan Veled, hemen hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam-da, babasının târif ettiği handa, Şems-i Tebrîzî-yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı.Konya-da bu hâdiseye sebeb olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ-dan çok özürler dilediklerini de sözüne ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, Konya-ya tekrar gitmeye karar verdi. Hemen yola çıktılar. Sultan Veled, Şems hazretlerini ata bindirdi, kendisi de arkasında yaya olarak yürüyordu. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled-in ata binmesi için ne kadar ısrâr ettiyse, o; "Sultânın yanında hizmetçinin ata binmesi bizce yakışık almaz." diyerek ata binmedi. Sultan Veled, Konya-ya yaklaştıklarında Mevlânâ-ya haberci gönderip, Konya-ya girmek üzere olduklarını bildirdi. Mevlânâ hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye verdi ki, o kimse zengin oldu. Konya-da tellâllar bağırtılarak, Şems-in Konya-yı teşrif etmek üzere olduğu bildirildi. Konya-da başta pâdişâh olmak üzere, ileri gelen vezîrler, hâkimler, zenginler ve bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde Şemseddîn Tebrîzî ile Sultan Veled göründüler. Sultan Veled, atın yularından tutmuş, Şems de atın üzerinde, başı önünde ağır ağır ilerliyorlardı. Bu muhteşem manzarayı seyredenler, büyük bir heyecana kapıldılar. Mevlânâ koşarak ilerledi, atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems-in attan inmesine yardım eden Mevlânâ, üstâdının ellerinden sevinç gözyaşları arasında doya doya öptü. Bu arada yanık sesli hâfızlar Kur-ân-ı kerîm okumaya başladılar. Herkes büyük bir haz içinde Kur-ân-ı kerîmi dinledikten sonra, sıra ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ellerini öptüler. Sonra Mevlânâ-nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled-in kendisine gösterdiği hürmeti ve yaptığı hizmetleriMevlânâ-ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu bildirerek; "Benim bir serim (başım) bir de sırrım vardır. Başımı sana fedâ ettim. Sırrımı da oğlun Sultan Veled-e verdim. Eğer Sultan Veled-in, bin yıl ömrü olsa da hepsini ibâdetle geçirse, ona verdiğim sırra, yâni evliyâlıkta yükselmesine sebeb olduğum derecelere kavuşamaz." dedi.

    Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî, eskisi gibi yine bir odaya çekilip sohbete başladılar. Hiç dışarı çıkmadan, yanlarına oğlundan başka kimseyi sokmadan, mânevî bir âlemde ilerlemeye başladılar. Halk, Şems gelince Mevlânâ-nın sâkinleşeceğini, aralarına katılıp, kendilerine nasîhat edeceğini, sohbetlerinden istifâde edeceklerini ümîd ederlerken, tam tersine, eskisinden daha fazla Şems-e bağlandığını ve muhabbetinin ziyâdeleştiğini gördüler.

    Şems-i Tebrîzî hazretleri,Mevlânâ-yı velîlik makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyâzet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devâm ederken, halk, Mevlânâ-nın hiç görünmemesinden dolayı Şems-e kızmaya başladı. Bir gün bu söylenenleri Şems-i Tebrîzî işitince, Sultan Veled-e; "Ey Veled!Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni Mevlânâ-dan ayırmak için, söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!" dedi.

    1247 senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlâna ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar, Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli velîlik makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ-ya; "Beni katletmek için çağırıyorlar." dedi ve dışarı çıktı. Dışarda bir grup kimse, bir anda üzerine hücûm ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin "Allah!" diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı, fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled-i uyandırıp, durumun tetkîkini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübârek cesedini bulamadılar. Bu cinâyeti işleyenler yedi kişi idi. İçlerinde, Mevlânâ-nın oğlu Alâeddîn de vardı.Yedisi de kısa bir süre sonra çeşitli belâlara yakalanarak öldüler. Bir gece Sultan Veled, rüyâsında Şems-i Tebrîzî-nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Şems-i Tebrîzî hazretleri ona; "Ben falan yerdeki kuyudayım. Beni buradan alıp defneyleyin." buyurdu. Sultan Veled uyanınca, yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıştı. Bulunduğu yerden alıp cenâze hizmetlerini gördüler.

    Kabri "Emir Bedreddin Medresesi"nde Konya-dadır.Feyzli bir makam olan kabr-i şerifleri 1952 yılında restore edilerek ibadete tekrar açılan adını taşıyan mescid içerisindeki sandukanın alt kısmında, bulunan mahzende şehid edilerek atıldıkları kuyunun yanıbaşındadır.

    Şems-i Tebrîzî-nin Dilinden Hikmetler:

    Şems-i Tebrîzî hazretlerine bir kimse; "Efendim! Mârifeti bana anlatır mısınız?" dedi. O da; "Bir gönül ki, Allahü teâlânın muhabbetiyle yanıp, onunla hayat buluyorsa, bu mârifettir." buyurdu. Soruyu soran; "Peki ben ne yaparsam bu mârifeti elde edebilirim?" diye tekrar sordu. "Bedeni terk ederek. Çünkü Allahü teâlâ ile kul arasındaki perde, kişinin bedenidir. Allahü teâlâya vâsıl olmasına mâni olacak şey dört tânedir: 1) Şehvet, 2) Çok yemek. 3) Mal ve makam, 4) Ucb ve gurûr. İşte bu dört şey, kulun cenâb-ı Hakk-a ulaşmasına mânidir." buyurdu.

    Bir defâsında da; "Velîler, Allahü teâlâyı zikretmekten yorulmazlar ve O-nun muhabbetine doymazlar. Onların yanında dünyânın hiçbir kıymeti yoktur. Onlar, her an Allahü teâlâyı zikrederler, şükrederler, ibâdete devam ederler. Bir kalpten bütün arzu ve istekler çıkarsa, orada Allahü teâlânın sevgisinden başka bir sevgi kalmaz." buyurdu.

    "İlim üç şeydir: Zikreden dil, şükreden kalp, sabreden beden."

    "Perhizi olmayan bir vücûd, meyvesiz bir ağaç; utanması olmayan bir beden, tuzsuz bir aş; gayreti olmayan bir vücûd, sâhipsiz bir köle gibidir." buyurdu.

    Şems-i Tebrîzî hazretlerine; "İnsanların en üstünü, kıymetlisi kimdir?" dediler. Cevâbında; "Şu dört kimsenin kıymeti, Allahü teâlâ katında yüksektir: 1) Şükreden zengin, 2) Kanâatlı ve sabreden fakir, 3) İşlediği günâhlara pişmân olup, Allahü teâlânın azâbından korkan kişi, 4) Takvâ, verâ, zühd sâhibi; yâni haramlardan sakınıp, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terkederek dünyâya zerre kadar meyletmeyen âlimdir." buyurdu. "Bu kıymetli insanların içinde en üstünü hangisidir?" diye sordular. Buyurdu ki: "İlim ve hilm (yumuşaklık) sâhibi âlimlerdir."

    Cömertliği sordular, buyurdu ki: "Dört türlü sehâvet, cömertlikvardır: 1) Mal cömertliği; zâhidlere, dünyâya kıymet vermeyenlere mahsustur. Onlar malı verirler, mârifeti, Allahü teâlâyı tanımayı alırlar. 2) Beden cömertliği; müctehid olan âlimlere mahsustur. Onlar da Allahü teâlânın yolunda vücutlarını harcarlar ve hidâyeti alırlar. 3) Can cömertliği; şehidlere mahsustur. Onlar da canlarını vererek Cennet-i alırlar. 4) Kalb cömertliği; âriflere mahsustur. Onlar da gönül vererek muhabbeti alırlar."

    "Dünyâ, insanı hevâ ve hevesine kaptırır, nefsin arzularına uydurur. Netîcede Cehennem-e götürür."

    "İnsanoğlunun edepten nasîbi yoksa, insan değildir. İnsan ile hayvan arasını ayıran edeptir."

    "Âhireti kazanmak için çalışmak lâzımdır. Bu, insanı Cennet-e götürüp, Allahü teâlânın cemâlini görmekle şereflenmesine sebeb olur."


    kaynak

  4. #14
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555


    Ben Bende Değil

    Ben bende değil, sende de hem sen, hem ben,
    Ben hem benimim, hem de senin, sen de benim,
    Bir öyle garip hale bugün geldim ki
    Sen ben misin, bilmiyorum, ben mi senim.


    Mevlana Celaleddin Rumi

  5. #15
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555
    Dindar Adam, Güzel Hizmetçisi ve Kıskanç Karısı


    Bir adamın kıskanç bir karısı ve çok ama çok çekici bir hizmetçisi varmış.

    Kıskanç kadın ikisinin biraraya gelmemesine dikkat edermiş. Altı yıl boyunca bir defa bile bir odada yalnız kalmamışlar.

    Ama bir gün, kadın hamamda yıkanırken, gümüş tasını evde unuttuğunu farketmiş.

    'Git tası al, gel' demiş hizmetçisine.

    Kız hemen fırlamış, çünkü biliyormuş ki, en sonunda patronuyla başbaşa kalabilecek.

    Zevk içinde koşmuş.

    Ve adeta uçmuş, arzuları o kadar kuvvetliymiş ki, kapıyı dahi kapamamışlar.

    Ve son hızla birleşmişler. Vücutlar birleşme esnasında birbirine karışınca, ruhlar da iç içe girer.

    Bu sırada, hamamda yıkanan kadın, saçını yıkadığı sırada 'Ne yaptım ben! pamuğu ateşe verdim! Koçu oğlakla bir koydum! '

    Saçından killi sabunu durulamış, ve elbisesini düzelte düzelte koşmuş.

    Hizmetçi aşkı için koşmuş. Kadın ise korku ve kıskançlık için. Arada büyük fark var.

    Mistik andan ana uçar. Korkulu sofu aydan ayda sürüklenir.

    Ama bir aşık için bir 'gün'ün uzunluğu elli bin yıl da olabilir!

    Bunu aklınla anlayamazsın. Anlamak için patlaman lazım!

    Korku bir aşığın gözünde hiçbirşeydir, ufacık bir iplik parçasıdır. Aşk tanrının bir sıfatıdır. Korku ise tanrıya hizmet ettiğini sanan, ama aslında penis ve vajinayla kafasını bozmuşların.

    Yazılanı hatırlayınız, 'onlar onu seviyor' ile 'o onları seviyor' un anlamları kaynaşıyordu.

    Bu iki birleşen aşk tanrının sıfatlarıdır. Korku değildir.

    Tanrı ve insanın ne ortak özelliği var? Zamanda yaşayan ve sonsuzda yaşayanın bağlantısı ne?

    Aşk hakkında konuşmaya devam etsem yüzlerce yeni birleşim çıkar ortaya, ama yine de sırrını anlatamam.

    Korkulu sofu ayakta koşar, yüzeyde.

    Aşıklar yıldırım ve rüzgar gibi uçar.

    Bu ikisi kıyaslanamaz bile.

    Dinbilimciler lakırdı eder, zorunluluk, irade diye...Aşıkla maşuk ise birbirlerini çeker, ve içiçe geçerler.

    Endişeli kadın kapıya gelir ve açar.

    Hizmetçi, darmadağan, şaşkın, yüzü kızarmış, konuşamaz halde.

    Koca hemen beş vakit namazına başlar.

    Kadın bu karışık ortama girer.

    Kocası kıyafetlerini yokluyormuşçasına sağını solunu çekiştirmekte.

    Kadın bir bakar ki adamın hayaları, penisi ıslanmış, dışarıya hala döl akmakta; hizmetçinin baldırları döl ve kendi suyuyla ıslak.

    Kadından kocasını kafasına bir şaplak 'bu mudur namaz kılmanın yolu, böyle hayaların açıkta? '

    'Penisin böyle birleşmeye mi özlem duymakta? '

    'Kadının bacakları bu yüzden mi sırılsıklam? ! '

    Tüm bunlar, kadının 'dindar' kocasına sorduğu çok iyi sorular.

    Arzularını reddedenler çoğu zaman birden bire ikiyüzlüleşirler.


    (Bu şiiri Farsça'dan ilk Reynold Alleyne Nicholson Latince'ye çevirmiş. Şiirin müstehcen olması nedeniyle, direk İngilizce'ye çevrilmesini uygun bulmamış(?) , En son Coleman Barks çevirerek 'Essential Rumi' adlı kitabında yer veriyor. )


    Mevlana Celaleddin Rumi

  6. #16
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555



    Denizlerin Üzerinde

    Pek acayip bir şey bu:
    Güz mevsiminde olduğumuz halde
    birdenbire güneş koç burcuna girdi baktım.
    Baktım birden bire ilkbahar oldu.
    Birdenbire kaynadı kanım.
    Nerdeyse hani
    bulanıp kanıma
    bir deve gibi köpürecek,
    bir deve gibi oynamaya başlayacağım.

    Bir uzaklaşıp bir yakınlaşması kan dalgalarının.
    Kendisinden geçmiş insanla dolu bir ova.
    Ölümsüz gözle görülmez bir içki âlemi.

    Baktım birdenbire canlandı ölü.
    İhtiyarlar baktım genç oluverdi.
    Baktım bakırlar kesildi som altın.
    Daha iyisi geldi yerine,
    daha güzeli geldi baktım,
    şehrimizden ayrılanın.

    İçki, eğlence, tad sarmış şehrimizi.
    Elinde bir kadeh var her sarhoşun.
    Kimi doymuş, rahat, kendinde,
    İçkiye doğru koşmakta kimi.
    Gürül gürül süt ırmağı bir yanda,
    bir yanda gürül gürül bal nehri.

    Pek acayip bir şey bu:
    Bir şehirde padişah bir tane olurdu.
    gökyüzünde ay bir tane.
    Bu şehir padişahlarla dolu,
    gökyüzü aylarla, zuhallerle.

    Sen haydi koş var git hekimlere,
    orda işiniz yok de sizin.
    Orda ne dermansızlık, ne dert var,de.
    Orda ne gam, ne kasvet var, de.
    Orda ne kadı, ne vali.
    Ne bey, ne beyin vergicisi.

    Davalar, düşmanlıklar, kavgalar zaten
    denizlerin üzerinde hiç bir zaman yürüyemedi.


    Mevlana Celaleddin Rumi

  7. #17
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555
    YAPACAĞIM BİR ŞEY YOK

    Şems-i Tebrîzî hazretleri Şam-danKonya-ya gelirken, yol üzerinde bulunan bir hana uğrayarak burada yatmak istedi. Fakat uğradığı bütün hanların dolu olduğunu, hiç kalacak yerlerinin olmadığını öğrenince, câmide sabahlamak istedi. Câmiye gidip yatsı namazını cemâatle kıldı. Cemâat dağıldığında, o hâlâ duâya devâm ediyordu. Duâsını bitirdiğinde, câmide kimse kalmamıştı. Cübbesini çıkarıp başının altına koyarak uzandı. Günlerce süren yolculuğun verdiği yorgunlukla hemen kendinden geçti. Bir müddet sonra câminin kapılarını kilitlemek üzere gelen görevli, camide birinin yattığını görünce, yanına yaklaşarak: "Burada yatılmaz kalk!" dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri doğrularak: "Benim kimseye bir zararım dokunmaz. Garibim, uzak yoldan geliyorum. Hanlarda da yatacak yer yokmuş, başka kalacak bir yerim de yok. Bırak da burada sabahlıyayım." dedi. Câmiyi kilitlemek için gelen kişi; "Beni uğraştırma, sana kalk dışarı çık dedim, yoksa yaka paça seni dışarı atmasını bilirim." diye karşılık verdi.

    Şems-i Tebrîzî hazretleri, bu son sözler üzerine bir tuhaf oldu. Hemen ayağa kalktı. Cübbesini toplayarak sessizce kapıdan dışarı çıktı.Câmiden çıkmasını isteyen görevli, onun arkasından bakarken, âniden boğuluyormuş gibi oldu. Bunun üzerine; "İmdât boğuluyorum!" diye bağırmaya başladı. Bu sesi işiten imâm efendi koşarak geldi ve ona; "Ne oldu, niye bağırıyorsun?" diye sordu. Kayyum durumu anlatınca, imâm efendi hemen câmiden çıkıp koşarak, Şems-i Tebrîzî hazretlerine yetişti. Kendisine; "Efendim, o câhildir, bir terbiyesizlik etmiş. Ne olur onu affedin!" dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri imâm efendiye baktı. Üzüntülü bir şekilde: "Onun işi benden çıktı. Benim yapabileceğim birşey yoktur. Ancak îmânla ölmesi için duâ edebilirim." buyurdu.

    ÜÇ SUÂL VE BİR CEVAP

    Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî-ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî-ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî; "Sorun!" buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: "Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım." Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Öbür sorunu da sor!" buyurdu. O; "Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi. Şems-i Tebrîzî; "Peki öbürünü de sor!" buyurdu. O; "Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu.Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu. Ve; "Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi.Şems-i Tebrîzî; "Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu. Kâdı bu işin açıklamasını istedi.Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı: "Efendim, banaAllahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim." O kimse şaşırarak; "Ağrıyor ama gösteremem." dedi. Şems-i Tebrîzî; "İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; "Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.

    BAŞKA ÇÂRE YOK

    Şems-i Tebrîzî hazretleri, bir gün dostlarına şöyle nasîhatta bulundu: "Âhireti terk edip, dünyâya tâlib olup muhabbet edenlere, mal kazanıp zengin olmaktan başka çâre yoktur. Âhirete tâlib olan kimselere de, ölmeden önce ibâdet yaparak, dîn-i İslâma hizmet ederek gayretle çalışmaktan başka çâre yoktur. Allahü teâlânın tâlibi olan kimselere, O-na kavuşmak arzusu içinde olanlara, mihnet, meşakkat, dert ve belâlara katlanmaktan başka çâre yoktur. İlmi taleb edenlere, yâni âlim olmak isteyenlere, herkesin gözünde hakîr olmak ve yalnız, kimsesiz, garip kalmaktan başka çâre yoktur. Çünkü, kim ilim öğrenmek arzusunda olursa, onun üzüntüsü çok olur. Onu rencide ederler. Huzura kavuşması için her türlü derde, belâya sabretmesi lâzımdır. Her kim kendini üstün görürse, onun sonu zillete düşmektir. Hesapsız, sonunu düşünmeden malını sarfedenler, fakir olurlar. Her kim fakirliğe sabreder, kanâatkâr olursa, sonunda zenginliğe ulaşır. Her kimsenin, kendisinde bulunan iki şeyin birisini öldürüp, birisini diri tutmaya çalışması lâzımdır. Öldürmesi îcâb eden şey nefsidir. Çünkü nefsi öldürmedikçe, rahata ermek düşünülemez. Diri tutması lâzım gelen şey de, gönüldür. Çünkü gönlü ölü olanların mesûd ve bahtiyâr olması düşünülemez."

    Kaynaklar:

    1) Lemezat-ı Hulviyye, s.293-295 , Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayını.

    2) Menâkib-ül-Ârifîn; c.1, s.82

    3) Nefehât-ül-Üns; s.520

    4) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.16

    5) Kâmûs-ül-A-lâm; c.4, s.2872

    6) Risâle-i Sipahsalar

    7) Menâkıb, Millet Kütüphânesi, Feyzullah Efendi Kısmı, No: 2142


    "Mevlânâ, Şems"in de etkisiyle, -kâl-e değil -hâl-e, söze değil davranışa, nazariyata değil tatbikata önem veriyor, yaşanmayan, uygulanmayan bilgilerin, insana fayda vermeyeceğini, bir yükten başka bir şey olamayacağını tekrar tekrar söylüyordu. Bir toplantıda, hep başkalarından bahsedildiğini, falan şöyle yaptı, filan böyle uçtu denildiğini, böylece işin lâfa düştüğünü, boşuna zaman harcandığını gören Şems birdenbire yerinden fırlar ve şöyle hitap eder:

    -Ne zamana kadar başkalarının sözlerini naklederek övüneceksiniz. İçinizden bir kişi çıkmıyor ki, -Rabbimden kalbime şöyle ilham olundu- diye söze başlasın. Bu söyledikleriniz o zamanın büyük insanlarının sözleridir. Bunlar kendilerine ait hâl ve makamdan bahsetmişler. Siz bu zamanın adamlarısınız. Sizin söyleyeceğiniz bir söz yok mudur?"

  8. #18
    - Çevrimdışı
    yeni üye
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Nerden
    buralı
    Mesaj
    91
    Rep Gücü
    2423
    güzel paylaşım sağol

  9. #19
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555


    Gelin de Bizi Görün

    Ey aşıklar, gelin bakın,
    gelin bakın, ey iş erleri.
    Gelin de bizi görün işte.
    Bakın nasıl yıldızlar gibi ateş kesilmişiz,
    ayın yöresinde bütün gece nasıl oynayıp dönmeye koyulmuşuz.
    Güneşimiz gideli ortaya nasıl çıkmışız işte bakın.
    Bakın nasıl anadan doğma çırılçıplak olmuşuz,
    nasıl başıboş olmuşuz bakın.

    Ey aşıklar, gelin,
    gelin ey iş erleri,
    şarabın en tatlısı burada işte bakın,
    işte burada şarabın en iyisi,
    işte burada yıllanmışı şarabın.

    Tanyeri ağarınca her gün,
    güzeller sıltanımız çağırır, haydi der,
    ey çaresizler der, gelin,
    aşıklara derman olan biziz asıl,
    aşıklara bizi asıl tek çare, der.

    Turdağı o şarabı içti.
    Körkandil şarhoş oldu.
    Turdağı kendinden geçti.
    Bizim elimizden ne gelir,
    biz demirden dağ değiliz ki!

    Gökyüzünde, harman yerinde,
    yanan yıldızlarız ama,
    kesilsek dilim dilim,
    bölünsek parça parça,
    olsak arpa gibi, tane tane,
    gene de söz açamayız sırdan yana,
    veremeyiz ondan bir zerre bile.

    Diyorlar aşk deli.
    Ama biz zırdeliyiz.
    Diyorlar kötülüğe götürür insanı insanın içi.
    Ama biz o iç'e emrederiz

    Tek bir aşka tutulmuşuz yani,
    yani senin aşkına tutulmuşuz.
    Sen bir kez daha şu yolculuktan dön gel,
    gel Allah aşkına bir gör halimizi.

    Mevlana Celaleddin Rumi

  10. #20
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555


    ALÇAKGÖNÜLLÜ VE HAREKETLİ


    “Allah ne isterse olur,” özdeyişinin sonunda,
    yoktur, “Onun için sen hiçbir şey yapmadan hareketsiz dur,” eki.

    O demektir, onun yerine, “Unut kendini,
    ve hazır ol yardıma.”

    Eğer söylenseydi sana istediğin herşeyin gerçekleşeceği,
    ve ondan sonra ihmal etseydin yapmayı birşeyi, sorun olmazdı,
    çünkü olacaktı nasılsa herhangibir şekilde.

    Fakat sana söylenildi onun yerine
    Allahın her istediğinin olacağı.

    Uyanık ol o halde, yakında,
    bekleyen bir işçi gibi
    yapmaya gereken her türlü işi.

    Senin davranışın aksi oldu
    açıklamasından ayetin.

    Gerçek bir yorumu sahtesinden ayırdetmenin yolu
    budur: Hangi açıklama yapıyorsa seni
    ateş gibi, ümitli, ve alçak gönüllü,
    ve hareketli, odur doğru olanı.

    Eğer tembelleştiriyorsa seni, değildir doğru.

    Sor Kuran’a, Kuran konusunda,
    Sor İncil’e İncil konusunda,
    değil bir takım kendini yıpratmış entelektüele.

    Ya da birine gözden yok olmuş olan
    yazının içindeki özün içinde.

    Vardır bir yağ
    tamamiyle emdirilmiş olan güllerle.

    Onu kokla, ya da
    gülleri, hangisi gelirse önce.

    Mesnevi (V, 3111-3130)

2. Sayfa, Toplam 7 BirinciBirinci 1234 ... SonSon

Benzer Konular

  1. Mevlana Sözleri
    dogangunes Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 23-05-2012, 11:47 PM
  2. Mevlana ve ...
    cumleci Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 12
    Son mesaj: 19-03-2010, 04:22 PM
  3. Mevlana.....
    M ü e l l i f... Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 16-06-2008, 03:02 PM
  4. Mevlana'dan şiirler
    elpis Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 9
    Son mesaj: 12-06-2008, 08:01 PM
  5. Hz.Mevlana'dan
    Karakarizma Tarafından Dini Hikayeler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 27-02-2008, 07:53 PM
Yukarı Çık